Neden Allah için iyilik yaparız; bu bir yalakalık mıdır?

Tarih: 07.11.2015 - 17:02 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bazı ateistler siz Müslümanlar inandığınız varlığa yalakalık olsun diye iyilik yapıyorsunuz ve biz kendimiz iyi olduğumuz için iyilik yapıyoruz diyorlar.
- Bu söze karşı nasıl cevap vermeliyiz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- İnsanoğlu hiçbir zaman kendi şahsi menfaatini bilerek göz ardı etmez. Bu, tartışmasız bir hakikattir.

Buna göre, insanın yaptığı işlerinde bir şekilde çıkarını da düşünmek durumundadır. Bu faydayı sağlayan; bazen maddi makamlar, ücretler olur; bazen de manevi makamlar, ücretler olur. Kişinin bakış açısı bu konuda büyük rol oynar. Mesela:

a) Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir insan, dünyada bazı kimselere yardım ettiği, iyilikte bulunduğu zaman, bu pragmatist düşüncesini -maddi planda- cennet gibi bir mükâfatı düşünerek tatmin eder. manevi planda ise Allah’ın iltifatını, rızasını “Aferin kulum!” dediğine inanarak haz alır, huzur bulur.

Buna mukabil, Allah’a ve ahirete iman etmeyen bir ateist de bu menfaat damarını tatmin etmek durumundadır. Ahiretteki mükâfata inanmadığı için,-maddi planda- bu faydacı damarını tatmin etmek için, bunun karşılığını bir şekilde dünyada tahsil etme yoluna gider. Manevi planda ise, Allah’ın iltifatını düşünmediği için, insanların iltifatını kazanmaya, dolayısıyla gösteriş ve riyakârlık yapmaya kendini mecbur bilir.

b) İnsanoğlu yaratılışında var olan bir tapma duygusu vardır. Ve taptığı ilahına karşı büyük saygı ve sevgi duyar. Bazen de korkar. Bunun içindir ki, tapma duygusu yanında sevme ve korkma duygusu da hiç bir zaman insanın peşini bırakmaz. Bu duygular ya bir olan Allah’a yönelir, ya da birden çok sebeplere yönelir.

Bir mümin, yarar ve zararı elinde bulunduran yegâne varlık olan Allah’a iman ettiği için, bütün benliğiyle Onu sever, sayar ve ondan korkar.

Allah’a inanmayan bir ateist ise, sevgi ve korku potansiyelini binlerce nesneye, olaya, varlığa karşı kullanmak durumundadır. Bu gerçekten hareketle “Allah’tan korkan başka bir şeyden korkmaz, Allah’tan korkmayan ise her şeyden korkar.” denilmiştir.

c) Allah’a ve ahirete iman eden bir insan, Allah’tan başkasına boyun eğmeye, iltifatını kazanmaya çalışmaz. Çünkü Kur’an ona “Allah kâfidir/yeter” hakikatini öğretmiştir. Bir mümin, her şeyin dizgini elinde olan Allah’a dayandığı ve cennet gibi bir servete talip olduğu için, başka insanlara, kendi nefsine veya başka menfaatler karşısında “yalakalık yapmaya” tenezzül etmez.

Bir ateist ise, tek cenneti dünya olduğu ve bütün her şeyini kendi nefsine mal ettiği için, dünyalık namına ne varsa hepsine karşı bir dalkavukluk, hatta şımarttığı nefsine karşı da yalaka yapmak zorundadır. Çünkü başka sığınağı yoktur.

d) Bir ateist, kendini beğenmiş bir firavun olabilir. Fakat en hasis/adi bir şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi, kendine rab telakki eden bir firavun-u zelildir.

- Keza bir ateist çok mağrur, pek inatçı bir mütemerrid/diklenen olabilir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin, pinti bir mütemerriddir. Öyle ki, en hasis/adi bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.

- Yine bir ateist, her şeyi yapabilen bir görüntü vermeye çalışan bir cebbar/despot olabilir. Fakat Allah’a imanı olmadığı için kalbinde bir nokta-i istinad/dayanak noktası bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbar-ı hodfüruştur/şov yapan bir despottur. Yani “dışı başkasını, içi kendisini yakar”

- Keza bir ateistin bütün himmeti nefsinin arzuların yerine getirmek, hava ve hevesini  tatmin etmektir. Hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi şahsi menfaatini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmez.  Her şeyi nefsine feda eder. (bk. Nursi, Lem'alar, s. 118-119)

- Buna karşılık, samimi bir mümin,  Kur'anın halis bir talebesi ise, bir abddir/kuldur. Fakat Allah’tan başka, en büyük bir varlığa da ubudiyete/kul olmaya, perestiş etmeye tenezzül etmez. Ve Cennet gibi en büyük bir menfaati dahi kulluğunun bir ücreti olarak düşünmeye tenezzül etmeyecek kadar bir abd-i azizdir/izzetli bir kuldur.

- Keza, samimi bir mümin halim, selimdir. Fakat kâinatın yaratıcısı olan Allah’tan başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halim-i âlî himmettir/himmeti yüksek, yumuşak huylu, ağır başlı bir azizdir.

- Bir mümin, çok fakir de olabilir. Fakat onun Mâlik-i Kerim'i/bütün hazinler sahibi rabbi, ona ileride vereceğini vadettiği mükâfat ile bir fakir-i müstağnidir.

- Samimi bir mümin, âciz ve zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin/Rabbinin kuvvetine dayandığı için zatında zayıf olmakla beraber, Allah’ın kuvvetine dayandığı için kuvvetlidir ki, Kur'an hakikî bir şakirdine ebedi saadet yurdu olan cenneti bile gaye ve maksat yaptırmadığı halde; bu geçici, fâni dünyayı ona  hiç bir gaye, bir maksat yapar mı? (krş, Lemalar, a.y)

- Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki:

Allah’a karşı kulluk yapan ve onun rızasını esas alan hakiki bir mümin, Allah’tan başkasına boyun eğmeye tenezzül etmeyecek kadar izzet, vakar sahibi, ağır başlı bir insandır.

Buna mukabil, bir ateisit Allah’tan başka her şeyi bir nevi ilah gibi gördüğünden her şeye karşı zillet gösteren âciz bir insandır. Çünkü, bir komutanın varlığına inanmayan bir asker, herkesi, hatta kendisini de bir nevi komutan olarak hayal ettiği gibi, kâinatın yaratıcısına inanmayan bir ateist de bütün her şeyi, hatta kendini de bir nevi ilah olarak hayal eder. Bu sebeple de, her şeye karşı dalkavukluk, “yalakalık” yapmaya kendini mecbur bilen zavallı bir insandır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bir inançsızın iyiliği karşılıksız, inançlının ise cennet için yapmış olması nasıl açıklanabilir?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun