Borcun ödeme vakti gelince ödenmediği için, ödenecek miktar ve ödeme zamanı artırılırsa, bu faiz olur mu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Konumuz, vadesi gelmiş ve çeşitli sebeplerle ödenmeyen/ödenemeyen borcun bir başka para birimine çevrilerek ertelenmesi. Burada ödenmeyen yerine ödenemeyen demeyi tercih ederiz; çünkü İslam ticaret kurallarında esas olan dürüstlük ve karşılıklı güvendir.

Kaldı ki bu dürüstlük, karşılıklı güven, emniyet ve itimat sadece ticari alanla sınırlı olmayıp, İslami öğretiler açısından bakıldığında hayatın bütününü kapsamaktadır. Mesela konumuzla alakalı olarak Hz.Peygamber'in (sas),

"Müslümanlar haramı helal, helali haram kılmıyorsa, kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar." (Buhari, İcare, 14; Tirmizi, Ahkam, 17)

hadisi, Müslümanlar için hem akitler adına çerçevenin genişliğini gösterici, hem de bağlayıcı bir beyandır. Burada sözleşmeye göre şart, borcun vaktinde ödenmesidir.

Yine Hz. Peygamber (sas), güvenilir, dürüst tacirlerin cennete şehitlerle beraber gireceğini (İbn Mace, Ticarat, 1) belirtmiştir ki bu hadis ticaret ahlakının oturması noktasında ahirete inanan birisi için çok şeyler ifade etmektedir.

İslam'a göre borcunu ödeyecek imkanlara sahip olan kişi özellikle o borç özelinde zengin sayılır. Zenginin ise borcunu alacaklısının rızası dışında ertelemesi Efendimiz (sas)'in beyanıyla 'zulümdür'. (Buhari, Havale, 1, 2, İstikraz, 12; Müslim, Musakat, 33; Ebu Davud, Buyu,10) Zira Allah Rasulu (sas) çok açık ve net;

"Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür."

buyurur. Ama hakikaten darlık ve ödeme güçlüğü içindeyse, ona yardım etmek de alacaklıya ve bütün bir topluma düşen insani, ahlakî ve İslamî bir davranış biçimidir. Kur'an,

"Eğer borçlu sıkıntıda ise kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin!"

der ve ardından bir adım daha ileri atarak alacağın bağışlanmasını salık verir:

"Şayet bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin için daha da hayırlıdır." (Bakara, 2/280)

Bildiğiniz gibi borçlanma, ya karz-ı hasen dediğimiz ödünç para veya mal alışverişinden kaynaklanan işlemle gerçekleşir. İster ödünç (karz-ı hasen), isterse vadeli alışveriş işlemi ile tahakkuk eden borç olsun, zamanında tespit edilen para biriminden ödenemediği zaman, ister aynı para birimi üzerinden, isterse başka bir para birimine ya da altın ve gümüş gibi zati değeri olan eşyaya, karşılıklı rızaya dayanarak çevrilebilir ve ertelenebilir. Bu türlü işlem farklılığına gidilmesinin belki de en makul ve meşru sebebi, üzerinde borç anlaşması yapılan para biriminin enflasyona yenik düşmesi ve sürekli değer kaybetmesidir.

Eğer gerçek sebep bu ise bazı İslam uleması alacaklının bu değer kaybını başka türlü gidermenin de mümkün olacağını düşünüyorlar. Şöyle ki; değer kaybını tespitte devletin belli periyotlarla açıklamış olduğu enflasyon yüzdelik rakamları baz alınır, bu yüzdelik zamanlamaya riayet edilerek mevcut borç miktarına uyarlanır, ortaya çıkan rakam zamanında ödenemeyen borcun üzerine ilave edilir. Söz konusu fazlalık, borcun değer kaybıdır.

Yalnız burada özenle üzerinde durulması gereken husus, karşılıklı rızadır. Eğer borçlu gerçekten iyi niyetli ve umulmayan, hakiki sebeplerden dolayı borcunu ertelemek istiyorsa, buna ödeme kolaylığı imkanı verme hatta alacağı bağışlama ayet ve hadislerde yerini bulan bir fazilet ve civanmertlik örneğidir. Zaten düşen bir insana, borcunu artıracak ayrı bir işleme tabi tutmak İslami bir davranış biçimi olmasa gerek. Ama borçlu böyle değil de, borcunu erteleyerek zaman kazanmak, sermaye ihtiyacını karşılamak ve böylece başkasının hak edilmiş parası ile ticaretini yürütmeye, şahsi malvarlığını artırmaya çalışan biriyse, alacaklının bu türlü bir fedakârlık yapması beklenmemeli.

Daha ilk baştan alışveriş veya ödünç sözleşmesi yapılırken, muhtemel bu gibi vakıalardan hareketle borcun zamanında ödenmemesi durumunda, borcu erteleme ve gecikmeden doğan/doğacak zararı karşılama usulü sözleşme içine konulabilir. Hatta konulmalıdır. Zira bu, her iki taraf için hem bağlayıcı, hem gelecekteki alışverişleri adına güven verici olacak, hem de tarafların muhtemel başka yatırım ve alışverişler için önlerini görmesine yarayacaktır.

Eğer önceden vadesi gelince para ödenemezse şöyle şöyle olacak, şeklinde bir anlaşma yapılmadıysa ne yapmak gerekir?

Borçlu, vâdesinde ödeme yapmak istemediğinde alacaklıya gelir, borç doğuran akdi bozarlar (ikâle), yeniden ve yeni bir fiat ve şartlarla satım akdi yaparlar.



Satılan malın bedeli vâdesinde alınmadığında, satılan mal zamlanmamışsa fark almak veya dövize bağlamak câiz midir? Bu durumda fark talep edilebilir mi?

Satılan mala yerinde zam, fiat artışı gelmemiş ise, ülkede enflasyon yoksa, bu takdirde vâdesi geldiği halde borçlu, aldığı malın bedelini ödemeyince, satıcı (alacaklı) paranın değer kaybından veya sattığı malın vâdeden sonra zamlanmasından dolayı değil, tahsil edemediği alacağını tekrar üretime ve ticarete sokamadığı veya alacağına güvenerek girdiği teahhütlerini yerine getiremediği için zarara uğramaktadır. Bu muhtemel zararı engellemek için faize girmeden bir tedbir alınabilir mi?

Aslında böyle bir zararı engellemek için manevî tedbir, müeyyide her zaman vardır. Allah rızâsı için verilen borçlarda (karz-ı hasende) vâde yoktur, alacaklıya parası lâzım olup da istediği zaman borçlu, bulup buluşturup onu ödemek mecbûriyetindedir. Bir İslâm toplumunda, elinde parası olup âcilen ihtiyacı da bulunmayan herkes, ihtiyacı olana onu ödünç vermek durumunda olduğu için, borçlunun para bulması da kolay olacaktır. Vâdeli borçlara gelince; bunlar da vâdesi dolunca alacaklıya ödenecektir. Alacaklıya ödenmesi gereken borç zamanında ödenmeyince borçlu günaha girer, kul hakkına tecâvüz etmiş olur; işte bu manevî müeyyidedir.

İmanların zayıfladığı, ahlâkın gevşediği ve bozulduğu zamanlarda, manevî müeyyideler yetersiz olduğundan maddî yaptırımlara da ihtiyaç vardır. Eski fıkhımızda, zamanında ödenmeyen borçlarla ilgili bir yaptırım benimsenmemiştir. Bunda, eski devirlerde, özellikle para cinsinden sermayenin bugünkü kadar önemli olmamasının rolü olabilir. Bir de faiz belâsına düşmemek için fukahâmız titiz davranmıştır. Akli gerekçe olarak da "Zamanında ödenseydi ve tekrar üretime, ticarete sokulsaydı mutlaka kazanacak mıydı, belki de zarar edecekti, şu halde kaybedilmiş bir kârdan, uğranılmış bir zarardan kesin olarak söz edilemez." denmişti. Yeni fıkıhçılar da bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Tazminata olumlu bakanlar bunun, ancak mahkeme kararıyla alınabileceğini ileri sürmüşlerdir; yani alacaklı dâvâ açacak, zararı isbat edecek, hâkim de tazminata hükmedecek ve alacaklı taraf ancak bu şartlarla tazminatı alacak.

Bize göre gerek şahısların ve gerekse finans kurumları gibi kuruluşların, hak edilmiş, vâdesi gelmiş alacaklarını, boçlu ödeme zorluğuna düşmediği halde, zamanında ödememiş olursa, doğan zarar sabit olmak şartıyla fark talep etmeleri normaldir. A…'nın finans kurumuna veya bir şirkete vâdeli borcu vardır, zamanında ödememiş ve aradan altı ay geçmiştir, bu esnâda kurumun katılım hesabı sahiplerine verdiği kâr da sabit olmuştur; kezâ şirket, aynı malı ve hizmeti başkalarına da satmış ve bundan belli bir para kazanmıştır. İşte böyle bir durumda, A…, ödeme imkânı bulunduğu halde kendi çıkarını tercih ettiği için borcunu ödememiş, parayı kullanmış, kurum ve şirket ise açık ve kesin olarak kârdan zarara uğramıştır; zararın miktarı da yaptığı işlemlerden elde ettiği kârdan bellidir. Bu kadar bir farkın talep edilmesi, zararı meneden İslâm'a göre câiz olmalıdır. Câiz olmayan, kurum ve şirketin, kazansın kazanmasın daha baştan, gecikmeye fark koymasıdır.

Yukarıda anlatılanlar akıllarına yatmayanlar için şu formüller de uygulanabilir:

a) Mal ödünç verilir, verildiği zaman -resmî muamele, ticarî işlemin şartları bunu gerekli kılıyorsa- herhangi bir paradan raiç karşılığı da yazılır, ancak yapılan işlem -niyete ve sözlü anlaşmaya göre- satım değil, ödünç verme işlemidir. Malı ödünç alan onu istediği gibi kullanır ve tüketir. Alacaklı talep ettiğinde veya vâdesi geldiğinde borçlu, alacaklıya gelerek isterse malı misliyle (piyasada bulunan aynı cins ve nitelikteki mal ile) öder, isterse -ödünç aldığı gün deftere yazılan meblağı değil- fiilen ödeme tarihindeki bedelini, üzerinde o gün anlaşacakları fiatı öder. Malı satan fiata, gecikmeden hâsıl olan kesin zararı da ekler; yani fiatı böyle tesbit eder, bu da teamül haline gelmiş bir fiat olacağı için fahiş sayılmaz.

b) Vâdeli satımlarda, ödeme sürelerine göre ayarlanmış fiat listeleri vardır; meselâ peşini bir milyarlık mal alan şahıs, üç, altı, dokuz... ayda ödeme yapma talebine göre bu listelerde farklı rakamları (bir milyar ikiyüz, dört yüz, altı yüz gibi) görür ve kabûl eder. Satım yapılır, müşteri malı teslim alır, ancak fiat, tek vâdede, o vâdeye ait tek fiat olarak değil, ödeme tarihlerine göre belirlenmiş ve kabûl edilmiş olur. Müşteri fiilen ödeme yaptığı tarihte, ne kadar malın parasını ne kadar vâdede ödüyorsa o vâdenin fiatı (listedeki bedeli) alınır. Fıkıh dili ile konuşacak olursak burada, semende (malın bedelinde) satım işlemini bozuk (fasid) kılacak bir belirsizlik yoktur; ödeme tarihlerine göre fiatlar bellidir. Ayrıca bir belirsizlik olsa da, fiilen ödeme yapılınca satım sağlıklı ve geçerli hale gelir.

c) Borçlu, vâdesinde ödeme yapmak istemediğinde alacaklıya gelir, borç doğuran akdi bozarlar (ikâle), yeniden ve yeni bir fiat ve şartlarla satım akdi yaparlar.

d) Hanefîler gasbedilmiş malların menfaatlerinin (kullanma bedellerinin) tazmin yoluyla ödenmesine karşı çıkmış, Şâfiîlerin aksine bunu câiz görmemişlerdir. Ancak vakıf ve yetim malları ile, üzerinden para kazanmak için bulundurulan mal ve araçların gasbedilmesi (sahibinin izin ve rızâsı bulunmadan kullanılması, elde tutulması) durumunda "istisnaî olarak menfaat tazmin edilir; çünkü insanlar sahibinin izni ve rızâsı olmadan alıp kullandıkları malın kullanma/yararlanma bedellerini ödemezlerse, durmadan bunu (gasp fiilini) yapar, insanları zarara uğratırlar" demişlerdir.

Bugün, sözünü ettiğimiz kurum ve kuruluşlarda sermaye, yatırım ve ticaret yoluyla üzerinden para kazanmak için bulundurulmaktadır. Bunu (vâdesi geldiği ve ödeme imkânı bulunduğu halde ödemeyen) sahibinin izni olmadan kullanan ve para kazanan veya sahibinin zarar etmesine sebebiyet veren kimselerin, zararı tazmin etmeleri tabîîdir. Aksi halde insanlar, İslâmî hassasiyetleri olan kurum ve kuruluşların paralarını, onların rızâları dışında (işte bu gasıp sayılmaktadır) bedava kullanmaya devam edeceklerdir.

Bütün bu işlemler, ödeme imkânı bulunduğu halde çıkarını tercih ederek ödeme yapmayan borçlulara uygulanır. Ödeme güçlüğüne düşen boçluya ise azamî kolaylık gösterilir, omuzuna basarak biraz daha batırma yoluna gidilmez.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun