"Cenab-ı Hakk'a ulaştırıcı yollar mahlukat adedincedir." Bu ne demektir; somut örnek verebilir misiniz?

Kâinatın her parçası bir şekilde Allah'ın varlığına ve birliğine şehadet etmektedir. "Her şeyde Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren bir delil vardır." manasına gelen beyit, eskidenberi âlimler arasında revaç bulmuş, onlar için bir hakikatin ifadesi olmuştur.

"Her şey Allah'ı hamd ile tesbih etmektedir."(İsra, 17/44)

mealindeki ayet, her şeyin Allah'ın varlığını ve birliğini ilan ettiğini ifade etmektedir. Bu da, kâinattaki her varlıkta Allah'ı tanımaya, ona iman etmeye götüren bir yolun var olduğu anlamına gelir.

Mesela; bir insanın gözü, o harika yapısı, 150.000.000 km. uzakta bulunan güneşle alışveriş yapabilecek bir kabiliyette olması, sekiz dakikada gelen ışığın yansıma ve kırılma kanununa uygun bir reflekse sahip olması; yine kulağını hava atomlarıyla sağlam bir dayanışma içinde olması; yiyecek-içeceklerimizle, sindirim sistemimizin harika bir uygunluk içinde bulunması, giriş ve çıkış yollarının bu işe uygun dizayn edilmesi gibi, yüz binlerce varlık, ilim ve kudreti sonsuz, rahmet ve hikmeti nihayetsiz olan Yüce Yaratıcının varlığını ve birliğini haykıran birer belge ve Ona iman etmeye yönelik yapılacak kutsal yolculuğun birer yoludur.

Bütün varlıklar, Allah'ın isimlerinin cilvesidir. Varlık âleminde boy gösteren her varlık, dışa yansıyan bir veya birkaç ismin birer gölgesidir, tezahürüdür, yansımasıdır. Allah'ın bin bir isminin kâinat çapında milyonlarca yansıması vardır. Bütün bu isimler ve bu yansımalar, aklını çalıştıran insanları Allah'ı tanımaya taşıyan birer yoldur.

Meselâ: Mühendislik bir fendir. Onun hakikati ve en son zirve noktası, Allah'ın "Adl" ve "Mukaddir" isimlerine yetişmek ve mühendislik penceresinden Allah'ın hikmetini temâşa etmektir.

Meselâ: Tıp bir fendir. Hem bir sanattır. Onun da hakikati ve nihâî hedefi; Allah'ın "Şâfî" ismine ulaşmaktır. Tıp ilmi, yeryüzünün Allah'ın bir eczanesi olduğunu idrak etmekle gerçek değerini bulur.

Yine değişik varlıkların hikmetlerinden bahseden çeşitli fen bilimlerinin, hakikat nazarında en uzak gayesi Allah'ın "Hakîm" isminin tecillilerine mazhar olmaktır.(bk. Sözler, 273-274).

Kur'an-ı Hakim eşsiz üslup ve belagatiyle, bütün kelime, harf ve ayetleriyle, tevhid hakikatini güneş gibi gösterdiği gibi, bir mücessem Kur'an olan şu kainat kitabı da bütün harfleri olan elementleriyle, bütün noktaları olan atomlarıyla, bütün kelimeleri olan molekülleriyle, tek tek ve kütleler olarak, kendilerine özel dilleriyle, Yüce Allah'ın varlığını ve birliğini her tarafa ilan ediyorlar.

Kâinatın bütün atomları, zerreleri, birer birer, kendi zatında, sıfâtlarında ve saire yönleriyle hadsiz ihtimaller ve imkânlar arasında bulundukları halde, birden bire belli bir yönü takip etmeleri, belli bir özelliğe sahip olmaları, mahsus bir keyfiyet almaları, elbette tesadüfe verilemez. Özellikle takip ettikleri yolun sonunda baş döndürücü hikmetli işlerin üretimini sağlamaları, Yüce Yaratıcının varlığına ve birliğine şehadet ettikleri gibi, şehadet âlemi ile gayb âlemlerinin bir kavşak noktası olan lâtife-i Rabbâniye/yani kalp içinde iman kandilini yakıp vicdanı ışıklandırıyorlar.

Bilindiği gibi, bir askerin mangada, takımda, bölükte, taburda ve orduda belli bir yeri, bütün o askerî pozisyonlarla ilgili bir görevi, bir ilgisi vardır. Bunun gibi varlık karargâhında da her bir zerrenin/her bir atomun, yalnız bulunduğu yerle değil, kendi alanındaki diğer bütün varlıklarla bir ilgisi vardır. Ayağa küçük bir dikenin batması halinde, bütün bedenin onun acısına ortak olması, bu gerçeğin bir göstergesidir. Aynı yiyeceğin, kulağa kıkırdak, göze fosfor, bacağa kemik, dile et, parmağa tırnak olarak gidip boy göstermesi, başka neyle açıklanabilir?

Mevsimlerin, gece- gündüzün meydana gelmesi için, dünyanın yirmi üç küsur derecede eğilip boyun bükmekle ortaya koyduğu pozisyon, her mevsim, her gün ve her gece Allah'a giden yollarda rehberlik etmektedir. Kâinatın her bir kelimesi, diğer bütün kelimeleriyle yakın bir ilişki içindedir. Ve her harfi, özellikle hayat sahibi her bir harfi, bütün cümlelere dönük birer yüzü, bakar birer gözü vardır. Diğer bir ifadeyle, şu kâinat kitabının öyle bir örgüsü vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü yaratn kim ise, güneşi de o yaratmıştır. Pirenin midesini tanzim eden, güneş sistemini o tanzim etmiştir. Demek, "Allah'a giden yollar, yaratıkların sayısı kadardır." sözü bir gerçektir, mübalâğa değildir. (bk. Mesnevi-i Nuriye, s.247-248).

Kur'an bir kitaptır. Her ayeti, cümleleri, kelimeleri ve harfleri bizi Allah’a ulaştırır. Bunun gibi kainat da bir kitaptır. Kâinat kitabının bütün cümleleri, harfleri ve hatta noktaları, tek tek veya birleşmiş halleriyle yani kelime, cümle, paragraf oluşturmuş şekilleriyle yüce bir Zat’ın varlığına ve birliğine şahitlik etmekte ve

“O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”

hakikatini haykırmaktadırlar. Çünkü kâinat, İlâhî sanatın sergisi ve Allah’ın varlığını ilan ve ispat eden en büyük delilidir. Kâinattaki varlıklar ise, Allah’a ayna olan İlâhî birer memur, anlamlı birer harf, birer sanat mucizesi ve nihayetsiz kudret sahibi bir sanatkarın mukaddes isimlerinin tecellileridir.

Mesela dünyamıza ısı, ışık ve hayat veren güneş; yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatlere benzeyen, zamanın en büyük saatine bir akrep durumunda olan ay; Allah’ın isimlerinin aynası, İlâhî sanatın bir temaşa yeri, devamlı değişen ve çeşit çeşit hayat ve ruh sahiplerinin meskeni ve gayet sanatlı, heybetli ve bu özellikleriyle insanı hayrette bırakan bir sergi salonu olan dünya; cisim haline gelmiş bir delil, bir zikir ve şükür halkası olan bitkiler; Cenab-ı Hakk’ın harfi ve kelimesi olan hayvanlar, gürül gürül Rabbimiz’in varlığını ilan etmektedirler. Bütün bunları gören en inatçı bir inançsız bile “Bu kâinatın yaratıcısı kimdir?” diye sorulduğunda çaresiz olarak “Allah!..” diyecektir. (bk. Ankebut, 29/61-63)

Kâinattaki gayet dengeli tanzim, birbirine bakan nizam, her bir şeyin birbirlerine dayandıkları eşsiz denge, birbirinden ayrı varlıkların birbirlerinin ihtiyaçlarına cevap vermeleri, her bir parçasının bir diğeriyle irtibatlı oluşu, atomların yerli yerinde dizilmesi ve kudretin onların her bir çeşidinde dilediği gibi tasarrufta bulunması, kâinattaki sanat harikalarının bitmek tükenmek bilmeyişi, her bir şeyde irade, şuur ve inayetin görülür hale gelmesi, rahmetin bütün mahlûkatı kuşatması, hayattaki mucizenin zuhur etmesi, bütün kâinatın nihayetsiz ihtiyaçlarıyla her an yoktan yaratılması ve durmadan değişmesi, varlık âleminin zerrelerinden her bir zerresinde tecelli eden öldürme ve hayat verme kanununun her an görülmesi, her bir şeyin hal ve söz diliyle tesbihatta bulunmaları yüce bir Yaratıcı’nın varlığına işaret etmektedir.

İşte kâinattaki bu muhteşem düzen, bu düzeni idare eden bir düzenleyicinin varlığını, birliğini, sınırsız bir kudret, ilim ve iradeye sahip olduğunu göstermektedir ki, bu varlık Allah Teala’dır. (bk. Şualar, s. 88–124; Mesnevî-i Nuriye, s. 13, 17, 48, 211; Âsâ-yı Mûsa, 179–180.)

Burada şunu da ifade edelim ki, bir bütün neye muhtaç ise parçası da aynı şeye muhtaçtır. Mesela, bir ağacın meydana gelmesi için ne lazım ise, bir meyvenin vücudu için de o şeyler lazımdır. Kâinatta her şeyin, her şeyle bağlı ve bir şeyin her şey olmadan yapılamaması, bir şeyi yaratanın her şeyi yaratan olup hiçbir şeye muhtaç olmadığını; bir anda meydana gelen ve basit bir maddeden çıkan şeylerin basit, şekilsiz, sanatsız olması lazım gelirken çok güzel bir sanatla meydana gelmesi, Kadîr ve Hakîm bir yaratıcıyı; bütün eşyada görünen muntazam suretler ve kalıplar onlara biçim ve suret vereni; yaratılmışların bütün ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılanması, rızıklarının zamanında ve ihtiyaçlarına göre verilip meydana gelmelerinde hiçbir zorluğun bulunmaması rahmet, ilim, irade sahibi ve her şeye gücü yeten birini; güneş, ay, gezegen ve yıldızların belli bir yörünge etrafında dönmeleri ve birbirlerine çekim kuvvetiyle bağlı bulunmaları onları bu şekilde tutan bir kudretin varlığını; dünyayı her yönüyle yaşanacak bir hale getiren birini; her an gözler önünde had ve hesaba gelmeyen yeni yeni hayatların birden ve hiçten vücuda gelmeleri bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum’u (Varlığı ve diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimi her şeye her hususta güç yetiren Zat olan Allah Teala'yı); kâinat kalbindeki aşk, kâinatta görünen umumi ibadetler, canlı cansız herkes tarafından yapılan duaların kabul edilmesi, bir yaratıcıyı göstermektedir.

Yine hayat sahibi olanlar, vücutlarıyla varlığı zorunlu olan yüce bir Yaratıcı’yı gösterdikleri gibi, ölümleri de ölmeyen bir Zat’ı göstermektedir. Bir ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimi bir güneşin aynaları olduklarını gösterdikleri gibi, akıp giden zamanda gelip geçen varlıkların üstündeki güzellikler de bir Cemal Sahibi’ne işaret etmektedir ki, işte o Zât bütün eşyayı yoktan var eden Cenab-ı Hakk’tır.

Bir yerdeki düzen, o düzeni kuran birisini, bir eserdeki sanat onun sanatkârını ve yine bir yerdeki ihsan ve ikram, orada var olan bir ihsan ve ikram sahibini göstermez mi? Bu cümleden olarak, eğer insan, gaflet ve şartlanmışlıkla bozulmamış kalb/akıl gözüyle bu kâinata bakabilirse, ondaki sanat, düzen, plân ve ihsan gibi hakikatleri görecektir. Ve onların sonsuz bir ilim, kudret ve ihsan sahibi bir Yaratıcı’nın varlığını gösteren birer delil olduğuna inanacaktır. Ancak burada şunu da hatırlatmamız gerekir ki, bu nizam ve güzellik bir yaratıcının olduğunu anlamamız için yeterli olsa da, yaratıcının özelliklerini, ona nasıl ulaşacağımızı, bize verdiği bunca nimetler karşısında duygularımızı nasıl ifade edebileceğimizi anlayabilmek için tek başına yeterli değildir. Yüce Yaratıcıyı ve bizim ne şekilde kulluk yapacağımızı öğreten, O’nun gönderdiği peygamberler ve vahiydir.

Kategori:
10368 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR