Bir şeye bir mezhebin helal diğerinin haram demesi nasıl açıklanabilir?

Tarih: 29.06.2020 - 12:34 | Güncelleme:

Soru Detayı

Müslüman olarak hayatımızı idame ettirirken avam Müslümanlar olarak bir mezhebi taklit ediyoruz. Ancak inceleme ve araştırmalarımda kafamı kurcalayan şöyle bir durum var: İslam’da helal belli, haram belli, bunların karşılığında sevap ve günah var. Hal böyleyken bir meselede bir mezhep helal derken diğeri haram, biri bir ibadete sünnet derken diğeri vacip diyor. Mesela Hanefi olan vitir kılmayınca kurban kesmeyince günah işlemiş olurken, Şafii olan günah işlemiş olmuyor. Oysa bir şeyin günah veya sevap olması her Müslüman için aynı değil mi? Bu konuyu izah eder misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kuran-ı Kerim’in tertibi, üslubu, kılavuzluğu insanların belli konularda yazdığı kitaplarda olandan farklıdır. Hadisler de aynı şekilde Kuran’da olanı açıklar, detayları ikmal eder.

İbadet ve hayat nizamı ile ilgili ayetler ve hadislerde genel olarak “şu haram, bu mekruh, şu farz, vacip, mendub…” şeklinde hükümler yoktur. Fıkıh Usulü ilmi, Peygamberimiz (asm) ve ashabın anlayış kuralları ve uygulamaları esas alınarak tedvin edilmiş, bu usule göre müçtehitler eşyaya ve fiillere ait dinin hükümlerini tespit etmişlerdir.

Usul kuralları ayetlere ve hadislere uygulanırken ve eşyalar ile fiiller değerlendirilirken tabii olarak içtihat farklılıkları olmuştur. Daha Peygamberimiz (asm) hayatta iken, O’nun birden fazla manaya ihtimalli bir sözünün veya ayetin anlaşılması/yorumu konusunda ashabın ihtilafa düştüğü (yani farklı anlama durumunun ortaya çıktığı) olmuştur.

Buhari’nin kitabına aldığı bir hadis şöyledir:

Hendek (Ahzab) harbinden dönerken Peygamberimiz (asm), bir grup ashabına, savaş sırasında sulhu bozup, hıyanet edip İslâm ordusunu arkadan vurmaya kalkışan “Beni-Kurayza Yahudi yurduna derhal hareket etmeleri ve oraya varmadan ikindi namazını kılmamaları” emrini verdi.

Yolda ikindi namazının vakti daralınca, anlayış ve uygulama bakımından ashab iki gruba ayrıldı:

Bir grup, sözün zahirini (genel olarak anlayış kurallarına göre söz ne diyorsa onu) esas alarak hedefe varmadan namazın vakti geçse bile yola devam etmeleri gerektiğini ileri sürdüler.

Diğer grup ise bir sözü, mana ve maksadı, aynı konudaki diğer sözler ve kurallara göre anlama yolunu tutarak “Bundan maksat bir an önce oraya ulaşın demektir, namazın vakti bellidir, onu yolda geçirin demek değildir” şeklinde bir anlayışa vardılar.

Oradaki vazifelerini ifa edip Medine’ye dönünce durumu Peygamber Efendimize arz ettiler; her iki anlayış sahiplerini de azarlamadı, her iki anlama usulünü de onayladı. (bk. Buhari, Megazi 30)

Şimdi bu olayı soruya uygulayalım:

Peygamberimizin (asm) bir emrini, sözün düz anlamını tek başına esas alarak anlayanlara göre ikindi namazının vakti geçse de kılınmayacak, hedefe vardıktan sonra vakti çıkmış olsa da orada kılınacaktır; bu anlayış/yorum/içtihat sahiplerine göre ikindiyi yolda kılmak caiz değildir, onlar bu anlayışı uygulayınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Diğer anlayışı uygulamak onlara göre caiz değildir.

Yorumu farklı yapan gruba göre ise yolda namazın vakti sıkışınca durup onu kılmak farzdır, namazı geçirmek caiz değildir. Bunlar da kendi anlayış/yorum/içtihatlarını uygulamak durumundadırlar; bunu yapınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar, karşı tarafın içtihadına uyamazlar, ama onların anlayış ve uygulamalarını da İslâm’dan dışlayamazlar, kulluğa aykırı telakki edemezler.

İşte Sevgili Peygamberimiz (asm) hayatta iken, Kuran ve hadislerden hüküm ve kural çıkarma konusundaki ihtilaflar ve bunların karşısında Peygamber Efendimizin tutumu ve açıklamaları, O’ndan sonra ashabının uygulamaları, daha sonraki çağlarda pek çok eşya ve olay ile ilgili içtihat ve yorumlara örnek teşkil etmiştir.

Sorudaki örneklere bakarsak vitir ve kurban konusunda nasslar ve uygulamalar var; müçtehitler bunlara bakarak/yorumlayarak veya yorumlamayıp sözün zahirini esas alarak “vaciptir”, veya “sünnettir” hükümlerini çıkarıyorlar. Müçtehit hangi hükmü çıkarmış ise ancak onu uygulayarak kulluk vazifesini yerine getirebilir. İçtihat ehliyeti/gücü bulunmayan insanlar (mukallitler) ise müçtehide veya onun içtihadını nakleden müftüye uyarak kulluk vazifelerini yerine getirirler.

Vitir ve kurbana sünnet diyen bir kimsenin, vacip diyeni engelleme, dışlama, amelini geçersiz sayma hakkı yoktur, vacip diyenin de sünnet diyene karşı durum ve tutumu aynı olacaktır.

Allah Teâlâ buyruğunu, kulları nasıl anlarsa öyle uygulamaları halinde onların kulluğunu kabul buyuruyor; ecir/sevap/mükafat veriyor.

Bireylere değil de kamuya ait konulardaki içtihat ihtilâfları içinden ülü’l-emr hangisini tercih ederse bütün ümmetin uygulamada mezhebi o olur ve ülkede tek kanun uygulanır.

Detaylı bilgi için tıklayınız:

Mezhepler Dosyası - Birinci Bölüm

Mezhepler Dosyası - İkinci Bölüm

Mezhepler Dosyası - Üçüncü Bölüm

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun