Eğitim sistemimizdeki sıkıntılar ve çareler nelerdir?

Tarih: 08.05.2026 - 20:36 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

EVALUATING THE PROBLEMS OF TUKEY’S EDUCATION SYSTEM IN TERMS OF ISLAM

AND ITS VALUES

Assoc. Prof. Dr. Bayram ÖZER1, Res. Assist. Volkan DURAN1, Asst. Prof. Dr. Mustafa TEKKE2

1Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Samsun, Türkiye

2Düzce Üniversitesi, Düzce, Türkiye

[email protected]

Abstract

The purpose of education is to help people maintain their lives comfortably by giving them personality, identity, personality and talent. This will enable people to take part in every aspect of development and growth of their country. The education systems all over the world are constantly being updated and renewed for achieving this aim. These regulations in Turkey is slightly faster than other countries, however. These changes may be so fast in a way that new regulations are put forward without checking and experimenting on whether the previous results were successful or ineffective, hence the previous model is altered and a new model which is claimed to be more modern and successful is proposed. The basis of these changes is civilized countries, mainly as the United States of America and Europe that are economically rich and developed in terms of technology, but poor in terms of human values which are generally called ‘the Western Civilization’.

In this respect, this study will evaluate the problems experienced in Turkey`s education system and the solution proposals for these problems in terms of Turkey’s national and moral values, and we will try to make comparisons with countries that are as successful as western countries and more similar to Turks in culture and civilization in terms of modelling. Based on these comparisons, a solution proposal will be developed as a result.

Key Words: Education system, Islamic solutions, Islamic religion, Religious values

EĞİTİM SİSTEMİMİZDEKİ SORUNLARIN İSLAM DİNİ VE DEĞERLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Doç. Dr. Bayram ÖZER, Arş. Gör. Volkan DURAN, Dr. Öğr. Üyesi Mustafa TEKKE

Özet

Eğitimin amacı insanlara bir şahsiyet, kimlik, kişilik ve yetenek kazandırarak hayatını rahat bir şekilde sürdürmesine yardımcı olmaktır. Bunu yaptığı taktirde insanların üretime her yönüyle katkı sağlayacağı ve ülkenin kalkınmasına öncülük edeceği düşünülmektedir. Bu amaçla da eğitim sistemleri sürekli bir şekilde güncellenmekte ve zamanın gerektirdiği şartlar doğrultusunda yenilenmektedir. Türkiye’de bu güncelleme işi biraz daha hızlı olmaktadır. Öyle ki, yapılan bir düzenleme daha sonuçları alınmadan ve başarılı mı başarısız mı anlaşılmadan değiştirilmekte ve yerine daha modern ve başarılı olduğu iddia edilen bir model getirilmekte. Bu değişikliklerin temelini ise genellikle batı medeniyeti olarak isimlendirilen Amerika ve Avrupa’nın ekonomik olarak zengin ve teknoloji açısından gelişmiş, ancak insani değerler açısından fakir ve sadece kendisine medeni olan ülkeler oluşturmaktadır.

Bu açıdan bu çalışmada ülkemiz eğitim sisteminde yaşanan sorunlar ve bu sorunlar için çözüm önerileri kendi milli ve manevi değerlerimiz açısından değerlendirilecek ve model alma konusunda en az batı kadar başarılı olan ve kültür ve medeniyet konusunda kendimize daha çok benzeyen ülkelerle karşılaştırmalar yapılmaya çalışılacaktır. Bu karşılaştırmalara dayanarak da sonucunda çözüm önerileri geliştirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Eğitim sistemimiz, İslami çözümler, İslam dini, Dini değerler

GİRİŞ

Dünyada eğitim sistemi ile ilgili sorunu olmayan ve eğitimde bütün işlerin yolunda olduğunu söyleyen hiçbir ülke yoktur. Her ülke bir şekilde eğitim sisteminin eksikleri olduğunu düşünmekte ve bu eksikleri gidermek için zaman zaman çalışmalar yapmaktadır. Eğitim sistemiyle ilgili sorunlar hakkındaki bilgiler genel olarak araştırmalar yapılarak tespit edilmekte ve bazı uluslararası değerlendirme sonuçlarına göre diğer ülkelerle karşılaştırmalar yapılarak karar verilmektedir. Eğitim sisteminin başarısını gösteren çok farklı göstergeler bulunmaktadır ve bu göstergelerin önemli bir kısmı somuttur. Sayısal olarak hesaplanabilir ve karşılaştırmalar yapılabilir. Bu amaçla uluslararası düzeyde yapılan sınavlarda Türkiye’nin durumu uzun yıllardır hiç istenilen durumda değil. Ancak bu noktada unutulan eğitimde başarının sadece sayısal verilerle değerlendirilemeyeceği ve başarının da sayılarla tam olarak ifade edilemeyeceğinin bilinmesi gerekir. Çünkü sayılar daha çok öğretimle ilgili durumu gösterir, eğitim kısmı ise daha çok davranışla ve yaşayışla ilgilidir. Örneğin bir Eğitim Fakültesinin kaç tane öğretmen adayı mezun ettiği ya da öğretmen adaylarının KPSS sınavından kaç puan aldığı öğretimle ilgilidir ve bu alanda başarıyı gösterebilir ama öğretmen olanların performansı ve öğretmenlik yeterlikleri daha çok eğitim kısmıyla ilgilidir ve pratik becerilere bakar. Bu kısımda da milli ve manevi değerlerle donanmış bir program ve eğitim gereklidir. Dolayısıyla eğitimin bu kısmı ithal edilemez. Tamamen öz kaynaklardan beslenmeli ve öz kültürümüzü yansıtmalıdır. Diğer türlü sınavlarda yüksek puan alan öğrenciler yetiştirebiliriz ancak ülkesinin ve milletinin sorunlarını hissedecek ve bu sorunları kendi sorunu gibi sahiplenip çalışacak insanlar yetiştiremeyiz. Bu açıdan bu çalışmada eğitim sistemimizdeki bazı sorunlar islami bir bakış açısıyla değerlendirilerek öneriler geliştirilmeye çalışılmıştır.

Sorunlar

  1. Liyakat sorunu
  2. Öğretmen sorunu
  3. Görev bilinci ve görev şuuru sorunu
  4. Öğrenci disiplinsizliği sorunu
  5. İlme karşı duyarsızlık sorunu
  6. Sınav sistemi sorunu
  7. Finansman sorunu
  8. Yabancı kavram ve dil sorunu
  1. LİYAKAT SORUNU

Sadece eğitim sistemimizde değil ama konumuz eğitim sistemi olduğu için eğitim konusundaki liyakatsizlik üzerinde bir değerlendirme yapılacak olursa, sistemin içerisindeki herhangi birisine konuyla ilgili düşüncelerini sorarsak alacağımız ilk cevap her makam ve kademede liyakatsiz insanların işbaşında olduğuna dair olacaktır şüphesiz. Hangi öğretim programını, eğitim sistemini getirirseniz getirin, eğitimde verimi ve niteliği ancak nitelikli insan kaynaklarıyla yakalayabilirsiniz. Çünkü programı uygulayacak olanların yetersiz olması, programın başarısının en temel ölçüsüdür. Nasıl ki acemi bir askerin elinde en teknolojik silah bile olsa, o silah doğru kullanılmadığı sürece hiçbir işe yaramazsa ya da en iyi stratejinin bile iyi sporcuları olmayan bir futbol takımını başarıya götürmesi mümkün değilse, liyakatli öğretmenleri olmayan bir eğitim sisteminden istenilen başarıyı beklemek de mümkün değildir. Peki, bu durumda ne yapmamız gerekiyor. Elbette yapılması gereken belli; işi ehline bırakmalıyız.

Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, işlerin ehli olana yani layık olduğu kimselere verilmesi emrediliyor. Görev yerlerinin emanet olduğu, bu emanetlere riayet edilmesi, uyulması gerektiği emrediliyor. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: Allah size, mutlaka emanetleri [işleri] ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle davranmanızı emreder [Nisa 58]. Müminler övülürken, (Emanetlerine [dinin emir ve yasaklarına] riayet ederler ve verdikleri sözleri yerine getirirler) buyuruluyor (Müminun 8). Bir işi yaparken de aralarında istişare ettikleri, birbirine danışarak yaptıkları bildiriliyor (Şura 38).

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: İş, ehli olmayana yöneltilip dayandırıldığı zaman kıyameti bekle.(3)

(3) Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Bu hadîsten birçok hükümler alınmıştır: Sorana öğretmenin vücûbu, âlim meşgul bulun(duğu müddetçe ona herhangi bir şey sormaması öğrencinin âdabından olduğu; çünkü konuşmakta olduğu konuyu tamamlayıncaya kadar sözünü kesmemesi dinleyenlerin hakkı olduğu, öğrenci sormasında katı ve sert bile olsa öğretmenin ona yumuşak ve rıfk ile muamele etmesi, âlimin cevâbda genişletme yapabileceği, cevâb vermekte kaadî, müftî ve müderrisin soru soranların öncelik sıralarını gözetmeleri gerekeceği... Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/215, http://www.enfal.de/buhari/ilim.htm#_ftn3, Erişim Tarhi: 04.11.218

Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin. "Ya Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?" denince, (Görev ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin) buyurdu (Buhârî, İlim 2).

Allah yolunda savaş, bütün günahların affına sebeptir. Fakat emanete hıyanetin affına sebep olmaz. Allah yolunda öldürülen kimse, kıyamette, emaneti ödemeyince Cehenneme atılır [Beyhaki]. Emanete riayet edilmezse, zekât zorla verilirse, ilim, dine hizmet için değil de, para ve makam için öğrenilirse, kişi, hanımının meşru olmayan arzusunu yapmaya çalışırsa, ana babasına isyan ederse, fâsık ve ehil olmayanlar işbaşına getirilirse, kötülüğünden korkup zalime hürmet edilirse, gayrı meşru ilişkiler, çalgılı içkili yerler çoğalırsa, yeni nesil, önceki âlimleri kötülerse, o zaman çeşitli belaya maruz kalırlar [Bezzar].

Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur. Onun namazı da, zekâtı da kabul olmaz [Bezzar]. İmanı yok, imanı olgun değil demektir. Kabul olmaz demek, sahih olmaz demek değildir. Namazı ve diğer ibadeti sahih olur, borçtan kurtulur. Fakat namaz ve zekâttan hâsıl olacak büyük sevaplara kavuşamaz demektir.

2. ÖĞRETMEN SORUNU

Öğretmenler eğitim sisteminin temel taşıdır. Dolayısıyla öğretmenlerin yeterlikleri eğitim sisteminin kalitesi açısından en önde gelmektedir. Başta üniversitelerde görev yapan akademisyenler olmak üzere öğretmenlerin öğrenci yetiştirmek konusunda üzerlerine düşeni en iyi şekilde yapmadıklarına dair pek çok veri bulunmaktadır. Öğretmen yetiştiren kurumlara öğrenci seçiminden başlamak üzere öğretmen yetiştirme ve atama sistemindeki yetersizlikten dolayı öğretmen kalitesi son derece kötü durumda. Bunun sonucu olarak da, eğitim sisteminin iyileşmesi söz konusu olamamaktadır. Dolayısıyla yapılacak iş belli. İşe en başından başlayıp, başarılı, yüksek akademik puanı olan, öğretmenlik yapabilecek özveri ve yeteneğe sahip, zeki öğrencilerin öğretmen olmaları sağlanmalıdır. Bunu yapabilmek için de, öğretmenlik mesleğinin cazip hale getirilmesi gerekmektedir.

Yüce dinimiz İslam, ilme, ilim öğrenme ve öğretmeye büyük önem vermiştir. Zira ilim, sadece sahibine değil, insanlara ve tüm canlılara sayısız faydaları bulunan eşsiz bir hazinedir. Bundan dolayıdır ki, ilim sahipleri Kur’an-ı Kerim’de, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) buyrularak övülmüştür. İnsanın Allah’ı tanıyabilmesi, O’na hakkıyla kul olabilmesi ve ahiret hayatını kazanabilmesi ilim öğrenmesine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de, insanlar içinde Allah’a karşı derin saygı duyan ve O’ndan gereği gibi korkanların âlimler yani bilgi sahibi kimseler olduğu bildirilmiştir (Fâtır, 35/28). Ayrıca insanların kendilerinden beklenen vazifelerini en iyi şekilde yapmaları için de iyi bir eğitim almaya ihtiyaçları vardır. Bunun için de bir öğretmene ihtiyaçları vardır.

İlim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan kimseler Allah katında üstün bir yere sahiptirler. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. ”(Mücâdele, 58/11) Hz. Peygamber (s.a.s.) de öğrendiği ilimle amel eden ve onu başkalarına öğretenlerin gıpta edilmeye layık kimseler olduğunu bildirmiştir. (Buharî, İlim, 15) İnsanın bildiklerini başkalarına öğretmesi dinimizde en büyük iyilik ve infak olarak kabul edilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bilmeyenlere ilim öğretmek sadakadır. Sadakanın en faziletlisi de bir Müslüman’ın ilim öğrenmesi ve başkalarına öğretmesidir.” (İbni Mâce, Mukaddime, 16) Bu, öğrenci yetiştirmek şeklinde de olabilir, kitap yazmak, vaaz ve konferans vermek gibi yollarla da mümkündür.

Bu gibi ilmî faaliyetler kişinin öldükten sonra bile amel defterinin kapanmamasına ve sevap kazanmasına vesile olan bir sadaka-i cariyedir (Müslim, Vasiyyet, 14). Ancak günümüz seküler eğitim anlayışında öğretmenlik mesleğinin bu yönleri hiç zikredilmemekte, bunun yerine sadece bir iş şekli olarak tarif edilmektedir. Bunun sonucunda da herhangi bir işi yapan insanlar gibi işin sonucunda ücreti peşinen istenmektedir. Ücret ise tamamen maddi bir meta olarak düşünülmektedir. Yukarıda bahsedildiği gibi öğretmenlik mesleğinin manevi yönü ve manevi ücreti hiçbir şekilde hesaba katılmamaktadır. Dolayısıyla bu mesleği yapmak isteyen ve yapan insanlar mesleği tamamen sağladığı maddi kazancına göre değerlendirmektedir. Elde ettiği maddi kazanç tatmin edici değilse meslekten de tatmin olmamakta ve dolayısıyla mesleğin hakkını verememektedir.

İlim ancak okumakla, eğitim ve öğretimle elde edilir. Bunun için de bir öğretmene ihtiyaç vardır. İnsanoğluna bilmediği her şeyi öğreten Yüce Allah’tır. (Alak, 96/5) Bunun içindir ki, öğretmenlik kutsal bir görevdir. Öğretmenlik mesleği Peygamber mesleğidir. Çünkü bu ümmetin ilk öğretmeni Resulullah Efendimizdir. Efendimiz (s.a.s.) bunu bizzat kendisi şöyle ifade etmiştir: “Ben, ancak bir muallim olarak gönderildim.”(İbn Mâce, Mukaddime, 17). Bu sebeple, öğretmenlerimiz, Efendimizin meslektaşlarıdır.

Her milletin hedefi hem maddî, hem de manevî bakımdan iyi nesiller yetiştirmektir. Geleceğe güvenle bakmanın tek çıkar yolu budur. Yarınlarımızı emanet edeceğimiz sevgili yavrularımızın eğitimini üstlenen öğretmenlerimiz bu manada kutsal bir görevi yerine getirmektedirler. İslam dininin eğitim-öğretime verdiği önemden dolayı, tarih boyunca Müslümanlar ilim adamlarına ve öğretmelere büyük değer vermişler, onlara son derece saygı ve hürmet göstermişlerdir. Bilgi sahibi olmalarında emeği olan bu saygıdeğer insanlara minnet ve şükran duygularını her fırsatta dile getirmişlerdir. Hz. Ali (r.a.), “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözüyle bunu en güzel şekilde ifade etmiştir.

3. AZ ÇALIŞMA

İnsanın fıtratı harekete ve dolayısıyla çalışmaya uygundur. Anatomik olarak incelendiğinde bütün uzuvların kendi kabiliyetine uygun şekilde hareket ettiği müddetçe sağlıklı olduğu ve geliştiği görülmektedir. Bu zihin, ruh ve beyin için de geçerli bir durum. Bu açıdan bakıldığında öğretmenlerimizin ihtiyacı olan şey daha az çalışmak değil, aksine daha fazla çalışmaktır.

Konuyla ilgili yapılan araştırmalar var. Farklı ülkelerde bulunan öğretmenlerin çalışma süreleri karşılaştırılmış. Ortaya çıkan sonuç ne dersiniz. Ülkemizde öğretmenler dünyadaki bütün ülkelerde bulunan öğretmenlerden daha mı çok çalışıyorlar. Tam olarak öyle değil. İstatistikleri nasıl okuduğunuza bağlı ve hangi ülkelerle karşılaştırdığınıza. Eğitim konusunda başarılı ülkelere bakalım. Finlandiya ve Güney Kore. Finlandiya'daki öğretmenlerin Türkiye'deki öğretmenlerden daha az, Güney Kore'deki öğretmenlerin ise daha çok çalıştığını görüyoruz (Bu veriler okulda bulundukları ders saatleri üzerinden yapılan karşılaştırmalar. Öğretmenlerin dersin dışında eğitimle ilgili çalışmaları hesaba dâhil değil). OECD ortalamalarına bakacak olursak ülkemizin ortalamanın üzerinde olduğunu görüyoruz. Ancak bir başka veri olan ders saatleri ortalamalarına bakacak olursak. Türkiye'de 8 yıl süren temel eğitim boyunca gerçekleşen ders süresi AB'de 7 yılda gerçekleşiyor. Yani birinci sınıftan sekizinci sınıfa kadar bir öğrencinin ülkemizde aldığı ders saati ile AB ülkelerindeki durum karşılaştırıldığında, Türkiye'de toplam bir yıllık süre kadar daha az ders yapıldığı görülüyor.

Bu bilgileri nasıl anlamamız gerekiyor. Yani öğretmenlerimiz diğer ülke öğretmenlerinden daha çok süre çalışırken, öğrencilerimiz aynı ülkelerdeki öğrencilerden daha az ders alıyorlar. Şimdi gelelim eğitim sistemimiz ile ilgili duruma. Her kesimin bildiği gibi eğitim sistemimiz çok iyi bir durumda değil. Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte öğretmen niteliğinin önemli bir rolü olduğu biliniyor. Eğitim sisteminin iyileştirilmesi ile ilgili önerilere bakıldığında hemen hepsinde öğretmen niteliklerinin artırılması için çalışmaların yapılması gerektiğinden bahsediliyor. Ne var ki son zamanlarda yapılan bir çalışmada farklı ülkelerdeki öğretmenlerin hizmetiçi eğitime olan ihtiyaçları kendilerine soruluyor. Ve en az hizmetiçi eğitime ihtiyacı olduğunu düşünen öğretmenler Türkiye'de çıkıyor. Hâlbuki gerçekte ülkemizde yapılan araştırmalar ve öğretmenlerin kendileri, pek çok ortamda hizmetiçi eğitim eksiğinden ve zamanında eğitim desteği alamamaktan yakınmaktadırlar.

Bu bilgilerden yola çıkarsak farklı değerlendirmeler yapabiliriz. Burada birkaç tanesini şöyle açıklayalım. Birincisi bizim asıl sorunumuz eğitim sistemimizden beklenen başarının elde edilememesi. Bunun olması için sunulan önerilerin başında öğretmenlerin niteliklerinin iyileştirilmesi gelmekte. Öğretmenlerimiz ise bu düşüncede değiller. Çünkü yukarıda da ifade ettiğim gibi öğretmenlerimiz hizmetiçi eğitime ihtiyaçları olduğunu pek fazla düşünmüyorlar. Üstelik bir de çok çalıştıkları halde hak ettikleri ücreti alamadıkları gibi bir itirazları var. Bu yüzden çalıştıkları sürede de yeteri kadar verimli olamıyorlar.

Olayı tersinden düşünecek olursak. Öğretmenlere hak ettiklerini düşündükleri yüksek ücreti verebilmek için ülkemizin daha zengin ve ekonomik olarak güçlü olması gerekiyor. Ülkenin zenginleşmesi için de insanlarımızın iyi eğitimli ve üretken olması gerekiyor. İnsanların iyi eğitimli olması demek eğitim sisteminin iyi olması demek oluyor. Eğitim sisteminin iyi ve yeterli olması ise ilk başta öğretmenlerin yeterli niteliklere ve donanıma sahip olması anlamına geliyor. Bütün bunlar gerçekleştiği takdirde öğretmenler gibi diğer bütün meslek çalışanları da daha iyi ücret alma şansına sahip olabilirler. Ancak mevcut durumda öğretmenler biz zaten çok çalışıyoruz ve yeterli ücreti alamıyoruz dediği zaman, az önce sıraladığım döngü bozuluyor. Olay bu kadar basit ve sıralama her zaman böyle olmasa da ve konu sadece öğretmenleri ilgilendirmese de, mantıksal olarak konuyu anlamak açısından örnek dikkate alınabilir.

Sözün kısası eğitim sistemimizde ciddi sorunlar var. Bu sorunların önemli bir kısmı öğretmenleri ve öğretmenlerin niteliklerini ilgilendiriyor. Öğretmenler de bu durumu kısmen kabul ediyor. Ancak bunu düzeltmek için ne bireysel bir gayret ne de kurumsal ciddi bir çalışmaya katılmaya istekli değiller. Hatta öğretmenler kendilerini mesleki ve kişisel açıdan geliştirecek her türlü çalışmaya açık olduklarını söyledikleri halde, ellerine fırsat geçtiğinde pekte söyledikleri gibi davranmıyorlar. Bir de, öğretmenlerin çok çalıştığı ve buna rağmen ücret olarak karşılığını alamadığı söylemi var (özellikle sendikaların ifadeleri bu şekilde). Ancak öğretmenlerimiz niye az çalışmak istiyorlar bunu da anlamak çok mümkün değil. Hem az çalışarak çok başarılı olunduğu hiç yaşanmamış bir durum. Eğer iyi bir eğitim sistemi oluşturmak ve bu yolla ülkemizin gelişimine katkı sağlamak istiyorsak en önemli görev öğretmenlere düşmektedir. Öğretmenlerimizin de öğrencilere daha faydalı olmaları için çok çalışmaları ilk koşul olarak karşımıza çıkıyor.

Dinimiz bize çok çalışmayı emrediyor, ama ne hikmetse özellikle öğretmenlerimiz sürekli daha az çalışmak için uğraşıyorlar. Hatta diyebiliriz ki az çalışmak için harcadıkları enerji ve zamanı çalışmak için harcasalar zaten çok çalışmış olacaklar. Özellikle ülkemizin içinde bulunduğu durumda biz ne yapabiliriz diye düşünerek daha çok çalışmaları gerekirken, az çalışmanın yollarını aramaları anlaşılır gibi değil.

4. ÖĞRENCİ DİSİPLİNSİZLİĞİ

Ahmed Yesevî hazretleri buyuruyor ki: Talebenin hocasına karşı riayet etmesi gerekli şeylerden bazıları şunlardır:

  1. Hocanın, talebelerin hepsinden efdal olduğunu bilmek ve ona tam tâbi ve teslim olmak. Ona uyarak, yiyip içmek veya uyumak, ona uymadan gece sabaha kadar namaz kılmaktan ve her gün nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır. Zira birincisinde, uymak ve teslimiyet, ikincisinde ise, kendi kafasına göre hareket etmek vardır.
  2. Talebe, uyanık ve dikkatli olmalı, hocasının söz ve işaretlerini anlamalıdır. Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden razı olmalı ve ona itaat etmeli. Hocasının özel hizmetinde veya emrettiği bir hizmeti yaparken gayet atik, dikkatli, ağırbaşlı olmalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının rızasızlığına sebep olabilir. Onun rızasızlığı, silsile yoluyla Resulullah efendimize gider; zira İslam âlimleri Onun vârisleridir.
  3. Sözünde sadık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü hususunda hiçbir zaman şüpheye düşmemeli ki, şüphe onun felaketine sebep olabilir.
  4. Hocasına itaatte ve teslimiyette çok titizlik göstermelidir.
  5. Hocasının ufak bir işareti ile bütün malını ve mülkünü fedaya hazır olmalı, bunda en ufak bir tereddüt hâli bulunmamalıdır.
  6. Hocasına ait özel hâl ve sırları gizlemesini bilmelidir.
  7. Hocasının bütün hareket ve sözlerini dikkatle takip edip bunlara uymakta gevşeklik göstermemelidir.
  8. Allah-ü Teâlâ’ya kavuşmak yolunda, kendisini vasıta yaptığı hocası için, her fedakârlığa hazır olmalı. Onu sevenlere dost olmalı, sevmeyenlere ve düşmanlarına sevgi göstermeyi öldürücü zehir bilmelidir.

Hazret-i Musa Peygamber iken Hızır Aleyhisselama talebelik yapmıştır. Onun için âlimler (Talebe, rütbe itibarı ile hocasından üstün olsa da, hocasına tevazu göstermelidir. İlim talebesi, ilme ve ilim öğreten hocasına hürmet etmedikçe, öğrendiği ilmin faydasını göremez) buyurmuşlardır.

Hoca kelimesinin aslı hâcedir. Farsça kökenli bir kelime olup kelimenin Türkçe karşılığı öğretmen, Arapça karşılığı ise muallimdir. Bir kimse, kendisine gerek dinini ve gerekse dünyasına yarayacak işleri öğreten hocasına veya ustasına hürmet, saygı ve ta’zîm etmelidir.

Terbiyeli bir talebenin, hocasına karşı edepleri şöyle olmalıdır:

  1. Hocasını görünce selâm vermeli, huzurunda az konuşmalıdır.
  2. İzin istemeden bir şey konuşmamalı ve izinsiz soru sormamalıdır.
  3. Huzurunda kimse ile gizli konuşmamalıdır.
  4. Huzurunda saygı ve edeple bulunmalıdır. Hocası ayağa kalktığında onunla birlikte kalkmalı, konuşmayı kesmelidir.
  5. Hocasında hoşuna gitmeyen bir şey görürse, kötü düşünmemeli ve onun daha iyi bildiğini düşünerek, bunun yapılmasındaki faydayı ve zararı benim aklım ve ilmim anlayamaz demelidir.
  6. Gerektiği yer ve durumda hocasına hizmet etmeyi ihmal etmemelidir.
  7. Onun olduğu yerde, sorulara cevap vermemeli, doğruyu bilse de susmalıdır. Ancak hocası tarafından kendisine bir şey sorulursa cevap vermelidir.
  8. Hocasının yanından ayrılırken bir emri, bir ihtiyacı olup olmadığını sormalı ve duasını istemelidir. Hocanın talebesine duası, ana-babanın evladına duası gibidir.
  9. Hocasının vefatından sonra, onun ruhuna, Kur’ ân-ı kerim okumalı, Allah rızası için vereceği sadakanın sevabını ona da hediye etmelidir.

Hocasına babasından ziyade hürmet eden Zülkarneyn’e nedenini sormuşlar, O da: “ Babam benim yukarıdan aşağıya inmeme sebep oldu, hocam ise aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışıyor.” demiştir.

5. İLME KARŞI DUYARSIZLIK

Hasan-ı Basrî (r.ah) demiştir ki: “İstediğiniz kadar ilim öğreniniz. Vallahi, öğrendiklerinizle amel etmedikçe Alla hu Teâlâ size sevap vermez. Aklı düşük kimselerin bütün gayreti rivayetle meşgul olmaktır. Gerçek âlimlerin gayreti ise, ilmin gereğine göre amel etmektir.”

Günümüzde özellikle genç nesilde ilim elde etmek ve bu sayede insanlığa faydalı olmak için okuyan insan neredeyse yok denecek kadar az. İlim tahsil etmenin yani eğitimin daha genel tabiriyle okumanın en güçlü amacı geçim derdi olduğu için, insanlar günümüzde kendisini en kısa yoldan bu amacına ulaştıracak ilimle meşgul olmaktadır. Eğer herhangi bir ilim alanı insanlara iyi bir maddi hayat vaadetmiyorsa kıymetli de olmuyor. Dünyayı ve insanın kendisini anlamasını sağlayacak olan temel ilim alanları da bu yüzden gerekli kıymeti bulamıyor. Dolayısıyla günümüzde olduğu gibi, bütün bireyler kendi yeteneğine uygun bir alana yönelerek başarılı olmak ve insanlığa bu yolla katkıda bulunmak yerine, kendisine uygun olmadığı halde, maddi bir gelecek vadeden alanlara yönelerek bir kaynak israfına sebep olmaktadır. Bu ise insan yetiştirme sistemleri açısından en istenmeyen durumdur.

İlim yolunda okumayı kendine düstur edinen, ilmin gerçek manasını gerçek erdemlilik için isteyen şahsiyetler hem zamanında hem de gelecekte varlığını ve değerini koruyacaktır. Günümüzde hala eserlerinden istifade ettiğimiz âlimleri düşündüğümüzde bunu daha iyi anlayabiliriz. Bunun için de okumayı hayatın en anlamlı parçası haline getirilebilmeliyiz. İlim; uğruna fedakârlıklar yapılması gereken, meşakkatli ve uzun soluklu bir yolculuktur. Bu yola girdikten sonra kısa bir sürede netice almayı beklemek doğru değildir. Bu yüzden talebe ilim yoluna çıkarken birçok vasfa sahip olmalı veya bu yolda bu vasıfları kazanmalıdır.

İlim talebesinin talep ettiği ilme ulaşabilmesi için; uzun bir zamana, yüksek seviyede tahammüle ve üstün bir çabaya ihtiyacı vardır. İlmin merdivenlerini basamak basamak çıkması gerekecek, belki dünyevî birçok lezzeti terketmek zorunda kalacaktır. Tüm bu zorluklara karşın elde ettiği nimetler dünyalık nimetler gibi peşin olmadığından sabretmesi gerekecektir. Çünkü ilim talebesinin gayesi tahsil mertebelerini aşıp bir makama gelmek değildir. Dünya’da rahat yaşamak, keyif almak da değildir. İlim talebesinin gayesi ve asıl meselesi İslam sancağını taşımaktır.

Burada bazı gerçek ilim talebelerinin hayatlarını örnek olarak verebiliriz:

Hafız İbn-i Kesir, Buhari’nin hayatını anlatırken şunları söyler: “Buhari gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Sonra lambasını söndürür yatardı. Tekrar kalkar, tekrar kalkardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu.

“İbn-i Rüşt (1126-1198), eserleri Avrupa’da yüzyıllarca okutulan Endülüslü büyük filozof, bilgin. O da sürekli kitap okurdu. Kitap okumadan geçen sadece iki gecesi olduğu söylenir; biri evlendiği, diğeri de babasının vefat ettiği gece.”

“İbni Teymiyye (1147-1224); İlminin çoğunu uykudan ayırdığı zamanlarda kazanmıştı. Kitap okumaya başlayacağı zaman saçlarını bir çiviye bağlar, öylece kitap okur; uykusu geldiğinde ise, çiviye bağlı olan saçları onun uyumasına mani olurdu.”

Fahruddin-i Razi (1149-1209); Misli bulunmayan meşhur müfessir. Çok defa, sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini alır, öbür yandan kitap okurdu. Sadece tefsire dair yazdığı eserler 20 bin sayfayı aşkındır.

Ömer Nasuhi Bilmen (1884-1972); Bu meşhur İslam âlimi ve müfessiri diyor ki; “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner, sıhhatim bozulurdu. Annem gecenin, geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de; “Oğul, artık yeter yat!” diyerek lambaya üflerdi.”

Ebu’l-Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (1888-1959): Zamanımı boşa geçirmemek hususunda iradesini o derece zorlardı ki; burnundan, okuduğu kitapların sayfaları üzerine kan damladığı olurdu. Uykusunun kaçması ve okumaya devam edebilmesi için, her gün çok fazla miktarda kahve içerdi. Bazen geceleri eline bir parça kar alır sıkarak boynuna yerleştirir, karın yavaş yavaş erimesi sonucu sırtından aşağı inen soğuk su ile uyanık kalmaya çalışır, okumaya devam ederdi.

Prof. Hilmi Ziya Ülken (1901-1974): Okurken uyumamak için ayaklarını su dolu bir kovaya sokar, sabaha kadar okurdu.

Müfessir Prof. Dr. Seyyid Kutub (1906-1966): Ortalama on saat okurdu. Kendi ifadesiyle; “Bu satırların sahibi, ömrünün kırk senesini okumakla geçiren bir insandır” derdi.

İmam Malik Hazretleri (711-795): Tuvalette geçen zamanına bile acıdığı için üç günde bir def’i hacet edecek şekilde az yerdi. “Yeme, içme ve uyku ihtiyacı olmasaydı da, bütün zamanımızı ilimle ve ibadetle geçirseydik’ derdi. [9]

6.ÖLÇME DEĞERLENDİRME SİSTEMİ

Öğrenci eğitimin sonucunda iyi bir puan almak ister. Aynı zamanda eğitimin sonucudur değerlendirme. Ancak amacı değildir. Öğretmenler bazı durumlarda sanki sadece değerlendirme yapmak ve not vermek için ders yapıyorlarmış gibi davranmaktalar. Not ve değerlendirme eğitimin önüne geçmekte ve hem öğrenci hem de öğretmen bu konuda gereğinden fazla stres yaşamaktadır.

Değerlendirme işi hem yalnızca eğitimle ilgili değildir. Hayatın her aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Evde, işte ya da alış verişte. Her nerede kullanılırsa kullanılsın değerlendirme işinin adil, doğru ve hepsinden de öte gerçekçi olması gerekir. Ayrıca değerlendirme hiçbir zaman yapılan işin önüne geçmemelidir. Aksi takdirde işler sadece iyi bir puan almak için ya da iyi bir ücret almak için yapılmaya başlanmaktadır. Bunun sonucu olarak da sonunda iyi bir puan ya da iyi bir ücret olmayan işler doğru ve gerektiği gibi yapılmamaktadır.

Kutsal kitaplar ve bu kitapları insanlara anlatmak ve öğretmek için görevlendirilen peygamberler Allah’ın insanları değerlendireceği bir gün olacağından ve o günde insanların dünyada yaptığı ve yapmadığı her şeyden değerlendirileceğinden bahsetmektedir. Değerlendirmek için ise insanların dünyada bulunduğu süre boyunca yaptıkları ve yapmadıkları ile ilgili sürekli olarak veri toplandığını açıklamaktadır. Bu veriler de kayıt edilmekte ve değerlendirme günü geldiğinde insanların önüne konmaktadır.

Allah’ın yaptığı değerlendirme, elimizdeki bilgilere göre insanların dünyadaki bütün eylem ve fiilleri ile beraber düşünce, hayal, fikir ve niyet gibi fiile geçmemiş olgular üzerinden de yapılacaktır. Ancak Allah insanlarla ilgili yapacağı bu değerlendirme konusunda önceden onları bilgilendirmekte ve hangi hal ve davranışlarının doğru ve kaç puan olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca sorumlu tutmadığı ve bildirmediği herhangi bir şeyden de değerlendirmemektedir. Ya da aynı davranış ve hali gösteren farklı kişilere, farklı puan vermemektedir.

Ya da değerlendirme yaparken dikkatsizlik, bilgi eksikliği, tecrübesizlik ve psikolojik bazı özelliklerden dolayı eksik ya da fazla puan vermemektedir. Ancak biz öğretmenlerin yaptığı değerlendirmeye bakacak olursak, öğrencileri değerlendirirken ne kadar eksik olduğumuzu anlarız. Örneğin eğitim sistemimizin dayandığı değerlendirme anlayışı geleneksel olarak isimlendirilmekte ve öğrencilerin ne bildiğini ve ne kadar bildiğini ölçmekte, bir de kimin daha çok bildiğine bakmaktadır. Bunu yaparken de sadece bilgi üzerinden hareket etmekte ve öğrencilerin o öğrenme alanı ile ilgili sahip olduğu diğer yeterlik ve özellikler dikkate alınmamaktadır. Bu ise gerçek hayatla ve değerlendirmenin amacıyla örtüşmemektedir. Bir başka ifade ile öğretmenler öğrencilere puan vermek için sınav yaparak değerlendirmekte, öğrenciler ise puan almak için değerlendirilmektedir. Sonucunda ise ortaya çıkan puan ne öğrencinin değerlendirme konusu olan niteliğe sahip olduğunu göstermekte, ne de öğretmenin, öğrencide görmek istediği davranış ya da öğrenme ürünlerinin doğru bir göstergesi olmaktadır.

İlahi değerlendirme ile insanların yaptığı ve eğitimde kullanılan değerlendirmenin karşılaştırmasının yapıldığı bu yazıda asıl varılmak istenilen söylemek istediğim şey insanlarla ilgili en adil ve gerçekçi değerlendirme Allah-u Teala tarafından yapılmaktadır. Biz de yapacağımız değerlendirmelerde O’ nu örnek alabiliriz. Çünkü insanlar başta eğitim olmak üzere hayatın her aşamasında bir takım değerlendirmeler yapmakta ve bu değerlendirmelerin sonuçlarına göre de kararlar vermektedir. Verilen kararlar yapılan değerlendirmelerin doğruluğu oranında doğru olmakta ve sonucu işe yaramaktadır. Ancak ölçme ve sonucunda yapılan değerlendirme yetersiz, yanlış, yanlı ya da hatalı olduğunda kararlar da yanlış verilmekte ve ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmemektedir. Allah-u Teala ise yaptığı değerlendirmede hiç hata yapmamakta ve kullandığı yöntemler ve araçlarla ölçmek istediği şeyle ilgili en doğru ve gerçekçi verileri toplamaktadır.

O halde yapılması gereken nedir. Öncelikli olarak eğitim sistemimizde kullandığımız ölçme ve değerlendirme yöntemlerimizi baştan gözden geçirmeliyiz. Daha doğrusu baştan değiştirmeliyiz. Daha gerçekçi, daha doğru, daha işe yarar ve daha faydalı yöntemlerle, sonucunda herkesin memnun kalacağı ve inşaların gelişimine katkıda bulunan bir yöntem bulmalıyız. Bu yöntem ise aslında önümüzde duruyor. Hem de bu değerlendirme yöntemini sadece eğitimde değil bütün profesyonel mesleklerde ve günlük hayatımızda da kullanabiliriz. Bu yöntemin ismi “Amel Defteri” dir.

Amel defteri ile ilgili bildiklerimden yola çıkarak aşağıda eğitim sistemimizle ilgili bir ölçme değerlendirme modeli önermeye çalışacağım.

Allah-u Teala, Kur'an’da insanlar için amel defterlerinin olduğundan bahsetmektedir. Bu amel defterlerinin insanların amellerini kaydettiğini ve hesap günü geldiğinde sahibi hakkında şahitlik edeceğini bildirmektedir. Kur’an’daki amel defteri ile ilgili bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla; insanların dünyada iken yaptığı ve yapmadığı, her türlü iyi ve kötü, gizli ve açık, fiil ve davranışları farklı yöntem ve araçlarla kaydedilmektedir. Bu yöntem ve araçların başında melekler gelmektedir. Hatta insanların kendi uzuvlarının dünyada yaptıkları hakkında şahit olacağı bildirilmektedir. Yani şimdiki adıyla özdeğerlendirme yapılacak. Bunların yanında şahitlere sorulacağı bildirilmektedir ki buna da akran değerlendirme diyebiliriz.

Yukarıda ifade edildiği üzere Allah-u Teala, insanların dünyada bulundukları süre içerisinde, sorumlu tutuldukları konular hakkında bir kitap (Kur’an ve diğer ilahi kitaplar) göndererek ve öğretmenler yardımıyla (Peygamberler) bilgilendirmektedir. Bu bilgilendirmeye bağlı olarak da insanları, dünyada bulunmalarının gereğini yerine getirip getirmedikleri hakkında değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Değerlendirme için dünyada bulundukları süre boyunca farklı araç ve yöntemlerle yapılmış olan ölçme sonuçlarına bakılmaktadır. Ölçme sonuçları da, insanların hayatları boyunca amel defterine kaydedilmektedir.

Kıyametin kopmasından sonraki hesap anında da, insanların dünyada iken yaptıkları iyilik ve kötülük olarak sınıflanmakta ve Allah'ın emretmesi ile görüntülü olarak İnsanlara gösterilmektedir. İnsanlar dünyadaki eylemleri ile ilgili kayıtların görüntülü olarak gösterilmesi modern ölçme değerlendirme anlayışına göre güvenirlik açısından oldukça dikkat çekicidir (buradaki kıyaslama haşa Allah’ın güvenirliğinin sorgulanması değil, Allah’ın yaptığı değerlendirmenin ne kadar adil ve somut verilere dayalı olduğunu anlatmak içindir).

Allah-u Teala’nın insanların dünyada iken yaptıkları amel ve fiilleri için kayıt tutması ve zamanı geldiğinde bunu onların önüne koyarak hesap sormasındaki amaç, insanların dünyada başıboş olmadığını anlatmak ve sorumlulukları olduğunu bildirmek içindir. Aksi takdirde amaçsız ve hedefsiz olan insanlar arasında bir başıbozukluğun ve karmaşanın hüküm süreceği, buna bağlı olarak da dünya hayatının insanlar için yaşanmaz olacağı bildirilmektedir.

Aynen amel defteri gibi, ülkemizdeki öğrenciler için de okula ne için geldiklerini ve onları okula gönderenlerin kendilerinden ne beklediklerinin bildirildiği bir kitap, bunları onlara anlatan öğretmenler ve bu anlatılanlardan, okulda bulundukları süre boyunca yaptıkları ve yapmadıklarının kaydedildiği bir amel defterine ihtiyaç bulunmaktadır. Böyle bir ölçme değerlendirme sistemi şimdikinden daha başarılı olabilir.

Bu örneği eğitim sistemimiz için bir ölçme değerlendirme modeli olarak düşünecek olsaydık, nasıl bir model ortaya çıkardı. Bunları maddeler halinde aşağıda bulabilirsiniz.

  1. Ölçme ve değerlendirme öğrencilere sadece puan vermek için ya da onları yarıştırarak kimin daha iyi olduğunu ortaya çıkarmak için değil, öğrencilerin eğitim hayatları boyunca neyi nasıl yaptıklarını anlamak için yapılırdı.
  2. Ölçme ve değerlendirme sadece bir yöntem ve bir araçla değil, pek çok yöntem ve pek çok araçla yapılırdı.
  3. Ölçme ve değerlendirme öğrencilerin eğitimleri boyunca belirli zamanlarda ve belirli sürelerle değil, her zaman ve sürekli yapılırdı.
  4. Ölçme ve değerlendirme öğrencilerin sadece bir özelliklerini değil, eğitim konusuyla ilgili olan bütün alanlarda ve bütün yetenekleri üzerinden olurdu.
  5. Ölçme ve değerlendirme standart değil, her öğrenci için özel ve o öğrencinin özelliklerine en uygun yöntemle yapılırdı.
  6. Ölçme ve değerlendirme sübjektif olmazdı, veriler tamamen somut yöntem ve araçlarla toplanır ve her öğrenci istediği zaman sınav kâğıdını görebilirdi.
  7. Ölçme ve değerlendirmede öğrenci hata yaptığı zaman ona hatasını düzeltmesi için fırsat verilirdi.
  8. Ölçme ve değerlendirmede dört yanlış bir doğruyu götürmezdi. Onun yerine bazen bir doğru bütün yanlışları götürürdü.
  9. Ölçme ve değerlendirmede öğretmenin taraflılığı gibi bir ölçme hatası söz konusu olmazdı.
  10. Ölçme ve değerlendirme sayesinde öğrenciler sorumluluklarını bilir ve sadece sınav zamanında değil her zaman sınav olduğunu ve yaptıklarının sürekli kaydedildiğini bilerek sürekli uyanık olurlardı.

Bu liste uzatılabilir ancak bundan sonrası biraz daha detay ve sıkıcı olabilir. Bu değerlendirme bütün eksikleriyle beraber eğitim sistemimizin en kritik parçalarından birisi olan ölçme ve değerlendirme sisteminin işlevsiz yapısının değiştirilmesi için belki bir fikir verir düşüncesiyle kaleme alınmıştır.

7. FİNANSMAN SORUNU

Eğitimin finansmanı konusunda günümüzdeki yönetim anlayışından farklı bir yaklaşım sergilemiş olan Osmanlı İmparatorluğu dönemi en iyi örneklerden birisidir. Ağırlıklı olarak İslami gelenekler ve anlayışa göre oluşmuş ve aynı kurallarla yönetilmiş olan eğitim kurumlarında temel gelir kaynağı halk ve vakıflar olmuştur. Vakıfların oluşturulması ve işletilmesinde de ağırlıklı olarak İslam inancı gereği hayır kurumu asıl sorumluluğu üstlenmiştir. Çünkü eğitimin mali boyutu her dönemde devletler için sorun teşkil etmiştir. Temel eğitimden başlayarak yüksek dereceli okullara kadar her seviyede eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi için gerekli finansmanın sağlanması, devlet bütçelerine büyük bir yük oluşturmaktadır. Bu nedenle, günümüzde yaygın olarak İslami geleneğin aksine ek vergi ve fonların ihdası ya da eğitim hizmetlerini fiyatlandırmak suretiyle maliyetinin en azından bir kısmının bu hizmetten istifade edenler tarafından karşılanması gibi yollara başvurulmaktadır (Özcan, 2002: 872).

Yukarıda da ifade edildiği gibi şimdiki finansman sorununa en iyi örneklerden birisi klasik dönem Osmanlı eğitim sistemidir. Çünkü Osmanlı eğitim sisteminde ağır yükü devlet değil vakıf ve mesleki teşkilatlar vasıtasıyla halk çekmektedir. Örneğin Osmanlı eğitim sisteminde mesleki ve teknik eğitimin usta-çırak ilişkisi şeklinde lonca teşkilatı çerçevesinde, askeri eğitimin ise ocak geleneği ve tımar sistemi içerisinde gerçekleştirildiği bilinmektedir (İpşirli, 1995: 185-187).

Osmanlı Devleti`nin klasik döneminde eğitim ve sağlık hizmetleri ile din ve kültürel faaliyetlerinin finansmanı için bütçeden doğrudan bir kaynak ayrılmadığı görülmektedir. Bu durumda, devlet bütçesinden herhangi bir kaynak ayrılmadığı halde zikredilen hizmetlerin finansmanının nasıl sağlandığı sorusu gündeme gelmektedir. Osmanlı cemiyetinde bu gibi hizmetlerin finansmanının, günümüzde üçüncü sektör olarak adlandırılan, daha çok bağımsız İktisadi birimler şeklinde teşkilatlanmış olan vâkıflar aracılığıyla gerçekleştirildiği görülmektedir (Tabakoğlu, 1994: 183). Yapılan araştırmalar, vâkıf gelirlerinin Osmanlı mali sistemi içindeki oranının XVI. yüzyılın başlarında yaklaşık %12`lik bir paya sahip olduğunu göstermektedir. Bu oranın XVII. yüzyılın başlarında %20`lere kadar yükseldiği kaydedilmektedir (Tabakoğlu, 1994: 203). Dolayısıyla vâkıfların kar imkânı bulunmayan ya da kar payının düşük olması nedeniyle iktisadi açıdan yatırımın cazip olmadığı eğitim, sağlık, kültürel ve dini faaliyetlerin finansmanında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Özellikle büyük vâkıflar bünyesinde bu faaliyetlerin tamamına veya önemli bir kısmına imkân sağlayan müesseselerin bulunduğu bu faaliyetler ortak bir şekilde yürütülmüştür.

Bir vakfın kuruluşunda takip edilen yol ana hatlarıyla şöyledir. Vâkıf kurucusu (vâkıf) finansmanını sağladığı herhangi bir hizmet birimini (cami, mekteb, medrese, imaret vb.) inşa ettirir. Daha sonra bu müessesenin cari giderlerini asgari düzeyde karşılayacak miktarda gelir temin edecek kaynaklar tahsis eder. Bu kaynaklar genellikle arazi, ya da ev, dükkân, çarşı, imalathane, han, hamam gibi gayrimenkullerden veya nakit paradan oluşmaktadır. Söz konusu vakfın idaresi için bir idareci (mütevelli) tayin edilir ve vakfın nizamnamesi (vakfiye) düzenlenir. Vakfiyede vakfın kuruluş amacı, mal varlığı, gelirlerinin miktarı, kimler tarafından nasıl idare edileceği, istihdam edilecek personelin sayısı, vâkıfları ve ücretleri, diğer işletme masrafları gibi konular ayrıntılı bir şekilde kaydedilir. Vakfiyenin tescili ile birlikte hükmi şahsiyet haline gelen vâkıf, idari ve iktisadi açıdan bağımsız bir kurum olarak kuruluş amacına uygun bir şekilde faaliyetlerini sürdürür (Kütükoğlu, 1994: 359-368).

Sonuç olarak

Eğitim sistemimizdeki sıkıntılar su götürmez bir gerçektir. Bunları çözmek için kullandığımız yöntemlerde şimdiye kadar hep benzer yaklaşımları kullanarak istediğimiz başarıya bir türlü ulaşamadık. Çözüm için daha etkili ve doğru bakış açıları geliştirmek zorundayız. Bu çalışmada şimdiye kadar görmezden geldiğimiz ancak özünde kendi içimizde olan enerjinin yani İslami yöntem ve bakış açısının eğitimde yaşadığımız sorunlara nasıl tatbik edilebileceği üzerine bir değerlendirme yapılmıştır. Sınırlı bir analiz olsa da örnek olması dolayısıyla alanda yapılan çalışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır.

KAYNAKÇA

  1. Buhârî, İlim 2, http://www.enfal.de/buhari/ilim.htm#_Toc64748855
  2. Beyhaki, Şuabu'l-İman
  3. Keşfü’l-estâr an zevâidi’l-Bezzâr.
  4. Kütükoğlu, M. (1994). Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik). İstanbul: Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı Yayınları.
  5. Özcan, T. (2002). Osmanlı Devleti'nde Eğitim Hizmetlerinin Finansmanı, Osmanlı Dünyasında Bilim ve Eğitim Milletlerarası Kongresi Tebliğleri, İstanbul: İrcicaYayınları
  6. İpşirli, M. (1995). İslam Ansiklopedisi XI. Ankara: Türk Diyanet Vakfı Yayınları
  7. Tabakoğlu, Ahmed (1994). Türk İktisat Tarihi (2. Baskı). İstanbul: Dergah Yayınları.
  8. Yoluk, M. E. (2010). Xvııı. Yüzyılda Osmanlı Devleti´Nde Eğitim Ve Öğretim Faaliyetleri, Yayımlanmamış Yüksek Lisas Tezi https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun