Din Irkçılığı Reddeder

İslâm'da toplumsal bağlar, muhabbet ve kardeşlik, şefkat ve merhamet, yardımlaşma ve adalet gibi değerler üzerine bina edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim birçok ayet-i kerimeleriyle birlik ve beraberliği emretmiş, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de, pek çok hadîs-i şerîfleriyle bu hakikati vurgulamıştır.

Mukaddes dinimiz birlik, kardeşlik ve muhabbet bağlarının muhafazasına çokça teşvikte bulunmuş, bunları zedeleyen her türlü fiil, hareket ve düşünceyi şiddetle yasaklamıştır. Bu hakikate binâen İslâmiyet, ırkçılığı kesinlikle reddetmiştir. İslâm âlimleri, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuşlar, pek çok delillerle ırkçılığın zararlarını en güzel bir şekilde ortaya koymuşlardır.

Bu hususta yapılan bütün tefsirleri, dile getirilen bütün fikirleri, buraya almak kitabımızın çerçevesini aşacağından, meseleyi ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağız.

Evvelâ: Asr-ı Saâdet'te meydana gelen ve hakkında dört âyet-i kerîme inmiş olan bir olaya dikkatlice bakalım:

Bilindiği gibi, Araplar İslâm'dan önce kabileler halinde yaşarlardı. Bunlardan meşhur iki Arap kabilesi olan Evs ve Hazreç kabileleri İslâmiyet'le şereflenmeden önce yüz seneyi aşkın bir zamandanberi birbirileriyle soy üstünlüğü için harb etmekteydiler. Her iki taraf da pek çok zayiat vermiş bulunuyordu. Bu iki düşman kabile İslâmiyet'le şereflendikten sonra eski düşmanca tavırlarını terk ettiler. İslâmiyet'in getirdiği kardeşlik ile birbirilerine kardeş oldular. Aralarındaki bütün nefretler, yerini muhabbete bıraktı. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) etrafında bir araya gelmekle tek vücut oldular. Saadet ve selâmete erdiler.

Onların bu birlik ve beraberlikleri Yahudileri son derece rahatsız etti. Müslümanları birbirine düşürmek ve aralarına fitne sokmak için hileler düşünmeye başladılar. Bir gün, Şaş İbn-i Kays ismindeki ihtiyar ve dessas bir Yahudi, bu iki kabilenin gençlerini bir sohbette gayet samimi bir muhabbet içinde görünce fevkalâde rahatsız oldu. Müslümanlar arasındaki bu birliğin kendi varlıklarını tehlikeye düşüreceği endişesiyle bir Yahudi gencini yanına çağırdı. İçindeki kinini şöylece döktü: "Git, onların arasına gir ve onlara Buas Harbi'nden (1) ve eski savaşlardan bahset... Her iki tarafın şairlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik damarlarını tahrik et..."

Bu genç, ihtiyar Yahudi'nin şeytanî plânını aynen tatbik etti. Neticede gençler arasında gurur ve iftihar hisleri oynadı. Birbirlerine karşı öğünmeye başladılar. Her iki taraf da kendi kavim ve aşiretinin üstünlük ve meziyetlerini sayıp döktüler. Bu hususta karşılıklı şiirler okudular; derken iş çekişmeye kadar vardı. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak karşılıklı ağır hakaretlerde bulundular ve birbirlerini harbe davet ettiler. Bir anda kavmiyetçilik damarları kabardı, hissiyatlar alevlendi. Diğer gençler de, gözleri dönmüş olarak bu teklife iştirak ettiler. Nihayet harbetmek üzere şehrin dışındaki Harre denilen yere doğru yola çıktılar.

Ayrıca her iki taraf da kendi kabile mensuplarına haber saldılar. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Muhacir ve Ensâr'dan bir cemaat ile birlikte olay mahalline yetişerek, oradakilere şöyle hitap ettiler:

"Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iken hâlâ siz cahiliyet dâvası mı güdüyorsunuz? Allahü Teâlâ Hazretleri sizi İslâmiyet ile şereflendirdikten sonra, yine devr-i cahiliyete mi dönmek istiyorsunuz? Siz cahiliyet halinde iken Alahü Teâlâ aranızı te'lif etti. Cahiliyet dâvası ile eski hâliniz olan küfre mi dönmek istiyorsunuz? Allah'dan korkun, Allah'dan korkun!.."(2)

Resûlüllah Efendimizin (S.A.V.) bu ikazı üzerine, her iki kabile bu işin, şeytanın bir aldatması ve dessas Yahudilerin bir hilesi olduğunu anladılar. Silâhlarını attılar, ağlayarak birbirlerine sarıldılar, kucaklaştılar.

Olay üzerine inen ayetler:

Bu hâdise üzerine dört âyet-i kerîme nazil oldu:

Birinci âyet: "Ey iman edenler! (Sizden evvel) kendilerine kitap verilmiş olan bir fırkaya itaat ederseniz, sizi imanınızdan çevirip, kâfir kılarlar" (3)

İkinci âyet: "Ve nasıl küfre dönersiniz ki, üzerinize Allahü Teâlâ'nın âyetleri okunuyor ve aranızda da Peygamber bulunuyor. Artık her kim Allahü Teâlâ'ya sığınırsa, muhakkak sırat-ı müstakime çıkarılmış olur" (4)

Üçüncü âyet: "Ey iman edenler!.. Allah'dan nasıl korkmak lazımsa, öylece korkun... Ve sizler, ancak Müslüman olarak vefat ediniz" (5)

Dördüncü âyet: "Ve hepiniz toplu olarak Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız. Ve birbirinizden ayrılmayınız. Allahü Teâlâ'nın üzerinizdeki nimetini hatırdan çıkarmayınız ki, siz birbirinize düşman iken, kalblerinizi birleştirdi de, O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ve siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken sizi ondan O kurtardı. İşte, Allah size âyetlerini böylece apaçık bildiriyor. Tâ ki, doğru yola eresiniz" (6)

Birinci âyet-i kerimede zikri geçen "kendilerine kitap indirilmiş fırka"dan maksat Yahudilerdir. Bu âyet-i kerîmede Allahü Teâlâ, ırkçılık ve kavmiyetçilik dâvası gütmenin mü'minlerin imanlarını tehlikeye sokacağını ve neticede onları küfre düşürebileceğini açıkça ikaz etmektedir. Çünkü, Usûl-ü Fıkıh'taki "Hitap has, hüküm âmmdır" Yani Ayetlerin inmesine neden olay özel olsa bile, o Ayetin hükmü bütün insanları, olayları ve zamanları içine alır, kuralına göre, bu hüküm kıyamete kadar bütün Müslümanları kapsar..

Evet, hiçbir asırda Şaş bin Kays gibi, Yahudiler eksik olmamış ve böyleleri durmadan İslâm âlemini parçalamaya çalışmışlardır. Bunun en açık ve en hazin misâlini Osmanlı'nın parçalanmasında görüyoruz. Yahudiler ve Avrupalılar İslâm'ın toplumsal yapısında, sürekli kanayan bir yara olarak, ırkçılığı yerleştirmek için gayret göstermişler, bu zihniyetin yaygınlaşması için de diplomat ve casuslarıyla(7), yazar ve edipleriyle, feylesof ve papazlarıyla ciddi bir şekilde çalışmışlardır. Bu çalışmaları sonucu kırka yakın kavmin birbirleriyle karışmasıyla, altı asır boyunca üç kıtada adalet ve haşmetle, hüküm süren o azametli Osmanlı İmparatorluğu'nu, içten, ırkçılığı körükleyerek çökertmişlerdir.

İkinci âyet-i kerîmede, mü'minlerin, "Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğu ve aralarında peygamber bulunduğu" halde kâfirlere aldanmaları hayret verici bir hâdise olarak dikkatlere sunulmaktadır. Kur'ân-ı azîmüşşân ve O'nu tefsir eden bütün hadîsler ve binlerce cilt eserler, bizleri bu noktada ikaz ve irşad etiği halde, birtakım hain ve münafıkların oyunlarına gelip, ihtilâfa düşersek, âyet-i kerîmedeki hayret ve taaccübe bizler de girebiliriz.

Üçüncü âyet-i kerîmede, dikkat edilirse, ırkçılık dâvası güdenler için, büyük bir tehdit vardır. Irkçılık hakkında nazil olan bu âyet-i kerîmede "Ey iman edenler! Allah'dan nasıl korkmak lazımsa öylece hakkıyla korkun... Ve sizler ancak Müslüman olarak vefat ediniz" buyurulmasıyla işaret ediliyor ki, Irkçılığa İslâm Dini'nde yer yoktur. Böyle bir dâva iddiası, insanın ebedî hayatını tehlikeye düşürebilir.

Dördüncü âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hak mü'minlere, birlik ve beraberliği emretmekte ve onları dağılmaktan sakındırmaktadır. Malûmdur ki, Cenâb-ı Allah'ın emrettiği şey farz veya vâcib, yasakladığı şey haram veya mekruhdur. Müslümanların Allah'ın ipine (İslâm'a, Kur'-ân'a) topyekün, sımsıkı sarılmaları farz, tefrika ve ihtilâfa düşmeleri ise haramdır. Bu âyet-i kerîmeye göre mü'minler şu veya bu kavmin etrafında değil, İslâmiyet'te toplanmakla birliğin ve kardeşliğin sebeblerini aralarında canlandırmak ve yaşatmakla görevlidirler. Zaten Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve bereketi, lütuf ve ihsanı da cemaat üzerinedir. Bu, O'nun ilâhî ve fıtrî bir kanunudur.

Evet, zarar ve menfaatini bilen her insan yakînen anlar ki, huzur ve saadet ancak ittifak ve ittihaddadır. Zillet ve perişanlık ise, ayrılık ve bölücülüktedir. Dünya ve âhirette saadet ve selâmetimiz Allah'ın bu fermanına top yekûn uymamıza bağlıdır.

Nasıl ki, cazibe (çekim) kanunu, gökteki yıldızları bir merkez etrafında topladığı gibi; aynen öyle de, muhabbet, uhuvvet, şefkat gibi manevî cazibeler de fertleri, aileleri, kavim ve milletleri bir araya getirerek içtimaî birlik ve bütünlüğü sağlar. Birlik ve beraberliği te'min ve te'sis eden bu bağları, tek bir ırka ve kavme indirmek bu nimetlere bir zulümdür.

DİPNOTLAR:
1- Buas Harbi: Evs ve Hazreç kabileleri iki kardeşten üreyip çoğaldıkları halde,
aralarında sık sık anlaşmazlıklar çıkar, kılıçlara sarılırlar, yıllarca çarpışıp
dururlardı. Yahudilerde bunları birbirine düşürmek için, kışkırtmaktan geri
durmazlardı. Bu çarpışmaların sonuncusu, Buas çarpışması idi ki, Hicretten
5-6 yıl önce durmuştu (Asım Koksal, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, 1/33).
2- Asım Koksal, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, 1/236?237
3 -Âl-i imrân sûresi, 100.
4 -Âl-i imrân sûresi, 101.
5 -Âl-i imrân sûresi, 102.
6 -Âl-i imrân sûresi, 103.
7- Dessas İngiliz Casusu Lavvrence'in Osmanlılara karşı Arap âleminde münafıkâne ektiği nifak tohumları bunun en açık örneğidir.

Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun