Bilmediğimiz günahlar daha mı çok?

Tarih: 29.10.2026 - 23:51 | Güncelleme:

Soru Detayı

“Kulun, bilmediği hâlde kendisi için istiğfar etmesi gereken günahlar, bildiklerinden kat kat fazladır. Kişiye eziyet veren hiç bir şey yoktur ki bir günah sebebiyle olmasın” bu hadisin sıhhat durumu nedir? Ve hadisi detaylı açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu söz, İbn Kayyım el-Cevziyye’ye aittir, tamamı şöyledir:

Kulun, başına düşmanlarını musallat eden günahlardan arınarak tövbeyi yalnızca Allah’a hasretmesi gerekir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şura, 30)

Allah, yaratılmışların en hayırlısı olan ve kendisinden başka kimselerin bulunmadığı Peygamberin (asm) ashabına da şöyle hitap etmiştir: “(Uhud’da) başınıza bir musibet geldiğinde -ki siz (Bedir’de) bunun iki katını katlamıştınız- 'Bu nereden çıktı?' dediniz. De ki: 'O, kendi tarafınızdandır (sizin yüzünüzdendir).’” (Âl-i İmrân, 165)

Demek ki, kulun üzerine onu inciten, ona zarar veren birinin musallat edilmesi, ancak bildiği veya bilmediği bir günah sebebiyledir. Kulun bilmediği günahları bildiklerinin kat kat fazlasıdır; bildiklerini yapıp unuttukları ise hatırladıklarından kat kat fazladır. Meşhur duada geçtiği üzere: “Allah’ım! Bile bile sana şirk koşmaktan sana sığınırım; bilmediğim şeylerden de senden mağfiret dilerim.”

Dolayısıyla kulun, bilmediği hâlde istiğfar etmesi gereken şeyler, bildiklerinin kat kat fazlasıdır. Netice itibarıyla, kulun başına eziyet veren herhangi bir musibet ancak bir günah sebebiyle gelir. (Bedâiʿu’l-Fevâid, 2/242)

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin, "insanın başına gelen musibetlerin, zulümlerin ve düşman musallat olmasının ardındaki ilahi hikmetleri ve bunlardan kurtuluş yollarını" maddeler halinde sıraladığı bir listenin yedinci maddesi bu şekildedir.

İbn Kayyım bu bağlamda, kulun başına bir musibet geldiğinde veya zarar veren kimseler tarafından haksızlığa uğratıldığında (örneğin haset, zulüm veya zarar durumlarında) ilk olarak dışarıda aradığı suçluyu bırakıp kendi iç dünyasına ve günahlarına bakması gerektiğini söyler.

Esasen bu mana, "Bir günah/kötülük gelirse nefsindendir" (Nisâ, 79) anlamındaki ayetin bir açıklaması gibidir.

Elbette şer de Allah'ın yaratmasıyla gerçekleşir. Ancak kesb dediğimiz istek, tercih ve yönelim kula aittir. Bu mana, “isteyen kuldur, yaratan Allah’tır” şeklinde özetlenir.

Hayrı ise isteyen de yaratan da Allah’tır; dolayısıyla kul hayra vesile olduğu için övünemez.

Şerri veya günahı isteyen ise kuldur, yaratan yine Allah’tır. Ancak iradeyi kötülüğe yönelten kul olduğu için, şerrin sorumluluğu tamamen insana (nefsine) aittir. İşte Kur'an'ın “Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir" (Nisa, 79) ayetinin tam açıklaması budur.

Diğer taraftan, İlâhî kader, meydana gelen neticeler ve ortaya çıkan meyveler itibarıyla nasıl ki her türlü şerden ve çirkinlikten münezzeh ise, illetler ve sebepler bakımından da zulümden ve çirkinlikten münezzehtir.

Çünkü kader, işin hakikî sebeplerine bakar ve hükmünü buna göre verir; dolayısıyla adalet eder. İnsanlar ise yalnızca dışarıdan gördükleri sebeplere dayanarak hüküm verirler. Böylece kaderin özünde tam bir adalet bulunan hükmünü değerlendirirken kendileri zulme düşerler.

Örneğin, bir hâkim seni hırsızlık suçundan mahkûm ederek hapse atmış olsun. Halbuki sen hırsız değilsin. Fakat hiç kimsenin bilmediği gizli bir cinayet işlemişsin.

İşte İlahî kader de seni o hapis cezasıyla hükme bağlamıştır. Ancak kader, bu hükmü senin gizli cinayetin sebebiyle vermiş ve böylece adalet etmiştir. Hakim ise seni işlemediğin bir hırsızlık suçuna dayanarak mahkûm ettiği için zulmetmiştir.

İşte tek bir olayda, iki ayrı açıdan bakıldığında, İlâhî kaderin ve yaratmanın adaleti ile insanın kendi iradesiyle yaptığı tercihin (kesbinin) zulmü böylece ortaya çıkar. (bk. Nursi, Sözler, 26. Söz, Diyanet Yayınları)

Diğer meseleleri de buna kıyas edebiliriz.

Demek ki İlâhî kader ve yaratma; başlangıç ve sonuç, asıl ve fer, sebep ve netice bakımından şerden, çirkinlikten ve zulümden bütünüyle münezzehtir.

Özetle:

İnsan başına gelen musibetlerde öncelikle kendi nefsini, kusurlarını ve günahlarını sorgulamalı; tövbe ve istiğfarla Allah’a yönelmelidir. Ancak Allah’ın kaderini asla zulümle nitelememelidir. Çünkü insan kendi kusur ve tercihlerinden sorumludur; Allah ise hükmünde, takdirinde ve yaratmasında mutlak adalet sahibidir.

Hayatta başımıza gelen eziyetler, darlıklar veya mağduriyetler karşısında insan zahiri faillere bakıp kaderi suçlamamalı; kendi iç dünyasına dönüp bilmediği, unuttuğu veya gizli kalmış kusurları için tövbe ve istiğfara yönelmelidir. Çünkü Allah’ın kaderinde zulüm yoktur, kulların cehaleti veya haksızlığı içinde işleyen ilahi bir adalet terazisi vardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun