Cenab-ı Hakk'ın sıfatları zatının aynı mıdır, yoksa gayrı mıdır. Allah Teala'nın varlığına ve birliğine iman etmenin farz oluşu akli midir, yoksa şer'i midir?

Ehl-i sünnet itikadına göre sıfat-ı İlahiyye zatının aynısı olmadığı gibi gayrısı da değildir. Nasıl ki güneşin ışınları güneştendir, ancak güneş değildir. Bunun gibi Allah'ın sıfatları da onun zatındandır. Ancak zatının kendisi değildir.

Allah Teâlâ, zati sıfatlarının bütününün bir araya gelmesinden meydana gelmiş bir mahiyet değildir. Başka bir deyişle onun zatı, sıfatının gereği ve sonucu değil, sıfatları zatının gereği ve sonucudur. Sıfatın gerçek mânası da budur. Onun varlığı bizatihi vacip olduğu gibi, sıfatları da başka türlü değil, zatıyla vaciptir. Teşbihte hata olmasın, Güneşin ışıklarının kaynağı güneş olduğu gibi Allah'ın sıfatlarının kaynağı da zatındandır.

Akıl, Allah’ın zatını, sıfatlarını, esmasını ve fiillerini ihata edebilir mi?

Çevremizdeki varlıklara şöyle bir göz atalım. Bahçelerde boy gösteren ağaçlar, kırlarda otlayan koyunlar, üzerimizde uçuşan kuşlar, her an emdiğimiz hava, dünyamızı aydınlatan güneş, gece yolumuzu gösteren ay... Hepsi hakk’ın mahlûku... Her birine ayrı bir mahiyet verilmiş, farklı özellikler takılmış, değişik vazifeler yüklenmiş. Arı, güneşe benzemediği gibi, bal vermesi de ışık saçmaya benzemiyor.

Kuş, ceylan, balık ve şu yerküre... Her biri ayrı bir varlık. Ne zâtları birbirine benziyor, ne sıfatları, ne de fiilleri... Biri uçar, diğeri koşar, beriki yüzer, bu ise döner... Her biri ayrı bir âlem. Misâlleri çoğaltabiliriz.

Şimdi düşünelim: bu ayrı ayrı mahiyetler kimin hazinesinden geliyor? Bu sıfatları bu varlıklara kim taktı? Hiçbiri kendi zâtını, fiillerini ve sıfatlarını kendisi arayıp bulmadığına, beğenip almadığına göre, bu kadar farklı varlıklar kimin kaderiyle takdir edildi ve kimin kudretiyle icat edildiler?

Bozulmamış her akıl idrak eder ki, bu varlıkları yaratan elbette hiçbir cihetle onlara benzemez. Ve bu mahlûklar, akıllı olsalar, hiçbiri hâlikını kavrayamaz; o’nun kutsi zâtını anlayamaz. Birde kendi varlığımızı düşünelim. Her biri değişik özeliklere sahip ve farklı işler gören organlarımızı; “gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi, ciğerimizi” bir an için şuurlu farz edelim ve onlara ruhu soralım, “Ruhu nasıl bilirsiniz?” diyelim. Bu organlardan, şuurunu yerinde kullananlar diyeceklerdir ki, o hepimizi idare eden ve hiçbirimize benzemeyen bir başka varlıktır. Onun hakkında ne konuşsak, yalan olur. O’nu neye benzetsek saçmalarız, gülünç düşer ve rezil oluruz.

İkisi de mahlûk oldukları halde, bedenin organları ruhu anlayamıyor. O halde, bir mahlûk olan akıl, kendi hâlikının kutsi mahiyetini nasıl anlayabilir? O’nun mukaddes zâtını nasıl kavrayabilir?..

Zaten, akıl neyi anlarsa, hâfıza neyi alır, hayal neye ulaşırsa, bütün bunlar tıpkı, gözün gördüğü, kulağın işittiği, dilin tattığı varlıklar gibi birer mahlûk olurlar. Bu âletlerin hepsi yaratılmış... Elbette, bu terazilerin tartabildikleri de ancak mahlûk olabilir, hâlik olamaz...

Evet, “Akıl mahlûktur, hâlikını ihata edemez.” yâni, hakkıyla kavrayamaz, lâyıkıyla bilemez. Ancak isimlerinin tecellilerini kainattan okuyarak onu aklen bilebilir.

Dinin esası vahiydir. Vahiy olmadan insanlar akıl ile dinin hakikatlarına ulaşamaz. Akıl ise bu vahiy mahsulu olan dini anlamada kullanılır. İnsan Allah Teala’nın varlığını akılla bulur fakat O'nun sıfat, fiil ve isimlerini tam olarak bilemez; bu konuda herkes aklına göre farklı bir şey söyler, doğru ve gerçek olan bilinmezdi. Demek ki Allah Teala'ya iman etmek, hem akli hem de şer'idir.

İlave bilgi için tıklayınız:

SIFAT-I İLAHİYYE

Kategori:
9157 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun