Kur'an'da inekten bahsedilmektedir. Bu durum Kur'an'ın evrenselliğine gölge düşürmez mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. Allah’ın zatı sonsuz olduğu gibi sıfatları da sonsuzdur. Öyleyse bütün insanlara ve asırlara gönderdiği Kur’an, elbette her sure, ayet ve kelamıyla tüm insanlara hitap edecektir. Çünkü, onu söyleyen ilim tüm kainatı ışıklandıran ve tüm insanların ihtiyaçlarını bilen Alim-i Mutlak olan Allah’ın ilmidir.

Konuyu örneklerle açıklayalım. Mesela Peygamberimizin (asm) hanımları ile ilgili vaziyet, tüm kadınların maruz olduğu bir durumdur. Sarih ve açık olarak Peygamberimizin (asm) hanımları anlatıyor gibi görünse de, hakikatte tüm insanlar bu ayetin hükümüne işaret nevinden muhatap olmaktadır. Alimlerimiz bir konuda hüküm verirken Kur’an'daki bu ayetlerden delil getirerek izahatta bulunuyorlar.

Mesela Ebu Leheb gibi insanlar kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Ayet Ebu Lehebi açıkça ifade ederken, Ebu Leheb'in sıfatıyla vasıflanan herkesi bu ayetin ifade ettiği dehşetli son ile karşılaşacağını ifade etmektedir.

Size çok hususi olarak zannedilen Hz. Musa ( a.s )’ın bir ineği kesmesinin bize ve tüm asırlara nasıl ders verdiğini anlatan bir soru ve cevabı gönderiyoruz:

Kur'an niçin inekten bahsetmiş?

Hz. Musa (a.s.) zamanında yaşanan “bakara” olayı bize ne anlatıyor? İneği bilirsiniz. Memelerinden şifalı süt sağdığımız, etinden protein sağladığımız mübarek bir hayvandır. Kurban olarak kesilmesi de makbuldür; kesene, kestirene sevap getirir.

Fakat “ineği kesmek” bazen öylesine zor, öylesine zor hale geliyor ki, bu kesim işlemi için bir peygamberin gönderilmesi gerekebiliyor. Ve, kesemeyenlere örnek olarak, ineği o kesiyor. “ineğin kesilmesi” olayı o kadar önem taşıyor ki, ilahi kelam bu konuya sık sık değiniyor. Hatta, Kur'an'ın en uzun suresi onun adıyla anılıyor.

Peki, inek ve kesilmesi neden önemli? Kur'an'da bu konudan sadece tarihe geçmiş bir topluluğun başından geçen bir olay olarak mı bahsediliyor? Bugünü yaşayan bizler için, bu konu ne anlam taşıyor?

Öncelikle, tarihi olayı hatırlayalım. Mısır'da Nil nehrinin taşıdığı bereketle, kızgın çöl verimli topraklara döner. Toprak sulanır, işlenir, bol ürün hasat edilir. O zamanki tarım sabana, saban da inek ve öküze dayalı olduğundan, bu hayvanlar insanların gözünde çok ama çok değer kazanır. Ki, kendimizi bir anlığına tek gelir vesilesi toprak olan, toprağı ise öküzle süren kişilermiş gibi düşünürsek, artık tarih olmuş “saban teknolojisi”nin ve dolayısıyla inek ve öküzün o zamanki insanlar için taşıdığı önemi hissedebiliriz.

İneğin, hayatlarında böylesine merkezi bir yer tuttuğu bu insanlar, zamanla “Ya inek olmasaydı, halimiz ne olurdu?” Diye düşünmeye başlarlar. “İnek olmasaydı, toprağı süremezdik. Toprağı süremesek, ürün kaldıramazdık. Ürün kaldıramasak, rızıksız kalırdık. Rızıksız kalsak, ölürdük.” sonucuna ulaşırlar. “İnek olmasaydı” diye kurulan bu muhakeme zincirinde, inek, adeta “hayatın devam ettiricisi” haline gelir. “rızıksız kalırsak yaşamayız” diye düşünen söz konusu topluluk, ineği “rızık kaynağı” gördüğü için, ona tapmaya başlar. Ona kutsal bir şeymiş gibi yaklaşırlar. Kimseye ona el sürdürmez; dokunulmasına izin vermezler. Dokunulmazlığını kazanan inek artık kutsaldır. Midelerin ve kalplerin bağlandığı bir otoritedir, ilahtır!

Oysa, gerçekte, inek “rızık verici” midir? İnsanların halinden anlayan, “hadi şu zavallıların ihtiyacını gidereyim” diyebilen şefkat sahibi biri midir? Bunu görebilecek ilme ve yapabilecek kudrete sahip midir? Ne var ki, ineğe tapan insanlar bu soruları sormamış, bu sorular üzerine hiç düşünmemiş.

Aslında sessiz, sakin, kendi halinde bir hayvandır inek. Çayırlarda otlar. Yer, içer. Kendisi de rızka muhtaçtır. Ne memelerinde taşıdığı sütün faydalarından haberi vardır. Ne etinin ve derisinin değerinden. Görevi sadece bunları taşımak, sergilemek ve sunmaktır sanki. Önüne konulanı yer, boynuna vurulanı taşır, memelerinde birikeni sunar; ötesini bilemez ve düşünemez. Ama yine de, “İnek olmasaydı toprağı süremezdik, toprağı süremesek, buğday hasat edemezdik.” diye düşünerek onu adeta ilah haline getirenler olmuştur.

Madem öyle, buğdayın vücuda gelişini bir tarafa, ineği öbür tarafa koyalım ve beraberce ikisini tartalım: Buğday, insanlara rızık olma gibi bir maksat sergiler. Bugünün tabiriyle, “temel gıda maddeleri”nden en önde gelenidir. İnsanların rızık olarak ona ihtiyacı vardır. Oysa inek, insanların bu ihtiyacını giderebilecek birisi olabilir mi? En başta kendisi rızka muhtaç olan, nasıl rızık verici olabilir?

Buğday, şefkat ve inayet gerçeğinin aynasıdır. İnsanın ihtiyacını gören, bu ihtiyaca karşılık ona şefkat ve yardım eden birini bildirir. İnek ise, insanlara şefkat edebilecek, onlara yardım elini uzatabilecek biri değildir. Kendisi şefkate ve yardıma muhtaç biri, nasıl gerçekten şefkat ve yardım edici olabilir?

Tek bir buğday tanesinin dahi vücuda getirilişinde bir sanat görünür. Değil bir inek, bütün inekler toplansa, bu sanat eserini yapamayacaklarını her akıl sahibi görür. İneğin hiçbir şekilde sanatkar olamayacağı o derece açıktır. Kendisi de sanat eseri olan, kendisi de yapılmış bir mevcud, nasıl sanatkar olabilir?

Buğdayın vücuda getirilmesi, ilim ve kudret gerektirir. Tek bir buğdayın vücuda gelişi, toprak, hava, su, güneş gibi unsurlarla, tüm kainatla öylesine bağlıdır ki, inekte ne bütün bunları bilebilecek bir ilim; ne bütün bunları yapabilecek bir kudret vardır.

Kısacası, buğdayı rızık olarak veren ne inektir; ne kendisi de rızka muhtaç başka bir şey... Buğdayı veren, olsa olsa, bütün rızka muhtaçlara rızık veren, ama kendisi rızka muhtaç olmayan birisidir. Ancak şefkat ve inayet sahibi, sanatkar, ilmi ve kudreti tüm kainatı kuşatan birisi buğdayı yapabilir. Ki o, ineği, toprağı, suyu, kısacası herşeyi yapan birisidir.

Ne var ki insanlar onu tanıyıp sevecekleri ve ona teşekkür edecekleri yerde, zavallı ineklere yönelince, yine şefkat ve yardım elini uzatır. Söz konusu insanlara Hz. Musa'yı gönderir. Ve ineği Hz. Musa (as) kurban edip keser. Öylece, rızkı verenin inek olduğunu zanneden kişilere, onun rızık verici olmadığını; asıl teşekküre onun değil, gerçekten rızkı verenin layık olduğunu gösterir. Burada öldürülen, ineğin kendisi değildir. Buna gerek de yoktur. Zira inek, yaratılışıyla kendisine verilen görevleri bihakkın yerine getiren, sanatkarının öngördüğü şekilde yaşayan bir mahluktur.

Öldürülen inekperestliktir. Yani, “inek olmasaydı, karnımız doymazdı, biz de olmazdık” diye uzayan, sonuçta yaşıyor oluşumuzu ineğin lütfu gören anlayıştır. Determinizme dayalı, ucu sebeplere tapmaya varan bu esbapperest düşünce tarzı kesilmiştir. Gerçi tam tatmin olmayanlar, kesilen ineğin yerine, Hz. Musa (as) oradan ayrıldıktan sonra, altından bir buzağı yapmışlar. Bu da, Hz. Musa (as) gibi insanlarla, esbaba tapanlar arasındaki mücadelenin durmadığını gösteriyor.

Hz. Musa (as)'ın ineği kesmesi bir semboldür. O devirdeki insanların her birinin kalbinde taşıdığı, sonucu sebepten, yani inekten bilme ve dolayısıyla bizzat onu sevme, ona teşekkür etme, ona ibadet etme meylinin kırılmasının sembolüdür. Bu anlayışın yanlış olduğunun, yok edilmesi gerektiğinin; çünkü ineğin rızık verici olmadığının ilanıdır.

Hz. Musa (as) ineği kesebilmişti, zira ineği gerçek haliyle biliyordu. İneğin, gerçekte, insanları seven, insanların ihtiyacını gören, onlara şefkat eden birisi tarafından gönderilmiş bir hediye olduğunun farkındaydı. O yüzden ineği, onu gönderen adına seviyordu, “rızık kaynağı” olarak değil. Zaten ineği onun adına kesmişti. Onu insanların hizmetine sunan rabbinin emriyle, izniyle kesmişti.

Malum, artık teknoloji değişti. Tarımda öküz ve ineğin yerini makineler aldı. Tarımla uğraşanların sayısı da azaldı. Birçoğumuz rızkını tarla dışında arıyor. Kimi bilgisayar karşısında, kimi fabrikada, kimi devlet kapısında. Kimi bilgisini kullanıyor, kimi başka şeyleri. Bu minval üzere yaşayan bizlere, bu olay ne anlatıyor olabilir? Mesela, o insanlar rızıklarını “inek”ten biliyorlardı, ya biz kimden biliyoruz? Kime veya neye rızık kaynağı diye bakıp teşekkür ediyoruz? Söz konusu olayda ineğin temsil ettiği “sebep”lere mi, yoksa cümle inekleri, yani cümle sebepleri yaratan, ilim, kudret, şefkat ve inayet sahibi birine mi? Gerçek tesir sahibi birine mi?

İşte bu noktada, herkesin hala birer ineği var. Çağlara ve kişilere göre “inek”ler, yani vesileler değişiyor; ama inek ve ineğin kesilmesi olayının taşıdığı anlam değişmiyor. Birisi her daim rızık veriyor; ve o rızkı verenin kim olduğu sorusu hiç değişmiyor. Bir çocuğun bile aklına ters göreceği ineğe, yani vesilelere tapma, sonucu o yaratmış gibi ona teşekkür etme, ve daima ona dilencilik etme nerede; bütün ineklerin ve bütün sebeplerin yaratıcısı, yegane gerçek tesir sahibi, insanı gerçekten seven ve ona rızkını ummadığı yerden gönderen rabbine teşekkürlerini sunarak, ineğe kul olma zelilliğinden uzak bir hayat sürmek nerede?

“İnek”lere mi, yoksa bütün bu inekleri insanın hizmetine veren Rabbine mi şükretmek insana yaraşır? Hangisi izzetlidir? Kula kul olmak mı; ihtiyaçlarımız için o kulları yaratan rabbimize bağlanmak mı?

Rızkını sebeplerden bilmenin hala yaygın olduğu ortamlarda bu kesim işi biraz zor olabilir. “çevre”ydi, “sosyal baskı”ydı, şuydu, buydu derken, kimi mazeretler bile bulunabilir. Oysa, her şey bir yana, bu kesim işinin en zor yanı, bir “sebep” olarak kendimizi tesir sahibi görmekten kurtulabilmektir. Yani, asıl “inek”ler, dışarıda değil, içimizdedir. Nitekim, biraz zorlamayla dışarıdaki ineği tam inanmadan kesmişsek; ardından kendi elimizle hem de altından bir inek yapabiliyoruz. Ve onu kırmak daha da zor. Ama tüm zamanlara ve insanlara seslenen kur' an, bizi “inek”lere değil, her şeye rızk veren bir zat'a teşekkür ve ibadete davet ediyor.

Ne mutlu, kendi “ineği”ni Rabbinin yolunda kurban edenlere..

Kur’an-ı Kerim her tabaka insana hitap ettiğine göre, ondan en yüksek seviyede istifade etmenin yolu nedir?

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, Sözler adlı eserinde, Kur’an’ın, “yetmiş bin perdelerden geçerek” “fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatablara feyzini dağıttığını ve nurunu neşrettiğini” ifade eder.

Bu kâinat kitabı gibi Kur'an-ı Kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın menbaı olan kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı Kur’an’ın terbiye ettiği düşünülürse, o Kelam-ı Rabbanî ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür. Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

Kâinat kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yenersek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız. Cenâb-ı Hakk'ın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor:

İnsanoğlunun aczi, fakrı, kusuru, cehli, kısacası bütün noksan sıfatları da yetmiş bin perde.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?..z.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun