Günahın büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınanlarla ilgili Necm suresi 32. ayeti açıklar mısınız?

Tarih: 19.08.2015 - 11:47 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Günahın büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınanlar ne demektir?
- Ayette geçen ifadeleri detaylarıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ayetin meali:

"O güzel hareket edenler, ufak ufak suçlar hariç olmak üzere, günahın büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınanlardır. Şüphesiz ki Rabbin, mağfireti bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. O, ittikâ edeni çok iyi bilendir." (Necm, 53/32)

Bu ayeti, Müfessir Razi’nin tefsirinden de istifade ederek açıklamaya çalışalım:

Ödüllendirilmeyi hak edenlerin temel bir niteliğine daha bu ayette dikkat çekilmek-tedir. Buna göre Allah katında makbul insan olma sadece iyilikseverlikle tanımlanamaz. Onlar ayrıca büyük günahlardan ve çirkin fiillerden kaçınan, kısaca ahlâkî duyarlılığı gelişmiş ve eylemlerine yansımış müminlerdir.

Ayetin başındaki ism-i mevsûlün, önceki ayette geçen "Güzel hareket edenler" ifadesinden bedel olması muhtemeldir, açık olan da budur. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Kötülük edenlere ve iyilik edenlere karşılık vermek için..." buyurmuş olur. Böylece de, iyi hareket eden kimsenin, yaptığı o güzel amellerle, Allah'a hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıkar. Muhsin (iyilik yapan), kötülük yapmayan ve Rabbi katında kötü kabul edilen, aslında da kötü olan çirkin şeyleri yapmayandır.

O halde, güzel amel işleyenler, büyük günahlardan kaçınanlardır. İşte en güzel ödül (hüsnâ) bunlar içindir. İşte böylece güzel amel işleyen, iyi hareket edenler ile kötü ameller işleyenler birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü günahların büyüklerinden kaçınmayan, kötü davranmış, kaçınan ise güzel davranmış olur.

Bu izaha göre burada şöyle bir incelik var: Muhsin, günahlardan sakınan kimse olarak tarif edildiğine göre, nafile ibadetlerde bulunan kimse, muhsinden daha üstün olur. Fakat Allah Teâlâ, muhsinîni, hakettiğinden fazla ödüllendirmeyi vadetmiştir. Onun üstünde olanlar için ise, daha fazla ve ziyade mükafatlar vardır. İşte bunlar da, kendileri için, kat kat mükafat verilecek olanlardır.

Ayetin başındaki ism-i mevsulün, cümle başlangıcı olması da muhtemeldir ve takdiri, "Allah, büyük günahlardan sakınanların günahlarını bağışlar" şeklindedir. Bunun böyle oluşunun delili ise, Hak Teâlâ'nın bunun hemen peşi sıra getirdiği, "Şüphesiz ki Rabbin, mağfireti bol olandır" ifadesidir.

Bu izaha göre ayet kendinden önceki ifadelerle birlikte, hem kötülerin, hem iyilerin hem de ne kötülük ne iyilik yapmayanların, yani kendilerinden iyilikler sudur etmese bile, günah da işlemeyenlerin halini anlatır.

Günah işlemeyenler de, kendilerinde mükellefiyet şartları bulunmayan çocuklardır. Bunlar için mağfiret vardır ki bu, "hüsna" (en güzel)in altında bir derecedir.

Mananın böyle oluşu da, daha sonra gelen, "O sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir." beyanı ile ortaya çıkar. Yani, "o, kötülük edip sapan ve iyilikte bulunup hidayete erenlerin kimler olduğunu bildiği gibi, kendisinde ne iyilik ne kötülük bulunan kimseleri de bilir."

 Ayette "kaçınanlar" ifadesinin muzari/geniş zaman kipiyle gelmesinin bazı incelikleri vardır:

- Bu ifade "Günahlardan kaçınmayı adet haline getirenler" demek olup, "bazen kaçınan, bazen yapanlar" manasına değildir.

- Büyük günahların birçok çeşidi vardır. Dolayısıyla insanın, birinden, diğerinden, üçüncüsünden, yani tek tek her birinden sakınması gerekir. Dolayısıyla bu sakınmada da bir tekrar söz konusudur.

İşte bu sebeple, Kur’an’da bu gibi yerlerde, (tekrarı ifade eden) muzari sigası kullanmıştır.

Kebâir ne demektir?

Kebâir, "kebîre" kelimesinin çoğuludur. "Kebîre" ise, bir sıfattır. Bundan maksat da “günahlardan büyük işler”dir. Yani büyük günahlardır.

Ayette "kebâir" ifadesi geçtiğine göre, ayrıca "fevâhiş" kelimesinin de kullanılmasının hikmeti nedir?

Kebir, yapılan işteki günahın miktarına ve büyüklüğüne, fevâhiş sözü ise, o günahtaki çirkinlik özelliğine işarettir.

Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "miktarları büyük, şekilleri (özellikleri) çok çirkin olan işlerden sakınanlar" demek istemiştir. Çünkü "fahiş" kelimesi Arapça'da, çirkinliği kapatılamayan nahoş şeyler için kullanılır.

Buna göre "fahş", çirkinlik, kendisinin ayrılmaz özelliği olan bir kelimedir.

Kebair ve Fevâhiş

Kebâir ve fevâhiş hakkında epeyce söz edilmiştir: Meselâ:

"Kebâir, Allah'ın açık ve net bir şekilde, yapılmasına karşılık cehennemini vadettiği şeylerdir. Fevâhiş ise, yapılması halinde, Allah'ın dünyada iken şer'î cezalar koyduğu şeyler" diye tarif edilmiştir.

Yine, "Kebâir, helal sayanın kâfir olduğu şeyler" diye de tarif edilmiştir.

"Kebair, günahlık miktarı (derecesi) büyük olan, fevâhişin ise, çirkinliği apaçık olan şey" demek olduğuna göre, kebire, yapılan işin miktarı ile; fahişe (fuhşiyyat) ise, aynı şeyin keyfiyeti ile ilgili bir sıfattır.

Nitekim Arapça'da meselâ, alaca hastası hakkında, "bu, kebîr ve rengi açık beyaz bir hastalıktır" denilir. Böylece kebîre, miktarın; "açık" (zahir) kelimesi de, keyfiyetin anlatımı için getirilmiş bir ifadedir.

Buna göre, her günahta asıl olan, onun büyük (kebire) sayılmasıdır. Çünkü Allah'ın nimetleri öylesine çoktur. Nimet verenin emrine muhalefet etmek, her halükârda büyük bir günahtır.

Fakat Allah Teâlâ, kullarından, hataen ve unutularak meydana gelen kusurları bağışlamıştır. Çünkü bunlar, ya kulların hepsinde bulunduğu için, yahut da onlardan çokça sudur ettiği için, Cenâb-ı Hakk'a karşı saygısızlığa delâlet etmiştir. Bunlar mesela, bir iki defa, yalan söylemek, gıybet etmek, namahreme bakmak ve şüpheli işleri işlemek gibi... Çünkü bu tür şeylerden, kaçınabilen her zaman sayıca pek azdır.

İşte bundan ötürü alimlerimiz; "Sazlar eşliğindeki şarkı-türkü dinlemek günah sayılır. Ama insan bunları, bu işi sanat haline getirmemiş olan, bir şahıstan dinlerse, günah sayılmaz" demişlerdir. Binâenaleyh buradaki küçüklük büyüklük, bahsettiğimiz özellikle ilgili olur. Bu da şudur: İnsanlar eğer o yapılan şeyi, Cenâb-ı Hakk'a saygısızlık anlamına almıyorlarsa, bu kimse büyük günah işlemiş sayılmaz.

Yapılan bu izaha göre bu hususlar, zaman ve şahısların değişmesine göre değişir. Binâenaleyh müttakî bir âlim, kadınlarla fazlaca ilgilenir veya çokça oyun oynarsa, bu kimse büyük günah işlemiş olur. Ama dellal, bohçacı ve işsiz-güçsüz kimselerin hareketleri böyle değerlendirilmez. Yine namaz vakitlerinde oyun oynanması ile bu vaktin dışındaki oyun aynı değerlendirilmez. Bu izaha göre, her günah büyüktür. Fakat mükellefin, Allah'ın lûtfu ve affı sayesinde, onun büyük günahlardan sayılmayacağını bilmesi veya zannetmesi müstesna…

Lemem (Küçük Günah)

Ayetteki, "lemem" hakkında şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, müminin niyetlenip de gerçekleştirmediği şeydir. Sanki bu kimse, azmini toplayarak, bu işe karar vermiş (ama yapmamış) demektir.

b) Bu, mümin kimsenin yapıp da, anında pişman olduğu şeydir. Bu durumda kelime, kişiyi bir anlık tutan, delilik-şuursuzluk manasındaki "lemem" kelimesidir. Buna göre o insanı, bu delilik bir anlığına tutup bırakmıştır. Bu manayı "Onlar, fuhşiyyat işlediklerinde veya kendilerine (günah işleyerek) zulmettiklerinde, hemen Allah'ı hatırlarlar ve günahlarından dolayı istiğfar ederler." (Al-i imran, 3/135) ayeti destekler.

c) Lemem küçük günah demek olup, hiç beklemeden, anlık bir ziyaret manasına gelir.

Özetle;

- İyilik yapanlara mükafat verilmiş, günahları bağışlanmıştır.
- Büyük günahlardan kaçınanların küçük günahları bağışlanır.
- Kebaire girip de tövbe edenler de affedilir.

Böylece, affa mazhar olmayanlar sadece günah işleyip de günahta ısrar edenler kalmıştır, demek ki ilahi mağfiret geniştir.

Allah sizin mayanızı bilir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. O, ittika edeni çok iyi bilendir" buyurmuştur.

Önceki kısımla münasebet

Bu ifadenin, kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, daha önce geçen, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, sapanı en iyi bilendir" ifadesini destekleyen bir ifadedir. Buna göre, kâfirlerden bir iş yapmak isteyen kimse, meselâ, biz, karanlık gecenin ortasında, kimseciklerin bulunmadığı bir evde şunu şunu yapıyoruz. Bunu, Cenâb-ı Mak, nerden ve nasıl bilebilir?" diyebilir.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "sizin yaptığınız şeyler, analarınızın karnında bir cenin halinde bulunduğunuz halinizden, daha gizli ve kapalı değildir. Ben, bütün bu hallerinizi bilenim..." demek istemiştir.

2) Bu, haktan ayrılan ve hidayete eren kimselerin, Allah'ın takdiri ile, o iş üzerinde olduklarına ve öyle yaptıklarına bir işarettir. Çünkü Hak Teâlâ, onlar daha analarının karnında iken, onların durumlarını bilmiş, böylece de kimisinin haktan ayrılacağını, kimisinin de hidayete erenler olduklarını ezeli ilmiyle bilmektedir.

3) Bu ifâde, daha önce bahsi geçen "ceza" kavramının bir tekididir. Zira Cenâb-ı Hak, "Kötülük edenlere, yaptıklarıyla karşılık vermesi için..." buyurunca, bu kâfirler de "Bu ceza, ancak haşirle, yeniden dirilme ile gerçekleşecek bir cezadır. Halbuki, dağıldıktan sonra, parçaları bir araya getirmek, (meselâ), Zeyd'in olan o parçaları, onun bedeninde herhangi bir barışıklığa meydan vermeksizin yeniden bir araya getirmek imkânsızdır" deyince, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ... sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir" buyurmuştur.

Böylece de O, "Kudreti sayesinde, o parçaları, sizi yoktan icat ettiği gibi, ilmine uygun bir biçimde bir araya getirecektir" demek istemiştir.

Zarfın Âmili

“İz” zarfının amilin açık veya gizli olmasına göre iki ayrı mana verilebilir:

- O sizi yoktan var ederken bilendir.

- O sizi bilendir. Eğer, O'nun sizi bilmesi hususunda bir şüphe içinde iseniz, o halde bu durumda, O'nun sizi topraktan yaratması halini de hatırlayınız..

Topraktan yaratılış

Bu yaratılış bütün insanlar için geçerlidir Gerçi bazı insanlar topraktan yaratılmayla yalnız Hz. Adem (a.s)'in kastedildiğini söylerler. Fakat gıdalar topraktan olur, gıdalardan da nutfe olur. Böylece her insanın aslı toprak olur.

Ceninler

"Cenin", analarının karnında olan yavru anlamına gelir. Dışarı çıktıktan sonra ise, çocuk veya düşük adını alırlar.

O halde, "Analarınızın karınlarında iken" buyurulmasının hikmeti nedir?

Bu, Allah'ın, ilim ve kudretinin mükemmel oluşuna dikkat çekmek içindir. Çünkü, ana karnı, alabildiğine karanlıktır. Binâenaleyh, yavrunun halini daha orada bilen zata, kulların apaçık görünen halleri, asla saklı kalmaz.

Ayetin Muhatapları

Ayetteki hitap kime yapılmıştır? Bu hususta şöyle üç ihtimal vardır:

a) Bu hitap, kâfirleredir. Bu izah, bizim, o kâfirlerin "Allah bizi nereden bilecek?" deyip de Cenâb-ı Hakk'ın da onların bu sözlerini reddedişine göredir.

b) Mümin kâfir kim olursa olsun, hitap esnasında ve ondan sonra mevcut olan herkesedir.

c) Bu, müminlere karşı yapılmış bir hitap olup, izahı şöyledir: Allah Teâlâ, "Sen, bizim zikrimize arka çeviren ... den yüz çevir..." (Necm, 53/29) buyurunca, Cenâb-ı Hak, nebisine, "O, senin ve senin yanında yer alanların, hak üzere; müşriklerin ise, batıl üzere olduklarını bilir. O halde, onlardan yüz çevir, ama, 'Biz hak üzereyiz. Siz ise sapıklıktasınız..' demeyiniz. Çünkü, onlar da size, aynı şekilde mukabele ederler. İşi, Allah'a havale et. Zira O, muttaki olanı da, azıp şaşanı da bilir..." demiştir.

Üçüncü maddeye göre, şöyle de denilebilir: Bu, müminlere bir yol göstermedir. Böylece, Cenâb-ı Hak onlara hitap ederek, "Ey müminler, sizi en iyi bilendir. Sizin, yaratılışınızın başlangıcından en son gününüze kadar, sizin lehinize olan şeyi bilir. Binâenaleyh, caka satmak ve kibirlenmek için, kendinizi tezkiye edip de bir başkasına, 'Ben senden daha hayırlıyım. Ben senden daha temiz ve daha müttakiyim.' demeyiniz. Çünkü, her şey, Allah'ın nezdinde ve katındadır."

Bir başka izah da şudur: Bu, kişinin, neticesinin ne olacağını göz önünde bulundurmasının gerekli olduğuna bir işaret olup, "Ey müminler, kurtulacağınıza kesinlikle hükmetmeyin. Çünkü, ittikâ üzere olanların gerçek akıbetini Allah bilir."

Ayette ayrıca nefsin çok tehlikeli bir özelliğinden bahsediyor. Bu özellik ise nefsin kendini mükemmel ve kusursuz bilip, kusur ve ayıplardan kendini tenzih etmesidir. Böyle olunca, kulluk yolu da tıkanmış oluyor.

Zira kulluğun en temel ve elzem gereği ise insanın nihayetsiz acz, fakr, kusur gibi halleri ile Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olmaktır.

İşte nefsin bu damarı, bu kulluğun önünde bir engel teşkil ediyor. Bu ayıp ve kusurunu kabul etmemesi için, namaz kılmamaktan tut, en basit bir kusura kadar hepsi girer.

İnsan nefsindeki halleri görmezden gelip, kendini sudan bahaneler ile savunur ve avutur. Bu da kulluğun önünde duran bir settir. Hatta bu kusur ve ayıbını görmemek damarı fazla işlettirilirse, sonu Allah muhafaza firavuniyettir.

Nefis kendini avukat gibi savunur; hiçbir kusur ve ayıbı üstüne almaz. Bu kusur ve ayıbın yelpazesi geniştir. Bazen namaz kılmanın zor gelmesi, bazen kalbindeki hastalıklarının farkına varamamak, bazen kendini beğenmek gibi herkeste farklı farklı olabilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun