Hem ayetlerde, hem de hadislerde, Allah'ın insanın şekline şemaline değil, takvasına önem verdiğine vurgu yapılıyor. Halbuki bazı açıklamalarda güzel simanın da önemli olduğu söyleniyor?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bildiğiniz gibi Allah dış görünüşe değil içe bakar. Ancak bu durum, dış görünüşe önem vermeyin anlamında değildir. Allah'ın bize verdiği her şey güzeldir; o güzeli çirkinleştirmek de kişiyi sorumlu kılar. Bu nedenle dışın kirinin sorumluluğu başkadır, iç alemin kirliliğinin sorumluluğu daha başkadır. Bunları kirletmeyenin alacağı mükafat da kendine göre değişecektir.

İşte esas olan bu iç ve dışı beraber temiz tutmaktır. Her birinin temizliği de farklı olacaktır. Allah ve Rasülü bu iki duruma da dikkat çekmişlerdir. Farklı rivayetleri buna göre değerlendirmek gerekir. Örneğin günahın kiriyle, elbisenin kiri bir değildir. Rivayetlerde sureti övülenler, iç güzelliğiyle beraber dış güzelliğini de koruyanlardır.

İnsanoğlunun doğası gereği, tarihte hiçbir kişi veya toplum mutlak anlamda temiz veya kirli olmamıştır.

Temizliğin zıddı olan kirliliğin kökenine indiğimiz zaman, karşımıza üç kavram çıkar: Şirk, küfür ve inkâr... İnsanın iç coğrafyasına ait bu üç kavramın, üç ayrı muhatabı vardır. Siret, suret ve tıynet... Birbirleriyle yakın bir anlam ilişkisi içerisinde olan bu kavramların en yoğunu inkardır. İnkârda, apaçık var olanı ısrarla gizlemeye çalışmak söz konusudur. Tıpkı kirliliğin temizliği sürekli gizlediği gibi... Bundan böyle hemen hemen her gizliliğin altında bir kirlilik vardır. Suç işleyen birisine; "Bunu kim yaptı?" diye sorulduğunda, hemen "Ben yapmadım" cevabının alınmasının; cinayet işleyen bir kişinin hemen saklanma ihtiyacı duymasının sırrı buradan ileri gelir. Bu da, inkârla kirlilik arasındaki akrabalığı deşifre eden psişik bir vakıadır.

Kirliliğin zıddı olan temizliğin menbaı da imandır. Allah Rasulü (asm),

"Temizlik imandandır."

sözüyle bu gerçeğe parmak basar. Oysa iman ve inkâr, hiçbir zaman toplumlardan yok olmamıştır. Bu izafiyet, İnsan suresindeki

"Biz insana doğru yolu gösterdik, ister şükreder, ister küfreder..."(İnsan, 76/29)

ayeti ile ifadesini bulur. Bundan böyle, insanlık tarihine baktığımız zaman; küfür ve kirliliğin aslâ insan toplumlarından kalkmadığını, sadece bazı zaman dilimlerinde son derece inceldiğini ve zayıfladığını görürüz.

Buradan hareketle, tarih boyunca hiçbir toplum mutlak bir temizliğe erişememiştir. Fakat temiz bir toplum olmaya çok yaklaşan devlet ve milletler olmuştur. Asr-ı saadet ve Selef-i sâlihin dönemlerinde olduğu gibi... Bu toplumları; inkâr ve kirlilikleri en az toplumlar olarak adlandırabiliriz. Bundan böyle, medeniyetlerin zirve noktaları; kirlilik ve inkârın en aza indiği zaman dilimleridir.

Başka bir ifadeyle, öz ve söz arasındaki çelişkilerin azaldığı, gönüllerle görünüşlerin tıpkı cam şişedeki su misali, ayniliğe en yakın oldukları zaman ve mekânlardır.

Temizliğin ne olup olmadığını iyice incelememiz gerektiğine inanıyorum. Nedir temizlik?

Sadece kirliliği giderip pâklığa erişmek, kirletici unsurlardan kaçınıp arınmak veya karalar bulaşan ellerimizi su ile yıkamak değildir elbette... Çünkü bütün bunlar, sadece kirlilikten temizliğe geçişimizin nesnel birer örneği olabilir. Oysa temizlik kavramı, insanın kalbinden kalıbına, oradan da kâinata kadar uzanan nâmütenahi (sonsuz) bir kapsayışın ifadesidir. Binaenaleyh, en geniş manasıyla temizlik; inkârın imanla, kötülüğün iyilikle, çirkinliğin de güzellikle nefyidir.

Temizliğin; ruhsal, bedensel ve toplumsal olmak üzere üç ayrı şubesi vardır. İnsanın, ruhunu suyla yıkaması mümkün değildir. Çünkü maddi kirlerimizi yıkarken suyun seyri "dıştan bize" şeklindedir. Oysa ruhsal kirliliğin izalesinde durum tam tersinedir ve belki de suyun "bizden dışa" bir seyir izlemesi gerekir. Bu da, sadece tevbe-i nasuhla dökülen gözyaşıyla mümkün olabilir.

Bedensel ve toplumsal temizlik; ruhsal temizliğin eşya üzerindeki aksidir. İnsan ruhunun temerküz ettiği kalp dairesindeki temizlik veya kirlilik, kâinatı kuşatacak kadar evrenseldir. Çünkü kâinatın asal ekseni insandır. Bundan dolayı; "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır." denilmiştir.

Bütün güzellik ve çirkinliğin veya temizlik ve kirliliğin hiyerarşisi dahilden harice açılır. Kalp noktasından açılıma geçen güzellik veya çirkinliğin dalgaları; ruhtan bedene, bedenden mekâna, mekândan çevreye, çevreden dünyaya, dünyadan da kâinata geçer ve taşıdığı özelliğe göre ışıtır veya karartır.

Her şeyde olduğu gibi temizlik ve kirlilik kavramlarının da maddi ve manevi olmak üzere iki boyutu vardır. Bu iki boyut birbiriyle o kadar alakalıdır ki, bir insanın sureten temiz oluşunu sireten temiz oluşuyla ilişkilendirmek pekala mümkündür. Bundan böyle Ziya Paşa: "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." sözüyle içimiz ve işimiz arasında doğrudan bir münasebet kurar.

İnsana ait temel ihtiyaçların değişimi zamanla mukayyettir. Fakat insanoğlunun yaratılışından beri var olan ve nesilden nesile tevarüs eden temel eğilimlerimiz için aynı durum söz konusu değildir. Çünkü fıtraten bizimle var olan melekî veya nefsanî duygular, zamana karşı sürekli direnç halindedir. Mesela, bundan beş yüz sene önce; insanların temel ihtiyaçları arasında yer alan birçok araç ve gerecin yerinde, bugün çok sayıda motorlu ve teknik aletler durmaktadır. Fakat bütün bu hızlı değişimin yanında, beş yüz yıl öncesinin insanlarında var olan nefret etmek, sevinmek, kızmak, gururlanmak, kıskanmak, iyilik yapmak,.. gibi temel eğilimlerin; günümüz insanının beşerî garizeleriyle hemen hemen aynı zeminlerde buluştuklarına şahit oluruz. Bunun bir sonucu olarak, tarih boyunca bütün temizler sevilmiş, kirliler yerilmiştir ama bütün insanlar temiz olamamıştır. Bu yüzden tarihi tekerrürün en yavaş seyrettiği zamanlar, Hazreti Peygamber (asm)'in tesis ettiği Asr-ı saadet döneminde yaşanmıştır. Çünkü tarihin tekerrürü ile insanın süfli meyillerini yenememesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. İnsan; daha temize doğru şekillendikçe, tarihin tekerrür refleksi azalır.

Tarihe baktığımız zaman, bazı olay ya da kişilerin birbirleriyle birçok yönden benzeştiklerini görürüz. Mesela Diyojen ile Gandi, zaman ve mekan boyutunda birbirlerinden uzak olsalar da; yaşam biçimleri yönünden birbirlerinin yakınıdırlar. Çünkü her ikisi de yüksek düşüncelerin adamıdırlar. Ayrıca Neron ile Nemrut; temayülleri yönüyle birbirleriyle yöndeş sayılırlar. Çünkü her ikisi de nefislerinin oyuncağıdırlar. Biri İbrahim'i, diğeri de Roma'yı ateşe atmaya çalışmıştır. Çünkü zalimdirler. Bu iki zalimin zulümlerinin menşei de, küfrün kardeşi şirktir. Başka bir deyişle kabulle inkâr, açıklıkla muğlaklık ve ubudiyetle uluhiyet iddiası arasındaki çelişkileridir. Önce nefislerine ilahi bir güç izafe ederek kendilerini zulmetmişler, bu zulüm siretten surete akmış, İbrahim ve Roma vasıtasıyla dışa vurulmuştur. Neticede de gönül kirlenişi görünüşe taşmış, sokaklar kirlenmiş, ortalık yanmış ve yıkılmıştır.

Matematikteki koordinat sistemi, yukarıdaki ayette vurgulanmak istenen doğal muhayyerliğin, insan iradesiyle nasıl şekillendiğini gösteren bir panorama gibidir. Sıfır noktasında kesişen iki koordinatın üstte olanı artı, altta olanı da eksidir. İşte bu, insana ait irade-i cüz'iyeye; "Buyur! Tercih senin. İster Âlay-ı illiyine, ister esfeli safiline git..." sözünün en tabii ifadesinden başkası değildir.

Bugünkü Avrupa ülkelerinin, bazı Asya ve Afrika ülkelerine göre daha temiz oluşlarını, hangi etik değerle izah edebiliriz?

Aslında günümüz Avrupasının mali ve sosyal açıdan daha temiz olmasının sebebi, Avrupa halklarının; birtakım meleki temayüllerle yüce değerleri, bir yaşam biçimi olarak benimsemiş olmalarıdır. Çünkü Avrupa ulus ve halkları, şeffaf toplumlardır. Bundan böyle herkes olduğu gibidir. Özle sözün çelişkisi olabildiğince asgari seviyededir. Çünkü toplumun temizliğini şekillendiren kanun ve yönetmeliklerin, mümkün mertebe hiçbir şahıs tarafından çiğnenmesine müsâde edilmez. Hem yönetenleri hem yönetilenleri bağladığından ikilemsiz toplumlardır. Böylece şüpheden bir kıvılcım olan güvensizlik gayet azalmıştır. Daha açıkçası kanunlar, vaz edenler ve edilenlerce inkâr edilmez. Herkesi kuşatan sosyal bir adalet anlayışı vardır. İçle dış, yönetenle yönetilen; tıpkı şişedeki su gibi hukuk bazında özdeştir... Bütün bunların bileşkesinden önce huzur; daha sonra da sanat, teknoloji ve bilim çıkar. Özellikle sanatı başa koymamın sebebi; inkârın en zor poşetlendiği alanın sanat olmasıdır. Çünkü inkarda izafi ve içsel bir kapanıklık, sanatta ise hem içe, hem dışa bakan bir açıklık vardır.

Gelişmekte olan ülkelerle, üçüncü dünya ülkelerinin toplumsal temizliği ile ilgili fenomenler ise, nicelikten çok nitelikle ilgilidir. Çünkü inkârla kabul arasında bocalayan toplumlardır. İnandıkları gibi yaşamayınca, yaşadıkları gibi inanmaktadırlar. Bu dualist (ikilemci) döngünün sonunda ortaya çıkan şüphe, gönülden görünüşe geçmekte ve herkes birbirine kuşkuyla bakmaktadır.

Genelde bu toplumlarda üst muhayyer; alt mecburidir. Bundan böyle "yaranmak" ve "dalkavukluk yapmak" fiillerinin en çok kullanıldığı ülkeler; toplumsal temizlik açısından en sancılı olan ülkelerdir. Çünkü insanlar kendilerinin ve yüce değerlerin sahibi değildirler. Sürekli bir beklenti, âidiyet, edilgenlik ve entellektüel gerilik içerisinde yaşamaktadırlar. Bunun sonucu olarak da, bu toplumlar; hep bir mehdi, bir herkül ve bir kurtarıcı beklentisi içerisindedirler. Durum böyle olunca üstle alt, hal ile dil arasında daima bir çelişki vardır. Oysa ferdî bazda insanlar, kabul veya inkâr etmek zorunda değildirler. Fakat toplumsal bazda; hem kabul ediyor hem inkâr ediyor olmamak zorundadırlar.

Toplumlarla yönetenleri arasında sosyolojik bir bağlantı vardır. Bu tıpkı bir kum saatine benzer. Kum saati, üst ve alt diye iki izafi kavrama sahip olsa da, aslında birbirlerinin simetriği durumundadırlar. Üstte ne varsa alta da o dökülür. Veya ters çevirdiğinizde altta ne varsa üstte de o vardır. Fakat bu monoton gidişatı değiştirmek üste düşer. Çünkü üst her zaman altı altedecek bir baskınlığa sahiptir. Burada Aristo'nun;

"Toplumları yönetenler en iyiler olmalı."

teziyle karşılaşırız. Bunun gerçekleşmesi için erdem ve adalete muhtacız. Yer çekimindeki doğal güç dengesi olmasaydı, üst diye bir makam da olmayacaktı. Bundan böyle adaletle hükmetmeyen bir hâkim, bu davranışı sebebiyle, ister-istemez hukuku da mahkûm etmiş sayılır. Hukukun kirlenmesi de suyun kirlenmesi gibidir. Yüzümüz kirlenirse elimizle, elimiz kirlenirse suyla yıkarız. Ya su da kirlenirse... O zaman temizlikle kirlilik arasındaki sınır kalkmış; ak kara, haklı haksız, iyi kötü, güzel çirkin, doğru eğri, düz yamuk, kavramları birbirine karışmış, tıpkı suyun olmadığı yerde hayatın olmaması gibi, her şey herc ü merc olmuş demektir.

Mânâ boyutlu oluşumlar da, tıpkı fiziksel olaylar gibi fıtrî ve determinik bir işleyişe tabidir. Başka bir deyişle, maddi ve manevi her olayda; mutlaka bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Her yarın, tarafımızdan henüz doldurulmamış boş bir sayfa gibidir. Ömrümüz oldukça, bu yarınları hep beraber göreceğiz. Kimileri çiçek çiçek güzellikle dolduracak, kimileri yanlışlarını düzeltecek, kimileri de kapkara birer karbon kâğıdına çevirecek günlerini... Ve bütün bize ait bu tasarrufları boş bir kaset gibi çekmekte olan defter-i âmâl; birgün, bütün bu aldıklarını iade edecek ve "Buyrun, siz busunuz!" diyerek önümüze dökecek... Kur'an-ı Kerim'de bildirilen; insanın organlarının tanıklık etmesi olayı âhirette gerçekleşecek...

Kısacası, temizlik nûra doğru yol alırken, gizlenen her kirlilik, birgün mutlaka açıklık görecektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun