Kurban Karşıtlığı

ÖZELLİKLE son on yıldır, medyada giderek yoğunlaşan şekilde kurban karşıtlığı yapılmadan geçirilen bir yıl hatırlamıyorum. Yok ‘vahşet’ti, yok ‘şokla kurban’dı; bir türlü şöyle huzurlu bir şekilde Kurban Bayramı geçiremez olduk. Umarım, bu sene Kurban Bayramının manevî ortamı böylesi yayınlarla delik deşik edilmez!

Ama ben yine de, Nasreddin Hoca misali, muhtemel bir kurban karşıtlığına karşı diyeceklerimi baştan söylemeyi düşünüyorum.

Kurban bayramlarında genelde gündeme getirilen en uç görüş, bu bayramın âdeta bir ‘hayvan katliamı’na dönüştüğü üzerine olanıdır. Hatta bu noktadan hareket eden bazı çözümlemelerde, bu ‘vahşet’in Müslümanların merkezî bir kişilik özelliğine, ‘şiddet-eğilimli’ olduklarına işaret ettiği dahi vurgulanır.

Doğrusu, bu cahilce ve üstünkörü yargı hakkında söylenecek çok şey var.

Her şeyden önce, bu çözümlemelerde insanın iç dünyası tamamen es geçilerek ‘elinden çıkan’ı hangi niyetle yapıyor olduğu gözardı edilmektedir. Ve bu sayede, neredeyse, ‘kurban etmek’ ile ‘öldürmek’ aynı kefeye konmaktadır.

Yine, Müslümanların ‘şiddet-eğilimli’ olduklarının ileri sürüldüğü bir bahiste zorunlu olarak değinilmesi gereken ‘öfke’ ve bu öfkenin nereye yöneldiği hususu üzerine genellikle tek bir satır olmaz bu analizlerde. Yani, Müslümanlar kendi dışlarında neye öfke duymakta da, şiddete yönelmekte ve bu duygularını tatmin için ‘hayvan öldürmek’teler? Veya, haydi zahirî açıdan bile baksak, kurban kesimi sırasında Müslümanlarda hakikaten bir öfke hâli mi (yoksa bir ibadet hâli mi) gözlenmektedir?

Bunların üzerinde durulmaz. Çünkü, derin bir inançla, ‘davranış’tan yola çıkılarak ‘niyet’lerin kesinkes bilinebileceği kabul edilir. İnsanın iç dünyası, dışa vurduğu hareketlerine getirilen yorumlarla doldurulabilecek ‘boş bir sayfa’ gibi anlaşılır. Böyle olunca, insanın her davranışının standart bir şekilde tanımlanması ve her bir ‘standart davranış’ın ardına ‘standart bir niyet’in yapıştırılması da zor olmaz. ‘Kurban etme’yi ‘öldürme’ye indirgemek ve öldürmeyi ‘şiddet eğilimlilik’le irtibatlandırmak, işte bu kaba fikir yürütmenin bir neticesidir.

‘Kurban’ dendiğinde, bunlar tek-boyutlu, fakir ve cahilce bakışlar kuşkusuz. Sözü edilenin, bir hayvan kesme değil ibadet olduğunu, Rabbe yakınlaşmak için yapıldığını, varlığın değil, var etmenin ve Var Eden’in asıl olduğunu ima ettiğini algılayabilecek kapasiteden sonsuz derecede uzak bakışlar…

Bu fakir ve cahil bakışın güç aldığı önemli bir nokta da, meseleyi ‘çevre sorunu’ bağlamında ele alması. ‘Vahşet’ derken vahşi sıfatı üzerinden ‘insan’a, ‘katliam’ derken de ‘çevre’ye yapılan vurgudan anlamaktayız bunu.

İddianın nüvesi, karikatürize ederek ifade etmek gerekirse, “Siz (Müslümanlar) Allah’a ibadet edeceksiniz diye bu kadar hayvanı sokak aralarında öldürmeye (çevreyi tahrip etmeye) ne hakkınız var?” şeklinde özetlenebilir. Devam edilse, “Allah’a ibadet etmek istiyorsanız, namaz kılın veya deprem bölgesine yardım gönderin. Ne diye cana kıyıyorsunuz?” da denileceği çok muhtemeldir.

Bu iddiada örtülü ama esas olarak bulunan kabul ise şudur: Bu eleştiriyi yapanlar, hayvanların öldürülmesine kızıyorlar kızmasına; ama daha çok, bunun Allah rızası için yapılıyor oluşuna kızıyorlar. Çünkü, Müslümanlar “Biz fakirleri doyurmak için bu hayvanları kesiyoruz” deseler, inanın, pek o kadar itiraz edilmeyecek. Hele bir de “Bu vatanda yemeğine et bulamayan vatandaşlarımız için kesiyoruz” dense, hepten yelkenlerin suya ineceği muhakkaktır!

Bu tip kurban karşıtlarını niteleyecek en parlak sıfatın ‘nahiflik’ olduğunu düşünüyorum. O derece ki, insan, “Bu ülkede mezbahalarda olan biteni görmediği için hayvan kesilmediğini sanan birileri mi var?” yahut “Sofradaki et ile onun başlangıçta parçası olduğu kanlı canlı hayvan arasında bağlantı kurmak bu kadar mı zor?” diye kendisine sormadan edemiyor!

Yani, sorun yapılan işin bir ‘işe yaraması’ ise, kesilen kurbanlıkların etleri heba oluyor değil. Hatta, yapılan bölüştürmeler sayesinde, normalde et yiyemeyen fakirler de et yiyebiliyorlar. Kurbana itiraz edenler, neden acaba kurbanın bu sosyal boyutunu görmezden geliyorlar?

Bana kalırsa, meselenin psikolojik boyutu, esasında çok farklı bir düzlemde işliyor. Çoğu kurban karşıtının anlamakta ve kabul etmekte zorlandığı husus şu: Şu ülkedeki onca (yanlış yorumlanan) modernleşme çabasına rağmen, dahası bunca senedir kent hayatına geçilmesine rağmen, nasıl oluyor da ‘dinsel gelenekler’ hâlâ dipdiri kalabiliyor ve -onların algılayışlarına göre- bir ‘meydan okuma’ya dönüşebiliyor? Bitirildiği, altedildiği sanılan din (kurban ibadeti), nasıl oluyor da düzenli bir şekilde her yıl pıtrak gibi bir yerlerden çıkıp toplumsal yaşamda bu derece ‘görünür’ hâle geliyor ve bütün bir gündemi işgal edebiliyor? Kalıcılık için, ölümü unutmak ve unutturmak için imar edilen kentte, ölümü inkârını imkânsız kılacak şekilde hatırlatan bu ‘alenî uygulama’ nasıl bu kadar güçlü kalabiliyor?

Başlarken söylenecek çok şey var demiştim, ama aslında yok.

Hakikaten kolay değil bu durumu anlamak:

“Sen bütün sene işçi ol, fabrikaya git; esnaf ol, dükkanına git; şoför ol, yollarda dolaş vs. Sonra senenin bir günü gelsin ve al eline bıçağı, Allah rızası için kurban kes, kan dök! Olacak iş mi? Senenin 364 günü maruz kaldığın modern kent yaşamı, sana hiç mi etki etmez be adam!”

Bakalım bu seneki Kurban Bayramı nasıl geçecek? Bu yazıda söylenenleri hak edecek şekilde, bu ibadeti yerine getiren insanların huzuru mu kaçırılacak yine? İnşaallah böyle olmaz.

Öte taraftan, kurban kesecek olanlar da, lütfen niye kurban kesiyor olduklarını düşünerek ve bilerek, hayvana en az eziyet verecek şekilde ve kesimden sonra temizlik şartlarına riayet etmek üzere kurbanlarını kessinler.

Şimdiden Kurban Bayramınız mübarek olsun…

9008 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun