İran'da İslâm'ın 1372 Yılı

İRANLILARA 620'li yıllarda ülkelerini Müslümanların fethedecekleri söylenseydi, herhalde gülmekten yerlere yatarlardı. Üstelik, bunda haksız da sayılmazlardı.
Çünkü İran o dönemde dünyanın üç süper gücünden birisiydi. Diğer ikisi, aşağı yukarı yüz yıldır güç mücadelesi sürdürdüğü ve savaşlar yaptığı Doğu Roma Bizans İmparatorluğu, diğeri ise Uzak Doğu'da Çin İmparatorluğu'ydu.

Müslüman Araplar ise o dönemlerde daha kendi içinde birliğini sağlayamamış, kabile ve kan davalarıyla uğraşan, çölde yaşayan karışık bir topluluk görünümündeydiler. Hazreti Peygamber, 622 yılında yaşadığı şehir olan Mekke'den çıkmak ve komşu şehir Medine'ye sığınmak zorunda kalmıştı. Tablo o kadar Müslümanların aleyhineydi ki, hiçkimse böyle bir tablodan Müslümanların galip çıkabileceğine ve sonra da dünyaya hükmedeceğine inanamazdı. Buna işaret eden bir emare yoktu çünkü ortada.

Arapların kendi aralarındaki bölünmüşlük had safhadaydı. Bahreyn, Umman gibi birkaç Arap emirliği vardı; onlar da İran'ın sömürgesi durumundaydılar. Varlıklarını, İran'ın insafına borçluydular. Bu da karşılıksız değildi. Ödemek zorunda oldukları diyet, İran'ı çöl bedevîlerinin taşkınlıklarından korumaktı. Genel manzara böyleyken, 628 yılında, Hudeybiye Anlaşması'nın hemen ertesinde, Allah Resulü, değişik ülke başkanları ve emirleriyle birlikte, İran Kralı Kisra'ya da bir tebliğ mektubu gönderdi. Bu mektup, İslâmiyet ile İran arasında gerçekleşen ilk diplomatik ilişkiydi.

PEYGAMBERİN yazdırdığı mektup, zahirî kuvvetlerine bakınca hiç de bir zayıfın güçlüye yazacağı türden bir mektup değildi:
 

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla;
Allah Resulü Muhammed'den, İranlıların büyüğü Kisra'ya:
Selam, hakikat yolunu izleyip Allah'a ve Resulüne iman edenlerin ve Allah'tan başka İlah olmadığına, O'nun bir ve ortaksız olduğuna ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet edenlerin üzerine olsun!
Seni İslâm'ı kabule çağırıyorum. Zira ben, Allah'ın kalbleri diri ve akılları başında olanları uyarmak, kâfirler hakkında da o azap sözü gerçekleşmek üzere bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyim!
Şimdi İslam'a teslim ol ve felaha er. Ama eğer reddedersen, o zaman Mecusilerin günahları da senin üzerine olacaktır." (1)


ABDULLAH b. Huzâfe'nin Kisra'ya uzattığı mektup daha yeni okunmaya başlamıştı ki, İran Şahı, peygamberin isminin kendisinden önce geçtiğini duyunca kızıp bağırmaya başladı. Ve daha mektupta ne denildiğini anlamadan mektubu alıp yırttı. Ardından, "O benim bir kölem durumunda bulunduğu halde, bana böyle yazıyor ha!" dedi.

Abdullah b. Huzâfe Medine'ye Allah Resulü'nün yanına vardığında, bu kızgınlık, hemen aynı şiddette karşı tepkisini buldu.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Onlar da parça parça olsunlar. O, benim mektubumu parçaladı ha? Allah da onun mülk ve saltanatını parçalasın! O, kendi eliyle mülk ve saltanatını parçalamış oldu! Allah'ım! Onun mülk ve saltanatını parçala!" (2) diye beddua etti.

Tarihsel sebepleri yan yana koyup baktığımızda, 636 yılında İran'ın Müslüman Arapların eline geçmesinde, bu bedduadan daha büyük bir sebep görmek mümkün değildir.

Aslında, Hazreti Peygamber ve beraberindeki az sayıdaki Müslüman, Medine'ye hicret (622) etmeden evvel, İranlıların durumlarının günden güne kötüye gideceğini biliyorlardı.

BİR Kur'ân âyetinde, Rumlar ile İranlılar arasında geçen savaşta son gülenin kitap ehli Rumlar olacağı geçiyordu. Hatta, âyette geçen "Bid'-i sinînde" (üç ya da dokuz yıl içinde) ifadesine güvenerek, Hz. Ebubekir, Kureyş müşriklerinden biriyle yüz devesine iddiaya girmiş ve kazanmıştı.(3)

Öte yandan, yine Hz. Peygamberin ihbarıyla, Farslılar her ne şekilde olursa olsun, dinî hakikatlere yükselecek bir kumaşa sahiplerdi. "Eğer din Ülker Takımyıldızında bile olsaydı, Fars'tan bazı kimseler ona ulaşıp alabileceklerdi."(4)

Bu hadîsin doğruluğu, İranlıların İslâm'a girmesinden önce bile belliydi aslında. Çünkü İslâm İran'a varmadan önce, bir İranlı İslâm'a varmış ve Hz. Peygamberin yanında çok büyük bir konuma ulaşmıştı: Selman-ı Farisî.

Selman-ı Farisî, İran İsfahan'da mecusi bir babanın oğluydu. Ülkesindeki Hıristiyanların dinlerinin kendi dinlerinden üstün olduğunu görünce, bir arayışa başladı ve bu arayış onu ta Medine'de Hz. Peygamber'e kadar ulaştırdı. Macerasını anlattığında, Allah Resulü ve sahabeler hayretle dinlemişlerdi.(5)

Müslüman olduktan sonra başta Hendek Savaşı olmak üzere, İranın fethinde çok büyük yararlılıklar gösterdi. Hz. Ali'nin ifadesiyle ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmişti. Hz. Peygamberin yanındaki itibarı o kadar yüksekti ki, "Selman ehl-i beyttendir" övgüsüne mazhar olmuştur. Yine Cennet'in özlediği üç kişiden birisi olarak zikredilmiştir.

Selman-ı Farisî İslâm'a vardığında, İranlılar henüz İslâm'dan bihaberdi.

GERÇİ mecusilik gibi sapkın bir dine girmeden önce İranlılar İbrâhim aleyhisselâmın bildirdiği doğru dine inanıyorlardı. Âsurluların bu ülkeye hâkim olmasından sonra, "Sâbiîlik" adı verilen bozuk inanışlarını İran'da yaymaya başladılar.

Sâbiîler, güneşi, ayı ve yıldızları kutsal birer varlık kabûl edip, çeşitli putlara tapınıyorlardı. Tek Allah'a inanmayı emreden ilâhî dînin tamâmen unutulmasından sonra, İranlılar Sâbiîlik inancına bağlandılar.

Bunlar, zamanla ateşe de kutsallık tanıdılar. Bir kısmı ateşi doğrudan doğruya tanrı kabul edecek kadar ileri gitti. Bundan sonra ateşe tapma âyinleri uydurdular ve hiç sönmemek üzere içinde ateş yakılan "ateşgede"ler yaptılar.

Mecûsîler, ateş yandığı müddetçe hayır ilâhının şer ilâhına gâlip geleceğine inandıkları için, ateşin hiç sönmeden yakılmasının lâzım olduğuna inanırlardı.

Peygamber Efendimizin doğum gecesinde meydana gelen hârikûlâde hâdiselerden biri de mecûsîlerin bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınlarının âniden sönüvermesi oldu.(6)

Dolayısıyla, İran'ın dinî açıdan İslâm karşısında tutunabilecek bir gücü yoktu. Nitekim İranlıların Hıristiyanlık karşısında da zayıf kaldığını tarihçiler zikrediyor.

BU tarihçilerden bazılarının yorumlarına göre, Hıristiyanlık inancı öylesine İran'da kök salmıştı ki eğer İslâm İran'a gelmeseydi, Hıristiyanlık Mecusiliğin yerini almış olacaktı. Bu çerçeveden bakılacak olursa, İslâm İran'da Hıristiyanlığa da galip gelmiştir.

İran'ın İslâm öncesi siyasi tablosuna gelince, döneminin süper güçlerinden birisi olarak Sasani Devleti, Rumlarla 100 yıldır çatışma halindeydi. Fırat Nehri, her ikisinin arasındaki sınırdı. Savaş sırasında bu sınır sürekli değişse de, savaşlar bittiğinde yine aynı sınıra geri dönüldü.

Sasani Devleti'nin siyasi anlamda zayıflamasına asıl neden ise, İran'ın kendi iç yapısı oldu. O dönemde İran'da aşiret-baskın bir toplum yapısı hâkimdi. Padişah ile eşraf arasında sürekli bir çatışma söz konusuydu.

Üstüne bir de padişahın Şahenşah sıfatını kullanmaya başlaması, padişah ile mahalli şahlar (eşraf) arasında çatışmaların iyice alevlenmesine sebep oldu. Sosyal ve siyasî düzen bundan o kadar yara aldı ki, 36 Sasani padişahından sadece birkaçı, 10 yıldan fazla saltanat sürebildi.

Fars toplumu aşiretler üzerinde adalete dayalı bir merkezî hükümet kuramadı. Sasanilerin kapalı toplumunda adalet, her bir sosyal sınıfın (aşiretlerin) konumunun korunması ve birbirlerine saldırmaması anlamındaydı. Bu adaletsizlik yüzünden, daha doğrusu toplum kesimleri arasında adalet tesis edilemediğinden, İran'da merkezi hükümet güçlenememiş ve aşiretleri herhangi bir birlik etrafında toplayamamıştır. Ve devletin çöküşü, bu açıdan kaçınılmaz olmuştur.

Sasanilerin merkezi hükümeti güçlendirmek için tarihte ilk defa "resmi din" olgusunu devreye sokmaları da çöküşü engelleyemedi.

MERKEZİ hükümet, din ve mezhep çeşitliliğinin önüne geçmek ve idareyi merkezileştirmek için belli bir dini itikadı öne çıkarttı. Din adamları, "devlet ve dinin gerçekte bir bütün olduğu" teorisini anlatmakla görevlendirildi.

Ancak, devlet ve dinin bağlılığı, kapalı bir kültürün oluşmasına sebep oldu ve bu kültürün ilk başta Yunan ve Roma kültürüne karşı koymayı başarmış olsa bile, zamanla esneklikten yoksun ve değişime kapalı olması yüzünden durgun bir kültüre dönüştü. Ve kısa bir süre sonra dinamik İslam kültürüne yenildi. Gerçekte dinin devlete bağlı olması, birinin çökmesinin öbürünün de çökmesine sebep olmasıyla neticelendi.

İran'ın Müslüman Araplarca fethi sürecine gelince, bu seyir Sasani hükümdarı Hüsrev Perviz'in İran ve Araplar arasındaki seddi kaldırması ve bu durum sonrasında Sasanilerin Zikar Savaşı'nda Müslümanlara yenilmesiyle başladı. Zikar Savaşı'nın önemi, Müslümanların İranlıların zaafiyetini keşfetmeleriydi.

İran'ın Müslümanların kontrolüne girmesini sağlayan esas savaş ise, kumandanlığını Sa'd bin Ebî Vakkâs'ın yaptığı Kadisiye Zaferi'ydi. Sasani Kralı Yezdicerd'e gönderilen heyetin başında bulunan Hazret-i Numan, krala şunları söylemişti:

"EY Kisrâ! Allahü teâlâ, merhamet buyurarak, bize, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir Peygamber gönderdi. O'nun dâvetini kabul ettiğimiz takdirde, dünyâ ve âhiret hayırlarını vaad etti...
Biz îmân ettikten sonra, bize yakın milletlerden başlayarak onları da adâlete, insâfa çağırmamızı emretti. Sizi dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmanız için İslâmiyeti kabul etmeye dâvet ediyoruz. Kabul ederseniz, Kur'ân-ı kerîmin hâkimiyetine göre hareket etmenize yardımcı oluruz. Kabul etmediğiniz takdirde, sizi başkalarına karşı korumak için, himâyemize girip cizye vermenizi istiyoruz. Bunu da kabul etmezseniz, o zaman kılıçlar konuşacaktır!.."

Tahmin edileceği gibi, Yezdicerd'in buna cevabı çok sert oldu: "Eğer elçilerin öldürülmesi âdet olsaydı, sizi derhâl öldürürdüm!"

Daha önce ifade ettiğimiz gibi İran, İslâm'ın doğuş yıllarında Sasanî Devleti çatısı altında dünyanın üç büyük süper gücünden birisiydi.

Batı'da Roma Bizans, Doğu'da ise Çin İmparatorluğu bölgelerinin emperyal devletleri idi. İran yaklaşık 100 yıl Roma Bizans ile Ortadoğu'da güç mücadelesi yapmış, önce galip gelmiş, ama sonra yenilgiye uğramıştı. Bu tarih, aynı zamanda İslâm'ın etkisinin hızla hissedilmeye başladığı 630'lu yıllara denk geliyordu.

Bazı tarihçilerin ifadesine göre eğer İslâm İran'a hakim olmasaydı, Hıristiyanlık Mecusiliğin yerini alacaktı. Bu açıdan bakıldığında, İslâm İran'da hem Mecusiliği hem de Hıristiyanlığı alt etmiştir.

İran'ın Müslüman Araplar tarafından fethine gelince, fethe yol açan Kadisiye Savaşı, 636 yılında yapıldı.

Bu savaşla, Allah Resulü'nün (a.s.m.) 628 yılında Müslümanların henüz zahirî bakımdan zayıf göründüğü bir zamanda, Kisra'nın elçilerine söylediği "Benim dinim ve hakimiyetim Kisra'nın mülk ve saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacaktır!" sözünün ilk bölümü, sekiz yıl gibi çok kısa bir sürede gerçeğe dönüştü.

Hz. Ömer'in hilafeti Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kumandası altında İslâm ordusu, son Sasanî kralı Yezdicerd'de uyarı ve tekliflerini yaptılarsa da, olumlu bir yanıt alamadılar. Hatta Yezdicerd, "Eğer elçilerin öldürülmesi âdet olsaydı, sizi derhâl öldürürdüm!" diyerek öfkesini kustu.

Sonra da elçilere, elindeki toprağı verip "En şerefliniz kimse bu toprağı yüklensin!.. Komutanınıza, üzerinize başkumandanım Rüstem'i göndereceğimi, hepinizi Kadisiye Hendeğine gömeceğimi, ülkenize girip nice acılar tattıracağımı söyleyin!.." dedi.

Fakat bu öfkeli hitap, mücahitleri korkutmak bir yana, toprağı yüklenen Âsım bin Amr'da olduğu gibi müjdeli bir haber etkisi yaptı. Toprağı yüklenen Amr, arkadaşlarına "Müjdeler olsun! Yemin ederim ki, Allahü teâlâ, bize onların mülk ve saltanatlarının anahtarlarını vermiş bulunuyor." dedi.

GERÇEKTEN De savaş, Müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Hz. Ömer'in emriyle ordu, Sasanî Devleti'nin başşehri ve Kisra'nın bulunduğu Medayin şehrine girdi. Daha sonra akın akın İran içlerine giren İslâm orduları, Azerbeycan, Taberistan, Cürcân, Rey, Kumîs, Karvin, Zencân, Hemedân, İsfehan ve Horasan'ı fethettiler. Böylece İran topraklarında Müslümanların hâkimiyeti tam olarak sağlanmış oldu.

Hiç şüphesiz İran gibi geçmişi olan bir medeniyetin fethi, hem Müslümanlar hem de İranlılar üzerinde derin etkilerde bulundu.

ÖNCELİKLE fethin ardından İranlılar hızla İslâmiyet'i benimsediler. Bunda, bir yanda İslâm'ın ulviyeti, tek Allah inancı, sade ve öz bir inanç olması, kan, ırk ve atalardan kalma imtiyazları geçersiz ilân etmesi, getirdiği ilim ve imanın yüceliği etkili olurken, öte yanda Mecusiliğin hakikatsizliği etkiliydi.

Zaten, Mecusilik tıpkı Yahudilik gibi İranlıların ırkî temelde inandığı bir din olup cihanşumül olma iddiası taşımıyordu. O da son günlerinde halkın tevhidî dinlerle tanışmaya başlamasıyla devlet şemsiyesi altında tamamen savunma moduna geçmiş, eski haşmet ve azametini kaybetmişti.

Bunlara ilaveten, Yunan felsefesinden doğan akımların dalgaları Sasanî iktidarının sonlarına doğru eski inançların temelini oldukça sarsmıştı. Kapalı zihinler böylece bir kez daha kendi inançlarını sorgulamak zorunda kaldı. Dolayısıyla İran'ın mezheb coğrafyası incelendiğinde halk yeni din ve inançlara psikolojik açıdan hazır hale gelmişti. İranlılar Müslümanlar karşısında sadece askerî alanda değil, din konusunda da mağlup olmuştu.

Bu gelişmelerden sonra, İran toplumunun kültür hayatında hızlı bir değişim başladı. İranlılar Kur'an'ı öğrendiler, birçok idarî ve askerî terimi benimsediler. Pehlevî yazısının yerine Arap alfabesini kullanmaya başladılar. Güneş takviminden, ay takvimine geçtiler. Edebî bir dil haline gelen Arapça ile eserler meydana getirdiler. Asıl önemlisi, Basra ve Bağdat gibi iki büyük şehir kuruldu.

FAKAT yine de tüm bu değişimlere rağmen İranlılar, 200 yıl süren Müslüman Arap hâkimiyeti boyunca kendi kültürlerini İran'ın çeşitli bölgelerinde, özellikle de Hazar denizi kıyılarında ve Taberistan'da sürdürdüler. Şarkılarını, eski destanlarını, efsanelerini zihinlerinde yaşattılar.

Bunda, elbette, İslâm'ın tek bir prototip kültür inanışına sahip olmaması ve hoşgörüsü de etkili oldu. Ve bu süreç, bazı tarihçilerin sonradan belirttiği gibi "İslâm İran'ı fethetmiş, ama İran'ın dili, kültürü ve sanatı İslâm'ın karakterine işlemiştir." sözünde ifade edilen durumun bir derece gerçekleşmesine zemin hazırladı.

FETİH sonrası İran'da İslâm'ın şekillenmesi, özellikle halifeliğin saltanata dönüşmesinin ardından yaşanan siyasî kırılma anlarında farklı bir boyut kazandı. Bir kere, fethedilen diğer pekçok yerde olduğu gibi, İranlılar üzerinde de "galip-mağlup psikolojisi" etkisini açıkça gösterdi.

Büyük sahabe ve halife olan Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman (r.a), ne kadar büyük faziletlere sahip olsalar da, fethedilen ülkelerde milli onurların ciddi biçimde incinmesinin boy hedefi haline geldiler. Siyasî havanın ağırlaştığı dönemlerde bu durum, ülkelerdeki milliyetçi damar tarafından özellikle kullanıldı ve dinî alanda ciddi bir ayrışma sebebi olarak işletildi.

İran'da Şiî İslâm'ın ortaya çıkışında, temelde, işte milliyetçilik duygusunun bu şekilde sahabe düşmanlığına dönüşmesi ve terazinin diğer kefesinde Hz. Ali taraftarlığına kayması yatmaktadır. Zira, Hz. Ali, Peygamberimiz'in (a.s.m.) irtihalinden sonra ilk üç halife döneminde savaşlara katılmamış ve milli nefislerin karşısında bir düşman profili çizmemişti.

Ayrıca, Allah Resulü, kendisinde sonra Müslümanlara kitap ve sünnetle birlikte Ehl-i Beytini bırakmıştı. Ümmetin çoğunluğu, dinî yaşantısına kitap ve sünnet rehberliğini seçerken, Şiîler tarihsel, psikolojik ve siyasî sebeplerin etkisiyle Ehl-i Beyt'i ön plana çıkardı. Ama bu öne çıkarışta, öteki sahabelerin itibarını küçültmek gibi örtük niyetler saklıydı.

DAHA SONRA bu süreç, on iki imam inancı ile tamamlandı. Gaip olan on ikinci imam düşüncesi üzerinden İranlılar, on ikinci imam gelene kadar ulemanın ona vekalet edebileceği ve halkın dinî inancına muhafızlık yapabileceği fikrini kabul etti. Nitekim, İran Devrimi sırasında İmam Humeyni'nin gerçekleştirdiği siyasî çerçeve, bu yaklaşım üzerine kuruldu.

Öte yandan kabul etmek gerekir ki, İran gibi yerlerde milliyetçi damarın yeniden güçlenmesinde, Müslüman Arapların ilk dönem İslâmiyetinin safiyetini koruyamaması da önemli bir sebepti. Yeni ülkeler fethedildikçe, oradaki saltanat yapıları merkezi etkiledi ve hilâfetin bir nevi Arap milliyetçiliğine boyanması anlamına gelen saltanata dönüşmesi süreci yaşandı. Emevi ve Abbasiler Dönemi, ne kadar adı halifelik diye geçse de, esas itibariyle birer saltanattı. Ve bunun İran gibi geçmişi olan ülkelerde milliyetçi bir aksülamel yapması kaçınılmazdı.

Nitekim, 200 yılın sonunda Fas, Endülüs, Mısır gibi ülkelerde olduğu gibi, İran'da da hilafetten kopmalar yaşandı ve yarı müstakil devletler kuruldu. Bu devletler kendi millî kültürlerini yeniden keşfederek İslâm'ı onun içine yedirme veya sentezleme yoluna gittiler.

İran'da alt akıntı olarak yaşanan eski gelenek ve kültürler bu bağlamda yeniden canlanmaya başladı. Sözlü kültürle hayatına devam eden Farsça, bu dönemde, Firdevsî'nin Şehname'siyle kaybolmaktan kurtulup yazılı kültür seviyesine yükseldi. Elbette İslâm tecrübesinin yol açtığı sıçramanın da etkisiyle, Farsça edebî bir dil halini bu yeni milliyetçi dalga sayesinde aldı.

İRAN, 1501 yılında Şah İsmail tarafından kurulmuş olan Safeviler'e kadar sırasıyla çeşitli milletlerin idaresi altında kaldı. Biz Türkler için belki ilginç olan ve bugünkü popüler kültüre uzak düşen nokta, İran toprakları özellikle Gazneli ve Selçuklu Devleti çatısı altında Türklerin hâkimiyet kurduğu bir coğrafya olmasıydı. Onlardan sonra gelen Moğol egemenliği zamanında da Türklerin nüfusu arttı. Ve 1501 yılında başa geçen Safeviler de yine Türk'tü.

Yine ilginç olan şu ki, İran, Şiî İslâm'ı Türklerin başta olduğu Safeviler döneminde resmî din olarak benimsedi. Devamında 150 yıllık süre içinde İranlıların çoğu Şiîliği kabullendi.

Safevilerin İran tarihindeki özel önemi, ülkeyi ilk defa müstakil bir siyasî kimliğe kavuşturmasıydı. Öyle ki, bu kimlik daha sonra 1925 yılında Farslardan Pehlevî ailesi başa geçtiğinde yeniden ülke kimliğinin mayasını oluşturdu.

Safevi Devleti'nin (1501-1736) hâkimiyeti boyunca en çok mücadele verdiği ülke, Osmanlı Devleti'ydi. Giderek bir cihangir devleti hüviyeti kazanan Osmanlı ile Safeviler arasındaki çatışmanın özünde, İran'ın Şiîliği Anadolu'ya ihraç etme isteği yatıyordu. Özellikle Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Savaşı'nda Şah İsmail'i yenilgiye uğratması sonrasında Anadolu'dan İran ve Azerbeycan'a büyük miktarda Türk göçü yaşandı. Safeviler devrinde İran'da Türklerin nüfus olarak çoğunluğu oluşturmasının sebebi buydu.

Safevi Devleti'nin 1722'de Afgan Hanlarının darbeleri altında can vermesinden sonra 1789'dan 1925'e kadar İran'da bir başka Türk boyu olan Kaçarlar Devri başladı. Ve nihayet 1925'te Pehlevî ailesinin idareyi ele almasıyla İranlılar kendi ülkelerini yönetme noktasına geldiler. Bilindiği gibi, bu dönem de İmam Humeyni'nin liderliğini yaptığı İslâm Devrimi'nden sonra İran İslâm Cumhuriyeti ile bugüne kadar devam etmektedir.

İRAN'IN son dönem sosyal ve kültürel hayatından da kısaca bahsetmek gerekirse, dünyada oluşturulan olumsuz popüler imajların aksine, meselâ sinemada İran'ın kendisine has bir özgünlük taşıması ve kendi sinemasını kurması, Şirazi, Hafız başta olmak üzere Farsça çok büyük eserlerin verilmesi, başta halı olmak üzere el sanatlarında gösterilen maharet, ve yine popüler imajların aksine İran kadınının sosyal hayata aktif biçimde katılması dikkati çeken hususlardandır.

İran, çeşitli siyasî argümanları dönem dönem çok fazla öne çıkardıysa da, İslâm adına ürettiği değerleri hafife almak hafiflik olur. Sadece dil alanında Farsça'nın belagati ve bu dilde verilen İslâmî eserler, bu konuda tüm karşı iddiaları sanırım çürütmeye yeterlidir.

Kaynak: Zafer Dergisi Sayı:382, Ekim - 2008
 

Dipnotlar


----------------------------
(1) Yakubi, Târih, c. 2, s.77,İbn İshaktan naklen Taberî, Târih, c. 3, s. 90, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 349, Ebu'l-
Ferecİbn Cev^f, el-Vefâ, c. 2, s. 732, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 2, 3, Muhyiddin b. Arabf, c. 2, s. 184, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s.
262, 263, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 3, s. 71, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37,
Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 290, 291 , Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 34, 35, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 3, s. 291 ,
Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 340, 341.
(2) Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-emvâl, s. 33, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 24, c. 3, s. 225, Ebu'l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 732., Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 35., İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 3, s. 71 , Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 269, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 37, Diyarbekrî, Târıîıu'l-hamfs, c. 2, s. 35., Taberî, Târih, c. 3, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 263., İbn Sa'd. Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1. s. 260.
(3) Tirmizi, Sünen, XII. 67-68; Taberi, Tarih, II. 141-142; Hamdi Yazır, Hak Dini, V. 3795-3800.
(4) Buharî, Tefsir: 62; Tirmizî, 47. sûrenin tefsiri: 3. deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret ediyor.
(5) İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 228-234, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 75-79, Ahmed b. Hanbel, Müsned.c.S, s.441443,EbuNuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 258-262, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvvec. 2, s. 92-97, İbn E ar, Usdu'l-gâbe, c. 2, s. 417-419, İbn Seyvid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 60-64, Zehebî, Târîhu'l-İslâm, s. 95-101, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 9, s. 332-335. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/114-122.
(6) Taberî, Târîh, c. 2, s. 131-132, İbn Abdi Rabbih, Ikdu'l-Ferîd, c.2,s. 29-30. Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 139-140, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 126-127, Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1 , s. 97-100, Muhyiddin b. Arabf, Muhâdarâtu'l-ebrâr, c. 2, s. 66-68, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c.1, s. 28-29, Zehebî, Târîhu'l-İslâm, s. 35-39, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 2,s. 268-269, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 200-201. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/25-28.
 

16446 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun