Günahta ısrarcılar kimdir?

Soru Detayı

- Ali İmran 135. Ayetteki, yaptığı günahlarda ısrarcı değillerdir, derken mesela 100 kere günah işledi, her seferinde samimi pişman oldu. Bu ısrarcı olmuş olur mu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Günahta ısrarcılar, o günaha tövbe etmeyenlerdir.

Allah’ın affının olduğu kesindir. Ancak Allah’ın her günahı ve herkesin bütün günahlarını affedeceğine dair bir sözü yoktur. Sadece samimi yapılan makbul bir tövbeden sonra af sözü vardır.

Bir insanın, tövbe edip, günahtan vazgeçmekle beraber, daha sonra yine nefsin ve şeytanın tuzağına düşerek aynı günaha dönse, yapacağı şey yine tövbe etmektir. Böyle bir kimsenin o günahı terk etmesi, onun o andaki samimiyetini gösterir. Daha sonra aynı günahı işlemesi, o eski samimiyetine ters düşmez..

Nitekim, bir hadis-i şerifte rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm): “Samimî olarak tövbe, istiğfar eden kimse, -günde yetmiş kez dönse bile, yine de- günahta ısrar etmiş sayılmaz.” buyurmuştur.(İhya,1/312; 4/47).

Bu hadisi, Ebu Davud, Salat, 361, Vitir, 26 ve Tirmizî, Daavat, 106'da rivayet etmiştir.

Alimler ilgili hadisi şöyle açıklamışlardır:

Bir kimse işlediği bir günaha tövbe ettiği takdirde, aynı günaha dönüp tekrar işler veya bir başka günahı işlerse, her seferinde tövbe de ediyorsa, bu kimse, bir günde ne kadar çok aynı günaha dönerse dönsün, yine de günahta musır yani ısrarcı sayılmaz. Musır, işlediği günahlara istiğfar etmeyen, pişman olmayan kimsedir. Israr ise, çok günah işlemek demektir. İbnu Melek, ısrar, günah üzerinde sebat etmek, aralıksız günah işlemeye devam etmektir, der.

Ayrıca, Allah'ın affından ümit kesilmeyeceği, işlemekte olduğu günahlardan kesin bir dönüşe azmetmiş olan kimseye Cenâb-ı Hakk'ın kapısının her an açık olduğu, böyle bir tövbenin kabul edilmesine, önceden işlenen günahların çokluğunun, büyüklüğünün veya çeşitliliğinin bir engel teşkil etmeyeceği ifâde edilmektedir.

Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

"Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşanlar! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin... Çünkü Allah, bütün günahları affeder." (Zümer, 39/53)

Demek ki, Nasuh Tövbe ile yapılan bir tövbe, günahta ısrar olmaktan çıkıyor.

Bize düşen tövbe-istiğfar ettiğimiz andaki samimiyetimizi ölçmektir. Eğer maksat, “Bir tövbe edeyim de şimdiki günahlar silinsin, arkasından yapacağım günahlar için tekrar tövbe edeceğim; böylece ne şiş yansın ne de kebap...” ise, bu takdirde Allah’ın şu ayetinin uyarısına çok ciddi kulak vermemiz gerekir:

“Allah’ın içinizde saklı olan her şeye hakkıyla vakıf olduğunu bilin, O’nun emrine aykırı davranmaktan sakının!” (Bakara, 2/235)

Bu kısa açıklamadan sonra, ayetlerin detayına gelince:

İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:

“Rabbinin mağfiretine ve takva sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cenne­te girmek için yarışın!

İşte onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanla­rı sever.

Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikle­ri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.

İşte onların yaptıklarının karşılığı rableri tara­fından bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar ora­da temelli kalacaklardır. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Al-i İmran, 3/133-136)

İlk üç ayette faizin, onu alan insanda meydana getirdiği bencillik, cimrilik, hırs ve açgözlülük; verende de sebep olduğu nefret, kıskançlık, kızgınlık ve düşmanlık gibi duyguları giderecek, bu hastalıkları tedavi edecek ana ilkeler yer almakta ve İslâm ahlâkının bir özeti verilmektedir.

Daha önce geçen 131. ayette faiz yemekten sakınıldığı takdirde kâfirler için hazırlanmış olan cehennemden kurtuluşa işaret edildiği gibi, burada da ayetlerde belirtilen ahlâkî nitelikleri kazananlara verilecek mükâfatlar bildirilmekte ve Müslümanlar bu yöne yönlendirilmektedir.

133. ayet­te rabbimizin bağışına, gökler ve yer genişliğindeki cennetine kavuşmanın, bütün ahlâkî davranışlarımız için temel gaye olduğu bildirilmekte; iyiliği, birtakım dün­yevî menfaatler kaygısıyla değil de sırf Allah'a saygı ve sevgi demek olan takva saikiyle sadece uhrevî saadet uğruna yapmak gerektiği hatırlatılmaktadır.

134 ve 135. ayetlerde ise İslâm'da ideal ahlâk tipi olan "takva sahibi (muttaki) insan"ın temel ahlâkî nitelikleri sayılmaktadır. Bunlar:

- Her durumda cömert olmak,
- Öfkeyi yenmek,
- İnsanları bağışlamak,
- Kendi hatasını kabul etmek ve bundan vazgeçmek gibi niteliklerdir.

Bu vasıflar, ancak ihtirasları ve bencil duygulan karşısında hür­riyetine kavuşmuş üstün ruhların erdemleridir.

Sözlükte "örtmek" anlamına gelen mağfiret kelimesi, terim olarak "yüce Al­lah'ın, kulların suç ve günahlarını affetmesi" anlamında kullanılmaktadır.

Cennet de sözlükte "bahçe, bitki ve sık ağaçlarla örtülü yer" demektir.

Terim olarak cen­net, "çeşitli nimetlerle bezenmiş olan ve içinde müminlerin ebedî olarak kalacak­ları ahiret yurdu" anlamına gelir.

134. ayette geçen serrâ' kelimesi tefsirlerde "sevinç ve rahatlık veren du­rum"; darrâ' ise "zarar ve sıkıntı veren durum" şeklinde açıklanmıştır. Buna gö­re buradaki iki tür harcama, "zenginlik ve fakirlik halinde", "sevinçli ve kederli zamanlarda", "hayatta iken ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla" yapılan harcamalar şeklinde anlaşıldığı gibi "akrabaya sevinç veren yardımlar ve düşmanı yenilgiye uğratmak için yapılan masraflar" şeklinde de anlaşılabilir.

Yüce Allah, bir önceki ayette kullarını takva sahipleri için hazırlanmış olan cenneti kazanmak maksadıyla yarışmaya çağırınca, takva sahiplerinin kimler olduğu ve hangi nitelikleri taşıdıkları merak konusu olmuş; bu sebeple bu ayetlerde takva sahiplerinin nitelikleri anlatılmıştır. Bunlar:

a) Bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak ederler, yani mallarını iyilik yo­lunda harcarlar. Her iki durum da onların davranışlarını değiştirmez: Bolluk, kendilerini bencilleştirip aldatmadığı gibi darlık da onlara Allah yolunda harcamayı unutturmaz.

b) Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar. "Öfke" diye çevirdiğimiz gayz kelimesi terim olarak "hoşlanılmadık bir şeye karşı insanın duyduğu heyecan" anlamına gelir. Gazabın aslı olduğu kabul edilir. Gazap intikam iradesi­ni doğurduğu ve gayri ihtiyarî olarak yüzde ve diğer azalarda belirtileri görüldüğü halde gayz sadece kalpte olan bir duygudur. (Alusi, ilgili ayetin tefsiri)

Ayetin tasvirine göre insanlardaki takva duygusu bu konularda da etkili olmakta ve olaylar karşısında öfkeyi yenmelerini ve insanları bağışlamalarını sağlamaktadır. Nitekim ayette ge­çen “kâzım” (çoğulu kâzımın) kelimesi "öfkesini yenen, gücü yettiği halde, zarar gördüğü kimselere karşı intikama kalkışmayan, sabreden" anlamlarına gelmekte­dir. (Elmalılı, ilgili ayetin tefsiri)

c) Bir kötülük veya kendilerine zulmetme manasında bir günah işlediklerin­de hemen Allah'ı anar ve günahlarına tövbe ederler, yaptıklarında ısrar etmezler.

Ayette geçen fahişe kelimesi "çirkin ve iğrenç iş veya söz" anlamına gelir. Özel olarak "zina" anlamında kullanılmaktadır.

Nefse zulmetmek ise, "herhangi bir gü­nah işlemek" demektir. Bu günahların başında Allah'a ortak koşmak (şirk) gel­mektedir.

Bununla birlikte fahişe, "başkasına karşı işlenen günah”; nefse zulmet­mek ise, "kişinin kendisini ilgilendiren ve başkasıyla ilgisi olmayan günah" ola­rak yorumlandığı gibi (Elmalılı, a.y)

Fahişe "büyük günahlar" diğeri ise "kü­çük günahlar" olarak da yorumlanmıştır. (Şevkani, ilgili ayetin tefsiri)

Yarattığı insanın iyi hasletlerini ve zaaflarını çok iyi bilen yüce Allah, şefkat ve merhametinin ge­reği olarak günahkâr bir mümini -büyük günah dahi işlese- müminlerin safından çıkarmadığı gibi, Allah'ın huzurunda hesap vereceğini düşünerek yaptığına piş­man olan, tövbe ve istiğfar eden kimseyi de cennete girecek takva sahiplerinin sa­fından ayırmamıştır.

Takvadan kaynaklanan hasletleri taşıyanlar ve gereğini yerine getirenler Al­lah katında sevilen kimselerdir. Allah ahirette onların mükâfatını verecektir. (bk. Ebû Dâvûd, Edeb, 2-3; Müsned, III, 440)

Hz. Peygamber (asm) buyurmuşlardır ki:

"Asıl pehlivan güreşte rakibini yenen değil, kızdığı zaman öfkesine hâkim olan kimsedir." (Buhârî, Edeb, 76,102; Müslim, Birr, 107, 108)

Ancak şahsî me­selelerde öfkeyi yenmek Allah'ın emri olup beğenilen ve övülen bir davranış ol­makla birlikte, kamuyu ilgilendiren meselelerde toplum düzeninin bozulmasına ve kötülüklerin yayılmasına yol açabilecek durumlar karşısında gevşeklik gösterme­mek gerekir.

Uhud Savaşı'ndaki yenilgide, faizcilerde de bulunan kötü duyguların ve özel­likle maddeye düşkünlüğün rolü inkâr edilemez bir gerçektir. Bu sebeple yüce Al­lah kullarını;

- İnsanlara kötü vasıflar kazandıran faizi bırakmaya,
- Allah ve Resulü'ne itaat etmeye,
- Kendisinin mağfiretini ve takva sahibi kimseler için hazır­lanmış olan geniş cennetleri kazandıracak işlerde yarışmaya çağırmakta
- Ve bu gü­zel davranışta bulunan kullarını sevdiğini bildirmektedir.

136. ayette Yüce Allah yukarıdaki özellikleri taşıyan takva sahibi müminlerin geç­miş günahlarını affedeceğini ve onları içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmak­lar akan cennetlere yerleştireceğini vaad etmektedir.

Bu mükâfat onların amelleri­nin gereği değil, Allah'ın onlara bir lütfü ve vaadinin sonucudur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
7.081 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun