Mezhep ve Meşrepler konusunda en çok merak edilenler

1 Şii mezhebi hak mıdır? Şiiler Müslüman sayılabilir mi?

İslam'ın ve imanın şartları bellidir. Buna göre ismi ne olursa olsun, şartları uygun olan herkes Müslümandır. Bir isim adı altında bir fırkayı veya bir mezhebi küfürle itham etmek doğru değildir.

* * *
Hak bir mezhep olmayan ve Ehl-i sünnet içinde kabul edilmeyen Şia'nın doğuşu ve fikirleri ile ilgili bazı bilgiler şöyledir:

En büyük hidayet meşalesi olan Kur'ân-ı Azimüşşân'ın nâzil olmasıyla bütün insanlık âleminde yepyeni bir devir başlamıştı. İnsanlar kalp ve ruhlarının tabiî ihtiyacı olan "Hak Din"e kavuşma sevinci içinde idiler. Şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşmuşlardı. Kur'an'ın hayattar prensipleri onları her an maddi ve mânevi yüceliğe doğru götürüyordu. Dünün bedevî insanları, artık âleme medeniyet dersi verecek hâle gelmişlerdi. Müslümanlar göz kamaştıracak bir gayret ve himmetle, bütün insanlık âlemine iman ve irfan nurlarını neşrediyorlardı. Yapılan bütün zulüm ve işkencelere, hile ve ihanetlere, oynanan bütün oyunlara rağmen, bu hidayet nurunun altına giren insanlar, günden güne artıyor ve kuvvetleniyorlardı. Artık hak din büyük bir ışıkla parlıyor, terakki ve teâli ediyordu. İslâmîyet gönüllerde taht kura kura yayılıyor; imanın küfre, Hakk'ın batıla, tevhidin şirke ve adaletin zulme galip geleceğinin işaretleri ufukta görünüyordu.

Nitekim, öyle de oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) döneminde İslâmîyet Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelerde mutlak hakimiyetini kurdu. Artık cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrine bırakmıştı.

Hz. Ebû Bekir (ra) ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran'ın fethine başarılı olundu. Bu harikulâde gelişme, İslâm düşmanlarının, bilhassa Yahudilerin(1) haset ve kinlerini kabarttı.

Yahudiler tarih boyunca nifak ve ayrılık çıkarmada ve hak ehlini bölüp parçalamada maharetli olan dessas bir millettir. İlâhi iradeye her devirde karşı çıkmış, kendi peygamberlerini bile öldürmekten çekinmemişlerdir. Bunlar her çeşit ihtilâli tezgâhlayan ve bütün ifsat komitelerini sevk ve idare eden, beşerin huzur, ahlâk ve itikadını bozmayı baş gaye edinen muzır bir millettir. Münâfıklık ve riyakârlıkta hiçbir kavim bunlara ulaşamamıştır. Bunlara, "insanlık âleminin nefs-i emmâresi" denilse yeridir. Kur'an'ın, “Duribet aleyhümü’z-zilletü ve’l meskenet” ifadesiyle, Yahudiler, kıyâmete kadar üzerlerinden silip atamayacakları bir zillet ve meskenet damgasını yemişlerdir.

Yahudiler, İslâmîyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişme karşısında dehşete kapılıyor ve beyinleri çatlayacak gibi oluyordu. Üstelik birçok Yahudi cemaatlerinin İslâm'a girişi de onları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmîyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı. Bu gidişle İslâmîyet’ bütün dünyaya yayılacak ve Yahudilik yeryüzünden silinip gidecekti. Birkaç bin senelik Yahudi varlığı artık son bulmuş olacaktı. Yahudiler vaktiyle, yani İslâmîyet’ten altı buçuk asır önce de Hristiyanlığın zuhuru ile böyle bir "yok oluş tehlikesi" geçirmişlerdi. Önce, Hristiyanlığı ortadan kaldırmak için büyük gayret göstermişler, daha sonra bu yeni dinin mensuplarını kuvvetle mağlup edemeyeceklerini anlayınca hile ve desise yoluna başvurmuşlardı. Şöyle ki:

Hristiyanlığın esas temellerini yıkarak onun yerine kendi uydurma hurâfelerini ikame etmek üzere alim ve feylesof bir Yahudi olan Saul'u sahneye çıkardılar. Bu zeki Yahudi beyi, güya Hristiyanlığı kabul ederek Pavlos ismini aldı ve kiliseye çekilerek uzun müddet inziva hayatı yaşadı. Hristiyan dininin icaplarını harfiyen yerine getiriyor ve gitgide halkın itimadını kazanıyordu. Sonunda Hristiyanların sevgi ve hoş görüsüne o derece sahip oldu ki, kendisine bir havari gibi hürmet etmeye başladılar. Pavlos, bu sevgiyi, Hristiyanlığı bozmakta çok dessas bir şekilde kullanmasını bildi. Hz. İsa (as) ile görüştüğüne ve O'ndan talimat aldığına halkı inandırmayı başardı. Kesif ve plânlı gayretleri sonunda, Hristiyanların hem itikat, hem de ibadetlerini hakikatten saptırmaya ve birtakım bâtıl mezhep ve fırkaları ortaya çıkarmaya muvaffak oldu. (2)

Artık "tevhit”in yerini "teslis" almış, yani Hristiyanlar bir tek Mabud'a bedel, Hz. İsa (as) ve Hz. Meryem'e de ilâhlık isnat etmeye başlamışlardı.

Fakat, Yahudilerin İslâmîyet’in hızla yayılışı karşısında maruz kaldıkları tehlike, eskisinden çok daha büyüktü. Yahudilerin bu yeni dine karşı koymaları imkânsızdı. Çünkü, İslâmîyet’in gelişme kabiliyeti fevkalâde idi. Zira, İslâm dini akla, mantığa muvafık olduğundan kalplere tesir ediyor; sadece Yemen Yahudilerinin değil, bütün İsrailoğullarının, doğup yükselmekte olan bu İslâm güneşi karşısında eriyecekleri muhakkak görünüyordu. Öyle ise, ne pahasına olursa olsun buna mani olunmalıydı.

Vaktiyle, Hristiyanlara karşı tezgâhlanan oyunun, şimdi Müslümanlara karşı oynanması lâzımdı. Uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine'de İbn-i Sebe'yi sahneye çıkardılar(3).

İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm'ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslâmî inanç ve itikada hurâfeler katarak, onlar arasına, kıyâmete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için komiteler kuracak ve onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi mânevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Her bir ifsat merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, plânlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni plânlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.

İbn-i Sebe ve arkadaşları halkı etkileyebilmek için samimî bir Müslüman, erdemli bir mümin kılığına girme kararı aldılar. Bu safta da, İbn-i Sebe, rolünü emsâlsiz bir biçimde oynamayı başardı. Sabah namazlarında herkesten önce mescide gidiyor, yatsıda herkesten sonra mescidi terk ediyordu. Çokça namaz kılıyor, ekseri günler oruç tutuyor ve daima zikirle meşgul oluyordu. Gittiği her yerde çekici ve câzip konuşmalar yapıyor ve kendisini İslâm'ın en hâlis ve sâdık bir fedaisi gibi gösteriyordu. Sahabelerle, bilhassa Hz. Ali (ra) ile bol bol sohbet ediyor, onlara itimat telkin ediyordu. Bir taraftan fazilet ve takvâsını halka gösterirken, diğer taraftan da etrafıyla uyum sağlayamayan dışlanmış kimseleri buluyor ve onlarla gizliden gizliye diyalog kuruyordu. Bu tiplerin bir kısmını makam ve mevki hırsından, bir kısmını kişisel garazdan, bir diğer kısmı da soy-sop üstünlüğü damarından yakalayıp kendine bağlıyor ve onları birer problem-insan haline getiriyordu.

Daha sonra, faaliyetlerini Medine dışına taşırmaya ve daha önce buralara göndermiş olduğu adamlarıyla temaslar kurup halkı hilâfet aleyhinde kışkırtmaya karar verdi. O günkü sosyal bünye de, maalesef, bu yıkıcı fikirlerin yayılmasına oldukça uygun idi. Devlet aleyhinde istismar edilebilecek hususlar vardı. Bunlardan birisi Haşimîlik-Emevîlik rekabeti idi. Devlet adamlarının çoğunluğunun Emevîlerden olması, Haşimîler için bir huzursuzluk kaynağı, dolayısıyla da önemli bir tahrik unsuruydu. İstismar edilebilecek bir diğer husus da; devlet işlerinde Ensâr'dan çok, Muhîcirlerin vazife almış olmasıydı.

İbn-i Sebe, bu ve benzeri bütün fırsatları değerlendirmek üzere seyahata çıktı. Önce Basra'ya gitti. Burada daha önce yerleştirdiği komitacıları vasıtasıyla devletten memnun olmayan kişilerle temaslar kurdu. Yaptığı faaliyetler, Vali Abdullah bin Amr'ın dikkatini çekince Kûfe'ye geçti. Burada da bir kısım halkın idare aleyhinde olması, İbn-i Sebe'nin işini daha da kolaylaştırdı ve kısa zamanda komitacılarını gerekli biçimde organize ederek Şam yolunu tuttu. Şam'da aradığını bulamadı. Zira, devlet işleri yolundaydı ve istismar edebileceği fazla bir mevzu yoktu. Buradan Mısır'a gitti. Aradığı şartları maalesef burada fazlasıyla buldu. Çünkü, farklı sebeplerle devlet idarecileri aleyhinde bulunan çeşitli gruplar, burada toplanmışlardı. İbn-i Sebe dağınık halde bulunan bu grupları büyük gayretler sonunda bir çatı altında toplayarak, onları Hz. Osman (ra)'ya karşı harekete hazır hale getirdi.

Bu merhaleden sonra, Hz. Osman (ra) aleyhinde tanzim ettiği bir dizi iftira listesini diğer İslâm vilâyetlerindeki adamlarına göndererek Halife'ye karşı bir kıyam hareketi başlatmak üzere yeni ve yoğun bir faaliyetin içine girdi ve adamlarına şu talimatı verdi: "İşe, bütün devlet erkânını kötülemekle başlayın. Kendinizi de “iyiliği emredip kötülüğü de nehyetmekle” meşgul gösterin. Halkın hürmet ve muhabbetini kazanın."

Kendisi de çeşitli vilâyetlere ve bilhassa Basra ve Kûfe'ye sürekli olarak mektuplar gönderiyordu. Bu mektuplarda idari ve siyasi meseleler, yalan ve iftiralarla abartılıyor, Hz. Osman (ra) ve valilerinin halka zulüm ve gadrettiği ve bütün vilâyetlerin müthiş bir kargaşa içinde bulunduğu imajı veriliyordu. Maksat, Medine dışındaki diğer bölgelerin İslâmî çizgiden gittikçe uzaklaştığı, anarşinin bütün İslâm beldelerinde yaygınlık kazandığı kanaatini halka telkin etmek, halifenin bu meselelere karşı lâkayt ve aciz kaldığını zihinlere yerleştirmekti.

Fitne ve fesat haberleri Medine'ye ulaşınca Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'nin de yardımıyla, durumun tetkiki için çeşitli vilayetlere güvenilir ve itibarlı heyetler gönderdi. Bu heyetler, durumun propaganda edildiği gibi olmadığını, aksine bütün ülkede huzur ve sükûnun hâkim olduğunu görerek raporlarında belirttiler. Hz. Osman (ra), heyetlerin bu raporları ile de iktifa etmedi ve bütün valileri istişare için Medine'ye çağırdı. Onlarla fikir alış verişinde bulundu. Gerçekten ortada önemli bir problem yoktu. Yine de tedbir olarak valileri, halka iyi muamele etmeleri yolunda uyardı. Ancak fitne durmuyordu. Çünkü düşman gizli ve sinsi idi ve çok plânlı çalışıyordu. Ortada, üzerine yürünülebilecek açık bir cephe mevcut değildi. Halk, her gün biraz daha fitnenin içine itiliyordu.

İbn-i Sebe, bu çalkantılar sırasında, Şiîliğin ilk çekirdeği olan Sebeiyye mezhebini kurdu(4). Böylece, tasarladığı hainâne plânını gerçekleştirmede büyük bir adım atmış oluyordu. Bu mezhep, istikbâlde İslâm'ı parçalayacak fırkaların temelini teşkil edecekti.

İbn-i Sebe, Mısır'da kurmuş olduğu bu mezhebine yeterince taraftar buldu ve onları Hz. Osman (ra) aleyhine tam mânâsıyla şartlandırdı. Şimdi sıra yeni bir halife adayı tespit ederek Hz. Osman'ı (ra) katletmeye gelmişti. Bu noktada şöyle bir plânla işe başladı: "Hz. Osman kusurlu ve hatalı bir insandı. O'nun yerine gelecek kimse de hatalı bir insan olursa problemlere çözüm getirilemez; zulmün, haksızlığın önü alınamazdı. O halde en mühim mesele, O'nun yerine gelecek kişinin hatadan sâlim, masum bir insan olmasıydı. Bu masum insan ise, çocukluğundan beri Hz. Peygamber (asm)'in murakabesi altında yetişen, O'nun terbiyesiyle olgunlaşan ve O'nun ilmine ve kemâline vâris olan Hz. Ali (ra)'den başkası olamazdı. Her peygamberin bir veziri olduğu gibi, Hz. Ali de Hz. Peygamber (asm)'in veziriydi. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman, O'nun bu veraset hakkını gasbetmişlerdi..."

İbn-i Sebe bu davasını kuvvetlendirmek için, Hz. Ali’yi (ra), eski masal kahramanları gibi gösteriyor, birtakım hurâfe ve hikâyelerle O'nun, insanüstü bir varlık olduğunu telkin ederek etrafındaki insanlar gitgide birer Hz. Ali meczubu haline getiriyordu.

İbn-i Sebe, plânlarını merhale merhale uygulama sahasına koymaktaydı. Şimdi sıra güya Hz. Ali'nin (ra) hakkını almaya gelmişti. Bunun için de şu telkin metodunu uyguladı:

"Her peygamberin bir vasisi vardır. Hz. Peygamber (asm), Hz. Ali'yi (ra) vasi tayin etmiştir. Hz. Peygamber'in bu vasiyetini yerine getirmemek kadar büyük bir cinayet olamaz. Hem Hz. Peygamber (asm), Hz. İsa (as) gibi tekrar yeryüzüne geri gelecek ve niçin vasiyetimi yerine getirmediniz?' diye bizden hesap soracaktır. O zaman hepimiz mahcup olacak ve hüsrana uğrayacağız..."(5)

Bu gibi telkinlerle, çevresindeki insanların his ve heyecanlarını, arzu ettiği noktaya getirince Medine'yi basıp Hz. Osman'ı (ra) öldürmeye karar verdi. İbn-i Sebe, hacca gidiyormuş gibi yaparak harekete geçirdiği adamlarını Medine yakınındaki Meyve’de topladı. İlk fırsatta Medine'ye girecekler ve Hz. Osman'ı öldürmek için çareler arayacaklardı.

Katlin, Haşimîler tarafından yapıldığı intibaını vermek için de Mısırlılar Hz. Ali'nin (ra) etrafında toplanacaklar ve güya Hz. Ali'nin hakkını müdafaa edeceklerdi. Tâ ki, Emevîlerle Haşimîler karşı karşıya gelecekler ve böylece iç savaş başlayacaktı.

İbn-i Sebe, daha önce Basra, Mısır ve Küfe gibi merkezlerdeki adamlarına Hz. Aişe, Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr in (ra) imzalarıyla uydurma mektuplar göndermiş ve onlardan güya Hz. Osman’ın hilâfetten uzaklaştırılmasını istemişti. İbn-i Sebe'nin komitecileri bu mektuplarla birçok insanı ifsat ettiler. Böylece kuvvetlendiler ve yola çıkarak İbn-i Sebe'nin grubuna Medine yakınlarında katıldılar. Bu yeni kuvvetlerle İbn-i Sebe'nin eşkıyaları üç bin civarına erişmiş oluyordu.

Mısırlılar Hz. Ali'ye, Basralılar Hz. Talha'ya ve Kûfeliler de Hz. Zübeyr'e başvurarak:

"Mektuplarınızı okuduk; Osman'ı öldürüp ümmeti huzura kavuşturmak ve sizi devletin başına getirmek istiyoruz." dediler.

Onlar da, kendileri tarafından böyle bir mektubun yazılmadığını, işin içinde bir nifak olduğunu söyleyerek hemen memleketlerine dönmelerini tavsiye ettiler. İsyancılar bu defa Hz. Osman (ra)'ın yanına gittiler.

Bunun üzerine, Hz. Osman, Hz. Ali'nin de yardımıyla, asileri ve bütün Medinelileri mescitte topladı. Herkesin şikâyetini dinledi. Onlara:

"Şikâyetlerinizi nazara alacağız, hata olarak düşündüğünüz konuları düzeltmeye gayret edeceğiz. Rahat olun..." dedi.

Bu arada asiler, Mısır valisinin görevden alınmasını istediler. Hz. Osman (ra) 'vali olarak kimi istediklerini' sordu. Onlar da:

"Ebu Bekir'in oğlu Muhammed'i isteriz." diye karşılık verdiklerinde, Hz. Osman, teklifi kabul etti ve hemen tayin emrini Muhammed'e verdi.

Neticede bütün taraflar mutmain olarak geri dönmeye başladılar. İbn-i Sebe, bu durumdan fazlasıyla rahatsız oldu. Geri dönmekte olan Mısır kafilelerini tekrar Medine'ye döndürmek ve mütecaviz bir hale getirmek için şeytani bir plân hazırladı.

Mısır valisine hitâben, Hz. Osman (ra) adına bir mektup yazdı:

Mektuba, Hz. Osman (ra) namına sahte bir mühür basıp, fedailerinden birine vererek kafile arkasından yola çıkardı. O da devesiyle kafileye yetişerek, plân gereği şüpheli hareketlerle dikkati kendi üzerine çekti. Neticede kafiledekiler bu adamdan şüphelenerek onu yakaladılar ve mektubu ele geçirdiler. Zaten onun istediği de bu idi.

Mektupta Mısır valisine hitaben, "Bu âsiler geldiği zaman elebaşlarını öldür ve gerisini de hapset," diye emredilmişti. Bu mektubu dinleyen mütecavizler birden şoke oldular ve yeniden galeyana gelerek tekrar Medine'yi bastılar. Hz. Ali, Zübeyr ve Hz. Talha'nın hâdiseyi yatıştırma gayretlerine rağmen sonunda Hz. Osman (ra)'ın evini bastılar ve kendisini Kur'an okurken şehit ettiler.

Hz. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan el-Gafıkî idi. Hz..Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale kat'etmiş oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu elîm hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve çekişme devri başladı.

Bu merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya getirmek için yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (ra) Emevî, Hz. Ali (ra) ise Haşimî olduğu için, Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun yerine geçmek istediğini etrafa gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti. İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu çirkin iftirayı yaparken, diğer taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret gösteriyor, böylece halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.

Bu maksatla, Mısır'dan gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun riyasetinde bir heyet seçerek Hz. Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz. Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet başsız kalmıştır. Halifeliğe de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte etmenizi istiyoruz." dediler. Hz. Ali (ra) bu teklifi reddederek, onları evinden kovdu.

Hz. Ali'den (ra) böyle bir cevap alınması üzerine Kûfelilerden bir heyeti Hz. Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz. Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet tekliflerini reddederek huzurlarından kovdular.

İbn-i Sebe, onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri sevk ve idare eden Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri mescide toplayınız ve onlara hemen kendilerine bir halife seçmelerini söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini kılıçla tehdit ediniz..."

Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince Medinelileri mescide toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis seçiniz. Şayet siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil olmak üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz." dediler. Bu tehdidi dinleyen Medine halkı, Hz. Ali'nin (ra) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği kabul etmesini istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde bulundurarak vazifeyi, hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.

Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (ra), Hz. Ali'ye (ra) giderek O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben:

"Haklısınız; fakat devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için devletin olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.

Hz. Ali (ra), suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve gerekli cezaya çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (ra) ise, şu fikirdeydiler:

"Fitne büyümüş, devleti hedef almış ve halife şehit edilmiştir. Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin bulunması değildir. Bu fıtne hareketine katılanlanrın çoğunun öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen cezalandırılmalıdır."

Hz. Ali (ra), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre uhrâ” nassından hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" görünüşünü ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı(4).

Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (ra), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra, Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek için kuvvet toplamak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler.

Hz. Ali de (ra), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in (ra) Basra'ya gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma, bölünme olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde konakladı. Hz.Ali (ra) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka isminde bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek onlara, tefrikanın fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin sulh yoluyla daha iyi hall olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in yanına giderek onlara Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının sükûnet olduğunu, sükûnet gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini, aksi halde fıtne ve fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.

Bu neticeden her iki tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir istikrar, bir sükûn hali hâsıl oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur içersinde görerek çadırlarına çekildiler.

Bu sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını toplayarak onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları birbirine düşürüp kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün gayretimiz boşa gider; hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı başlatmak üzere yeni bir plân hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde tatbike koyulacak bu yeni plân gereği, İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz. Ali (ra) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (ra) çadırlarının etrafında yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın çadırlarına baskında bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha (ra): "Ne var, ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz. Ali'nin adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı." dediler.

Bu haber üzerine Hz. Talha ve Zübeyr (ra): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi kesmekte samimî değilmiş." dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali (ra): "Ne oluyor?" diye sordu. Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı taraf bize gece baskını yaptı. Biz de püskürttük." dediler. Hz. Ali de: "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh meselesinde aynı fikirde değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl olan Cemel Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit düştüler. İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (ra) katlinden sonra amacına doğru mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.

Hz. Ali (ra), Cemel Vak'ası'ndan sonra bir müddet Basra'da kaldı. Daha sonra oradan Kûfe'ye geldi. Müslümanların büyük bir kısmı, Fas'tan tâ Çin sınırına kadar Hz. Ali'ye (ra) biat etmişlerdi. Biat etmeyen, sadece Suriyeli Müslümanlar kalmıştı.

Hz. Ali (ra) Şam Valisi Muâviye'nin ve dolayısıyla Suriye'nin biatını temin etmek için, her zaman olduğu gibi sulh yolunu tercih ederek kendisine Cerir ismindeki bir adamını elçi olarak gönderdi.

İbn-i Sebe, Hz. Ali'nin (ra) konuyu sulh yoluyla halletme teşebbüsü üzerine, her zamanki gibi sulh yolunu tıkamak için, yine harekete geçti. Çünkü, şayet sulh olursa, Hz. Ali (ra) bundan sonra ilk iş olarak İbn Sebe taraftarlarını ele alacak, suçlular tespit edilince de âkıbetleri çok kötü olacaktı. Şu halde, iki taraf da bir esas üzere barışacak olurlarsa âsilerin hezimete uğrayacakları şüphesizdi. Onun için, mutlaka bu sulha mani olunmalı ve taraflar karşı karşıya getirilmeliydi. İbn-i Sebe ve arkadaşları hâdiseleri kendi lehlerine çevirecek bir hâlin doğmasını bekliyorlardı. Nitekim, hâdiselerin seyri lehlerine cereyan etti. Çünkü Muâviye, Hz. Ali'nin (ra) bu teklifini kabul etmemişti. Neticede her iki taraf da harp hazırlıklarını tamamlayıp Muharrem ayında Sıffin'de karşı karşıya geldiler.

Bununla beraber Hz. Ali (ra) ile Hz. Muâviye (ra) bu ayda harp etmemek için bir aylık bir mütareke yaptılar. Hz. Ali (ra) bu mütarekeyi fırsat bilerek Hz. Muâviye'ye sulh için yeniden heyetler yolladı.

İbn-i Sebe, harbe mani olmak için giden heyetler içine Hâtem oğlu Adiy ve Sebt gibi adamlarını soktu. Bu adamlar Hz. Muâviye'yi mütecaviz bir lisanla tehdit etmişler ve O'na karşı, "Siz de Cemel Vak'ası'nda hezimete uğrayanlardan daha perişan olacaksınız..." gibi tahrik edici sözler sarf ederek muhtemel bir sulha mani olmuşlardı.

İbn-i Sebe ve adamları, bir taraftan da Hz. Ali'nin ordusunu bir an evvel harbe girmeye teşvik ediyor ve onlara, "Şamlıların da Cemel Vak'ası'ndakiler gibi hezimete uğrayacaklarını" telkin ediyorlardı. Neticede taraflar yine karşı karşıya geldiler ve Sıffin Savaşı gerçekleşti.

İbn-i Sebe, bu iç savaşlarla esas amacına yaklaşmış oluyordu. Çünkü onun asıl amacı, İslâm itikadına hurâfeler sokarak onu öz saflığından çıkarmaktı.

Bugün kavga eden müminler yarın barışabilir ve tekrar bir araya gelerek İslâm birliğini yeniden tesis edebilirlerdi. Müslümanlar arasında tâ kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, hiziplere ayırmak icap ediyordu. Şimdi yapılacak en önemli iş, inançları asıl çizgisinden saptırmak için dine hurâfeler sokmaktı. İbn-i Sebe bu işe, "Ehl-i Beyt" muhabbetini istismar etmekle başladı. Ehl-i Beyt'in en ateşli bir taraftarı olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz. Ali'nin hakkı olduğunu ve O'ndan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Hz. Ali ve evlâtlarını, "İlâhlar Hanedanı" haline getirerek İslâm Dinini Hristiyanlıkta olduğu gibi tevhit esasından saptırmaya tevessül etti. Sonunda, İbn-i Sebe başkanlığındaki bir grup, Hz. Ali'nin (ra), huzuruna çıkarak O'na: "Sen Rabbimizsin, İlâhımızsın," dediler. Hz. Ali, bu müşriklerin bir kısmını yaktırdı(6). İbn-i Sebe'yi ise, ordu içinde taraftarlarının çokluğu sebebiyle, fitne ve zaafa yol açacağı endişesinden, yaktırmaktan vazgeçti. İran'ın eski hükümet merkezi olan Medayin'e sürdürdü.

Ne yazık ki, Medayin, İbn-i Sebe'nin sapık fikirlerinin üretilmesine çok müsait bir zemin idi. İbn-i Sebe burada, vaktiyle Hz. Ali'den kaçan Haricilerle görüştü ve reisleri Evfa oğlunu buldu. Evfa oğlunun Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: "Böyle bir hareketle Ali'yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz." dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe'ye fikrini sorunca, o da: "Üç fedai ile bu işi hallederiz." dedi.

Bu konuşmadan sonra, Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnü’l-Âs'ın öldürülmesinde mutabık kaldılar. Bu maksatla üç suikastçıyı yola çıkardılar. Üç sahabe, Ramazan’ın 17'nci günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali'yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.

İbn-i Sebe, İbn-i Mülcem'i Hz. Ali'yi öldürtmek üzere yola çıkardıktan sonra Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe'ye göndermişti. Meymun oğlu orada: "Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır..." gibi hurâfeler yayacaktı.

İbn-i Sebe, yakın mesai arkadaşları ile beraber İran’da yapacakları ihanet faaliyetlerinin plânlarını hazırladılar ve çalışmaya koyuldular. O günkü sosyal durum da onların bu plânlarını uygulamaya son derece elverişli idi. Şöyle ki:

İslâmîyet’ çok kısa bir zamanda geniş bir sahaya yayılmıştı. Bu derece geniş ve yaygın bir coğrafya üzerinde İslâm'ın bütün anlam ve inceliklerini, hikmet ve hakikatlerini, yeni Müslümanlığı kabul etmiş milletlere, intikal ettirmek, mizaçları farklı kavimleri İslâmî potada eritmek ve yoğurmak, henüz yeni kurulmuş bir İslâm Devleti için fevkalâde zor bir işti. İslâm'ın ulaştığı her yerde, İslâm'a kitleler halinde katılmalar oluyordu. Gerçi bu durum, Müslümanları sevindiriyordu. Fakat, mânevi hamur gerekli şekilde yoğrulamıyor, ideal mânâda Müslümanlar pek yetişemiyor, dolayısıyla de ideal duyuş ve yaşayış açısından Müslümanlar arzu edilen kıvamda bütünleşemiyordu. Halk tabakaları, işlenmemiş ham toprak gibiydiler. Bu durum, bilhassa kendini İran'da açık bir şekilde gösteriyordu.

Yeni Müslüman olmuş kimseler, eski yanlış inançlarından bütün bütün kurtulmuş değillerdi. Asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisinde kalarak ruhları, akılları, kalpleri boyanmış bu insanlara İslâm'ın vehim ve hayâlâttan, düzmece ve hurâfattan uzak olan berrak, net, safi hakikatlerini olduğu gibi kabul etmek hayli zor geliyordu. İslâmîyet’ bu mutaassıp insanlarca hakkıyla hazmedilemiyor ve hak din kalplere ve hislere tam mânâsıyla yerleştirilemiyordu. Psikolojik olarak istiyorlardı ki eski inançlarını, örf ve an'anelerini de İslâmîyet’le birlikte devam ettirsinler.

Diğer taraftan, hilâfet makamı da, bu ülkede ikaz ve irşat hizmetini gereken seviyede yapamıyordu. O beldelerdeki insanlara, İslâm'ı bütün müesseseleriyle yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, büyük ölçüde aksıyordu. Zira, İslâmîyet’ gayet geniş bir sahaya yayılmış, sahabelerin büyük bir kısmı iç fitnelerde vefat etmiş, diğer bir kısmı uzlet hayatını tercih etmiş, bir kısmı da sosyal hayata müdahale edemeyecek kadar yaşlanmıştı.

Bu önemli görevin ihmal edilmesi neticesinde, bu yeni beldeler uzun süre sahipsiz kaldı. Fetih zamanında aldıkları ilk feyiz ve ilimle Kur'an'a ve imana ait hakikatleri tamamıyla ihata edememişlerdi. Bu sebeble henüz hak ve bâtılı, hurâfe ve hakikati temyiz edecek duruma gelmemişlerdi.

İşte, Yahudi gibi dessas bir kavim, bu sosyal durumdan faydalanmayı başardı.

İbn-i Sebe'nin, İran'da olumsuz fikirlerini yerleştirmesinde önemli bir faktör de halkın psikolojik yapısıydı. Onların iç dünyasında, akıldan ziyade his hükmediyordu. Gönülleri hakikatten ziyade efsane ve hurâfelere açıktı. Hâdiseleri mantık ve muhakeme uyumu içinde tahlil edemiyor, fikir süzgecinden hakkıyla geçiremiyorlardı.

Diğer taraftan asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından söndürülmesini de bir türlü hazmedemiyor, akıl plânında olmasa bile, his plânında İslâmîyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı.

İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirmesini bildi. Arkadaşlarını toplayarak onlara şöyle dedi:

"Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki, bu, Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edecek bir savaştır. Şimdi, biz Ali'yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. O'na, yerine göre 'ulûhiyet' yakıştıracağız, yerine göre 'peygamberdir' diyeceğiz, yerine göre de 'hilâfetin, Ali'nin hakkı olduğunu, fakat Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın O'nun bu hakkını gasbettiklerini' anlatacağız."

İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirildiler. Bunlar, "Hilâfet Ali'nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah'ın iradesine karşı geldiler... Allah'ın iradesine itaat için Ali'den yana çıkmak lâzımdır..." diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri giderek insanlara ilâhlık isnat eden "Hulûl Akidesini" İslâm inancına sokmak için gayret gösterdiler. İslâm inancını asıl çizgisinden saptırarak, tevhit akidesine taban tabana zıt bir inanışı yaymaya başladılar. "Hulûl Akidesi" İranlıların eski dinlerinde de vardı. Bu bakımdan, bu bâtıl itikat onlarda kolaylıkla taraftar buldu.

Önce, Hz. Ali'ye (ra) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, O'nun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran'da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıktı.

Hz. Ali'nin (ra) vefatında İbn-i Sebe, "Ölen Ali değil, O'nun sûretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur." diyerek O'nun ölümüne hulûl akidesi paralelinde bir yorum getirdi.

Böylece, Mısır'da "Sebeiyye Mezhebi"nin kurulmasıyla tohumu atılan Şiîlik, İran'da yeşermeye, gelişmeye başladı. Ve bundan yirmiden fazla fırka (kol) türedi.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şiî akımı kaç bölüme ayrılır ve inanç olarak farklı yönleri nelerdir?

Kaynaklar:

1. MS. 70 yıllarında Romalıların Yahudileri Filistin'den uzaklaştırmasından sonra Yahudiler, kabile kabile Arabistan, Hicaz ve Yemen'e yerleşmişler ve buraları İkinci "Arz-ı Mev'ud" saymışlardı. Kısa zamanda buraların servet, mülk ve arazilerini ellerine geçirmişler, bir taraftan Musevîliği yaymaya çalışırken, diğer taraftan da halkı alabildiğine sömürmüşlerdi. Bir ara Yemen Hükümdarı Musevîliği kabûl edince, Yahudiler Yemen'de ağırlıklarını hissettirmeye başlamışlardı. Fakat, İslâmiyet’in doğuşu ve hızla yayılması onları endişeye sevk etmişti. Nitekim Hicaz ve civârında İslâmiyet’in yayılmasıyla mağlup ve makhur olarak oralardan sökülüp atılmışlardı. Mekke ve Medine'deki Yahudilerin Müslümanlar karşısında uğradıkları bu mağlûbiyet, Yemen Yahudilerini son derece rencide etmişti.

2. Ziyaeddin Gümüşhanevî, Netaic-i i'tikadiye, s. 86.

3. Abdullah İbn-i Sebe hahambaşıydı ve büyük bir komiteciydi. Hz. Osman (ra) zamanında Yemen'den Medine-i Münevvere'ye gelerek zâhiren Müslüman olmuştu. İlk nifak ve ihtilâf tohumlarını burada atmaya başladı. İslâmiyet’i içinden yıkmak için büyük gayret gösterdi. Bu Yahudi dönmesinin maksadı, Pavlos'un Hristiyanlığa yaptığı gibi İslâm akaidini ifsat ederek Müslümanlığı çığırından çıkarmak ve Müslümanları birer hurâfeci ve hayâlperest haline getirmekti. Şunu hemen ifâde edelim ki, Yahudilerin İslâm Dinine düşmanlıkları Peygamberimizin (asm) doğumu ile başlamıştı. Onlar, Tevrat'tan mülhem olarak Ahir Zaman Peygamberi'nin gelişini bekliyorlar, lâkin O'nun, kendi milletlerinden olacağını zannediyorlardı. Zanlarının hilâfına, Ahir Zaman Peygamberi Kureyş'ten gelince, bu hâl onların kin ve hasedini galeyana getirdi. Bütün gayretlerine rağmen, gerek Resulüllah Efendimizin hayatında, gerekse Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) devirlerinde Müslümanlar arasına en ufak bir fitne sokmaya muvaffak olamadılar. Hz. Osman (ra) devrinin sonlarına doğru ellerine bazı fırsatlar geçti. İbn-i Sebe de bu fırsatları en iyi bir şekilde değerlendirmeyi başardı.

4. Prof. Muhammed Ebû Zehra, Mezhebler Tarihi, s. 39.

5. İbn-i Sebe Hıristiyanlıktaki ric'at fikrini taraftarlarına kabul ettirerek onları galeyana getirmeyi başarmıştı. İbn-i Sebe, halka, "Hz. İsa'nın geri döneceğine inandığınız halde, neden Hz. Peygamber'in tekrar geri döneceğine inanmıyorsunuz? Halbuki, şu âyet-i kerîme Hz. Peygamber'in tekrar geri döneceğini bize bildirmektedir: "Herhalde O Kur'ân'ı senin üzerine farz kılan (Allah), seni (tekrar) dönülecek yere döndürecektir." İbn-i Sebe, yukarıdaki âyeti kendi fikrine delil getiriyor ve Hz. Peygamber'in geri gelmeye Hz. İsa'dan daha fazla hak sahibi olduğunu telkin ederek halkı ifsat ediyordu. Halbuki, bu âyet-i kerîmenin mânâsı İbn-i Sebe'nin iddia ettiği gibi değildir. Bu âyet-i kerîme Hicret sırasında nazil olmuştu. Resulullah Mekke'den hicretinde, el-Cuhfe denilen yere geldiği zaman, doğup büyüdüğü Mekke'den ayrılışın ızdırabını duyarak kederlenmiş ve Cenâb-ı Hak, Resûl-i Edîb'ini (S.A.V.) teskin ve teselli için bu âyeti inzal buyurmuş ve O'nun tekrar Mekke'ye döneceğini haber vermişti.

6. Abdurrahman İbn-i Ahmed, Şerh-i Mevakıf, s. 624, H. 1286, İst. Fahreddin Razî, Muhassilu Kelâm, s. 177, H. 1323, Mısır. Hz. Ali (R.A.) bir gün evinden çıkarken bu sapık güruhtan birkaç kişinin kendisine secde ettiklerini görmüş, onlara ne yaptıklarını sormuş. Onların kendisine "Sen, O'sun" dediklerini duyunca, hayretle: "Ben kimim?" demişti. Onlar da (hâşâ): "Sen O'ndan gayrı bir mabûd olmayan Allah'sın" demeleri üzerine celallenerek: "Bu söz küfürdür. Bundan tevbe ediniz. Yoksa sizi mahvederim" cevabını vermiş, onlara 3 gün süre tanımıştı. Verilen mühlet içinde tevbeye yanaşmadıkları için, Hz. Ali, bu sapık adamların yakılmasını emretmişti...

2 Hariciler kimdir, nasıl ortaya çıkmıştır ve temel özellikleri nelerdir?

Hariciler, Hz. Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkarlar. Hz. Ali ve Hz. Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Hz. Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kur'an sayfaları takarlar, "Aramızda Kur'an hakem olsun." derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar.

İşte bu "Hakem Olayından" sonra bir kısım insanlar "Sen insanları hakem olarak kabul ettin. Halbuki hüküm ancak Allah’ındır." diyerek Hz. Ali'nin saflarından ayrılırlar.(1) Bunlara "hariciler" denir.

"Hüküm ancak Allah'ındır."(2)

cümlesi, haricilerin sloganı haline gelir. Hatta bir gün Hz. Ali halka hitabederken haricilerden biri kalkar,

"Ey Ali! Allah’ın dinine insanları ortak kıldın. Hüküm ancak Allah’ındır."

der. Bunun üzerine her taraftan "Hüküm ancak Allah'ın!", "Hüküm ancak Allah'ın!" sesleri yükselir. Hz. Ali buna mukabil şöyle der:

"Söz, hak bir söz, fakat bununla batıl murat ediliyor."(3)

Bir gün Hz. Peygamber (asm) ganimet dağıtırken biri çıkar, "Ya Muhammed, adil ol! Adaletle dağıtmadın!" der. Kıpkırmızı olan Hz. Peygamber "Ben adil olmazsam daha kim adil olur?" der ve şunu bildirir:

"Dikkat edin, bunun neslinden (bu cinsten) ilerde bir kavim zuhur edecek. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar."(4)

İşte hariciler bu hadisin çizdiği çerçevede insanlardır. İslam kahramanı Hz. Ali'yi bile tekfirden çekinmemişlerdir. Aslında ibadete düşkündürler. Hz. Peygamber (asm)'in tarifiyle,

"Sizden biri onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu küçük görür. Lakin onların imanı boğazlarını aşmaz."(5)

Şatıbî'nin yorumuyla, yani okuduklarını anlamazlar.(6)

Hz. Ali, İbn-i Abbası haricilere elçi olarak gönderir. Onlar "Hüküm ancak Allah'ın!" dediklerinde İbn-i Abbas şöyle der:

"Evet, hüküm ancak Allah'ın. Fakat Allah karı-koca arasındaki geçimsizlikte hakem tayinini istemiştir.(7) Keza, ihramlı iken avlanan hakkında yine hakem tayin etmiştir.(8) Dolayısıyla karı-koca ve av meselesinde hakem tayin etmek mi önce gelir, yoksa ümmeti ilgilendiren bir meselede mi?"(9)

Hariciler genelde çöl Araplarıdır. İslam öncesinde fakir bir halde yaşamışlardır. Çölde yaşamaya devam ettiklerinden İslam'a girince de ekonomik durumları iyileşmez. Bunların fikirleri basit, tasavvurları dardır. Bu yüzden "dinde mutaassıp, mahakeme güçleri noksan" insanlardır. Çabuk öfkelenirler, kolaylıkla infiale kapılırlar. Yaşadıkları çöl misali, sert tabiatlı, katı kalplidirler.(10)

Hariciler gayri müslimler yerine hep Müslümanlarla uğraşmışlardır.(11)

Hoşgörüsüzlük, fanatiklik, kendinden olmayanlara kapıları kapatmak, kaba kuvvete, şiddete başvurarak politik değişmeyi etkilemek ve dar kafalılık bunların en belirgin özelliklerindendir.(12)

Hariciler her günahı küfür olarak kabul ederler. Büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde olacağını söylerler.(13) Onlara göre küfür ve imanın ortası yoktur.(14) Amelin imandan bir cüz olduğunu iddia ederler. Müşrikler ve kafirler hakkında inen ayetlerin zahiri manalarından hareketle hüküm çıkarırlar.(15) Mesela,

"Ona bir yol bulan için beytullahı haccetmek Allah'ın insanlar üzerinde hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz Allah alemlerden müstağnidir."(16)

ayetiyle, hacca gitmeyenin kafir olduğuna hükmederler. Halbuki hüküm hac yapmayan için değil değil, onu inkar eden içindir.(17)

Keza, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir." (18) ayetiyle fasıkın, günahkarın mü'min olmadığına delil getirirler.(19) Halbuki, Allah'ın indirdiğini tasdik (kabul) etmeyenin kafir olduğuna itiraz yok ise de Allah'ın emrini kabul ettiği halde yapmayan günahkarlar yine mümindirler. Bunlara asla kafir denilemez.

Neredeyse bir iman esası konumuna yükseltilen dinî hoşgörüsüzlüğü siyasî ala­na da taşımak, kendinden olmayanlara karşı zora başvurarak sosyal ve politik değişmeyi sağlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilecek olan Hârici siyaset anla­yışının uzantılarını sonraki dönemlerde de görmek mümkündür. İslâm tarihi bo­yunca bazı grup ve fırkaların benzer ra­dikal anlayışları bayraklaştırdıkları bili­nen bir husustur.

Hz. Peygamber (asm)'in İslâm toplumunun oluşup gelişmesinde gös­termiş olduğu esnekliği ortaya koyama­yan Hâriciler, zamanla küçük gruplara ay­rılmışlar ve kendilerinin dışındaki Müslümanlar için başvurdukları zor kullanma yöntemini kendilerinden kabul etmedik­leri diğer Haricî gruplara da uygulamış­lardır.

Sonuçta giderek küçük gruplara ayrılan Hâricîler'den ancak itidali tercih edenler bugüne ulaşabilmiştir. Günümüz­de Umman, Zengibar, Doğu ve Kuzey Af­rika'da küçük topluluklar halinde yaşa­yan ve artık Müslüman çoğunluğu tekfir etmeyen, amaçlarına ulaşmak için de si­yasî cinayetlere başvurmayan Hâriciler İbâdî mezhebine bağlıdır. Aradan geçen uzun zaman onları geniş İslâm topluluğunun etkisi altına almıştır.(20)

İlave bilgi için tıklayınız:

HÂRİCÎLİK (HÂRİCİYE)

Kaynaklar:

1. Şehristani, s. 106-107; Eş'ari, I, 167-168; İbnu Teymiye, Takıyyüddin, et-Tefsiru'l - Kebir, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 8-9; Şatıbi, Ebu İshak, el- Muvafakat fi Usuli'ş- Şeria, Beyrut, ts., III, 292; Ebu Zehra, Muhammed, Tarihu'l-Mezahibi'l-İslamiye, Daru'l-Fikri'l-Arabi, I, 65; Yemeni, Ebu Muhammed, Akaidu seles ve's- Sebîne fırka, Tahkik: Muhammed Abdullah Zerban el-/amidi, Mektebetu'l- Ulûm ve'l- Hikem, Medine, 1414 h., I, 11-12; Kılavuz, s. 311.
2. En'am, 57; Yusuf, 40, 67.
3. Şehristani, s. 107 (dipnotta).
4. Buhari, Megazi, 61; Müslim, Zekat. 144-146; İbnu Hanbel, III, 4.
5. Buhari, Menakıb, 25; Müslim, Zekat, 147; İbnu Mace, Mukaddime, 12.
6. Şatıbî, el-İ'tisam, s. 403.
7. "Eğer karı- koca arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin" ayetine işarettir. Nisa, 35.
8. Maide, 95.
9. Cevzi, İbnu Kayyim, İ'lamu'l- Muvakkiin an Rabbi'l - Alemin, Daru'l - Kütübi'l -İlmiyye, Beyrut, 1991, I, 163; Şatıbi, el- Muvafakat, III, 292.
10. bk. Ebu Zehra, I, 68-69.
11. Akyol, Taha, Haricilik ve Şia, Kubbealtı Neş. İst. 1988, s. 97.
12. Fazlurrahman, İslam, Ter. Mehmet Aydın ve Mehmet Dağ, Selçuk Yay. Ank. 3. Bsk, s. 234.
13. Eş'ari, I, 167-168.
14. Taftezani, Şerhu'l - Akaid, s. 140-141.
15. bk. Şatıbî, İ'tisam, s. 404; Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV. Yay. Ankara, 1989, s. 37-39.
16. Âl-i İmran, 97.
17. Ebu Zehra, I, 71-73.
18. Maide, 44.
19. Alûsî, VI, 145.
20. bk. DİA, HAricilik md.

3 Mezhep değiştirmek caiz midir? Mezhep değiştirmek için ne yapmak gerekir?

Ehl-i sünnet mezheplerin hepsi haktır ve hepsi de doğrudur. Bu bakımdan şu mezhep diğerinden daha üstündür gibi bir düşünce yanlıştır.

Her mevsime göre değişik elbise giyilir. Her hastalığa göre farklı ilâç alınır. Bunun gibi, asırlara göre şeriatlar, milletlerin yaşayış ve kabiliyetlerine göre de hükümler değişebilir. Nitekim İslâmdan önce her millete ayrı ayrı şeriat ve peygamberler gönderildiği olmuştur.

Peygamber Efendimizin (asm) gelmesinden önce insanlar birbirlerinden çok uzak, yaşayış ve kabiliyet bakımından bedeviyete yakın olduğundan, o zaman gelen şeriatlar da onların haline uygun olarak farklı farklı gelmiştir. Öyle ki, aynı bölgede, aynı asırda, ayrı ayrı şeriat ve peygamberler gönderildiği olmuştur.

Peygamber Efendimizin (asm) gelmesinden sonra insanlar kabiliyet, yaşayış ve anlayış bakımından daha yüksek bir seviyeye çıktılar. Dinî sahada ve sosyal hayatta birçok inkılâp ve değişiklikler meydana geldi. Böylece insanlar bir tek hocadan ders alacak, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete ulaştılar. Bunun için de ayrı ayrı şeriatlara ve peygamberlere lüzum kalmamıştır. Fakat insanlık yaşayış, örf ve âdet itibariyle aynı seviyeye gelmediklerinden mezhepler birden fazla olmuştur.

Şayet insanlığın çoğunluğu yüksek bir okulun talebeleri gibi, eğitim, kültür ve yaşayış bakımından aynı seviyede olsalar, o vakit mezhepler birleşebilirdi. Fakat şu andaki insanlığın durumu buna müsait değildir.

Mezheplerin birden fazla olmasının hikmetine gelince, Bediüzzaman Said Nursi bu hususta şöyle bir misal vermektedir:

“Bir su beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki:"

"Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vaciptir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattır; afiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt eder (çoğalır). Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vaciptir; başka hükmü yoktur.”

“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye (İlâhî hükümler) mezheplere, hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittiba edenlere (uyanlara) göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.”
1

Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanlar dört mezhepten birisine bağlıdırlar. Bir Müslüman hak mezheplerden birisine tâbi olur, ibadet ve muamelelerini o mezhebin hüküm ve içtihadlarına göre sürdürebilir. İslâmî hayatını bu mezheplerden birisine göre yapan bir Müslümanın, ölünceye kadar aynı mezhepte kalması gibi bir mecburiyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, arzu ederse tamamen bir diğer hak mezhebe geçebilir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, dilerse Hanefî mezhebine; Hanefi mezhebine mensup bir kimse de, isterse Şâfiî mezhebine geçebilir.

Ancak bir mezhepten diğer mezhebe geçen kimsenin, ibadet ve muamelelerinin kâmil mânâda olabilmesi için, girdiği mezhebin meselelerini bilmesi gerekir. Meselâ bir Şâfiî, Hanefi mezhebine geçiyorsa, en azından o mezhebe göre abdestin farzlarını, abdesti bozan halleri, namazın rükünlerini ve vaciplerini bilmesi gerekir. Bunları bilmeden geçecek olursa, farkına varmadan ibadetini eksik yapıp hataya düşebilir.

Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır.

Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir:

Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır.” deyip o meselede Hanefiye tabi olsa, namazı sahih olmaz.

İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt meseleleri birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir. Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir.2

Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederek abdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.

Yine, Hanefi mezhebinde olmayıp diğer mezheplerde olan ve ibadetlerin başlarında ve sonlarında yapılması sünnet dua ve benzeri nafile ibadetlerde o mezhebin görüşünü taklit etmek bir azimettir, sevaplıdır ve güzel bir harekettir.

İçtihat ve Taklit konularında şunlara da dikkat edilmesi gerekir:

- Bir mezhebi taklit etme hususunda insanlar üç gruptur:

Birinci sınıf; içtihat rütbesine kavuşmuş alimlerdir. Bu mertebeye ulaşmış kimsenin başkasını taklit etmesi caiz değildir.

İkinci sınıf; mutlak içtihat mertebesine ulaşmamakla beraber, mezhep imamının ilmî usulünü bilen, aynı usul çerçevesinde, belli konularda farklı görüşler ortaya koyabilen ilim sahibi kimselerdir. Bunlar -farklı derecelere sahip olmakla beraber-  müçtehit fil-mezhep, müçtehit fil-mesele unvanını alabilenlerdir.

Üçüncü kısım ise avam tabakasıdır.

- Alimlere göre, avamın mezhebi yoktur, onların mezhebi müftünün fetvasıdır. Çünkü, bir mezhebi gerçek anlamda taklit etmek, onun görüşlerini bilmekle mümkündür. Bir mezhebin görüşlerinin daha isabetli olduğunu tespit etmek, önemli bilgi birikimiyle mümkündür. Bunun zor bir husus olduğu ortadadır.  Bu zorluk, yalnız avam/halk kesimi için değil, bizim gibi sözde hocalar için de geçerlidir.(bk. Ravdatu’t-talibîn, 4/115-şamile).

- Mezheplerin taklit edilmesi konusu, belli bir alimin görüşüne dayalı olarak ortaya çıkmamıştır. İslam alimleri, dört mezhebin görüşlerinin Ehl-i sünnet akidesine uygun olduğu hususunda icma olduğunu söylemişlerdir.(bk.el-Müflih, el-Furu’, 12/202-şamile). Bu nedenle hak mezheplerden birini esas alarak dinimizi yaşamamız gerekir. Ancak zor durumlarda başka hak bir mezhebin görüşüyle amel etmek de mümkündür.

- Herhangi bir mezhebe geçmede, dinî bir merasim söz konusu olmadığı gibi, konulmuş belli kuralları da yoktur. Önemli olan, bağlandığı mezhebin kurallarını öğrenmek ve ona göre amel etmektir.

- Bazı alimlere göre herhangi bir mezhebi taklit etmenin bazı şartları vardır:

1. Taklit edilen mezhebin mudevven/ilmiyle kaynaklarıyla oturmuş bir konumda hak bir mezhep olmalıdır.

2. Taklit edenin taklit edilenin söz konusu mesele hakkındaki ilmî şartlarını, usulünü bilmelidir.

3. Taklit ettiği konu, resmi mahkeme/kadı tarafından nakzedilen/hükmü bozulan bir konu olmamalıdır.

4. Her mezhepten ruhsatları bir araya getirecek şekilde olmamalıdır.

5. Aynı konuda bir mezhebe göre amel ettiği halde, başka bir zamanda ona muhalif bir görüşe göre taklit yapılmamalıdır.

6. Bir konuda farklı mezheplerin görüşü telfik edilmemelidir. Söz gelimi, eli kadına değen bir kimsenin bu konuda Hanefî mezhebini, sonra bir yerinden akan kandan dolayı da Şafii mezhebini taklit etmek, her iki mezhebe göre de abdestinin olmadığının göstergesidir.(bk. İanetu’t-talibîn, 4/249).

Bu şartlar da gösteriyor ki, avam tabakasının mezhebi alimlerin fetvasıdır. Çünkü, bu şartların hepsi belli bir ilim birikimini gerektirir.

Kaynaklar:

1) Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, s. 454-455, İstanbul, Sözler Yayınevi, 1987.

2) İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar. (Beyrut: İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî) 1:51; es-Seyyid Ebî Bekir. İânetü’t-Tâlibîn. (Beyrut: İhyâü’t-Türarâsi’l-Arabî) 4:219;

4 Mezheplerin hangi ülkede daha yaygın olduğu hakkında bilgi verir misiniz? Yani hangi mezhep hangi ülkede daha yaygındır?

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmilik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi).

Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya Müslümanları genel olarak Hanefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki Müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.).

Şâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir. Bu mezhep, Irak'ta da yayılmıştır. Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Mâveraunnehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi.

Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir. Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi.

Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi mezhebi üstünlük kazandı. Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir. Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir.

Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya Müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir. (Ebû Zehra, a.g.e, 358 vd.).

Hanbelî mezhebinin fakihleri çok güçlü olduğu halde, istenilen ölçüde yayılmamıştır. Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta hiçbir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir. Ancak Necid ile Saud (ö. 795/1393) ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarımadasında Hanbelî mezhebi oldukça güçlenmiştir.

Bu mezhebin fazla yayılmamasının sebepleri şunlardır: Hanbelî mezhebi teşekkül etmezden önce Irak'ta Hanef, Mısır'da Şâfıî ve Mâlikî, Endülüs ve Mağrib'te yine Mâlikî mezhebi hâkim durumda idi.

Malikî Mezhebi, başlangıçta Hicaz'da yaygındı. Ancak sonraları çeşitli sebeblerden dolayı bu bölgedeki müntesipleri azalmıştır.

İmam Malik'in görüşleri, henüz hayatta iken, Mısır'a taşınmıştı. Mısırlı öğrencilerin memleketlerine döndüklerinde, Malikî fıkhına göre yetiştirdikleri öğrencileri vasıtasıyla mezheb, Mısır'da yayılarak yerleşmeye başladı. Ancak daha sonra, Şafiî mezhebi buradaki üstünlüğü ele geçirmişti. Bundan sonra, Mısır'da her iki mezheble de amel edilmeye devam edilmiş, yargı işlerinde Hanefî Mezhebi de müracaat edilen bir merci olarak varlığını göstermişti. Ancak daha sonra Fatımîler Mısır'a hâkim oldukları zaman, kaza ve fetva işlerinde Şia ön plana çıkmıştı. Fatımîler, Câmi'u'l-Ezher'i kurarak burayı, Şia Mezhebinin ilmî merkezi haline getirmişler ve Ehl-i Sünnet mezhepleri silinmeye çalışılmıştır.

Selahaddin Eyyubî tarafından Fatımî hâkimiyetine son verilince, Ehl-i Sünnet ihya edilmiş, Şafiî mezhebi tekrar birinci seviyeye çıkmıştı. Bununla birlikte, Malikî fıkhının okutulduğu medreseler sayesinde Malikîlik de güç kazannııştır. Memlûklular devrinde kaza işlerinde dört mezheb esas alınmıştır. Mısır baş kadısı Şafiîlerden, ikinci kadı da Malikîler'den atanırdı.1920'lerde Mısır'da şahıslar hukuku Malikî mezhebi esas alınarak yeniden gözden geçirilmiştir.

Bu mezhebin hakim olduğu diğeı bir bölge de Mağrib ülkesidir. İmam Malik'in öğrencileri tarafından buraya getirilen Malikî fıkhı, âlimlere danışmadan karar almayan, ciddi ve fukuhaya saygılı yöneticilerin uygulamalarıyla halk arasında yaygınlık kazanmıştır.

Malikî Mezhebi, Endülüs'te de en çok müntesibi bulunan mezhebdir. Endülüs'te önceleri Evzâi mezhebi üstündü. Fakat, Hicrî 200'lerden sonra Malikî mezhebi, bu bölgeye hâkim olmaya başladı. Mlikîliği Endülüs'e ilk getiren kimse, İmam Malik'in seçkin öğrencilerinden biri olan, Ziyad b. Abdurrahman olmuştur. Endülüs Emevi devletinin Abbasilerle olan kötü ilişkileri onların Malikî mezhebini devletlerine hâkim kılmasına sebeb olmuştur.

Malikî mezhebi, Sicilya, Fas, Sudan'da yayılmış; Bağdat, Basra hatta Nişabur'a kadar uzanmıştır.

Malikî mezhebinin Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs'te yayılıp da, diğer bölgelerde etkinlik gösterememesinin sebebi olarak; Endülüs'ten Medine'ye kadar olan bölgede, Medine'nin kuzey ve doğu tarafındaki memleketlerde olduğu gibi, ilmî merkezler ve etrafında ders halkalarının oluştuğu müctehid imamların olmayışı, ayrıca Batı'dan gelen öğrencilerin fıkhî ekolleşmelerin geliştiği doğu taraflarına yönelmelerinin zorluğu gösterilmektedir. İmam Malik'e gelen talebeler onun gibi bir üstada kavuştuktan sonra ilmin kaynağı Medine'nin dışına çıkıp doğuya yönelmeye, ihtiyaç da duymuyorlardı. Kuzey ve doğuya doğru Malikîliğin az gelişmesinin sebebinin yolları üzerinde bulunan Şam ve Irak bölgesinde ilmî hareketliliğin had safhaya ulaşmış bulunması sebebiyle buralara ilim tahsili için uğrayan öğrencilerin burada bulduklar ile ilmî doygunluğa ulaşmaları olduğu şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır. (bk. Ebu Zehra, a.g.e., 407 vd).

5 Vahdet-i vücut hakkında biraz bilgi verir misiniz?

“Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.) diyerek, varlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu esas alan ve mahlukatın varlığını kabul etmeyen bir tasavvuf ekolüdür. Ekolun kurucusu Muhyiddin-i Arabî Hazretleridir. Sadeddin Konvevî Hazretlerinin dışında, bu yola giren büyük zatlara rastlanmaz.

Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin bazı görüşleri, kendisinden sonra gelen tasavvuf ehlince benimsenmiş olmakla birlikte bu yol, diğer tarikatlar gibi, büyük kitlelerin tâbi olduğu bir meşrep hâlini almamıştır.

Vahdet-i vücut meşrebinde Allah namına mahlukat inkâr edilirken, materyalistler ve tabiatçılar bu meşrebi o büyük velinin anlayışına taban tabana zıt bir yola çekerek, tabiat namına Allah’ı inkar yoluna girmişlerdir.

Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. "Vahdet"in sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime hâlini alırlarsa vahdete erilmiş olunur.

Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacibü'l-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkinü'’l-vücut” tabirleri kullanılır.

Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı. Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı.

İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der.

Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek hâlde değildir.

İstiğrak halinin bir gölgesi, günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir. İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur.

Vahdetü’l-vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir.

Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.

Risale-i Nur Külliyatı'ndan Mektûbat’ta, “Kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “Bu mesele-i vahdetü’l vücudu, şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:

"O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.”

Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye. Bu meşrep de öyle. Şartı, “ehass-ı havas” yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor; sadece istiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli. Yâni tevhit denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar.

İlk cümlede o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere hadleri bildiriyor: "Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşrep” ifadesiyle...

Elimize bir meyveyi düşünelim. Bu meyve halk (yaratma) fiiliyle var olmuş ve onda Hâlık ismi tecelli etmiştir. Bu fiil ve bu tecelli olmasa o meyve vücuda gelemez. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hâllenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca meyvelerini âfiyetle yer ve Rezzâk olan Allah’a şükrederler. İstiğrak hâlinde şükür de yoktur. Zira, ne meyve vardır ne insan.

Nur Külliyat'ında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da "ehass-ı havas" oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir.

“Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.”

denilerek, bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.

Ne sahabeler, ne mezhep imamları ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini "nübüvvet vazifesi" dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de

“Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.”

buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor.

Nur Külliyatı'nda dikkat çekilen önemli bir nokta da bu meşrebe giren bir velînin sadece "Allah’a iman"da terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini düşünmemekle yahut hayal saymakla onlardan gereken feyzi alamadığıdır. İstiğrak hâlinde söylenen “lâ mevcude illâ hu” sözünün uyanık hâlde söylense, diğer beş iman rüknünün dikkate alınmaması sonucu doğar...

Öte yandan, bu meşrebi uyanık hâlde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, -hâşâ- hakiki olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın yaratıcılığı da hayalî olur. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, irade gerekmeyeceğinden, bütün ilâhî sıfatların ulviyetleri de gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelli ettimiş olduğu mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise, velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır...

6 Hangi mezhebe uysam daha iyi olur, hangisi daha üstün?

Ehl-i sünnet mezheplerin hepsi haktır ve hepsi de doğrudur. Bu bakımdan şu mezhep diğerinden daha üstündür gibi bir düşünce yanlıştır.

Her mevsime göre değişik elbise giyilir. Her hastalığa göre farklı ilâç alınır. Bunun gibi, asırlara göre şeriatlar, milletlerin yaşayış ve kabiliyetlerine göre de hükümler değişebilir. Nitekim İslâmdan önce her millete ayrı ayrı şeriat ve peygamberler gönderildiği olmuştur.

Peygamber Efendimiz (asm)'in gelmesinden önce insanlar birbirlerinden çok uzak, yaşayış ve kabiliyet bakımından bedeviyete yakın olduğundan, o zaman gelen şeriatlar da onların haline uygun olarak farklı farklı gelmiştir. Öyle ki, aynı bölgede, aynı asırda, ayrı ayrı şeriat ve peygamberler gönderildiği olmuştur.

Peygamber Efendimizin (asm) gelmesinden sonra insanlar kabiliyet, yaşayış ve anlayış bakımından daha yüksek bir seviyeye çıktılar. Dinî sahada ve sosyal hayatta birçok inkılâp ve değişiklikler meydana geldi. Böylece insanlar bir tek hocadan ders alacak, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete ulaştılar. Bunun için de ayrı ayrı şeriatlara ve peygamberlere lüzum kalmamıştır. Fakat insanlık yaşayış, örf ve âdet itibariyle aynı seviyeye gelmediklerinden mezhepler birden fazla olmuştur.

Şayet insanlığın çoğunluğu yüksek bir okulun talebeleri gibi, eğitim, kültür ve yaşayış bakımından aynı seviyede olsalar, o vakit mezhepler birleşebilirdi. Fakat şu andaki insanlığın durumu buna müsait değildir.

Mezheplerin birden fazla olmasının hikmetine gelince, Bediüzzaman Said Nursi bu hususta şöyle bir misal vermektedir:

“Bir su beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki:"

"Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vaciptir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattır; afiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt eder (çoğalır). Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vaciptir; başka hükmü yoktur.”

“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye (İlâhî hükümler) mezheplere, hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittiba edenlere (uyanlara) göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.”
1

Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanlar dört mezhepten birisine bağlıdırlar. Bir Müslüman hak mezheplerden birisine tâbi olur, ibadet ve muamelelerini o mezhebin hüküm ve içtihadlarına göre sürdürebilir. İslâmî hayatını bu mezheplerden birisine göre yapan bir Müslümanın, ölünceye kadar aynı mezhepte kalması gibi bir mecburiyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, arzu ederse tamamen bir diğer hak mezhebe geçebilir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, dilerse Hanefî mezhebine; Hanefi mezhebine mensup bir kimse de, isterse Şâfiî mezhebine geçebilir.

Ancak bir mezhepten diğer mezhebe geçen kimsenin, ibadet ve muamelelerinin kâmil mânâda olabilmesi için, girdiği mezhebin meselelerini bilmesi gerekir. Meselâ bir Şâfiî, Hanefi mezhebine geçiyorsa, en azından o mezhebe göre abdestin farzlarını, abdesti bozan halleri, namazın rükünlerini ve vaciplerini bilmesi gerekir. Bunları bilmeden geçecek olursa, farkına varmadan ibadetini eksik yapıp hataya düşebilir.

Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır.

Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir:

Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır.” deyip o meselede Hanefiye tabi olsa, namazı sahih olmaz.

İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt meseleleri birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir. Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir.2

Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederek abdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.

Yine, Hanefi mezhebinde olmayıp diğer mezheplerde olan ve ibadetlerin başlarında ve sonlarında yapılması sünnet dua ve benzeri nafile ibadetlerde o mezhebin görüşünü taklit etmek bir azimettir, sevaplıdır ve güzel bir harekettir.

İçtihat ve Taklit konularında şunlara da dikkat edilmesi gerekir:

- Bir mezhebi taklit etme hususunda insanlar üç gruptur:

Birinci sınıf; içtihat rütbesine kavuşmuş alimlerdir. Bu mertebeye ulaşmış kimsenin başkasını taklit etmesi caiz değildir.

İkinci sınıf; mutlak içtihat mertebesine ulaşmamakla beraber, mezhep imamının ilmî usulünü bilen, aynı usul çerçevesinde, belli konularda farklı görüşler ortaya koyabilen ilim sahibi kimselerdir. Bunlar -farklı derecelere sahip olmakla beraber-  müçtehit fil-mezhep, müçtehit fil-mesele unvanını alabilenlerdir.

Üçüncü kısım ise avam tabakasıdır.

- Alimlere göre, avamın mezhebi yoktur, onların mezhebi müftünün fetvasıdır. Çünkü, bir mezhebi gerçek anlamda taklit etmek, onun görüşlerini bilmekle mümkündür. Bir mezhebin görüşlerinin daha isabetli olduğunu tespit etmek, önemli bilgi birikimiyle mümkündür. Bunun zor bir husus olduğu ortadadır.  Bu zorluk, yalnız avam/halk kesimi için değil, bizim gibi sözde hocalar için de geçerlidir.(bk. Ravdatu’t-talibîn, 4/115-Şamile).

- Mezheplerin taklit edilmesi konusu, belli bir alimin görüşüne dayalı olarak ortaya çıkmamıştır. İslam alimleri, dört mezhebin görüşlerinin Ehl-i sünnet akidesine uygun olduğu hususunda icma olduğunu söylemişlerdir.(bk.el-Müflih, el-Furu’, 12/202-Şamile). Bu nedenle hak mezheplerden birini esas alarak dinimizi yaşamamız gerekir. Ancak zor durumlarda başka hak bir mezhebin görüşüyle amel etmek de mümkündür.

- Herhangi bir mezhebe geçmede, dinî bir merasim söz konusu olmadığı gibi, konulmuş belli kuralları da yoktur. Önemli olan, bağlandığı mezhebin kurallarını öğrenmek ve ona göre amel etmektir.

- Bazı alimlere göre herhangi bir mezhebi taklit etmenin bazı şartları vardır:

1. Taklit edilen mezhebin mudevven/ilmiyle kaynaklarıyla oturmuş bir konumda hak bir mezhep olmalıdır.

2. Taklit edenin taklit edilenin söz konusu mesele hakkındaki ilmî şartlarını, usulünü bilmelidir.

3. Taklit ettiği konu, resmi mahkeme/kadı tarafından nakzedilen/hükmü bozulan bir konu olmamalıdır.

4. Her mezhepten ruhsatları bir araya getirecek şekilde olmamalıdır.

5. Aynı konuda bir mezhebe göre amel ettiği halde, başka bir zamanda ona muhalif bir görüşe göre taklit yapılmamalıdır.

6. Bir konuda farklı mezheplerin görüşü telfik edilmemelidir. Söz gelimi, eli kadına değen bir kimsenin bu konuda Hanefî mezhebini, sonra bir yerinden akan kandan dolayı da Şafii mezhebini taklit etmek, her iki mezhebe göre de abdestinin olmadığının göstergesidir.(bk. İanetu’t-talibîn, 4/249).

Bu şartlar da gösteriyor ki, avam tabakasının mezhebi alimlerin fetvasıdır. Çünkü, bu şartların hepsi belli bir ilim birikimini gerektirir.

Kaynaklar:

1) Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, s. 454-455, İstanbul: Sözler Yayınevi, 1987.
2) İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar. (Beyrut: İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî) 1:51; es-Seyyid Ebî Bekir. İânetü’t-Tâlibîn. (Beyrut: İhyâü’t-Türarâsi’l-Arabî) 4:219.

7 Alevilikte tavşan etinin yenmemesinin sebebi nedir?

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Kavmimden biri bir veya iki tavşan avladı. Bunları taşla kesti. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)'dan soruncaya kadar astı. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) yemesini emretti." (Tirmizî, Zebâih 1)

Hâlid İbnu'l-Huveyris (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Bir adam bir tavşan avladı ve Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)' ya gelip: "Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)" diye sordu. Abdullah: "Tavşan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu." dedi." (Ebû Dâvud, Et'ime 27)

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Yürüdük ve Merri'z-Zahrân'dan bir tavşan kaldırdık. Arkadaşlarımız peşinden koştular ve (sonunda yakalamaktan) âciz kaldılar. Bu sefer ben koştum, yetiştim ve yakaladım. Onu (babalığım) Ebû Talha (radıyallahu anh)'a getirdim. O, tavşanı keskin bir taşla kesti. Budunu benimle Resulullah'a gönderdi. Resulullah onu yedi."

Enes'e: "Yedi mi, (gördün mü yediğini?)" diye sorulmuştu. "Yani kabul etti" dedi." [Buhârî, Sayd 32, 10, Hibe 5; Müslim, Sayd 53, (1953); Ebû Dâvud, Et'ime 27, (3791); Tirmizî, Et'ime 2, (1790); Nesâî, Sayd 25, (7, 196).]

AÇIKLAMA:

1. Tavşan kesmekte kullanılan taşın çeşidi "merve" ile ifade edilmektedir. Lügatçiler bunun beyaz renkli, taşların en sert cinsi olduğunu belirtirler. İnce şekilde kopabilen bu taş bıçak yerine de kullanılabilmektedir. Alimler bu hadisin, sadece merve cinsiyle değil, her çeşit taşla, hîn-i hacette kesim yapmaya cevaz ifâde ettiğini belirtirler.

2. Hadis, ayrıca tavşan etinin helâl olduğunu da ifâde etmektedir. Hattâ Hz. Enes (radıyallâhu anh)'ten gelen bir rivâyette, bâbalığı Ebû Talha'nın Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a bu şekilde avlanan bir tavşanın iki budunu gönderdiğini, Resûlullah'ın bu hediyeyi kabul edip yediğini öğrenmekteyiz.

Ulemâ kâhir ekseriyeti ile tavşan etinin helâl olduğuna hükmeder. Ancak şunu da belirtelim ki, ashabtan Abdullah İbnu Ömer ile Tâbiîn'den İkrime ve fukahâdan Muhammed İbnu Ebî Leylâ, tavşan etinin mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. Bu büyükler, Huzeyme İbnu Cezî el-Sülemî'den gelen bir rivâyeti esas almışlardır:

"Ey Allah'ın Resûlü, tavşan hakkında ne dersiniz?" dedim,
"Ne yerim ne de haram ederim!" dedi. Ben de:
"Öyleyse, siz haram etmedikçe onu yiyeceğim. Ey Allah'ın Resûlü, siz niye yemiyorsunuz?" dedim. Şu cevabı verdi:
"Bana onun kanadığı haber verildi."

Bir başka rivâyette geçen "tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu" ifâdesi, "kanaması"ndan maksadın ne olduğunu açıklar.

Râfiî, Ebû Hanîfe (rahimehumallah)'nin tavşan yemeyi haram addettiğini yazmış ise de, Nevevî, Râfiî'yi Ebû Hanîfe'den nakilde hata yapmakla itham etmiştir.

Hülâsa, tavşan etinin mekruh olduğunu söyleyenlerin dayandığı bazı rivâyetler var ise de, âlimler bunlardan mekruh hükmünün çıkmayacağında ittifak etmişlerdir.

Şiilerin ve Alevilerin tavşan yememelerinin sebebi tavşanın hayız görmesi ve Resulullah (sav) Efendimizin tavşan etini yememiş olmasıdır.


(Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte)

8 Mezheplere göre kadına dokunmanın abdesti bozup bozmayacağına dair delilleri nelerdir?

Kadının tenine dokunmak: Hanefîlere göre fahiş mübaşeret hâlinde kadının tenine dokunulması abdesti bozar. Maliki ve Hanbelîlere göre, lezzet veya şehvet duyulması hâlinde, erkek ve kadının tenlerinin birbirine teması ile; Şafilere göre ise, erkek ve kadının tenlerinin mücerret birbirine temas etmesi ile -şehvetsiz dahi olsa- dokunanın da, kendisine dokunulanın da abdesti bozulur.

Konu ile ilgili mezheplerin görüşlerinin tafsilâtı aşağıda verilmiştir:

Hanefîlere göre: Fahiş mübaşeret ile abdest bozulur. Fahiş mübaşeret, erkeklik organının sertleşmesi ile birlikte vücudun, hararetini önleyen her hangi bir engel olmaksızın birbirine değmesi veya aralarında elbise bulunmaksızın bir ıslaklık da görülmeksizin erkeğin kadının tenine şehvetle temas etmesi ve bundan dolayı da organının sertleşmesidir.

Fâhiş mübaşeret, erkekle kadının, arada hiçbir örtü olmaksızın veya çok ince bir bez olduğu halde mahrem yerlerini birbirine dokundurmaları, temas ettirmeleridir. Bu temas sebebiyle tahrik olup kendilerinden yaşlık (mezi) gelip gelmemesi müsavidir. Abdest her hâlükârda bozulur.

İmam-ı Muhammed'e göre, fâhiş mübaşeretin abdesti bozması, ancak taraflardan yaşlık (mezi) gelmesi hâlindedir. Yaşlık belirmezse, abdest bozulmaz.

Malikîlere göre: Baliğ olan abdestli bir kimsenin adeten kendisinden lezzet alınan -erkek veya dişi olsun- bir kişiye dokunması ile abdesti bozulur. Kendisine dokunulan kişi baliğ olmasa dahi böyledir. Aynı zamanda bu dokunma ister kişinin kendi zevcesine, ister yabancı birisine, isterse de mahrem olan birisine olsun. Dokunma ister tırnağa, isterse de saça olsun, ister elbise gibi bir hail üstünden olsun ve bu engel, ister dokunanın dokunduğu bedenin tazeliğini hissedebileceği kadar ince olsun, isterse de sert olsun ve bu dokunma ister erkek ve isterse kadınlar arasında olsun, bütün bu hâlde zevk ile dokunmak abdesti bozar.

Aynı şekilde ağızdan öpmek de kayıtsız, şartsız olarak abdesti bozar; isterse lezzet alınmasın. Böyle bir öpmede lezzet alma ihtimâli vardır. Ağızdan başka bir yerin öpülmesi hâlinde ise her ikisi eğer baliğ iseler, öpenin de öpülenin de abdesti bozulur. Veya baliğ olan kimse, kendisine karşı şehvet duyulacak birisini öperse ve bundan lezzet alırsa abdesti bozulur. İsterse bu öpme zorlama veya gafletinin sonucu olsun, durum değişmez. Buna göre dokunmak suretiyle abdestin bozulmasının üç şartı vardır: Dokunanın baliğ olması, kendisine dokunulan kimsenin adeten kendisine karşı cinsî arzu duyulan kimse olması ve dokunan kimsenin lezzet kastıyla bunu yapması veya hissetmesi.

Bakmaktan veya düşünmekten dolayı zevk almakla abdest bozulmaz. Erkeklik organı sertleşmiş olsa da fiilen mezi gelmediği sürece abdest bozulmaz. Kendisine karşı cinsî arzu duyulmayan küçüğe, hayvana, sakallı bir erkeğe dokunmaktan dolayı da abdest bozulmaz. Çünkü sakalı tamamıyla çıkmış ise normalde ondan zevk alınmaz.

Hanbelîlere göre: Meşhur görüşlerinde şöyle demektedirler: Kadınların tenine arada bir engel olmaksızın dokunmak ve kendisine dokunulan erkek veya kız çocuğu olmayıp adeten kendisine karşı cinsî arzu duyulan birisi ise abdest bozulur. Kendisine dokunulan kimsenin ölü, çok yaşlı, mahrem veya arzu duyulan küçük kız olması arasında fark yoktur. Arzu duyulan küçük kız ise, yedi ve daha büyük yaştaki kız çocuğudur. Bunun yabancı, mahrem, büyük veya küçük olması arasında fark yoktur.

Saç, tırnak ve dişe dokunmak, abdesti bozmadığı gibi, kesilmiş bir organa dokunmak da abdesti bozmaz. Çünkü onun haramlığı zail olmuştur. Şehvet ile dahi olsa tüyü bitmemiş çocuğa dokunmak da abdesti bozmaz. Erkeğin erkeğe, kadının kadına şehvetle dahi olsa dokunuşu da abdest bozucu değildir.

Her hangi bir dişiye dokunmak sebebiyle abdest bozulmuyor dahi olsa, abdest almak müstehaptır.

Kısacası üç mezhebe (cumhura) göre; erkek ile kadının normal şekilde sadece bir birine dokunmaları ile abdest bozulmaz.

Mezheplerin Konu ile İlgili Delilleri:

Mezhep âlimleri kendi görüşlerine aşağındaki nasları delil göstermişlerdir:

1.  "Yahut da kadınlara dokunmuşsanız..." (Nisa, 4/43) Bu âyet-i kerimede geçen "lems (dokunmak)" in hakikati iki tenin birbirine değmesidir. Hanefiler bu konuda Kur'an'ın tercümanı unvanına sahip İbni Abbas (r.a.)'tan nakledilen şu rivayeti delil almışlardır. Bu rivayete göre burada geçen lems (dokunmak)ten kasıt cimadır. Yine bu konuda Îbnü's-Sikkît'in şu sözünü delil almışlardır: Lems kadınlar ile birlikte kullanıldığı zaman bununla cinsî ilişki kastedilir. Çünkü Araplar: "Lemes-tü'l-mer'ele" derken onunla cinsel ilişkide bulundum, demek isterler. O hâlde bu ayet-i kerimede mecazın kastedilmiş olmasını kabul etmek gerekmektedir ki, bu da; lems ile cimanın anlatılmak istendiğidir. Çünkü burada mecaza gitmeyi gerektiren karine de vardır. Bu da biraz sonra göreceğimiz Hz. Aişe (r.anha)'nin rivayet ettiği hadis-i şeriftir.

Abdest bozan dokunmayı, şehvet maksadı ile olmakla kayıtlayan Malikîlerle Hanbelîler ise, ayet ile biraz sonra göreceğimiz Hz. Aişe (r.anha)'den gelmiş haberlerle diğerlerini birlikte mütalaa etmeye çalışmışlardır.

2. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadis: "Peygamber (asm) hanımlarından birisini öper, sonra da abdest almaksızın namaz kılardı." (1)

Yine Hz. Aişe (r.anha)'nin rivayet ettiği hadis: "Rasulullah (asm) ben onun önünde bir cenaze gibi boylu boyunca yatmış olduğum hâlde namaz kılardı. Vitir kılmak isteyince ayağıyla bana dokunurdu." (2) Burada kadına dokunmanın abdesti bozmadığına dair delil vardır. Görüldüğü kadarıyla Hz. Peygamber (asm) ona ayağı ile arada herhangi bir engel bulunmaksızın dokunmuştur.

3. Yine Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadis: "Bir gece Rasulullah (asm)'ı yatağında bulamadım. Onu aramaya koyuldum. Kendisi mescitte ayaklarını (secdede iken) dikmiş olduğu hâlde ayaklarının iç tarafına elimi değdirdim. O ise şöyle diyordu: 'Allah'ım! Gazabından rızana, cezalandırmandan esenliğine, senden sana sığınırım. Seni övmekle sayıp bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.' " (3) Bu hadisi şerif de dokunmanın abdesti bozmadığının delilidir.

Şafiîler şöyle der: Erkeğin mahrem olmayan yabancı bir kadına -ölmüş dahi olsa- aralarında herhangi bir engel bulunmaksızın dokunması, dokunanın da dokunulanın da abdestini bozar. İsterse yüzüne bakılmayacak kadar yaşlı bir kadın yahut da çok yaşlı bir erkek olsun. Saç, diş, tırnak veya arada bir engel ile birlikte dokunmak ise abdesti bozmaz.

Erkek ve kadından maksat ise örfen, yani selim tabiat sahiplerine göre şehvet sınırına ulaşmış erkek ve dişidir. Mahremden maksat nesep, süt emmek veya sıhriyet dolayısıyla nikâhlanması haram olmuş kimseler demektir. O hâlde selim tabiat sahipleri tarafından örfen çoğunlukla kendilerine karşı arzu duyulmayan küçük oğlan ve kıza dokunmak abdesti bozmaz. Bunu yedi veya daha fazla yaş iie kayıtlamaya gerek yoktur. Çünkü küçük oğlan ve kızların şehvet duyulup duyulmayacak yaşları farklı olabilir. Nesep, süt emmek veya sıhriyet dolayısıyla mahremiyet şehvet ihtimali söz konusu olmadığından dolayı abdest bozmazlar.

Abdestin bozulmasının sebebi ise, taharet sahibi kişinin durumuna yakışmayan, şehveti harekete getiren zevk alma ihtimalinin bulunmasıdır.

Onların bu konudaki delilleri ise, "Veya kadınlara dokunduğunuzda" ayetinde sözü geçen "mülâmese" kelimesinin sözlükteki hakikî manası ile amel etmektir ki, bunun sözlükteki hakikî manası "el ile yoklamak veya tenlerin birbirine değmesi veya elle dokunmak" demektir. Nitekim buradaki "Lâmestüm" kelimesinin "Le-mestüm" şeklinde okunuşu da bunun delilidir. Bu ayet-i kerimenin bu okuyuş şekli, cima söz konusu olmaksızın, sadece dokunmanın kastedildiğinin açık bir delilidir.

Hz. Aişe (r.anha)'nin rivayet ettiği öpüşmeye dair hadis-i şerif, zayıf ve mürseldir. Hz. Peygamber (asm)'in ayağına dokunduğunu belirten hadisi ise, buradaki dokunmanın bir engel (hâil) bulunarak olmasının muhtemel oluşu ile veya bunun Peygamber (asm)'e has bir özellik oluşu ile tevil edilir.

Dipnotlar:

1) Ebu Dâvud, Neseî ve Ahmed. Bu hadis mürseldir. Buhari zayıf olduğunu kabul etmiştir. Bütün rivayet yollarında illet vardır, İbni Hazm: "Bu konuda her hangi bir sahih rivayet yoktur. Sahih olacak olsa bile dokunmaktan dolayı abdest almanın nüzulünden önceki hâle hamledilir." demekledir. Neylul-Evtâr, I, 195.
2) Neseî rivayet etmiştir. İbni Hacer: "İsnadı sahihtir." demektedir. Neylü'l-Evtâr, I, 196.
3) Müslim ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî ve Beyhakî sahih olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadisler için bk. Nasbu'r-Raye, I, 70-75.
(Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi)

9 "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat (fırka-i naciye) olacaktır." hadisini açıklar mısınız?

Peygamberimiz (s.a.s),

"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat olacaktır."

buyurmuş. Ashab sormuşlar:

"Yâ Resûlâllah, o kurtulan fırka hangi fırka olacaktır?"

Şöyle cevap vermiş:

"Benim sünnetimden şaşmayanlar kurtulanlardan olacaktır! Yâni Ehl-i sünnet ve cemaat mensuplarıdır."(Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17)

Binâenaleyh, Peygamberimizin (s.a.s) kitaplarda yazılı olan sünnetlerine bağlı kalan Müslümanlar, ehl-i necat, yâni kurtulanlardan olacaktır. Yeter ki sünnetten ayrılmasın, onu tek ölçü bilsin, şahıslarında tatbik etmekte ihmale düşmesinler.

Fırka-ı Naciye, kurtuluşa eren, ahiretteki her türlü azabtan beraet ederek, necatını, kurtuluşunu eline alan topluluk, zümre demektir ki, bunun bir adı da "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat"tir. Diğer bir ifade ile Fırka-ı Naciye, Kur'an-ı Kerîm'in hükümlerini kabul ve tasdik etmekle onlara uyan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ve O'nun büyük ashâbının yolunu aynen takip eden büyük topluluk, cemaat demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s) Ebû Hureyre'den rivayet edilen bir hadislerinde:

"... Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir."

buyurmuşlardır. Ayrıca bu türden olan hadislerin devamında sahabîlerin, Fırka-ı Naciye'den sormaları üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), Fırka-ı Naciye'yi:

"Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır."

diye tarif etmiştir.

İşte Yüce Allah'ın Resulü Sevgili Peygamberimizin ashabının yoluna uyanlara "Sünnet ve topluluk mensupları" anlamında "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat" denilmiştir. Bu anlamda Fırka-ı Naciye'yi de Allah'ın Kitabına, yani Kur'an-ı Kerim'e ve Resulünün ve ashabının diliyle nakledilmiş dosdoğru yoluna, Sünnetine uyan cumhûrun, yani Müslümanların çok büyük bir topluluğunun görüşlerini benimseyip kabul eden ve bunlarla amel eden büyük topluluk olarak anlamak gerekir.

Gazalı, Fırka-ı Naciye'nin bu doğru yolunun, kurtuluşa götüren yolunun esaslarını itikadı noktadan toplu bir şekilde şu üç hükümde toplamaktadır:

1) Allah'a İman,

2) Nübüvvete İman -ki meleklere ve kitaplara imanı da içine alır-

3) Ahirete İman (İmam-ı Gazâlî, Faysalu't-Tefrika, Mısır 1325, s.15)

Zira Peygamberimiz (s.a.s) bu esaslara inanan kimsenin Müslüman olarak, bu dinin nimetlerinden faydalanacağını ve mümin olacağını, birini veya tamamını yalanlayıp inkâr edenin de ne mümin ne de müslim sayılacağına, onun kâfir olduğunu bildirmiştir. Kur'an-ı Kerîm'in pek çok ayetinde bu doğru yola ve bu yolun Hz. Peygamber (s.a.s)'in yolu olduğuna işaret edilmiştir:

"Ey İnananlar, And olsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Allah'ın Resulü (Hz. Peygamber) en güzel örnektir." (Ahzâb, 33/21).

"... Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir." (Haşr, 59/7)

"Ey Muhammed! Eğer sana cevab veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez." (Kasas, 28/50).

"(Ey Muhammed!) De ki, Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder." (Âl-i İmrân, 3/31)

İslâm Tarihi boyunca olduğu gibi, bu gün de akaid sahasında en isabetli yolu takip ettiği kabul edilen ve Müslümanların büyük çoğunluğunu sinesinde toplayan Fırka-ı Naciye veya Ehl-i Sünnet, mezhepler tarihi âlimlerinin büyüklerinden olan Abdülkâhir el-Bağdadî'ye (Ö: 429/1037) göre şu sekiz sınıf, topluluktan meydana gelmiştir:

1. Ehl-i Bid'atın hatalarına düşmeyen, Râfızîler, Hâricîler, Cehmiyye, Neccâriyye ve diğer sapık fırkalar gibi düşünmeyen Sıfatiyyenin yolunu takip eden Kelâm âlimleri,

2. Hem re'y, hem de hadis grubuna mensup fıkıh imamlarından ve usulu'd-Dıne, Sıfatıyyenin Allah'a ve O'nun ezel; sıfatlarına inanışı gibi inananlardan meydana gelen Fıkıh âlimleri,

3. Hz. Peygamber'den gelen sağlam haberler ve sünnetlerin yollarıyla ilgili bilgilere sahib olanlar ve bunlardan sahih ile zayıfını ayırdedebilen muhaddisler,

4. Edebiyat, dilbilgisi ve söz dizimi ile ilgili pek çok şeyin bilgisine sahip olan âlimler,

5. Kur'an okuma şekilleri ve Kur'an ayetlerini açıklama yolları ve bunların sapık fırka mensublarının tevilleri dışında Ehl-i sünnet mezhebine uygun tevilleri hakkında geniş bilgiye sahib müfessirler ve Kıraat İmamları,

6. Sûfi zâhidler

7. Müslümanların sınırlarında kâfirlere karşı nöbet tutan, Müslümanların düşmanlarıyla savaşan Müslüman, kahraman mücâhidler,

8. Ehl-i Sünnet akıdesinin yayıldığı, onların davranışlarının hâkim durumda bulunduğu beldelerin ve memleketlerin ahalisinden, halk kitlelerinden müteşekkil topluluklar.(Abdulkâhir Bağdâdî, El-Fark Beyn'il-Fırak, s.289-292)

Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatin Üzerinde Birleştiği Esaslar:

Sünnet ve Cemaat Ehlinin büyük çoğunluğu, dinin rükünlerinden belli esaslarda ittifak etmişlerdir. Dinin bu rükünlerinden her birinin hakikatını bilmek büluğ çağına ulaşmış her akıllı kimseye vacibtir. El-Bağdadî'ye göre her rüknün şubeleri vardır ve onların şubelerinde, Ehl-i Sünnetin tek görüş halinde üzerinde birleştikleri meseleler vardır:

1. Kâinat vehim ve hayalden ibaret olmayıp, onun bir öz varlığı ve hakikatı mevcuttur. İnsan bu kâinatı tanımaya, ayrıca bilgi edinmeye muktedirdir.

2. Kâinat bütün ayrıntılarıyla yaratılmış bir şeydir. Onun mutlaka bir tek olan yaratıcısı vardır.

3. Allah Teâlâ'nın zatından ayrılmayan ezelî sıfatları vardır.

4. O'nun isimleri, vasıfları, adaleti ve hikmeti zatının gereğidir, bunları da bilmek gereklidir.

5. Yüce Allah'ın resuleri ve nebîleri vardır, onların mucizelerini bilmek de zorunludur.

6. Yüce Allah'ın emir ve yasaklara dair hükümleri ile teklifin (mükellef olmanın) bilgisini elde etmektir. Yani İslâm'ın üzerine bina kılındığı beş rüknü kabul ve tasdik etmektir ki, bunlar: Allah'tan başka bir ilâhın bulunmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın Peygamberi olduğuna şahitlik etmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Ramazan orucu tutmak ve Kâbe'ye hacca gitmektir.

7. İnsanların fani olduğuna, öldükten sonra dirilecekleri ahiret âleminin varlığına ve bu âlemin müştemilatı denilen, haşr, sual, hesab, mizân, cennet, cehennem gibi hususlara inanmak,

8. Ahirette Allah'ın müminler tarafından görüleceğini bilmek,

9. Kaderin hak olduğunu, fakat kulların işlerinde mecbur olmadıklarını bilmek,

10. Kelâmullahın kadim olduğunu, fakat ses ve harflerden meydana gelmediğini bilmek.

Görüldüğü gibi bütün bu ve benzeri olan itikâdı esaslar Fırka-ı Nâciye'nin, yani Ehl-i sünnetin büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak edip birleştikleri noktalardır. Ayrıca bu esasların herbiri Kur'an-ı Kerîm'in muhkem ayetlerine, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sahih hadislerine dayanmaktadır.

Bu itibarla Fırka-Naciye Allah'ın emirlerini bilip onları yerine getirdiği, yasaklarını anlayıp onlardan uzak durduğu ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in gösterdiği hak yolda ilerlemeye devam ettiği için bu adı almış, yani kurtuluşa eren büyük topluluk olmuştur. Fırka-ı Naciye'yi ilk devirdeki topluluklara göre Ehl-i Sünnet-i Hasse denen Selefiyye, Ehl-i Sünnet-i Amme denilen Mâtûridîlerle Eş'ârîler meydana getirmiştir.

(Geniş bilgi için bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/332; Ebû Dâvud, Sünen, II/259; İbn Mâce, Sünen, II/479; Gazâli, İhyâ', I/179; Şâtibî, Muvâfakat, IV / 48-52; Teftâzânî, Şerhu'l-Makâsıd, II/199; Abdulkâhir Bağdâdî, el-Fark Beyne'l-Fırak, Mezhebler Arasındaki Farklar, Tercüme: Doç. Dr. E. Ruhi Fığlalı s.289-335; Eş'ârî, Makalât, s.277-284)

İlave bilgi için tıklayınız:

73 Fırka...

10 Ehl-i Sünnete ve Şiîlere göre on iki imam meselesinin aslı nedir?

Şiîler; Gâliye, Zeydiye ve İmamiye gibi birkaç sınıfa ayrılsalar da günümüzde Şiî denince, umumiyetle İmâmiye anlaşılmaktadır.

Bunlar, Peygamberimizin (a.s.m.) dâr-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Ali (r.a.) ve sırasıyla iki oğlu ile torunlarını Allah’ın emri, Resulullahın tayini ve vasiyeti ile meşru imam (halife) kabul eder ve böylece on iki İmama inanmayı imânî bir rükün olarak görürler. İşte bu fırka, imam olarak sadece on iki İmamı kabul ettiklerinden dolayı “İsnâ Aşeriyye (onikiciler)”, imamlara inanmayı îmânın şartlarından birisi olarak kabul ettiklerinden dolayı “İmâmiye”, hem itikat hem de ibadet ve muamelâtta İmam Cafer Sâdık’ın görüşlerine dayandıkları için “Caferiyye” adı verilmektedir.

Şiîler, imametin, yani halifeliğin, Ehl-i Sünnetin kabul ettiği gibi, Müslümanların istek ve seçimine bırakılabilecek “küçük” işlerden olmadığı görüşündedirler. Onlara göre imamet, dinin aslında bulunan bir rükündür ve îman esasları arasında yer alır. Bundan dolayı Şiiler nasıl Allah’a, peygamberlere ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, aynı şekilde imamın mevcudiyetine de inanmak zorundadırlar. Bu inanca göre, imamlar aynen peygamberler gibi mâsumdurlar; ne küçük ne büyük hiçbir günah işlemezler, zulmetmezler; onları tanımayan kimse küfre girer. Hattâ,

“Onların emirleri Allah’ın emirleridir; nehiyleri de O’nun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattir, onlara isyan Allah’a isyandır.” 

Bugün İmamiyeliği resmî bir mezhep olarak kabul eden İran, dinî selâhiyetleri haiz imamlık vazifesini de “Âyetullahi’l-Uzmâ”ya vermiştir. Bunun için bu “imam”a mutlak sûrette itaat gerekmektedir. Ona karşı gelmek Allah’a ve Peygambere karşı gelmek gibidir.

“İran’ın resmî dini İslâm ve İsnâ Aşerî Câferî mezhebidir. Ve bu madde ebediyyen değiştirilmez.”

şeklinde yer alan İran Anayasasında “On iki İmama” inanma mühim bir esas olarak kabul edilmektedir.(1)

Şiiler tarafından bu şekilde görülen imamet meselesi, Ehl-i Sünnete göre, kesinlikle dinin usulü arasında yer almaz. İmam, yani halife, Müslümanların meşvereti ve seçimi ile işbaşına gelir. Din ve dünya işlerinde belli vasıfları taşıyan herhangi bir şahıs Müslümanların idaresini üstlenebilir. Hiçbir şekilde mâsum ve günahsız olamaz.

Ehl-i Sünnetin On iki İmama bakışına gelince; Peygamberimizin mübarek neslinden gelen on bir imam (Hz. Ali efendimizle birlikte on iki) olur fazilet, takva ve mânevî mertebe olarak büyük veli ve kutupturlar.

Bediüzzaman,

“Ümmetimin âlimleri Beni İsrâil peygamberleri gibidir.”

hadisinin sırrına mazhar olan zatları sayarken, on iki imamı da zikreder.(2) Başka bir ifâdesinde,

“Ehl-i hakikat başta Eimme-i Erbaa [dört mezhep imamı] ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer [On iki İmam] olarak Ehl-i Sünnet,..”(3)

diyerek on iki İmamı ehl-i sünnetin büyükleri olarak takdim eder.

On İki İmam şu zatlardır:

Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali bin Hüseyin, Muhammed Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musâ Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takî, Ali Nakî, Hasan Askerî ve Muhammed Mehdî (Allah hepsinden razı olsun.)

Kaynaklar:

1. Çağımızda İtîkâdî İslâm mezhepleri, s. 118-139; Muvazzah îlm-i Kelam, s.24.
2. Şualar, s. 527.
3. Emirdağ Lahikası, 1:201.

11 Alevilerin yemeği ve kestikleri hayvanların eti yenir mi?

Şafiî, Hanefî, Alevî, Sünnî gibi mezheb ve fırkaları ele alıp ihtilâfa vesile olacak şeyleri söylememek daha uygundur. Bu zamanda memleket sükûn ve huzura çok muhtaçtır. Bunun için şu veya bu fırkadan söz etmeden Müslüman ile Müslüman olmayanı, kısaca beyan edip üzerine terettüp eden hükmü izah edeceğiz. Şöyle ki:

Müslüman, başta emir ve nehiyleri olmak üzere, İslâm'ın tümünü kabul edip inanan kimsedir. Yani namaz, oruç, zekât, hac, abdest, gusül ve benzeri emirlerle katil, zina, içki, ribâ, kumar ve benzeri nehiyleri kabullenip tasdik edendir. Bunlara inanmayan da Müslüman değildir. Bunlara inandığı hâlde görevini yerine getirmeyen kimse günahkâr olmakla beraber yine Müslümandır. Müslüman olmayan kimse kitabî -Yahudi veya Hristiyan- olduğu takdirde, istisnasız bütün yemeklerini yememizde sakınca yoktur.

Yahudi ve Hristiyanların kestiklerini ve pişirdiklerini yememiz caiz ve helal olduğuna göre, bir alevinin kestiğini yemek elbette daha önce caiz ve helal olur. Fakat kendine Alevi dediği halde, inanmayan (ateist-dinsiz) bir kimsenin kestiği yenilmez.

12 Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir, izah eder misiniz?

Allah-u Zülcelal Hazretleri, Habib-i Ekremi (a.s.m.) hürmetine, mezhepler arasındaki farklılıklar ile nihayetsiz rahmet ve kolaylık kapılarını açtı. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde

"Ümmetimin ihtilafı geniş bir rahmettir."(bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I/64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I/210-212)

buyurmakla bu hakikati ifade etmiştir. Evet bu hadis-i şerif her türlü olumlu farklılığı içine aldığı gibi, mezhepler arasındaki farklılıkları da kapsar.

Bazı âyet ve hadislerdeki kelime ve cümleler ayrı ayrı hükümleri içermiştir. Bir tek sedefte birden çok inci bulunabilir. İşte müçtehitler âyet ve hadislerin sedefindeki cevherlerde farklı görüşler beyan etmiştir. Bu ise muhtelif kapıların açılmasına vesile olmuştur. Bu ihtilaf ümmet-i Muhammed için büyük bir kolaylıktır. Cenâb-ı Hak;

"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez."

"Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi."

"Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar (yani, hata ile adam öldürmekte kısas icrasını ve günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri kaldırır)."

gibi âyet-i kerimelerle, şeri'at-ı Muhammediye'nin gayet derecede kolay olduğunu ifade etmektedir.

Meselâ, İmâm-ı Şafiî'nin "Kadına el değince abdestin bozulması." şeklindeki görüşü, günümüz şartlarında Hac ibadeti esnasında çok sıkıntıya sebebiyet verir. Zira tavafın abdestli olarak yapılması lazımdır. Milyonlarca insanın toplandığı o kalabalıkta, bu hükmün uygulanması âdeta imkânsız olduğundan, bu mezhep mensupları diğer mezhepleri taklit ederek tavaf yaparlar.

Abbasi halifesi Harun Reşid, İmâm-ı Mâlik'e, "Senin kitaplarını yazdıralım, âlem-i İslâm'ın her tarafına dağıtalım. Ümmeti bunlara sevk edelim.", teklifinde bulunur. İmâm-ı Mâlik şu cevabı verir:

"Ya emire'l-mü'minin, alimlerin farklı görüşleri Allah'tan bu ümmete rahmettir. Her biri kendi nazarında doğru olana tâbi olur. Hepsi hidâyet üzeredir ve hepsi Allah'ın rızasını ister."

Müspet ayrılıklar, sahabe döneminde sıkça meydana gelmiştir. Hazret-i Peygamber (a.s.m.) de ümmetini, dilediği sahabenin içtihadıyla amel etme hususunda serbest bırakmakla böyle bir ihtilafa razı olmuştur. Sahabelerini içtihat farklılığından dolayı tenkit etmemiş, her iki tarafın da hükmünü hak ve münasip görmüştür.

Sefere çıkan iki sahabe, namaz vakti geldiğinde su bulamayınca teyemmümle namazlarını kılarlar. Sonra vakit içinde su bulurlar. Biri namazı iade eder, yeniden kılar; diğeri ise önceki kıldığını yeterli görür. Dönüşte durumlarını Resûlullah'a sorarlar. Hazret-i Peygamber iade etmeyene "Sünnete isabet ettin.", diğerine de "Sana iki defa ecir var." cevabını verir.

"Sahabelerim yıldızlar gibidir, onlara uyarsanız hidâyete erersiniz."

hadis-i şerifi de bu hakikate işaret etmektedir. Buna binaen herhangi bir insan hak mezheplerden dilediğini tercih edebilir.

Kıblenin bilinmediği yerde namaz kılan bir mümin, kendi içtihadı ile bir yön tayin etse veya her rekatını bir başka yöne doğru kılsa namazın doğruluğuna fıkhen hükmolunur.

Bu sayede Müslümanlar zaruret hâllerinde ruhsatı azimete tercih edebilmektedirler. Bu ise onlar için büyük bir rahmet olmuştur. Evet, Müslümanlar kendi mezheplerinde çözümü olmayan bir mesele hakkında, zaruret hâlinde, diğer bir hak mezhebin ruhsatı ile hareket edebilir ve böylece sıkıntıdan kurtulurlar.

Zaten şeriat-ı Muhammediye insanların fıtratına uygun olarak Allah tarafından vaz' edilmiştir.

Müçtehitler arasındaki ayrılıklar ümmet hakkında rahmet olduğu hâlde; geçmiş ümmetlerin helakine sebep olmuştur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde

"Ayrılıklar geçmiş ümmetlere azap olduğu halde, benim ümmetime rahmet olmuştur." buyurmuşlardır.

Geçmiş peygamberlerin dinlerinde bütün hükümler açık ve kesin idi. Âyetlerde yoruma açık şeyler yoktu. Kat'i ve kesin olan meselelerde ayrılık olmayacağı da açıktı. İnsanlar bu kesin hükümlere uymakta zorluk çektiler, ayrılığa düştüler ve bu ayrılık onları helake götürdü. Fakat bizim şartlarımız geçmiş milletler üzerindeki darlığı kaldırmıştır.

Meselâ, Hazret-i Musa'nın (a.s.) şeriatinde adam öldüren bir katile kısastan başka ceza verilmesi mümkün değildi. İsa'da (a.s.) dininde ise sadece diyet vacip idi, kısas yasaktı. Şeriat-ı Muhammediye'de ise maktulun velisine kısas, diyet ve af arasında tercih hakkı verilmiştir.

Diğer bir misal, onların şeriatında elbisenin, kirlenen yerini kesip atmak vacip iken, bizim şeriatımızda temiz suyla yıkamak yeterlidir. Bu manada pek çok misaller vardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Fıkıh Mezheplerinin Sosyal Yapı Perspektifinden Mukayesesi —Said Nursi ve Şa'rani Örneği—

13 Amelî mezhepler nelerdir?

Mezhep, sözlükte, gidilen yol manasına gelir. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde binlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:

On İki İmam;

1) İmam-ı Azam Ebu Hanife

2) İmam-ı Mâlik

3) İmanı-ı Şafiî

4) İmam-ı Ahmed b. Hanbel

5) İmam-ı Evza'î

6) İmam-ı Sufyan b. Ûyeyne

7) İmam Sufyan es-Sevrî

8) İmam Davud

9) İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi

10) İbn-i Hazm

11) İmam-ı Ebu Bekir b. Münzir

12) İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh

Bunlar "Kime hikmet verilmişse, ona hayr-ı kesir verilmiş olur," âyet-i celilesine ve "(Allah) Kime hayır murat ederse O'nu dinde fakih kılar." hadis-i şerifine hakkıyla masadak olmuşlardır.

Bunların ilimdeki ve içtihattaki yüksek makamlarına, onlardan sonra gelen alimler yetişememişlerdir. Hak mezheplerinsayısı önceleri on ikiye kadar çıkmış ise de daha sonra diğer sekizinin taraftarları kalmadığından mezhepler dörde inmiştir.

Muhammed Seyyid, "Medhal" adlı eserinde mezheplerin tarihî seyrine geniş yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda takdim ediyoruz:

Mezhepler oluşmadan bir kimse bir mesele için her hangi bir fıkıh alimine, bir başka mesele için de başka bir alime müracaat ederdi.

Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi kurumlaşmaya ve fıkıh hususi bir dal olarak öğrenilmeye başlandı.

Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen yerleşti ve içtihat bağımsız bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmâm-ı Mâlik, Mısır'ın imamı İmâm-ı Şafiî gibi büyük müçtehitler, bütün ceht ve gayretlerini sarf ederek âyet ve hadisleri, sahabelerin ve tabiînin eserlerini tamamen incelediler ve kendilerinden önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fıkhi meseleleri tertip ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer ilim dalı olarak teşekkül etti.

İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine MEZHEP ve bunların kurucularına da İMAM ismi verildi.

Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezheplerin teşekkülü tâ Asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî'nin beyanlarından bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

Peygamber (asm.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hüküm çıkarma yeteneği hususunda, onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sahabe, Peygamber devrinde fetva veriyorlardı. O'nun (a.s.m) ahirete intikalinden sonra da ashap, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine ahalisinden olan tabiinden birçoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nakledilen, dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb'anın (yedi fıkıh alimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

Hazret-i Faruk, Küfe şehrini inşa etti ve İbn-i Mes'ûd'u ordaki insanlara fıkıh ilmini öğretmek üzere oraya gönderdi. Acluni, Irak'ın diğer beldeleri bir yana, sadece Kûfe'de 1.500 sahabinin fıkıh tahsil ettiğini ifade eder....

Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber, füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır. Meselâ;

- İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kııdûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır.

- İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine;

- İbnü'l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu'l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine;

- Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler.

Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek, dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru'l-halefi olmuşlardır.

Böyle muhtelif zamanlarda ve mekânlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.

Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir. Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.

Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn'in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.

Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm'ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan İmâm-ı Gazali, Hüccetü'l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen, içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki;

"Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü."

Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah'ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa, o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve ihsanıdır. Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır.

14 Mezheplere tâbi olmayanların durumu nedir açıklar mısınız?

Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kur'an, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, Ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in;

"Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir."(Nisa, 4/115)

tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse, hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde herhangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla, diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: 'Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani' görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda,

"Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir."

der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

"Ben bu mezhepsizlerden hiçbirinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!.." 

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep, kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."

15 İslamiyet’teki farklı mezheplerin hikmeti nedir?

İslam düşmanları tarafından işletilen mevzulardan biri de "mezhep" meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam'da bir ihtilaf unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan bir takım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiçbir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, ameli (pratikte yaşanan) kısımları mevzu olarak ele alır. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir.(1)

Mesela, Hz. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Aişe (r.a.) validemiz taşı Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz yeniden abdest aldıklarına göre abdestleri bozulmuştur.

Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii Hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam Hazretleri, "Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için Resulullah (a.s.m.) Efendimiz abdest almıştır." hükmüne varırken; Şafii Hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Aişe (r.a.) validemizin Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.

MEZHEPLERİN DOĞUŞU

Peygamber (a.s.m.) Efendimize kadar itikadi noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gelmiştir. Ancak Peygamber (a.s.m.) Efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve O'nun dini bütün asırlara kafi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Cenab-ı Allah tarafından vazifeli olarak gönderilen hak mezheplerin imamları, bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını, daha bunlar gelmeden haber vermiş(2) ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (a.s.m.) Efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir...

İslam mezhepleri -bir iki cüz'i mesele hariç- hiçbir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış(3) ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini red ve inkar etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hadise ile ilgili olarak fetva verdikleri zaman,

"Bu Numan bin Sabit'in (İmam-ı Azam) reyidir. Çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur." derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179),

"Ben bir beşerim. Bazen hata, bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı tetkik ediniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz." demiştir.(4)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Hanbeli (H. 164-241) ve İmam-ı Şafii Hazretleri (H. 150-204) de hiçbir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve alimler tarafından bir araya getirilerek, Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmalarını temin etmişlerdir.

HAK BÖLÜNÜR MÜ?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: "Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?"

Bu soruya Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri özetle şu cevabı verir:

"Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin... İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. 'Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.' denilebilir mi?"

"İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur... Mesela, bugün bile Şafii mezhebine mensup olanların genel karakteri köylülüğe ve bedeviliğe daha yakındır. Cemaatı bir vücut haline getiren hayat-ı içtimaiyyede (sosyal hayatta) eksik olduğundan her biri namazda imam arkasında fatihayı ayrı ayrı okuyarak, Cenab-ı Allah'a kendi dertlerini bizzat söylerler ve O'ndan ne istediklerini ifade ederler. İmam-ı Azam'a tabi olanlar ise genellikle medeniyete ve şehirliliğe daha yakın ve içtimai yaşayış da müsait olduğundan bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam herkes namına söyler, ona uyanlar kalben onu tasdik ettiklerinden ve onun sözü herkesin sözü hükmüne geçtiğinden Hanefi mezhebi mensupları imam arkasında fatiha okumazlar..."

"Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani Hazretleri "Mizan" isimli bir eser yazarak, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur." (5)

Mezhep imamları İslami meselelerde değil uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela, abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, "başınıza meshediniz" emri bi ruusikum" ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça'da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazan "güzelleştirmek", bazan "bazı" manasını vermek, bazan da "bitiştirmek" manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin "ruusiküm" kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uy"gulama ortaya çıkmıştır. Buradaki ‘b’ harfi her üç manaya da gelir. Bunun içindir ki İmam-ı Malik Hazretleri:

“Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur.” der. İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bazısına meshedilse kafi gelir” der. İmam-ı Şafii Hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur” der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır...

Bu arada kanun maddesi bir olduğu hâlde anlayış farklarından aynı meselede çeşitli mahkemelerden birbirine yüzde yüz zıt ve farklı hükümler ortaya çıkmaktadır. Birisi ortaya çıkıp da "Bu neden böyle oluyor?" diyemezken, mezhep meselesinin dile dolanması iyi niyetle ve gerçekçilikle bağdaştırılamaz.

Mezhepler birleşebilir mi? İnsanoğlunun bir hayat seviyesinde bulunmayışı şeriatları bir olduğu halde mezheplerinin farklı olmasında rol oynamıştır. Şayet insanoğlunun mutlak bir ekseriyeti bir yüksek okulun talebesi gibi yaşayış tarzında bir hayat seviyesine girse o zaman mezhepler birleştirilebilir. Fakat dünyanın şu andaki durumu o hale müsaade etmediği gibi mezhepler de bir olmaz, birleştirilemez.(6)

Dolayısıyla her bir mümin bir mezhep üzere ibadetini yapmaya, bir mezhebi taklit etmeye mecburdur. Ancak mezhep imamları ve büyük müçtehitler birbirlerini taklit etmeye mecbur değildir, kendi içtihatları üzere amel ederler. Bunun dışında ileri geri konuşanlar ve mezhep imamlarına dil uzatanlarda bir art niyet aramak ve sözlerine itibar etmemek gerektir.

MEZHEPLER ARASINDA TELFİK YAPILABİLİR Mİ, YA DA KİMLER YAPABİLİR?

Bir de telfik meselesi vardır. Telfik fıkıh usulünde "Muayyen bir mesele ve maddede, iki veya daha fazla mezhebin hükümlerini bir araya getirmek." şeklinde tarif edilir. Telfik de yine mezhep imamları veya onların derecesinde olan kimseler tarafından yapılır. Telfikten sonra ortaya hiçbir mezhebin kabul edemeyeceği bir hüküm çıkarsa bu telfik caiz değildir. Mesela: Nikâhta Hanefi, Maliki ve Şafii mezheplerini birleştirerek "velisiz, mehirsiz ve şahitsiz" bir nikâh akdi yapılsa bu nikâh geçersizdir. Zira böyle bir tarzı ne bir mezhep imamı ne de bir başka müçtehit benimsemiştir.(7)

Genel görüş, bir hadisenin vukuundan ve belli bir hükümle amelden sonra, o hadisenin hükmünü değiştiren bir başka mezhebin hükmünü benimsemenin caiz olmaması şeklindedir. Ancak telafisi imkânsız meselelerde yapılan işin bir mezhebin hükmüne uygun olması, mezheplerin rahmet oluş cihetidir ve insanı kalp huzuruna götürür. Mesela, İmam Ebu Yusuf hamamda yıkandıktan sonra cuma namazını kılar. Bilahare kendisine hamamın haznesinde ölü bir fare bulunduğu haber verilir. Hanefi mezhebine göre Ebu Yusuf Hazretlerinin abdesti sahih olmamıştır ve böylece cuma namazını kılmıştır. Fakat yeniden cuma namazı kılması mümkün olmadığı için Ebu Yusuf Hazretleri "Medine'li olan kardeşlerimizin reyleriyle amel etmiş oluruz." demiştir... Ama telafisi mümkün meselelerde telfik caiz değildir. O zaman öyle bir kapı açılır ki dini hayatımız alt-üst olur.

Bu meseleye bir fiili bilmeden işledikten sonra başvurulabilir. Bu da telafisi imkânsız meselelerde olabilir. Mesela cuma namazı gibi. Çünkü cuma namazı belli bir vakitte belli şartlarda kılınır. O vakit çıktıktan sonra bu namazın kazası diye bir durum yoktur. Ama bir öğle namazı böyle değildir. Namazı bozacak bir durumun farkına sonradan varılınca, vakit çıkmamışsa yeniden kılınır, vakit çıkmışsa kaza edilir.

KAYNAKLAR:

1. Mektubat, s. 449, Bediüzzaman Said Nursi.
2. a.g.e., s. 108.
3. a.g.e., s. 449.
4. Fıkıh Usulü, Hayreddin Karaman, s. 33.
5. Sözler, Bediüzzaman Said Nursi, s. 513.
6. Sözler, Bediüzzaman Said Nursi, s. 512.
7. Fıkıh Usulü, Hayreddin Karaman, s. 34-35.

İlave bilgi için tıklayınız:

Fıkıh Mezheplerinin Sosyal Yapı Perspektifinden Mukayesesi —Said Nursi ve Şa'rani Örneği—

16 İmam Şazili/Şazeli ve El-Kulub'ud-Daria adlı eser hakkında bilgi verir misiniz?

İmam Şâzilî (Şazelî denmesi galat-ı meşhurdur) Hazretleri tasavvuf ve tarîkatlar tarihinde ismi en çok zikredilenlerden birisidir; mürşid-i kâmildir. Değişik dillerde hayatını anlatan, sözlerini ve menkıbelerini nakleden yüzlerce çalışma yapılmış ve eser meydana getirilmiştir. Bu kaynaklardan edinilen bilgilere göre, İmam Şâzilî 593/1196 tarihinde dünyayı teşrif etmiş ve 63 yıl çok bereketli bir ömür sürmüştür. Atmış üç yıllık bu bereketli ömrünü Hac seferleri ve seyahatleri hariç, Mağrib, Tunus ve Mısır topraklarında geçirmiştir. Namı daha ziyade Tunus yakınlarındaki Şâzile beldesinde iştihar ettiğinden dolayı da “Şazilî” unvanıyla meşhur olmuştur. Nesli itibariyle bir Peygamber (asv) evladıdır. Yümün ve berekete vesile olacağı ümidiyle bu Allah dostunun şeceresini burada zikretmek isteriz:

Ebu’l-Hasan Ali eş-Şâzilî b. Abdullah b. Abdülcebbâr b. Temîm b. Hürmüz b. Hâtim b. Kusay b. Yusuf b. Yûşa’ b. Verd b. Ebî Battal Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Îsâ b. İdrîs b. Ömer b. İdrîs (el-mübâya’ lehû bi- bilâdi’l-Mağrib) İbn Abdullah b. el-Hasan el-Müsennâ b. el-Hasan b. Ali İbn Ebî Tâlib ve İbn Fâtımete binti’r-Rasûl (sallallahü aleyhi vesellem).

Ebu’l-Hasan Şâzilî’nin hilyesi hakkında bilgi veren kaynaklar, onun uzuz boylu, zayıf, ince yüzlü ve hafif esmer tenli bir fiziğe sahip olduğunu belirtmişlerdir. Yine aynı kaynaklar tarafından nakledildiğine göre İmam Şâzilî, tatlı dilli, çok güzel ve fasîh bir konuşmaya sahip idi. Konuşurken kendisini dinleyenler ona hayran kalırlardı.

Erken yaşlardan itibaren tasavvufî bir arayış içine giren İmam Şâzilî Hazretleri çok kıymetli hocalardan dersler almış ve bu dersler neticesinde dînî ilimlerde uzman hale gelmiştir. Aynı zamanda çok güçlü bir ediptir. Hem şer’î hem de fennî ilimlerde münazara yapabilecek bir derinlik ve enginliğe ulaştıktan sonra tarîkat yoluna sülûk etmiş ve işte tam bu dönemde daha çok dağ başlarındaki mağaralarda münzevî bir hayat yaşayan ve ona hayatının en büyük dersini veren kıymetli hocası Ebû Muhammed Abdüsselâm b. Meşîş (İbn-i Beşîş diye meşhur olmuştur) karşısına çıkmıştır. Daha doğru bir ifade ile İmam Şâzilî Hazretleri arayışları neticesinde gidip o büyük zâtı bulmuştur.

Hazreti İmam’ın kendisinin anlattığına göre, İbn Meşîş’e intisâb etmek için onun yaşadığı yerdeki dağın eteğine gelerek önce oradan çıkan kaynak suyu ile gusül abdesti alır. Sonra tövbe ve istiğfarda bulunur. İnsanlar arasında değer ölçüsü kabul edilen ilim ve amel gibi maddî manevî rütbelerin hepsini kendisi için yük sayarak kalbinden atar. Böylece kendi engin mülahazalarına göre cismen ve ruhen temizlenmiş olur. Arkasından dağa tırmanmaya başlar. Tırmanırken Şeyh Absüsselâm b. Meşîş tarafından karşılanır. Sonra ona intisap eder ve dağ başındaki mağarada şeyhinin yanında kalarak seyr u sülûka başlar. Bu sırada yaklaşık olarak yirmi altı yaş civarında bulunmaktadır.

İbn Meşîş, sağlam Kitap ve Sünnet bilgisiyle onu doyurup, velâyet ve kerâmet feyzinden sirâyet ettirerek tasavvufî yönden yetişmesini sağlamıştır. Şeyhinin yanından ayrıldıktan sonra da irşada başlamıştır. İmam Şâzilî’nin irşad faaliyetlerinin ana unsurlarını umuma açık yaptığı vaazlar, müderrislik hizmetleri (talebe yetiştirmesi) ve hususî tasavvuf ve tarikat dersleri teşkil etmiştir. 

Ebu’l-Hasan Şâzilî’nin tasavvufî şahsiyetini ortaya koyan unsurlardan birisi, onun dua ve zikir konusundaki hassasiyetidir. Çünkü İmam Şâzilî çok dua eder, gecenin ilerleyen vakitlerine kadar evrâd ve ezkâr ile meşgul olurdu. Vefat ettiği gece bile bu âdetini terk etmemişti. Evet O’nun tasavvufî hayâtında dua ve zikrin önemi büyüktür. Günün değişik vakitleri için tahsîs edilmiş duaları vardı. Evrâd, ezkâr ve dualarının büyük bir bölümünü kendisi tertîb etmiştir. Özel durumlar için tertîp edilmiş müstakil dua ve zikirleri de mevcuttur. Kaynaklarda, Şâzilî’nin hizb adı altında veya başka unvan ile ismi belli otuz dokuz, ismi konmamış da elliden fazla duâsı vardır. Hepsinin toplamı yüz civârındadır. El-Kulûbü’d-Dâria’da bunların pek çoğu yer almıştır.

Ebu’l-Hasan Şâzilî, sadece kendi tertîb ettiği hizipleri okumakla yetinmemiş, aynı zamanda kendisinden önce yaşamış sûfîlerden, ashâbdan ve Peygamber Efendimiz (asv)’den nakledilen dualara da büyük önem vermiştir. İmam Şâzilî’nin bu şekilde okuduğu duâlardan başlıcaları Cevşen-i Kebîr, Hazreti Ali (radiyallahü anh)’ın duaları ve İmam Gazzâlî’nin hizibleridir.

İmam Şâzilî Hazretlerinin en önemli hizbi Hizbü’l-Kebîr’dir. Hazreti Şâzilî’nin sağlığında sadece “hizb” diye bilinen bu duası onun en önemli hizbi olduğu için daha sonraları “el-Hizbü’l-Kebîr” diye anılır olmuş ve öylece şöhret bulmuştur. El-Hizbü’l-kebîr, Hazreti Şâzilî’nin, “Kim bizim hizbimizi okursa, bize olan lütuflar ona da olur.” dediği hizbidir. Ayrıca İmam Şâzilî Hazretleri bu hizbinin önemini anlatmak için, “Allah ve Rasûlünün izni olmadan ondan bir harf bile yazılmadı. Bunda yazdıklarımın hepsini Allah ve Rasûlüne arzederek yazdım.” buyurmuştur. El-Hizbü’l-Kebîr, bazılarına göre sabah namazından sonra, bazılarına göre ise ikindi namazından sonra dünya kelam ve meşgalesinden hâlî olarak okunan/okunması gereken bir virddir.

İmam Şâzilî’nin tertîb ettiği Hizbü’l-Kebîr’in terkîbinde daha çok Kur’ân-ı Kerîm’den seçilmiş âyetler kullanılmıştır. Âyetler arasındaki irtibat, sünnetten seçilmiş hadis ve duaların yanı sıra, Şâzilî’nin kendisine ait dua cümleleriyle sağlanmıştır. Bu tesbitler bize, Hizbü’l-kebîr’in câmî bir özelliğe sâhip olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Hizbü’l-Kebîr’in bir çok şerhi yapılmıştır.

Ebu’l-Hasan Şâzilî’nin hizblerinden birisi de “Hizbü’l-Hamd”dır. Bu hizbe “Hizbü’n-Nûr” da denilmiştir. Umumiyetle yatsı namazından sonra okunagelmiş bir virddir. Murâd edilen her türlü maddî ve manevî iyiliklerden faydalanmak ve ma’rifeti celb etmek niyetiyle okunur.

Özetle ifade edecek olursak, kâmil bir mürşid olan Ebu’l-Hasan Şâzilî, bedenen insanların arasından ayrılmış olsa bile hizmetleri ve ma’neviyâtıyla ölümsüzleşmiştir. Fânî ömrünü bâkileştirip dünyadaki hizmetlerini âhiret yurduna taşıyanlardan olmuştur. Daha sonraları bu büyük zâtın etrafında hâlelenen insanların Allah’a ulaşma yol ve sistemleri diyebileceğimiz Şâziliyye Tarîkatı da belli başlı büyük bir kaç tarîkat içerisinde yer almıştır. Şâziliyye’nin usûlü, tarihçesi ve kolları ile ilgili dünyanın değişik yerlerinde hazırlanan kaynaklara göre Afrika başta, Anadolu da dahil olmak üzere çok geniş bir alana yayılan tarîkatın daha sonraki dönemlerde yüze yakın kolu oluşmuştur. Bu kollar vasıtasıyla ve tabîî Allah’ın izni ve inayetiyle belki milyonlarca insanın hidayetine ve marifetinin ziyadeleşmesine vesile olunmuştur.

(Mustafa Yılmaz. Geniş bilgi için bk. Dr. Mustafa Sâlim Güven, Eul’l-Hasan Şâzilî ve Şâziliyye).

El-Kulûbü’d-Dâriâ (Yanık Kalbler)

Mecmûatü’l-Ahzâb, son devrin Osmanlı âlimlerinden A. Ziyâeddin Gümüşhanevî Hazretleri tarafından derlenmiş üç ciltlik bir dua mecmûasıdır. 1813 tarihinde Gümüşhane’nin Emirler köyünde doğmuş olan A. Ziyâeddin Hazretleri, devrin meşhur âlimlerinden ders alarak dersiâmlığa kadar yükselmiştir.

Zâhirî ilimlerin yanında bâtınî ilimlerden de icâzet almıştır. Kendisi bilhassa hadis ve tasavvuf ilimlerine vukufu ile temâyüz etmiştir. 1393 Harbi’ne (Osmanlı-Rus Savaşı) de iştirak ederek erlerin ve subayların mâneviyat ve cesaretlerini kuvvetlendirmiştir. Mısır’da üç seneyi aşkın ikamet ederek Nâsıriyye ve Câmiü’l-Ezher medreselerinde kendi hadis kitabını (Râmüzü’l-Ehâdis) okutmuş ve pek çok kimseye icazet vermiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri, kendi döneminde İstanbul’da Nakşiliğin Hâlidiyye kolunun yegâne mercii ve pîri idi. 1893 senesinde ömrünü tamamlayarak Allah’a yürümüştür. Türbesi Süleymaniye Câmii haziresinde bulunmaktadır. Allah, onun feyzinden mahrum etmesin.

Gümüşhanevî Hazretleri, Mecmûatü’l-Ahzab’da, İslâm büyüklerinden pek çoğunun dualarını, münacatlarını, evrad ve ezkârlarını toplamıştır. Bu mübarek mecmuada ve bilhassa el-Kulûbü’d-Dâria’da Hz. Ali’nin (ra) evradları, Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylanî’nin (ks) hizip ve münacatları, Muhyiddin-i İbn-i Arabî’nin (ks) evradları, İmam-ı Gazali’nin (ks) duaları, İmam-ı Şâzelî’nin hizib ve duaları, Ahmed el-Bedevî’nin (ks) vird ve duaları, Şah-ı Nakşibendî’nin (ks) Evrad-ı Kudsiye’si, Şeyh Ahmed er-Rufâî Hazretleri’nin (ks) vird ve Hizb-i İhlası, Abdulgani en-Nablusî’nin virdi ve salavât-ı şerifesi, Cafer-i Sadık Hazretleri’nin duaları, İmam-ı Nevevî’nin hizipleri, Maruf el-Kerhî’nin vird ve duaları, İbrahim İbn Edhem’in dua ve münacatı, Hasan el-Basrî Hazretleri’nin Haftalık İstiğfar Hizbi, Hz. Üsame’nin (ra) Haftalık Virdi, Üveys el-Karanî’nin virdi ve münâcâtı, Enes İbn Mâlik’in virdi, İmam Şâfii’nin Virdü’l-İstiğâse’si, Fahreddin Râzi’nin Haftalık Virdi, Râbiatü’l-Adeviyye’nin Münacât-ı Seheriyye’si, Bâyezîd el-Bestamî’nin es-Salâtü’l-Vasfiye’si, Hacı Bayram Veli’nin duası, haftalık vird ve hizibleri, Efendimiz’e (sas) salât ve selamlar, Esma-i Hüsnâ ve İsm-i Azam duaları, peygamberlerin, sahabelerin ve bazı büyük zâtların duaları ve daha başka dualar da mevcuttur.

Mecmûatü’l-Ahzâb takriben iki bin sayfalık bir eserdir ve Gümüşhanevî Hazretleri, eserini talebeleriyle beraber dikkat ve itina ile hazırlamıştır. Bediüzzaman Hazretleri takriben üç Kur’an-ı Kerim büyüklüğündeki bu mübarek eseri her on beş günde bir hatmetmiştir.

İspanyolca, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Arapça olarak beş dil bilen Fransa ve Fas’ta iki doktora yapmış Prof. Dr. Taha Abdurrahman hoca, Risale-i Nurları okuyup inceledikten sonra çok hayran kalıp İhsan Kasım Bey’e, “Bu fikirlerin arkasında mutlaka bir evrad olması lâzım… Evrad, çok özet görünür… Ancak her bir kelimeye kodlanmış birçok mânâ vardır.” deyince de İhsan Kasım Bey ona, “Üstad Hazretleri, on beş günde üç ciltlik Mecmûatü’l-Ahzab’ı okuyordu…” diye cevap vermiştir.

Çok yönleriyle Üstad Bediüzzaman’a benzeyen ve otuz beş kilo ağırlığı ile beden insanı olmaktan çok ruh insanı olan Gümüşhanevî Hazretleri’nin bu bereketli “Mecmûatü’l-Ahzâb” isimli üç ciltlik dua külliyatından, bazı tekrarlar çıkarılarak özet hale getirilmiş ve “El-Kulûbü’d-Dâria” ismi verilmiştir.

Dua Mecmuası..

17 Nurcular kimlerdir; özellikleri nelerdir, neye inanırlar? Nurculuk İslam'da yeni bir mezhep mi?

Bediüzzaman kimdir?

Said Nursî, 1876'da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle, önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra "zamanın harikası" anlamında "Bediüzzaman" unvanıyla şöhret buldu.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an âyetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an âyetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900'lü yılların başında Doğu'da Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam üniversitesi kurmak fikriyle hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte, memleketin her tarafında şubeleri bulunan yaygın bir medrese sistemi tesis etti.

I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Cephesi'nde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp iki buçuk yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dârü'l-Hikmeti'l-İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. Anadolu'da başlatılan İstiklal Mücadelesi'ne destek verdi.

1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, kendisi katılmamakla birlikte önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya sürgüne gönderildi. Burada sekiz yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde bulunduğu Emirdağ, Isparta ve civar yerlerde Nur Medreseleri tesis etti, talebeler yetiştirdi. Eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Nurculuk nedir? Nurcu olmak için ne gereklidir?

Nurculuk, büyük İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi'nin yazdığı Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur etrafında meydana gelen İslami bir harekettir. Nur risalelerini benimseyerek okuyanlara “Nurcu” denilmiş, bu tabir az da olsa Nurların Müellifi'nce de kullanılmıştır.

Nurcu olmak için özel bir tören yoktur. Dileyen herkes bu güzel Kur’an tefsirinden yararlanabilir ve yararlanmalıdır.

Risale-i Nur nedir?    

Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı bir Kur’an tefsiridir. Müellif, Kur’an-ı Kerim'i baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eser, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk otuz üç ayetini sırayla tefsir etmektedir. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur'an'ın nazmındaki mucizeliği göstermede bir şaheserdir. Müellif, Kur'an'ın tamamını bu minval üzere altmış-yetmiş cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe bir Kur’an tefsiri yazmaya sevk eder. Sürgüne gönderildiği Barla, Kastamonu ve Emirdağ’da, ayrıca Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinde yirmi üç yıl boyunca tefsirini yazmaya devam eder.

Risale-i Nur, Kur'an'ın baştan sona tüm ayetlerini değil, özellikle imana ve hakikate taalluk eden bin civarında ayetini açıklar. Açıklanan bu ayetlerin ışığında, diğer ayetleri de yorumlayabilecek muazzam bir altyapı kazandırır.

Risale-i Nur'da ele alınan ayetler, genelde din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdir. Risale-i Nur, onların tenkit ettikleri noktalarda i’caz parıltıları olduğunu, aklı başında olanlara izah ve ispat eder. Nitekim, onun izahları sonucu olarak, nice din düşmanı ikna olmuş, İslam’a girmiş, ikna olmayanlar ise en azından ilzam olarak sesini kesmek zorunda kalmıştır.

Risale-i Nur'da, söz gelimi “Namaz nasıl kılınır? Farzları ve sünnetleri nelerdir?” gibi konulara girilmez. Ama, “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı, gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenir.

Geniş bilgi almak için tıklayınız:

www.sorularlarisale.com

18 Hadiste "Fatiha'sız namaz olmaz." derken biz Hanefiler neden imamın arkasında Fatiha okumuyoruz, hadise göre mi kılmalıyız yoksa Ebu Hanife'yi taklit ederek mi kılmalıyız?

Hadislerden fıkhi hüküm çıkarabilmek için bazı şartlar vardır. Her mezhebin de hadislerden hüküm çıkarmada belirlediği kriterler bulunmaktadır. Bir hadisten Şafii mezhebine göre hüküm çıkarılabilirken, Hanefi mezhebine göre çıkarılamayabilir. Ayrıca hüküm çıkarırken konuyla ilgili tüm hadislerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bir tek hadisten yola çıkarak hüküm çıkarılmaz.

Şafii mezhebine göre imamın arkasında iken Fatiha okumak farzdır. Hanefi mezhebine göre ise imamın arkasında cemaatin Fatiha okuması tahrimen mekruhtur. Şafiilerin de Hanefilerin de bu hükümlere ulaşmasını gerektiren farklı hadisler bulunmaktadır. Mezhep imamlarının hadislerden hüküm çıkarmada izledikleri farklı metodlardan dolayı böyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Her ikisi de haktır.

Hanefi mezhebine göre imam aşikare okuduğu zaman cemaat Kur'an'ı dinler ve susar.

Bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. Bu iki zata göre, aşikare okunan namazlarda cemaatın okuması tahrimen (harama yakın) mekruh olduğu gibi, gizli okunan namazlarda da cemaatın okuması böylece mekruhtur. İmam cemaate öncülük etmektedir. Bunun için imamın okuması, cemaatın da okuması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:

"Kimin imamı varsa, imamın okuyuşu o kimse için de okuyuştur."

Fakat İmam Muhammed, gizlice kıraat yapılan namazlarda cemaatın da kıraat yapmasını caiz görmüştür.

İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraatı:

Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları deliller şunlardır:

a. Kitap.

Âyette şöyle buyurulur:

"Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız." (A'râf, 7/204).

Ahmed b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; "dinleme" ve "susma"yı emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun. Bütün namazları kapsamına alır. Buna göre namaz kılanların sesli namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur. Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.

b. Sünnet.

Hadiste şöyle buyurulur:

"Kim imanın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir." (İbn Mâce, İkâme, 13).

Bu hadis, gizli ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste şöyle buyurulur:

"İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz." (Buharî, Salât, 18, Ezân, 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât, 17; Müslim, Salât, 77 , 82).

Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında cemaatten bir adam "Sebbihi'sme Rabbikel a'lâ" suresini okumaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek, okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince Hz. Peygamber:

"Ben, sizden bazılarınızın benimle münâkaşa ettiğinizi sandım." (Müslim, Salât, 48)

buyurdu. Bu hadis, gizli okunan namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda öncelikle gerekli olur.

c. Kıyas:

Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten sorumlu tutulurdu. Ama rükû'da yetişen kimse o rek'ate yetişmiş sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin (mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır. (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut, l, 110 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk, l, 648)

Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre, namazda kıraat olarak Fâtiha'nın okunması gerekir.

"Fâtiha okumayanın namazı yoktur.",

"Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz yeterli olmaz.",

"Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız."

hadisleri bunun delilleridir. (bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I/119 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I/376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I/72).

Her namazın ilk iki rek'atında Fâtiha'dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur.

Mâlikî ve Hanbelîlere göre, sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz. Şâfiîlere göre ise, cehrîde yalnız Fâtiha'yı okur. Ahmed b. Hanbel'in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara verişinde, Fatihâ'nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler. (ez-Zühaylî, a.g.e., I/649).

İlave bilgi için tıklayınız:

MÜCTEHİD

HANEFİ MEZHEBİ

ŞAFÎİ MEZHEBİ

İslamiyet’teki mezheplerin farklı oluşunun hikmeti nedir?

19 Mezheplerin doğuşu nasıl olmuştur; Peygamber Efendimiz zamanında durum neydi?..

İslâm'da dinî hükümlerin iki kaynağı vardır: Kitap ve sünnet. Bu ikisinden sonra müracaat edilecek kıyas ve icma da esas itibariyle, yine bu iki kaynağa bağlıdır. Bunların dördüne birden “dört usul, dört şer’î delil” adı verilir. Bütün dinî hükümler bu dört delilden çıkarıldığı için, bunlara dayanır. Bu dört delil sırasıyla şöyledir:

1. Kitap:

Kitaptan maksat Kur’ân-ı Kerim’dir. İslâm dininin en esaslı kaynağı olan yüce kitabımız Allah tarafından nasıl indirilmişse öylece muhafaza edilmiş, bir harfi dahi değişmemiştir. Çünkü, onun muhafazasını yüce kelâmın sahibi Cenab-ı Hak üzerine almış ve korumuştur. İşte dinî bir meselede ilk müracaat edilecek kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir.

2. Sünnet:

Sünnetten maksat, Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) mübarek sözleri, işleri ve görüp de men etmeyerek sükût buyurdukları halleridir. Sünnet olarak tarif edilen Peygamberimizin (asm) bu hallerine aynı zamanda hadis denir.

Sahabiler, Kur’ân’da yer alan dinî hükümlerin tafsilatıyla ilgili binlerce hadisi ezberleyip muhafaza ederek kendilerinden sonra gelen ve "Tâbiîn" denilen ikinci nesle nakletmişlerdir. İlk olarak Hicrî 101 tarihinde Ömer bin Abdülaziz’in gayretleriyle dinî hükümlerin tafsilati ile ilgili dört bin kadar hadis-i şerif toplanmıştır. Kur’ân-ı Kerim’den sonra sünnet dinî hükümlerin tesbitinde çok esaslı bir yer tutmaktadır.

3. Kıyas:

Bir meselede sabit olan bir hükmün benzerini, diğer bir meselede içtihad sonunda açığa çıkarmaktır. Diğer bir ifade ile, kitap, sünnet veya icma ile sabit olan bir meseledeki hükmü, aynı sebep, aynı hikmete dayanan başka benzer bir meselede tatbik etmektir. Kıyası, ancak müçtehid derecesindeki bir âlim yapabilir.

4. İcma:

İcma, bir (aynı) asırda yaşayan İslâm müctehidlerinin, bir meseledeki dinî hüküm hakkında ittifak etmeleridir. Buna göre kitap ve sünnette, hakkında bir nas bulunmayan bir meselede müçtehidlerin içtihad ederek verdikleri hükümlerde ittifak meydana gelirse, bu hüküm “icma-i ümmet”le sabit olmuş demektir. Hakkında icma olan bir mesele, artık kuvvetli bir mesele haline gelmiş demektir. Bu hükme şu hadislerde de işaret edilmiştir:

“Ümmetim dalâlet üzerinde ittifak etmez.”1

"Müslümanların güzel gördüğü bir şey, Allah katında da güzeldir.”2

İçtihad-Müçtehid:

İbadet ve muamelatla ilgili bir hükmü dinî delilinden çıkarmak için güç sarfetmeye içtihad denir. Bu hükümleri delillerinden çıkaran âlime de müçtehid adı verilir. Müçtehid, Kur’ân, sünnet ve İslâm hukuku ile ilgili bütün meselelerde tam bir bilgi sahibi olmalıdır.

Peygamberimizin (asm) zamanından beri İslâm âlimleri, dinî bir hükme ihtiyaç duydukları meselelerde Kitap ve sünnette açık bir delil bulamadıkları zaman kendi içtihatları ile amel etmişlerdir. Peygamberimiz (asm), sahabilerine bu hususta müsaade etmişti. Nitekim Peygamber Efendimiz (as), sahabilerin âlim ve fakihlerinden Muâz bin Cebel'i (r.a.) Yemen’e hâkim olarak tayin ettiğinde ona sordu:

“Oraya vardığın vakit ne ile hükmedeceksin? Sana bir şey sorulduğu yahut bir dâvâcı geldiğinde o müşkülü nasıl halledeceksin?”
Muâz: “Allah’ın kitabı Kur’ân ile.”
Resulullah: “Kitapta bulamazsan?”
Muaz: “Resullullahın sünnetiyle.”
Resulullah: “Onda da bulamazsan?”
Muaz: “Onda da bulamazsam kendi içtihadımla hükmederim.”
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz, “Allah’a hamd olsun ki, peygamberlerin elçisini {Muâz’ı}, peygamberlerinin razı olduğu şeye muvaffak buyurmuştur.” diyerek Muaz’ın bu sözlerinden dolayı memnuniyetini dile getirdi.3

Hz. Peygamber (asm), hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf' yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden bazısının anlamadığı bir mesele çıkarsa, Hz. Peygamber (asm)'e sorar, o da açıklardı.

Peygamberimiz (a.s.m.) ebedî âleme göçtüğünde Kitap ve sünnet sahabîlerin ezberinde bulunuyordu. Ancak sahabîler arasında Kur’ân-ı Kerim ile sünneti zaptetmek, onların ahkâm ve mânâlarını iyi anlamak hususunda ilmî kıfayeti olanlar fetva veriyorlardı. Bunlara sahabîlerin âlimleri ve fakihleri denmektedir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah bin Mes’ud, Hz. Âişe, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas ve Ebû Musa el-Eş’arî bunlardan en meşhur olanlarıydı.

Dört Halife devrinde ve daha sonraki zamanlarda Müslümanlar karşılaştıkları meseleleri bu zatlara gelip soruyorlar, onlar da Kitap ve sünnete göre hüküm veriyorlar; bu ikisinde de bulamazlarsa kıyas yoluyla meseleyi hallediyorlardı. Böylece sahabîler zamanında pekçok meselede “icmâ” sabit oluyor; İslâm hukuku, fıkıh teşekkül ediyordu.

Bu arada, bu sahabîler bazı beldelere yerleşerek ilim ve irfanlarıyla İslâma hizmet ettiler. Meselâ, Hz. Ali ile Abdullah bin Mes’ut Kûfe’de, Enes bin Malik ile Ebû Musa el-Eş’arî Basra’da, Abdullah bin Ömer ile Zeyd bin Sâbit Medine’de yüzlerce talebe yetiştirdiler. Sahabîlerin yetiştirdiği bu talebelere “Tâbiîn” denmektedir. Resulullah (asm)'ın bıraktığı ilim mirası bu nesle intikal etti. Bunların içinde içtihad edebilecek seviyeye gelmiş pekçok âlim vardı. Meselâ, İbrahim en-Nehâî, Hasan el-Basrî, Tâvus bin Kaysan bunlardan birkaçıdır.

Tâbiîn, sahabîlerin rivayet ettikleri hadisleri ve onların içtihadlarını derleyip biraraya topladılar. Bunun yanı sıra hakkında âyet, hadis ve sahabîlerin içtihadının mevcut olmadığı meselelerde kendileri de içtihadda bulundular. Çevrelerinde halkalanan talebeleri yetiştirmeye gayret ettiler. İslâm hukukunun temelini kurma, karşılaşılan yeni meseleleri enine boyuna inceleyip hükümlerini açıklama hususunda talebelerine rehberlik ettiler. Bu nesle de “Tebe-i Tâbiîn” adı verilmektedir. İmam-ı Âzam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şâfiî, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Sevrî, Sufyan bin Uyeyne bu neslin meşhurlarındandır. Bu zatların içinden, meselâ İmam-ı Âzam Sahabîlerden bir kısmını görmüşse de, ilmî hüviyeti itibariyle Tebe-i Tâbiîne dahildir.

İşte fıkhî mezheplerin teşekkülü bu zamana rastlar. Tebe-i Tâbiîn imamları, sahabenin ve tâbiînin içtihadlarını topladılar. İhtiyaç oldukça kendileri de birçok meselede içtihadda bulundular. Müslümanların karşılaşmış olduğu binlerce meselede fikrî çalışmalar yapıp belli esaslar koydular. Bu zatlar çeşitli şehirlerde ikamet ediyorlardı, ilmî çalışmalarını bulundukları beldede yapıyorlardı.

Diğer taraftan her birinin fetva metodu da farklıydı. Bazısı sadece Kur’ân ve sünneti esas alıyor, bazısı bunların yanında kıyası kabul ediyor; bir kısmı Kur’ân, sünnet ve sahabenin icmâı ışığında kendi reyiyle fetva veriyordu. Bir kısmı da bulunduğu bölgenin örf ve âdetlerini dikkate alıyordu. Bu çeşit içtihad ve fetvalar Müslümanların dinî yaşayışını iyice rahatlatmıştı.

Müçtehidlerin bu içtihadları İslâmın temel esaslarında olmayıp ikinci derece fer’î meseleler üzerinde yapılıyordu. Zamanla aynı meselede birtakım farklı içtihadlar ve izahlar ortaya çıktı. Müslümanlar ise kendi bölgelerinde yaşayan müçtehidin içtihadını kabul ediyor, ibadet ve muamelat hayatını ona göre yapıyordu.

Bu tercih ve taraftarlık, zamanla yerini “gidilen yol” mânâsına gelen “mezhep”lere terk etti. O devir, başta hadis ve tefsir olmak üzere birçok İslâmî ilimlerin tahsil edildiği münbit bir zemindi. Müctehid derecesinde çok sayıda ulema mevcuttu. Her müçtehidin görüş ve fetvasını kabul eden ve tâbi olan halk bulunduğundan, neticede her imam bir mezhebin temsilcisi olarak kabul edildi. Bu durum, sonunda yüzlerce mezhebin vücut bulmasına vesile oldu.

Zaman geçtikçe mezhep imamı durumunda olan âlimlerin çoğu kendilerinden daha âlim gördükleri veya aynı meselede, aynı içtihadda ittifak ettikleri imamların mezhebine girdiler. Zaten mezhep sahibi müçtehidlerden hiçbirisi, “Biz bir mezhep kurduk, bize uyunuz, bizim mezhebimizi kabul ediniz, o mezhebi benim ismimle söyleyiniz.” diye bir dâvet ve telkinde de bulunmamıştır. Onlar, sadece meclislerine gelen kimselere dinî ilimleri öğretir, kendilerine gelen meselelere hal çareleri aramaya çalışırlardı. Bir meselenin dinî hükmü kendilerinden sorulduğu zaman onu açıklarlardı. Bu imamlardan ders alan talebeler, söz ve içtihadlarını kabul eden âlimler ve halk kendilerine tabi olurdu. Böylece bunların sözleri ve içtihadları bir mezhep şekline gelirdi.

Çünkü bu mübarek zatlar içtihad yaparken nefsî ve indî görüşten tamamen uzak bulunurlardı. İlmî enaniyet ve taassup onlarda mevcut değildi. Hakkı, doğruyu ve güzeli nerede bulurlarsa kabul ederlerdi.

Müçtehidlerin yapmış olduğu içtihadlarının bir mezhep haline elip yayılmasında talebelerinin büyük gayreti oldu. Bundan dolayı bazı imamların talebeleri hocalarının içtihadlarını tertip ve tasnif ederek bir sistem haline getirirken, pekçoğu bu meselede aynı muvaffakiyeti gösteremedi.

İlk başta teşekkül eden birçok mezhep, talebe ve müntesiplerinin azalması sonunda hayatiyetini devam ettiremedi, kitap sayfalarında kaldı. Bugün, Ehl-i Sünnet mezhepleri içinde dört tanesi yaşamaktadır: İmam Ebû Hanife ve Hanefi mezhebi, İmam Mâlik ve Mâlikî mezhebi, İmam Şâfiî ve Şâfiî mezhebi, İmam Ahmed bin Hanbel ve Hanbelî mezhebi.

Kaynaklar:

1. İbni Mâce, Fiten: 8.
2. Müsned, I/379.
3. Tirmizî, Ahkâm: 3; Ebû Dâvud, Akdiyye: 11; İbni Mâce, Menâsik: 38.

(bk. Mehmed PAKSU, İbadet Hayatımız)

20 İtikadi mezhepler olan Eş'ari ve Maturidi arasındaki görüş farklılıkları nelerdir?

Ehl-i Sünnet Kelâmının iki büyük temsilcisi olan Mâtürîdîyye ile Eş’arîyye ekolleri, kelâm ilminin ana konuları sayılan hususlarda ittifak etmişlerdir. Her iki mezhep çağdaş olmakla birlikte, fakat ayrı ayrı bölgelerde kelâm ilminin metotlarıyla, inanç konuları hususunda kendi görüş ve düşüncelerini ortaya koymaya çalışmışlardır. Ancak bu iki mezhebe mensup kelâmcılar fikirlerini ve düşüncelerini ortaya koyarken ya da açıklarken, gayet tabii olarak kelâmî problemlere bakış açılarında bir takım farklılıkların ortaya çıkması söz konusu olabilir.

Her iki ekolün bilginleri, Kur’ân’ın ortaya koyduğu akâidi ve bu akâidi anlayış veya kavrayış bağlamında meydana gelen itikâdî meseleleri, akıl ve mantık açısından bir takım delillerle ispat etmeye çalışmışlardır. Çünkü onların düşüncelerinin temelinde selim akıl ile sahih nakil asla çatışmaz. Yine onlara göre ilk bakışta şayet böyle bir çakışma veya çatışma meydana gelecek olursa, o takdirde kaynak verilerinin çok iyi araştırılması gerektiği kanaatini de taşımaktadırlar.

Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ile Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Ehl-i Sünnet akidesini yayma gayretleri içerisindedirler. Her iki imam izah etmeye çalıştıkları pek çok konunun sonucunda birleşiyorlarsa da yine de her iki ekolün kelâm ilmi metotları yönünden yani usul açısından aralarında az çok farklılıkların bulunduğu bilinmektedir. Şüphesiz her iki mütekellim Kur’ân’ın ortaya koyduğu inanç / itikad anlayışını akıl ve mantık delilleriyle ispat etmeye çalışmışlardır. Eş’ârî ile Mâtürîdî ayrı ayrı kültür çevrelerinde yetişmekle beraber, gayeleri ve mücadele edecekleri sahalar aynı bulunmaktadır. Yani onların gayesi Ehl-i Sünnet itikad esaslarını savunmak, en iyi bir şekilde açıklamak ve ortaya koymak, ehl-i bid’atın yanlış anlayış ve kavrayışlarını naklî ve aklî deliller ile ispat etmektir.

Taşköprizâde’nin (ö. 968/1561) belirttiğine göre, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in ilm-i kelâmda iki lideri vardır. Birisi, Hanefi olan Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, diğer de Şafiî olan Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’dir.(Taşköprizâde, Miftâhu’s-Sa’âde, Kahire 1968, s. 151)

Birçok âlim, Eş’arîlik ile Mâtürîdîlik arasındaki görüş ayrılıklarının büyük olmadığını, ancak bu durumun metot anlayışından kaynaklandığını, hatta bu meselelerin esasta değil, ikinci derecedeki yani feri meselelerde kaldığını söylemektedirler. Bundan dolayı da birbirlerini bid’at ve sapıklığa nispet edecek kadar ileri noktada bir takım ayrılıklara sahip değillerdir.(Beyâzîzâde, Ahmed Efendi, İşârâtü’l-Merâm min İbârâti’l-İmâm, Mısır 1949, s.8-9.)

Bütün bunlara rağmen bu iki ekol birbirinin aynı sayılmadığı gibi ayrı da sayılmaları mümkün görünmemektedir. Zira Mâtürîdî mezhebinin bazı görüşlerini benimseyen Eş’arî kelâmcılarına rastlanıldığı gibi, Eş’arî görüşlerini benimseyen bazı Mâtürîdî kelâmcılarına da rastlamak mümkündür. Bu noktada İbnü’l-Hümam, Mustafa Sabri gibi isimleri sayabiliriz. Hatta bu konuda daha pek çok âlimi bu kategori içerisinde değerlendirebiliriz. Çünkü bunların temel görüş olarak bağlı bulundukları düşünce yapısı ve kaynakları Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çerçevesi içerisindedir. O halde yapı ve öz itibariyle bir, ama şekil ve görünüş açısından farklı bir durum arz etmektedir.

Ebu Nasr Tâceddin Abdülvehhâb b. Ali b. Abdi’l-Kâfî b. Ali b.Temam es-Sübkî (ö. 771/1370)15 Tabakâtü’ş-Şâfi’iyyeti’l-Kübrâ, (Kahire 1965), III/377-389. sahifelerinde Mâtürîdî’ler ile Eş’arîler arasındaki ihtilaflardan şöyle bahseder:

“Tahavî ile Eş’arî arasında sadece on üç konuda ihtilaf vardır. Eş’arîlerle Mâtürîdîler arasındaki ihtilaf on üçten ibarettir. Bu on üç meselenin yedisi lafzî ihtilaftır. Sadece altı tanesi mana ile ilgilidir. Bu on üç meselede bir kimsenin başka bir kimseye muhalefet etmesine, haddi zatında muhalefet bile denmez."(es-Sübkî, Tâceddin Abdülvehhâb b. Ali, Tabakâtü’ş-Şâfi’iyyeti’l-Kübrâ, Kahire 1965, III/378.)

MÂTÜRÎDÎ VE EŞ’ARÎ’NİN METOD VE PRENSİP BİRLİĞİ

Mâtürîdî ve Eş’arî; Haşeviyye, Müşebbihe, Mücessime gibi fırkalarla, rasyonalist bir zümre olan Mu’tezile arasında makul bir yola sahip olmuşlardır. Her iki âlim de Cebriye ve müfrit Rafızîler arasında mutedil bir vaziyet alarak, Ehl-i Sünnetin inançlarını müdafaa etmişler, metod ve mezhepte hemen aynı neticeye ulaşmışlardır.

Metotta ittifak edince mezhepte de aynı neticelere varmak tabiidir. Çünkü mezhep, metodun neticesinden başka bir şey değildir. Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’nin İslâm fırkalarına ait derin bir bilgisi olduğu malumdur. O’nun “Makâlâtü’l-İslâmiyyîn” adlı eseri ise, bu konudaki bilgisine ait en büyük delildir. Zira o, Müslümanların itikadî konulardaki ihtilaflarını bu kitabında bir araya topladıktan sonra, başta Aristoculuk olmak üzere bid’atçi görüşleri ve felsefî fikirleri tenkide tabi tutmuştur. Ayrıca mezheplerin fikirlerini ve düşünce yapılarını naklederken, objektif ve tarafsız olma titizliğini göstermekten de hiçbir zaman ayrılmamıştır.[Taftezânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi, trc. Süleyman Uludağ (Mukaddime elli yedi madde) İstanbul 1982, s.40-51]

Eş’arî’den günümüze intikal eden eserler, kelâm kültürü ve terminolojisi bakımından çağdaşı Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin eserlerine nispetle zayıftır. Buna rağmen kendisi Sünnî kelâm ekolünün önemli kurucularından biri olarak kabul edilmiştir. Kelâmî görüşleri açısından Eş’arî, itikadî konuları, aklî ve naklî deliller ile ispat eder. Allah’ın ve peygamberlerin sıfatları, melekler, hesap, ceza ve mükâfat gibi konuları Kur’ân ve hadis çerçevesinde ele alır. O nassları te’vil etmek veya onların zahirlerine göre hükmetmek için aklını kendine hakem edinmez. O, tersine aklı nassların zahirlerini teyit eden bir alet gibi kabul eder.(İsmail Efendizâde, Risâle fi’htilâfâti’l-Mâtürîdî ve’l-Eş’arî, İstanbul 1287.)

Diğer taraftan İmâm Eş’arî, Mu’tezile’nin fikir ortamında yetiştiği ve hayatının bir kısmını bu düşüncenin yayılması için çalıştığından dolayı, onların mantık ve felsefi metotlarını da çok iyi bilmektedir. Bu bilgi ve düşüncesinden dolayı o, aynı zamanda Mu’tezile’yi kendi metot ve silahıyla ret ederek susturmaya çalışan ve tenkid eden kelâm âlimlerinden biri sayılır.(Şeyhülislâm Esad Efendi, Risâle fi’htilâfâti’l-Mâtürîdî ve’l-Eş’arî, İstanbul 1287, s. 278-287.27)

Mâtürîdî ise, Sünnî bir ortamda yetişmiştir. O, aşırılığa kaçmaksızın akla büyük değer vermektedir. O, aklı ve nakli de ayrı ayrı birer bilgi kaynağı olarak kabul eder.(el-Câbî, Bessam Abdulvehhab, el-Mesâilü’l-Hilafiyye beyne’l-Eşâire ve’l-Mâtürîdiyye, Beyrut 2003.) Çünkü o, Kur’ân’ı yine Kur’ân ile açıklarken, aynı zamanda akıl ve nakilden istifade etmeye de çalışır. Zira o, Ehl-i Sünnetin itikadî esaslarını aklî ve naklî delillerle ispat etmeye gayret göstermektedir. Diğer taraftan itikadî esaslar konusunda aynı metodu Eş’arî’de de görmemiz mümkündür.

Gerek Mâtürîdî, gerekse Eş’arî, Allah’ın ezelî kelâmı, sıfatları, görülmesi/ru’yetullah, kulların fiilleri/ef’al-i İbad, büyük günah işleyenlerin durumu ve şefaat gibi konularda aynı neticeye ulaşmışlar ve mezheplerinin genel prensiplerini ortaya koymuşlardır.

EŞ’ARÎLERE GÖRE NÜBÜVVET İÇİN ERKEKLİK ŞART DEĞİLDİR

Nübüvvet konusu İslâm’ın en önemli inanç esaslarından birini, hatta bir bakıma en önemlisini oluşturur. İslâm düşünce tarihinde, nübüvvet çeşitli ekoller tarafından farklı anlaşılmıştır. Bu nedenle peygamberlerin cinsiyeti konusunda Mâtürîdîler ile Eş’arîler arasında ihtilaf vardır. Ehl-i Sünnetin her iki kolu peygamberin erkeklerden olduğunu kabul eder. Ancak Eş’arîler ise, kadınların da peygamber olabileceğini benimserler; Mâtürîdîler bu düşünceyi benimsemezler. Çünkü “Peygamberler ancak erkeklerden olur.” diyen Mâtürîdîler Kur’ân-ı Kerim’den şu ayeti delil gösterirler:

“Senden evvel (peygamber olarak) gönderdiklerimiz şehir halkından kendilerine vahy eder olduğumuz erkek adamlardı.”(Yusuf, 12/109; ayrıca bk. Nahl 16/43; Enbiya 21/7.)

İmâm Eş’arî ile kitap ve sünnetin zahirlerini kendilerine mezhep edinen birkaç âlim, bazı ayetlere (Âl-i İmrân, 3/42; Meryem 19/16-19.) dayanarak Hz.Meryem’in nübüvvetine kail olmuşlardı. Kur’an’daki birkaç ayet ile istidlal ederek Hz. Meryem’in nübüvvetine kail olanlar, resûl ile nebi arasındaki farkı belirtirken Nebi, ister tebliğe memur olsun isterse olmasın, kendisine vahiy olunandır.” tarifine dayandırmışlardır.(Bağçeci, Muhittin, Peygamberlik ve Peygamberler, İstanbul 1977, s. 73 vd.)

Bu duruma göre kadınlardan peygamberlikleri söz konusu olan altı kadın: Hz. Havva, Hz. Sara, Hz.Hacer, Hz. Musa’nın annesi, Firavun'un eşi Asiye ve Hz. Meryem’dir.(Zebidi, Tecridi Sarih Tercümesi ve Şerhi, trc. Kamil Miras, Ankara 1971, IX/150) Hâlbuki Mâtürîdîler Kur’ân’da kadınlar ile ilgili vahyin diğer varlıklara gelen vahiy gibi telakki ederler, yani bunun nebevî bir vahiy olmadığını söylerler. Kadınlara gelen bu şey belki bir ihsandır, derler.

SONUÇ

Aslî konularda yani tekvin, kader-kaza, kesb, kelâm gibi ve buna benzer daha sayılarını çoğaltabileceğimiz ihtilaflar olmayıp genellikle fer’î ihtilaflardır. Mâtürîdî’nin tâbileri, bazen imamlarını bırakarak Eş’ari’ye tabî oldukları gibi, Eş’arî’nin tabîleri de imamlarını muhalefet ederek, Mâtürîdî’lere uymaktadır. Ehl-i sünnet mezhepleri arasındaki fer’i hususlara itibar edilerek, onların birbirlerinden ayrıldıkları neticesine de varılmamalıdır. Çünkü asıl ayrılıklar, prensip ve metotlarda meydana gelen ayrılıklardır. Ayrıca bilinmelidir ki, Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat mezhebi, vacib, caiz ve mümteni olan konularda tamamen hem fikirdir. Fakat bu hususlara ulaştıran bazı metot ve prensiplerde ihtilaf etmişlerdir. Ehl-i sünnet mezhepleri dikkatlice araştırıldığı zaman şu üç zümreden teşekkül ettiği görülmüştür. Ehl-i hadis, aklî tefekkür ehli olanlar ve bu iki mezhebin ittifak ettiği Ebû Mansur el-Mâtürîdî ve Eş’arîdir.

Ehl-i Sünnet Kelâmının iki büyük ekolü olan Mâtürîdîyye ile Eş’arîyye mezhepleri arasındaki ihtilaflı olarak görülen konularda, devamlı bir şekilde deliller ve karşı deliller ileri sürülerek bir mücadele içerisinde tez-antitez şeklinde devam etmiştir. Ayrıca ihtilaf konusu olan her mesele, taraftarlarının dayandıkları bir takım naklî ve aklî deliller ile ortaya konarak ispat edilmeye çalışılmıştır.

Bu iki mezhebin arasında ortaya konan meseleler İslâm’ın özgür düşünceye verdiği önemden kaynaklanmaktadır. O halde şu sonuçları çıkarmamız mümkündür:

1. Her iki mezhep arasındaki bu görüşler gelişi güzel olarak ve indi mülahazalar neticesinde ortaya konulmuş meseleler değildir. Fakat ortaya atılan görüşlerin ve konuların mezhep müntesipleri için fiilî ve amelî hayatlarıyla hiçbir ilgisi ve faydasının bulunmadığı, insanlar arasındaki tatbikatta her hangi bir karışıklığa sebebiyet vermediği görülmekte, sadece ve sadece bir kanaat olarak kaldığı gözlenmektedir.

2. Bu meselelerde sürekli olarak Mâtürîdîler bir tarafı, Eş’arîler karşı tarafı tutmuş değildir. Yani bu konularda birileri veya ötekileri şeklinde bir ayırıma gitmek ciddi boyutta yanlışları doğuracağı için çok dikkatli olmak durumundayız. Her ikisinin bir çatı altında bulunduklarını ve burada kullanılan malzemenin bizi sonuca götürmesi noktasında hem fikir olmamız gerektiğini düşünebiliriz ve düşünmek zorundayız. Zira hemen hemen bir meselede Eş’arî görüşü benimseyen Mâtürîdî âlimleri olduğu gibi bunun tersi de mevcuttur. Mâtürîdî görüşü benimseyen Eş’arîlerin varlığı da söz konusudur. Bu hususun örnekliğine baktığımızda, yıllarca Mâtürîdî olduğunu bildiğimiz Osmanlı medreselerinde hep Eş’âri mezhebine mensup âlimlerin eserlerini okutmuşlar. Bu âlimlerce bir konu ilgili doğru ve gerçek nerede veya hangi mezhebin düşünce yapısında olursa olsun, hiçbir zaman fark etmemiş, ona meyletmişler; hatta “benim düşüncem” veya “meylim / kanaatim bu tarafta” demekten de hiç çekinmemişlerdir.

3. Eş’arîler ile Mâtürîdîler aynı şeyi düşünmekte, fakat fikirlerini değişik terimlerle anlatmaktadırlar. Mana bir, yalnız lafız farklıdır. Bu durumu, İslâm’ın düşünmeye ne kadar geniş hürriyet ya da özgürlük verdiğinin açık bir göstergesi olarak görmek mümkündür. Dini hürriyet demek zaten tartışmanın olması demektir. Zira insanların anlayışları çok farklıdır, kavrayışları ve ortaya koydukları çözümler de hep farklı farklı olmuştur. Bazılarının “Dini mutlak kabul edeceksin”, “hiç konuşmayacaksın”, “hiç tartışmayacaksın” şeklindeki tasavvurları, tamamen temelsiz ve dayanaksız bir iddiadır. Hatta böyle bir düşünce ise tamamen cehaletin bir ürünüdür. Dünyada din kadar veya dinin getirdikleri kadar konuşma veya tartışma mevzuu olmamıştır. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz konuları ve belki de bu tartışmalar dinin geniş hürriyet boyutu içerisinde değerlendirilmelidir.

İnsanı sevindiren asıl mesele, Eş’arîler ile Mâtürîdîler arasında bu gibi ihtilaflı konular olmakla beraber, her iki mezhebe mensup insanların birbirlerini hiçbir zaman tekfir etmedikleri gibi, sapıklığa ve bid’ata nispet edecek kadar da ileri gitmemiş olmalarıdır. Her ikisi de Ehl-i sünnet çerçevesi içerisinde bulunmakta ve hatta bu iki mezhep zaman içinde düşünce itibariyle birbiriyle kaynaşmış bir vaziyette görünmektedir. İhtilaf problem değil, hatta rahmet olabilir. Problem, ihtilafın iftiraka dönüştürülmesidir.

(bk. Dr. Halil TAŞPINAR, Mâtüridiye ile Eş’arîyye Mezhepleri Arasında İhtilaf mı? Suni Dalgalanma mı?, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt X/1, s. 213-250, Haziran 2006).

21 Peygamberimiz Efendimiz'in yaptığı ibadet birdir; nasıl dört şekilde yapılır? Mezheplerin farklılığı hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

İslam düşmanları tarafından işletilen mevzulardan biri de “mezhep” meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam'da bir ihtilaf unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan birtakım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman, mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiçbir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, ameli (pratikte yaşanan) kısımları mevzu olarak ele alır. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir. (Nursi, Mektubat, s.449)

Mesela, Hz. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Aişe (r.a.) validemiz taşı Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz yeniden abdest aldıklarına göre abdestleri bozulmuştur.

Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii Hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler.

İmam-ı Azam Hazretleri, “Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için Resulullah (a.s.m.) Efendimiz abdest almıştır.” hükmüne varırken; Şafii Hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Aişe (r.a.) validemizin Peygamber (a.s.m.) Efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir.

Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.

Mezheplerin Doğuşu:

Peygamber (a.s.m.) Efendimize kadar itikadi noktalarda aynı olan şeriatlar, teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber (a.s.m.) Efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve O'nun dini bütün asırlara kafi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde birtakım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Cenab-ı Allah tarafından vazifeli olarak gönderilen hak mezheplerin imamları, bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (a.s.m.) Efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş (Mektubat, s. 108) ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (a.s.m.) Efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir...

İslam mezhepleri -bir iki cüz'i mesele hariç- hiçbir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış (Mektubat, s. 449) ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini red ve inkâr etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hadise ile ilgili olarak fetva verdikleri zaman, “Bu Numan bin Sabit'in (İmam-ı Azam) reyidir. çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur.” derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179), “Ben bir beşerim. Bazan hata, bazan da isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı tetkik ediniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.” demiştir. (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usulü, 33)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Hanbeli (H. 164-241) ve İmam-ı Şafii Hazretleri (H. 150 - 204) de hiçbir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve alimler tarafından bir araya getirilerek, Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmaları temin edilmiştir.

Hak birden fazla olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri özetle şu cevabı verir:

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin... İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. 'Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.' denilebilir mi?"

"İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur... Mesela, bugün bile Şafii mezhebine mensup olanların genel karakteri köylülüğe ve bedeviliğe daha yakındır. Cemaatı bir vücut haline getiren hayat-ı içtimaiye de (sosyal hayat ta) eksik olduğundan her biri namazda imam arkasında Fatiha'yı ayrı ayrı okuyarak, Cenab-ı Allah'a kendi dertlerini bizzat söylerler ve O'ndan ne istediklerini ifade ederler. İmam-ı Azam'a tabi olanlar ise genellikle medeniyete ve şehirliliğe daha yakın ve içtimai yaşayış da müsait olduğundan bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam herkes namına söyler, ona uyanlar kalben onu tasdik ettiklerinden ve onun sözü herkesin sözü hükmüne geçtiğinden Hanefi mezhebi mensupları imam arkasında fatiha okumazlar..."

"Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani Hazretleri “Mizan” isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur." (Sözler, 513)

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meselelerde değil, uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela, abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “başınıza meshediniz” emri “bi ruusikum” ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça'da çeşitli kelimelerin başına gelen 'b' harfi, bazan “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazan da “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen 'b' harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır. Buradaki 'b' harfi her üç manaya da gelir.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik Hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki 'b' harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur.” der.

İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri ise: “Bu 'b' bazı manasına gelen 'b'dir. Başın bazısına meshedilse kafi gelir.” der.

İmam-ı Şafii Hazretleri ise:Bu 'b' bitişmek manasına gelen 'b' dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur.” der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır...

Bu arada, kanun maddesi bir olduğu hâlde anlayış farklarından aynı meselede çeşitli mahkemelerden birbirine yüzde yüz zıt ve farklı hükümler ortaya çıkmaktadır. Birisi ortaya çıkıp da “Bu neden böyle oluyor?” diyemezken, mezhep meselesinin dile dolanması iyi niyetle ve gerçekçilikle uyuşmaz.

Mezhepten Mezhebe Geçmek Caiz midir?

Mezheplerin rahmet ve feyiz olduğu açıktır. Ancak mezhepte aşırı taassup doğru değildir. Hak olan mezheplerin hepsi de Allah'ın Kitabına, Peygamber (asm) Efendimizin sünnetine ve ashabın, ümmetin yetişkin ilim adamlarının icmâına dayanmaktadır. Müslüman kişi hak mezheplerden herhangi birini seçmekte serbesttir. Dinimiz bu hususta birtakım şartlar veya engeller koymamıştır. Çünkü mezhepten amaç, Müslümanların dinî meselelerini kendilerinin belirtilen ana kaynaklardan çıkarma imkânı yoktur. Bu çok geniş, köklü ve detaylı ilim ister. Herkes böyle bir ilme sahip olamaz. O takdirde, böyle bir ilme sahip olup kendini ümmete kabul ettiren müctehid imamlardan birinin mezhebini seçerek, dinî meselelerini ona göre çözmek ve amel etmek zorundadır.

O hâlde herkes kendine kolay geleni hak mezheplerden birini seçebilir. Ancak seçeceği mezhebin ilmihâlini bilmesi gerekir. Başka bir ameliyeye lüzum yoktur.

Ayrıca mezhepler arasında bir ayrım yapmak da doğru değildir. Çünkü mezhep kurucularının hepsi de mutlak müctehidlerdir. Hata bile etseler, sırf ictihad ettikleri için sevap kazanmışlardır. "Falan imam filân imamdan daha üstündür veya daha çok bilgilidir.", gibi yersiz övgülerde bulunmak, imamların ruhunu ta'ciz eder ve kimselere bir şey kazandırmaz. Hepsi de kadri yüce ilim adamlarıdır. Allah (C.C.) için yine Allah'ın kendilerine vermiş olduğu üstün zekâ ve hafızayla bütün bir ömürlerini bu yolda harcamışlardır. İslâm tarihinde bilhassa dört mezhep imamlarının benzerleri pek yetişmemiştir. Allah (C.C.) bu dini korumak, azizliğini muhafaza etmek, yanlış ve maksatlı görüşlerden uzak bulundurmak için böylesine güçlü ilim adamları yaratmıştır.

Hicrî birinci asırla dördüncü asır arası, müctehid imamların en çok yetiştiği bir devredir. Ondan sonra, yetişen müctedihler ayarında pek müctehid yetişmemiştir.

Sonuç olarak diyoruz ki : İnkıraz bulan hak mezhepler dahil, yaşamakta olan dört mezhebe ve imamlarına ayni sevgi ve saygıyı beslemek Müslümanlığımızın gereğidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Fıkıh Mezheplerinin Sosyal Yapı Perspektifinden Mukayesesi —Said Nursi ve Şa'rani Örneği—

Mezhepler Dosyası - Birinci Bölüm

22 Şafii mezhebine göre kadına dokununca abdest bozuluyor. Fakat hac eda edilirken, kadına dokundukları hâlde abdestleri neden bozulmuyor?

Dört mezhep de hak olduğu içindir ki, hak bir mezhebin herhangi bir meselesini zaruret hâlinde taklit etmek caiz görülmüştür.

İşte hac mevsiminde izdiham olduğundan, farkında olmadan erkeklerin elleri kendilerine yabancı olan kadınların eline değebilmektedir. Bu gibi hâlde Şafiilerin abdesti bozulmaktadır. Fakat, tavaf ve diğer vazifelerin icrası anında bu zarûretin önüne geçmek o sırada mümkün olmadığından, Hanefi mezhebini taklit ederler, niyet ederek bu hususta Hanefi mezhebine uyarlar. Böylece herhangi bir vesveseye düşmeden gönül rahatlığı ile ibadetlerini ifa ederler.

Zaten o “mübarek beldelerde” her türlü şeytani vesvese ortadan kalktığından, hacılar o sırada ellerinin kadın eline dokunduğunun farkında bile olamazlar.

Görüldüğü gibi, mezheplerin farklı olması aslında Müslümanlar için bir rahmettir. Nitekim Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde,

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir.(Keşfü'l-Hafa,1:64)

buyurarak buna işaret etmiştir.

23 Mezhepler hakikat mi? Aynı şeye nasıl olur da bir mezhep haram derken diğeri helal diyebilir?
24 Mezheplerde taklit nasıl olur? Farklı mezheplerin, özür olmaksızın keyfi taklid edilmesi caiz midir?

Taklit: Bir mesele hakkında, bir müctehidin -delilini bilmeden- ictihadına göre amel etmektir. Bir kimse, akil baliğ olduğunda dört mezhepten birisini taklit etmek hususunda serbesttir. Sonra istediği zaman da, muvakkaten veya sürekli olarak başka bir mezhebe geçebilir. Ancak genelde, kişi hangi beldede dünyaya gelmişse, beldesinde hakim olan mezhebi taklit etmekte ve bu mezhebe göre hayatını şekillendirmektedir.

Bu açıdan bir Müslümanın, tabi olduğu mezhebin görüşlerine göre amel etmesi esastır. Bu nedenle zaruret olmadıkça, kendi mezhebine göre amel edilmesi gerekir.

Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o konuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir; bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır; bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır.

Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir:

Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır.” deyip o meselede Hanefi'ye tabi olsa, namazı sahih olmaz.

İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt konuları birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir. Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir. (İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Beyrut, İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî 1:51; es-Seyyid Ebî Bekir. İânetü’t-Tâlibîn, Beyrut, İhyâü’t-Türarâsi’l-Arabî, 4:219)

Üçüncüsü: Bir meselede bir mezhebi taklit edebilmek için, o meselede, o mezhebin bütün şart ve vaciplerini bilmek gerekir. Mesela, Hanefi olan birisi, abdest hususunda Şafi mezhebini taklit edecekse, abdestin şart ve vaciplerini Şafi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekmektedir.

Dördüncüsü: Keyfi olarak ve kolayına geldiği için değil, meşru bir sebepten dolayı taklit etmesi gerekir. Yoksa sadece kolayına geleni seçmek ve mezheplerin kolay hükümlerini cem etmek, caiz olmayıp; şer’an yasaktır.

Netice olarak şöyle diyebiliriz: Bir mezhepten diğerine geçiş, kişinin muhtaç olduğu bir meselede, o mezhebi taklit etmek suretiyle olursa, bunda beis yoktur ve caizdir. Hac ve umre yapan Şafilerin, abdestte Hanefileri taklit etmesi gibi. Çünkü tavaf ve say vazifelerinin abdestli yapılması gerekir. Şafi mezhebinde ise kadına dokunmak ile abdest bozulur. O kalabalıkta, farkında olmadan kadına dokunmak mümkün, hatta kaçınılmazdır. Her dokunuşta abdest almanın zahmetinden dolayı, Şafiler bu ibadeti yaparken Hanefileri taklit edebilirler.

Eğer taklit etmek, mezheplerin kolay taraflarını araştırmak ve ihtiyaç yokken, sırf kendi nefsinin tatmini için işine gelenleri yapmak şeklinde olursa, bu caiz değildir. Çünkü bu bizi, kabul edilmeyen telfike ve “mürekkep icma” ile caiz olmayan sonuçlara götürür.

Müctehid alimler, doktorlara benzemektedir. Nasıl ki hasta olduğumuzda bir doktora gidiyor, onun tedavisini uyguluyor ve aynı anda iki üç farklı doktorun tedavisini uygulamak mümkün olmuyorsa; maddi ve manevi hastalıklarımızın ilaçlarını, Kur'an ve sünnet eczanesinden bizlere sunan müctehid imamları da taklit ederken, birini kendimize rehber yapmalı ve ihtiyaç yokken başka bir müctehidin kapısını çalmamalıyız.

Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederek abdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.

Yine, Hanefi mezhebinde olmayıp diğer mezheplerde olan ve ibadetlerin başlarında ve sonlarında yapılması sünnet dua ve benzeri nafile ibadetlerde o mezhebin görüşünü taklit etmek bir azimettir, sevaplıdır ve güzel bir harekettir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hangi mezhebe uysam daha iyi olur, hangisi daha üstün? Mezheplerin farklılıklarının hikmeti nedir?..

25 Mezhep değiştirilebilir mi? Suyun beş farklı duruma göre beş farklı hüküm aldığı ve bunların hepsinin doğru olduğu söyleniyor. O zaman bazı hükümler kişilerin yaşadığı coğrafyaya, kişilerin karakterine, genetiğine, hayata bakışına göre çoğalır,..

Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanlar dört mezhepten birisine bağlıdırlar. Bir Müslüman hak mezheplerden birisine tâbi olur, ibadet ve muamelelerini o mezhebin hüküm ve içtihadlarına göre sürdürebilir. İslâmî hayatını bu mezheplerden birisine göre yapan bir Müslümanın ölünceye kadar aynı mezhepte kalması gibi bir mecburiyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, arzu ederse tamamen bir diğer hak mezhebe geçebilir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, dilerse Hanefî mezhebine; Hanefi mezhebine mensup bir kimse de, isterse Şâfiî mezhebine geçebilir.

Ancak bir mezhepten diğer mezhebe geçen kimsenin, ibadet ve muamelelerinin kâmil mânâda olabilmesi için girdiği mezhebin meselelerini bilmesi gerekir. Meselâ bir Şâfiî, Hanefi mezhebine geçiyorsa, en azından o mezhebe göre abdestin farzlarını, abdesti bozan halleri, namazın rükünlerini ve vaciplerini bilmesi gerekir. Bunları bilmeden geçecek olursa, farkına varmadan ibadetini eksik yapıp hataya düşebilir.

Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır. Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir.

Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır.” deyip o meselede Hanefiye tabi olsa, namazı sahih olmaz.

İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt meseleleri birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir.

Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir.1

Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederek abdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.

Yine, Hanefi mezhebinde olmayıp diğer mezheplerde olan ve ibadetlerin başlarında ve sonlarında yapılması sünnet dua ve benzeri nafile ibadetlerde o mezhebin görüşünü taklit etmek bir azimettir, sevaplıdır ve güzel bir harekettir.

Dipnot:

1. İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar. (Beyrut: İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî) 1:51; es-Seyyid Ebî Bekir. İânetü’t-Tâlibîn. (Beyrut: İhyâü’t-Türarâsi’l-Arabî) 4:219.

(Mehmed Paksu, İbadet Hayatımız)

26 Alevilik nasıl ortaya çıkmıştır? İnsanın hidayette (Ehl-i sünnet çizgisinde) kalmasına engel olan sebepler nelerdir?..

İnsanların doğru yoldan sapmalarının sebebi cehalet ve kibir gibi hastalıklardır.

İnsanın Hidayette Kalmasına Engel Olan Sebepler

İnsan "daima itaat etme" karakterinde olan meleklerden farklı yaratılmıştır. Melekler gereği kadar Allah'ı tesbih ve takdis ettikleri halde Allah, inkâra da kabiliyetli olan, ancak kavşak noktasına geldiğinde iman ve itaatı tercih edecek bir varlık (insan) yaratmayı uygun görmüştür. Bunun bir diğer anlamı, kavşak noktasında dalalet ve inkâr yolunu gösteren işaretler tam anlamıyla insanın karşısına çıktığında bazı kuvvetler bu yolu da tercih etmesini akla telkin edecekler, demektir. İşte bu iç kuvvetler ya da telkin odakları insanın hidayetine engel olan sebeplerdir.1

İnsanın cüzi iradeye sahip olması bir bakıma bağımsız olması anlamına da gelir. Denebilir ki bağımsızlık, özel bir donanıma (enaniyete) sahip olan insana verilen ve onu motive eden önemli bir karakterdir. Bu karakterin kontrol altına alınıp insanın yaratılış gayesine uygun olarak yönlendirilmesi, Kur'an'ın tasvip, hatta teşvik ettiği başlıca gayesidir. Ama insan nefis ve şeytanın etkisinde kalarak kendini hiçbir güce karşı sorumlu hissetmezse, Allah'ın çok şiddetli kınama ve azarlarına muhatap olur. Fakat her halukarda insan kendisini haklı görmek ister. İşte özgürlüğünün ve bağımsızlığının değerini idrak edemeyen insan, doğru yolu arayıp bulmasına engel olan birçok psikolojik davranış sergilemektedir.

1. Şeytan:

Şeytan, insanın dünya hayatında dengelenmesi için Allah tarafından yaratılan manevi bir varlıktır. Fakat insanı azdıran, doğru yoldan saptıran ve insanı kandırabilen ölçüt bir varlıktır. Tarih boyunca insan aklına hep şu soru gelmiştir:

Allah adil, hakim, güzel ve rahim ise, neden şeytanla birlikte birçok çirkinlik, adaletsizlik ve hastalık yaratılmıştır?

Bu soru insan zihnini çok meşgul etmiştir. Özellikle çirkinliklere sebep olan ve insana çirkin fiiller yaptıran şeytanın yaratılması birçok insanın aklını karıştırmıştır. Oysa şunu iyi bilmek gerekir: Birçok güzelliğin ortaya çıkmasına sebep olan bir çirkinlik de güzel sayılır. Söz gelimi, eğer şer ve çirkinlik yaratılmamış olsaydı, hayrın ve güzelliğin dereceleri bilinmezdi, hatta güzelliğin bir tek derecesi olurdu ve güzel şeylerin mahiyeti tam olarak anlaşılmazdı. Bu yüzden İslam inancına göre çirkinin icadı çirkin değildir. Kuşkusuz, yaratıklar için azim faydalar ihtiva eden yağmurun yağmasından zarar gören tenbel bir insanın durumu yağmurun yağmasını hayırsız hale getirmez. Bu itibarla beşerin yükseliş veya alçalışının temeli olan manevi yarışta önemli bir görev üstlenmiş olan şeytanın yaratılması da hayırdır, şer değildir.2

Başka bir ifadeyle beşerin manen tarakki etmesi için şeytan bir kamçı görevini üstlenmiştir. Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı insanların makamları sabit olurdu. Oysa Allah, meleklerin dışında, makamları değişebilen bir varlık tasarladığı zaman Hz. Âdem (as)'i yaratmıştı. Böylece insanoğluna kuyunun dibi ile minarenin ucu arasında veya alay-ı illiyinden esfel-i safiline kadar değişebilen manevi makamlar ve fırsatlar verilmiştir. Dolayısıyla şeytanın insan türüne düşman oluşu bir kanundan kaynaklanmaktadır. Hadislerde yer alan ifadesiyle insan, "meleklerden gelen iyi düşünceler ile şeytandan gelen vesveseler"3 gibi iki ciddi etken arasındadır. Ama ne yazık ki, insanlar şeytana uyarak dalalete düşerler. Şeytan, gözle görülen birçok hakikatı bile insana inkâr ettirir.

2. Heva:

"Heva" insan nefsinin önerdiği sınırsız ve sorumsuz arzu ve isteklerdir. İnsan bu arzu ve isteklere uyarak doğru yoldan ayrılır, sapıklığa düşer. Heva kavramının geçtiği pek çok ayete baktığımızda hevanın ne olduğunu anlamamız mümkündür. Denebilir ki heva, vahyin zıttı ve sapıklığın ilk sebeplerindendir. Her insandaki heva farklı olduğu için belirli bir ölçüsü yoktur. Bu açıdan kendi hevasına uymak dalalet olduğu gibi, başkalarının hevasına uymak da dalalettir. Başta Hz. Peygamber (s.a.v.) olmak üzere insanların hevalarına uymamaları istenmiştir. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi sorumlu mevkilerde olanların, vahiy çizgisinde kalmaları ve başkalarının hevasına uymamaları emrolunmuştur.

Maide Suresi'nde geçen bir ayette, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e, Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve kendine indirilen gerçeği bırakıp onların (Ehl-i kitabın) arzularına uymaması istenmektedir.4 Necm Suresi'nde geçen bir ayette ise

"O kendi hevasına göre konuşmaz, söyledikleri, vahyedilenden başka bir şey değildir."5

buyrulmaktadır. Başka bir ayette ise Hz. Peygamber (s.a.v.)'in davet prensipleri açıklanırken uyacağı esaslar da beyan edilmiştir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.) davete devam edecek, inanmayanların heva ve heveslerinin eseri olan teklif ve ısrarlarını asla dinlemeyecektir. Ayet şöyle:

"Sen tevhide davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir."6

Vahiy çizgisinden çıkanların nefsin dizginlenemeyen arzu ve isteklerine uyacağı ve böylece kendini ateşe atıp yardımsız kalacağı belirtilmiştir. Bakara Suresi'ndeki bir ayette özellikle Yahudi ve Hristiyanların arzu ve isteklerine uymama konusunda sebat göstermesi için Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dolayısıyla müminler uyarılmıştır. Çünkü değiştirilmiş bir dinin mensupları olanlar, Allah'ın peygamberlere indirmediği indî görüşleri din diye takdim etmeye çalışırlar. Dolayısıyla heva ve heves mahsulü olan bir takım kurallara Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ve müminlerin uymamalarını isterler. Allah ise uyarıyor. Ayet şöyle:

"Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden (vahiyden) sonra onların arzularına uyacak olursan and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."7

Allah'ın heva ve hevese uymama yönündeki ısrarlı emirleri sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ve müminlere mahsus bir durum değildir. Daha önce gelmiş peygamberler için de aynı ısrarlı talep söz konusu olmuştur. Nitekim İsrailoğullarının peygamberlerinden olan Hz. Davut (as) için de aynı uyarıları görüyoruz.

"Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap verdır."8

Anlaşılıyor ki, Allah'ın emrettiği yoldan sapmanın en önemli göstergesi ahiret gününe inanmamaktır. Kıyamet gününde takdir edilen çetin azap da bu inançsızlığa karşılıktır.

Kur'an'a göre nefse (hevaya) uymanın en çirkin ve en affedilmez şekli insanın kendi hevasını (nefsini) tanrı edinmesidir. Bu şu şekilde olabilir: İnsan yaratılış itibariyle nefsini çok sever. Hatta denebilir ki, insan kendi nefsi kadar hiçbir şeyi sevmez. Tanrıya layık övgülerle övülmekten hoşlanan insan nefsini bütün ayıp ve kusurlardan uzak tutmak ister. Haklı olsun veya olması insan daima kendisini müdafaa eder. Öyle ki, yaratıcıya hamd ve şükür etmek için kendisinde yaratılan azaları kendi nefsini övmek için kullanır. İşte insanın bu tutumu, onu

"Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?"9

ayetinin hükmüne mazhar ediyor.

Kur'an özellikle Ehl-i kitabın vahiy yerine kendi hevalarına uydukları için sapıklığa düştüklerini açık bir dille ifade eder.

"De ki: eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından bu ikisinden (Kur'an ve Tevrat'tan) daha doğru bir bir kitap getirin de ben ona uyayım. Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki, onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?"10

Bütün bu ayetler, insanın kendi arzu ve hevesine uyarak Allah'ın yolundan ayrıldığını ve dalalete düştüğünü açıkça ifade eder.

3. İstiğna:

İnsanın kendisini yeterli görmesi, kendi ayakları üzerinde durabileceğini sanması anlamına gelen istiğna, insanın doğru yola gelmesinin en büyük engellerinden biridir.

"Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabb'inedir"11

ayeti insanın her zaman müstağni davrandığını ve kendi kendine yeterli olduğunu sandığını ifade eder.

Kur'an-ı Kerim eski kavimlerin helak oluşlarını anlatırken güçlerine ve eserlerine güvenerek Allah'a ve peygamberlere meydan okuyanların hazin sonlarını anlatır ve insanların bu tablolardan ibret almaları gerektiğini vurgular:

"Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur? Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha da sağlamdılar. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir. Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşeri) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi."12

Bu manada birçok ayet vardır. Kur'an'da, kendi gücünü yeterli görüp babasına inanmayı reddeden Nuh'un (as) asi oğlundan13 tutunuz da, peygamberlerine

"Ey Salih, sen kim oluyorsun ki, babalarımızın taptıklarına tapmamıza engel oluyorsun"14

diyen Semud kavmine kadar, elçilerin doğru yola davetleri karşısında istiğna gösteren kavimlerin acı akibetlerini anlatan sahneler pek çoktur.

Kuşkusuz istiğnadan vazgeçmeyen bu karakterdeki kimselerin hidayete ermesine karşı Allah da müstağni davranır. Nitekim bazı peygamberlerin inkârcı toplumlarına gelen azapların asıl sebebinin o kavimlerin "Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş" diyerek istiğna gösterip yüz çevirmeleridir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) âma olan Abdullah b. Ümmi Mektum'u dinlemekten vazgeçip Velid, Utbe b. Rabia ve Ümeyye b. Halef gibi Kureyş'in ileri gelenlerini dinlediği için Allah tarafından uyarılmıştır. "Kendini sana muhtaç görmeyene (müstağni davranana) gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak ve Allah'tan korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun."15 ayetleri, haşyet ve gayret içinde hidayete koşana aldırmadan, doğruya karşı burun kıvırıp isteksiz davranan müşrik reislerine nasihat eden Hz. Peygamber'in açıkça kınandığını ifade etmektedir.16

4. Ümitsizlik:

İnsanın ümidini kaybetmesi hayatla ilgili bütün girişimlerini akim bıraktığı gibi, doğru yola ulaşmasını ve eğer ulaşmış ise onu devam ettirmesini güçleştirir. Özellikle hayatında refah içinde yaşamış bulunan insanlar bu refahtan kısa bir süre bile ayrılacak olsalar her şeylerini yitirdiklerini hissederek büyük bir umutsuzluğa kapılırlar. Kur'an-ı Kerim temelde Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin müminlere yakışmadığını ancak inkârcıların Allah'tan ümit kestiklerini vurgular.17 Bu da gösteriyor ki, ümidini kaybetmiş insanların düşecekleri yer dalalet çukurudur.

Allah, insanın mal, sağlık ve refah gibi dünyevi mutlukların kaynağı olan ve kendisine faydalı şeyleri istemekten usanmadığını, fakat kendisine fakirlik, mihnet, sıkıntı gibi üzüntü verici şeyler dokunduğunda ümitsizliğe kapıldığını ifade eder.28 İnsan ruhsal yapısı bakımından, kendisine iyilik, bolluk ve bereket verildiği zaman doğru yoldan yüz çevirir. Fakat kendisine bir şer, bir darlık geldiği zaman bağırıp çağırır ve ümitsizliğe kapılır.

Bir de salih amellerde muvaffak olamayan bazı insanlar Allah'ın azabından korkmaya başlar. Bu korku onları ümitsizliğe götürür. Dini inançlarına aykırı gördükleri en ufak bir mesele gözlerinde büyümeye başlar ve dinin aleyhine kullanılmak üzere büyük bir bürhana dönüşür. Sonuçta şeytanın da desteğiyle dinden çıkar ve dalalet bataklığına düşerler. Böyle durumlara düşen insanların müracaat edecekleri kaynak yine dinin temeli olan Kur'an-ı Kerim'dir.29 Allah şöyle buyruyor:

"Ey nefisleri aleyhinde aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphesiz Allah tüm günahları affeder. Çünkü O bağışlayandır, esirgeyendir."20

Kuşkusuz ayette yer alan "tüm günahlar" deyiminden maksat şirkin dışında kalan günahlardır. Çünkü başka ayetlerde şirkin dışındaki tüm günahların affedileceğinden söz ediliyor.

5. Kibir ve Gurur:

Kibir, insanın kendisinde bir büyüklük, bir yeterlilik ve bir üstünlük hissetmesidir. Oysa insanın yaptığı iyilik ve güzelliklerle bile övünmeye hakkı yoktur. Çünkü iyi ve güzel şeyleri yapmak zaten insanın görevidir. Dikkat çekicidir ki, insanın vücudu bile ona ait değildir. Çünkü Allah insan vücudunu bir sanat eseri olarak yaratmış, insan ruhunu bir misafir olarak o vücutta emaneten durdurmaktadır. Dolayısıyla insan vücudunda yapılan binlerce tasarruftan ancak bir tanesi insana ait olabilir. Hatta yemek ve içmek gibi, insanoğlunun kendisini yüzde yüz tercih edici ve belirleyici olarak kabul ettiği konularda bile insanın tasarrufu yüzde bir bile değildir.21 Şu halde insanın gurur ve kibre kapılarak kendisini kendine malik zannetmesi ve kendisini iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı kabul etmesi doğru değildir.

İnsan kibir ve gururla, maddi ve manevi bütün güzelliklerden mahrum kalır. Bir insan gurur saikasıyla başkalarını dinlemeye tenezzül etmeyip kendini yeterli görüyorsa eksiktir. Kuşkusuz, nefsinin arzularına tapan ve bu sebeple Allah ve Peygamber sözü dinlemeyen insanlar için yapılacak bir tek şey kalıyor; o da kendi nefislerine itaat etmektir. Bu tip insanlardaki kibir ve gurur onları alabildiğine kötülüklere ve dalaletlere sürüklemektedir. Gurur ve kibirlerinin esiri olan bu insanları esaretten kurtarmak da kolay değildir. Her şeyin en iyisini ve her yolun en doğrusunu kendileri biliyor sandıkları, düşünme ve anlama kapılarını kapattıkları ve son derece inatçı ve katı bir tutum içinde oldukları için dalalet batağına battıkça batıyorlar.

Tıpkı avcıya görünmemek için başını kuma sokan bir deve kuşu gibi, kibirli insanlar da hakkın sesine karşı parmaklarını kulaklarına sokuyorlar. Kavminin inatçı, söz dinlemez ve ısrarcı tutumlarını Allah'a arzeden Hz. Nuh'un (as) Allah'a yakarışı; kibir ve inatlarının kurbanı olanlara güzel bir örnek oluşturur:

"(Sonra Nuh) Rabb'im! dedi, doğrusu ben gece gündüz (kavmimi) imana davet ettim. Fakat benim davetim ancak kaçmalarını arttırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarının bağışlanması için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. (Beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler ve kibirlendikçe kibirlendiler."22

Kibir ve gururlarının kurbanı olan Mekke müşriklerinin reisleri hakkında nazil olan bir diğer ayette Allah, kibir ve gururlu insanları ağır bir ifade ile tehdit etmektedir:

"Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin! O ki, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!"23

Sonuç

Özgür bir iradeye sahip olma, aklını kullanarak iyiyi ve doğruyu seçebilme ve özgürce karar verme özelliklerine sahip olan insanın, aldığı kararlar ve yaptığı tercihler ile sahip olduğu temel haklar arasında önemli bir ilgi söz konusu. Kur'an açık bir şekilde "Dinde zorlama yoktur."24 der. O halde insan din seçiminde özgür demektir. Yani insan özgür yaratıldığı için dinini seçerken özgürlüğünü kullanmış olur. Eğer fiillerinden sorumlu olacak, hesaba çekilecek ve sonuçta bir cezaya müstahak olacak veya bir mükâfatı hak edecekse özgürlüklerini kullanması gerekir. Fakat insan, özgürlüğünü ancak doğru istikamette kullandığı zaman mükâfatı hak etmektedir. Unutmamak gerekir ki, ceza ve mükâfat özgürce davranmanın ve tercihte bulunmanın bedelidir. Eğer insanın seçimi nefis ve şeytan tarafından kontrol ediliyor ve sonuçta denetimsiz bir yaşama biçimine sürükleniyorsa seçimini iyi yapmamış demektir.

Allah insanın sahteci ve geçici olan güzelliklere ve menfaatlere talip olmasını istemiyor. Sahteci ve geçici iyilik ve güzellikler insana sadece bu dünyada fayda temin edebilir. Ahirette ise sonu hüsrandır. Kur'an şöyle der:

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz (aklınıza gelen ve nefsinizin hoşunuza giden işleri yapmanız) gerçek iyilik ve güzellik değildir. Ancak gerçek iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, mala olan sevgisine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, isteyip dilenene ve özgür kalmaları için kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösteren ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutumudur. İşte bunlar doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır."25

Bu ayette yer alan on beş maddeye riayet eden insan gerçek mümindir ve gerçek iyiliği yakalamıştır. Bu maddelerin ilk beşine inandığı halde sonrakilerden bir kısmını yerine getirmeyen kimse ise kısmen doğru yoldan ayrılmıştır.

Öz

Kur'an'ı inceleyerek okuyabilen herkes, Kur'an'ın, insanın düşünce kaynaklarına hitap eden "ilahi irade" ile insanın seçme yeteneğinden (cüzi irade- ihtiyar) ve geniş olan fikir özgürlüğünden ve buna bağlı olarak insanın sorumluluğundan söz eden bir kitap olduğunu görecektir. Yani Kur'an'ı okuyabilen her insan, ihtiyar ve irade sahibi olan insanın, aynı zamanda ilahi iradenin tesiri altında olduğunu kabul edecektir.

Kur'an'a göre insanın cüz'i (sınırlı) bir iradesi vardır. Bu sınırlı irade çerçevesinde kendi hareketlerinin hâkimidir. Bu yüzden insan, hareketlerinden ve sahip olduğu yeteneklerin iyi veya kötü yönde kullanılmasından sorumludur. İnsan kendi arzu ve isteklerine göre hayat yolculuğunda ya yücelir ya da sukut eder, alçalır. Allah'a inanan ve Allah'tan yardım isteyen herkes mutlaka yardım görür.

İnsanın hiçbir hareketi cebir (zorunluluk) altında değildir. Hiçbir insan cennetlik veya cehennemlik olmak üzere yaratılmamıştır. Bilakis her insanın amelleri, akıbeti hakkında etkileyicidir. İşte İslam'ın, Allah'ın mutlak hâkimiyeti ve insan iradesinin özgürlüğü hakkındaki temel öğretileri bu merkezdedir.

Bu makalede; kâinatta, insanı hidayete teşvik eden ilahi, doğal, psikolojik ve sosyal unsurlar ile insanı dalalete ve sapıklığa sevkeden sebepler anlatılmaktadır.

Dipnotlar:

1. Bilal Temiz, Kur'an-ı Kerim'de Hidayet Kavramı, (basılmamış doktora tezi), s. 190, İzmir, 1996.
2. Said Nursi, Şualar, s. 33; Zehra Yayıncılık, İst., 2001.
3. Tirmizi, Sünen, Tefsir, 2. sure.
4. Maide, 5/48 vd.
5. Necm, 53/3-4.
6. Şura, 42/15.
7. Bakara, 2/ 120.
8. Sad, 38/26.
9. Casiye, 45/23.
10. Kasas, 28/50.
11. Alak, 96/6-8.
12. Hud, 11/42-44.
13. Mümin, 40/82-83.
14. Hud, 11/ 62, 68.
15. Abese, 80/5-10
16. Bu konuda geniş bilgi için bk. Bilal Temiz, Kur'an-ı Kerim'de Hidayet Kavramı, s.191.
17. Yusuf, 12/87; Hicr, 15/ 56; Ankebut, 29/23.
18. Fussilet, 41/49.
19. Said Nursi, a.g.e., s. 68.
20. Zümer, 39/53.
21. Said Nursi, a.g.e., s. 69.
22. Nuh, 71/ 5-7.
23. Casiye, 45/7-8.
24. Bakara, 256.
25. Bakara, 177.

(Prof. Dr. Musa Kâzım YILMAZ, Harran Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi).

İlave bilgi için tıklayınız:

Aleviliğin bozulma nedeni nedir?

27 Ahmed Bedevi Hazretleri yüzünü neden kapatıyordu?

- Peçe, takva amaçlı takılmaktadır. Ahmed Bedevi Hazretlerinin de bundan dolayı peçe takmış olması muhtemeldir.

- Bazı bilgilere göre, Ahmed Bedevi çok fazla yakışıklı olduğundan yüzünü kapatıyordu. Fakat bu bilgi çok isabetli görülmemektedir. Bunun sağlam kaynaklarda tespitini de yapamadık.

- Bazı bilgilere göre, içinde bulunduğu bedevilerin âdetlerine uyarak yüzüne peçe takmıştır. Bu daha makul bir açıklama gibi görünüyor. Çünkü, büyük insanlar -meşru olmak şartıyla- bulundukları yerdeki hayata ayak uydurmaktan geri kalmazlar. Bu tevazu erdemine de uygundur.

- Bununla beraber, bugün bile bazı tarikat şeyhleri hâlâ peçe takıyorlar. Bununla, harama bakmaktan gözlerini sakındırdıkları gibi, başkalarının, özellikle yabancı kadınların gözlerinden de sakınırlar.

Ayrıca, dünyayı fazla görmemek için yalnız ayakların ucuna bakacak şekilde gözlerini kullanma adına peçe takmış olabilirler.

28 Mezhep diye bir şey var mı; mezheplerin hakikatı var mıdır?

İCTİHAD, Güç, takat ve çaba. Bir şeyi elde etmek için olanca gücünü sarfetmek anlamında hakîkî; kıyas vb. yollarla hüküm çıkarmak anlamında ise mecazîdir (Zebîdi, Tâcu'l-Arûs, Mısır 1307, II / 329).

Bu kelime Kur'an-ı Kerîm'de zikredilmemiş, hadis-i şeriflerde ise her iki anlamda kullanılmıştır. Hz. Peygamber, düzgün namaz kılmayan bir sahâbiye "namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmadın" demiş ve bu hal üç defa tekrar edilmiştir. Üçüncüde namaz kılan "bana doğrusunu öğret, vallahi ben elimden geleni yaptım" derken "ictehedtü" ifadesini kullanmıştır (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Haydarâbâd, 1966, I, 156). Şu hadislerde mecazî anlamında kullanılmıştır: "Hâkim hükmedip, ictihadda bulunur ve isâbet ederse ona iki ecir vardır" (Buhârî, el-İ'tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 187). Allah Rasûlü, Muaz b. Cebel'i Yemen'e yönetici olarak gönderirken"Kitap ve sünnette hüküm bulamazsan ne ile hükmedersin" sorusuna Muaz "Reyimle ictihad ederim" diye cevap vermiştir (Tirmizî, III, s. 616: Ahmed b. Hanbel, V, 230; Şafii, el-Ümm, VII / 273).

* * *

İlave bilgiler için tıklayınız:

Mezhebler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Mezheblere Ne Lüzum Var? Herkes Kendisi Kur`an`ı ve Hadîsi Okuyup Hüküm Çıkaramaz mı?

Hak Bir Olur. Halbuki 4 Mezhebin de Hak Olduğunu Kabûl Ediyoruz. Bu Nasıl Olur?

MEZHEBLERİN DOĞMASI NEDEN ZARURÎ?

Mezheb konusunda detaylı bilgi almak için tıklayınız...

29 İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin, kırk yıl yatsı namazı abdestiyle sabah namazını kıldığı söyleniyor, bu doğru mudur?

Öncelikle şunu belirtelim ki, yatsı namazı imsak vaktine kadar kılınabilir. Yatsı namazı için tercih edilen vakit, gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar devam eder. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

"Ümmetime zorluk vermesem, yatsı namazını gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini onlara emrederdim."(eş-Şevkânî, II,11).

Enes (r.a), Hz. Peygamber (asv)'in yatsı namazını gecenin yarısına kadar geciktirip, sonra kıldığını bildirmiştir (eş-Şevkânî, II,12). Hz. Aişe (r.anhâ)'den de şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescidde bulununlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu: Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir." (Buhârî, Mevâkît, 24; eş-Şevkânî, I, 12).

İmam-ı Azam Ebu Hanife de yatsı namazını faziletli vaktinde kılıp, sabah namazına kadar da ilimle ve ibadetle meşgul olmuş olabilir. Yatsı namazını ilk vaktinde kıldığını düşünsek dahi, yatsı abdesti ile sabah namazını kılması yadırganmamalıdır. Çünkü İmam-ı Azam gibi büyük zatların yiyip içmeleri günümüz insanı gibi çok olmadığı için abdest ihtiyacı da çok olmazdı.

Davud-i Tai (ks) anlatıyor: Tam yirmi  yıl Ebu Hanife'ye hizmette bulundum. Bir kere olsun ayağını uzattığını görmedim. Bir gün de­dim ki:

"İnsanların yanındayken ayaklarınızı uzatmıyorsunuz. Hiç ol­mazsa insanlar gittikten sonra yalnız kalınca olsun ayağınızı uzatıp istirahat buyursanız?.." Bana cevabı şöyle oldu:

"Ben asıl insanlar gi­dince ayağımı uzatmaktan korkarım. Çünkü Rabbimin huzurunda olduğumu yalnızken daha fazla düşünürüm."

Bir gün bir talebesi imama: "İnsanlar sizin için geceleri uyuma­dığınızı söylüyorlar?" dedi.

Cevabında, "Bundan sonra geceleri uyuma­yacağıma söz veriyorum." dedi.

Talebeleri niçin diye sorunca, "Allah Teala: 'Öyle kullar vardır ki yapmadıkları şeylerle kendilerinin methedilmesini isterler.' buyuruyor. Şimdi ben o insanlardan olmamak için uyumayacağım." dedi ve otuz sene bir rivayete göre kırk sene geceleri uyumayıp yatsının abdesti ile sabah namazını kıldı.

Birçok kıymetli kitapta secde etmesinin çokluğundan Ebu Hanife'nin dizleri deve di­zi gibi sertleşmişti.

(bk. Camisab Özbek, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı ve Müctehidlerin Farklı Görüşleri, c.1, 2. bölüm, Ravza yayınları)

30 İslami konularda insanların birbirlerinden farklı düşünmelerinin (ihtilaflarının) sebepleri nelerdir?

Nerede insan varsa, orada ihtilaf bulunmaktadır. Zira bu insan yaratılışının bir gereğidir. Aynı kültür içerisinde, aynı maddi ve manevi ortamda yetişen ve hatta eğitici ve öğreticileri bir olan aynı ana ve babanın ikiz iki çocuğu bile bazı konularda ayrılık gösterebilirler. Durum böyle olunca, çok değişik çevrelerde yetişen insanların durumları hayli farklılık arz edecektir. Yaratılış faktörünün yanında diğer nedenler kısaca şunlardır:

İhtilaf konusu olan meselelerin aslında açık olmayıp kapalı oluşu:

Eflatun’un Fil örneği bu konuyu çok iyi izah eder. Eflatun şöyle der:

”İnsanlar her yönüyle gerçeği idrak edemedikleri gibi ondan tamamen uzak da olamazlar. Her insan gerçeğin bir yönünü idrak eder. Şu misal, bunun örneğidir: Bir kaç kör, filin yanına varırlar, her biri, onun bir organını tutar, eliyle kontrol eder ve onun ne olduğunu kendine göre hayal eder. Onun ayağını yakalayan, filin ağaç gövdesine benzeyen uzun ve yuvarlak bir yaratık olduğunu anlatır. Sırtına ulaşan, onun yüksek tepelere benzeyen bir yaratık olduğunu söyler. Kulağını tutan ise, onun, düz, ince, katlanan ve açılan bir yaratık olduğunu söyler. Görüldüğü gibi, bunlardan her biri, gerçeğin sadece bir kısmını idrak edebilmiş, diğer arkadaşlarını yalanlamış, onların fili anlatma konusunda hata ettiklerini iddia etmiştir. Zaten ihtilaflar birçok kerede meselenin kapalı veya zor oluşundan değil, ihtilaf eden taraflardan her birinin, diğerinin görüşünü bilmeyişinden doğar. Bu sebeple Sokrat şöyle der: “Münakaşa konusu olan şey bilindiği taktirde her münakaşa biter.”1

Bu maddeyi İslam Mezhepleri açısından değerlendirecek olursak, Kur’ana bir bütün olarak bakamayan kişiler hatalı sonuçlara varmışlardır. Örneğin, Kur’anda kişinin hür iradesinden bahsedildiği kadar, her türlü iradenin ve gücün Allah’a ait oluşundan da söz edilmektedir. Bu durumda, kulun kendi fiillerini kendisinin yarattığını ve Allah’ın “kulların fiilleri konusunda” bir müdahalesinin söz konusu olmadığını söyleyen Mu’tezile’yi destekler anlamda ayetlerin bulunmasına mukabil, kulun hiçbir iradesinin olmadığını, onun Allah’ın iradesi karşısında rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi olduğunu ifade eden Cebriyye’yi destekler anlamda ayetler de bulunmaktadır. Eğer aynı ayetlere parçacı bir yaklaşımla değil de bütüncül bir şekilde bakılabilirse gerçek daha iyi anlaşılacaktır. Tabir caiz ise, Fil’e parça parça değil de gören bir göz ile bakıp bütün olarak tanımlamak daha isabetli olduğu gibi, Kur’an ayetlerine de bütüncül bir şekilde bakmak daha doğrudur. Aksi taktirde herkesin ilk bakışta doğru söylediği düşünülebilir, ancak gerçekte ise ulaştığı kanaat hatalı ve eksiktir. Bu bakımdan konuyla ilgili ayetlerin tamamına bakıldığında durum daha iyi anlaşılacaktır. Buna göre, “İnsan irade eder, Allah yaratır. İnsan, kendi irade ettiği işlerde sorumluluktan kurtulamaz.” Böylece iki yönlü gibi görünen konu açıklığa kavuşmuş olur ve aralarında herhangi bir zıtlığın olmadığı görülür.2

Arzuların, heveslerin ve mizaçların değişik olması:

Her şahsın arzu, heves ve mizaçları değişik olması nedeniyle ihtilaflar zuhur etmektedir. Bu konuda Spinoza şöyle der:

“Bize eşyayı güzel gösteren, basiretimiz değil, arzu ve meyillerimizdir.”3

Branşların değişik olması: Çok değişik meslek grupları bulunmaktadır. Bu grupların kendilerine göre ölçü ve prensipleri vardır. Dolayısıyla her meslek grubu kendi prensipleri istikametinde yorum yapacaktır. Sonunda aynı konuda farklı sonuçlara ulaşılacaktır. Mesela, Fıkıhçılar ile Kelamcıların Kur’ana bakışları arasında farklılıklar söz konusudur.

Taklit: İhtilaf sebeplerinden biri de eskileri taklittir. Zira taklitçilik taassubu doğurur. Taassubun olduğu yerde de aşırı ihtilafların bulunması kadar normal bir şey yoktur. Zira taklit zihniyeti, objektif bakış açısını öldürür ve fikirleri donuklaştırır. Dolayısıyla herkes kendi taklit ettiği kimsenin sözünü doğru olduğu gibi kabul eder. Dolayısıyla da tarihteki ihtilaflar aynen devam eder.

Anlayış kabiliyeti ve algılama güçlerinin farklı oluşu:

Ebu Zehra, “İhvanussafa” adlı teşkilatın risalelerinde bu konuyla ilgili olarak şunların zikredildiğini kaydeder:

“Bir çok insan vardır ki, düşünme kabiliyeti güzel, temyiz kabiliyeti çok hassas, tasavvuru süratli ve zekidir. Yine bazıları da vardır ki, geri zekalı, kalbi kör ve şaşkındır. İşte, alimlerin görüş ve mezheplerinde ihtilaf ediş sebeplerinden biri de budur. Zira, insanların anlayış kabiliyetleri farklı olunca görüş ve inançları da ona göre değişik olur”4

Liderlik sevdası ve başkalarına hükmetme arzusu: Böylesi bir arzu, insana kendi dediklerinin mutlak doğru ve karşıdaki fikirlerin kesin yanlış olduğu kanaatini aşılar. Dolayısıyla da düşüncesi yanlış da olsa onda ısrar eder. Böylece ihtilaflar kökleşir.

Kaynaklar:

1. Muhammed Ebû Zehra, İslam’da Siyasi İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, trc. Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İstanbul ts., s. 10.
2. Geniş bilgi için bk. Sayın Dalkıran, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, s. 71-73, 155-176; a. mlf. Osmanlı Devletinde Ehl-i Sünnet’in Şii Akidesini Tenkidleri, İstanbul 2000, s. 83-132, 237-252.
3. Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, s.10.
4. Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, 12.

31 İmam Buhari hangi mezheptendi?

Büyük bir hadis imamı olarak şöhret bulan Buhârî aynı zamanda bir fakihtir. Ancak hadis ilmindeki yüksek seviyesi sebebiyle bu yönü ikinci planda kalmıştır. Hayatı ve ilmî şahsiyetinden bahseden tabakat kitaplarında kendisinin "Fakihlerin efendisi.", "Bu ümmetin fakihi."  ve  "Allah'ın yarattığı kullar içerisinde en fakih olanı." diye nitelendirildiği nakledilir. Bazı müellifler ise mukayese yolu ile bir değerlendirme yaparak Buhârî'yi, hocaları Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûye'den daha fakih sayarlar. İbn Kuteybe de kendisine fetva soran bir adamı Buhâri’ye gönderirken ona, "İşte Ahmed b. Hanbel, İbnü'l-Medînî ve İshak b. Râhûye, Allah bu üçünü de sana gönderdi" diyerek Buhârî'ye danışmakla bu üç âlime danışmış sayılacağına işaret etmiş, onun fıkıh ilmindeki bilgi ve kabiliyetinin seviyesini dile getirmiştir. (İbn Hacer, Hedyü's-sârî, 2/236-237)

Buhârî, fıkıh ilmindeki üstün mevkii sebebiyle dört mezhebin mensupları tarafından sahiplenilmiştir. Hanbelî fakihlerinden İbn Ebû Ya'lâ onu Hanbelî fakihlerin birinci tabakasından, Tâceddin es-Sübkî ise Şafiî fakihlerin ikinci tabakasından saymaktadır. Abdullah b. Yûsuf, Saîd b. Anber ve İbn Bükeyr'den el-Muvatta rivayet ettiği için Buhârî Mâlikîler'ce kendi mezheplerine mensup kabul edildiği gibi, Hanefî fakihi İshak b. Râhûye'den ders almış olması sebebiyle de Hanefîler tarafından kendi mezheplerine bağlı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak onun birçok meselede İmam Şafiî'ye muvafakat etmesi, Şafiî Mezhebi'ne mensup olarak şöhret bulmasına sebep olmuştur.

Fakat Keşmîrî ile bir grup hadis ve fıkıh âlimine göre Buhârî ne belli bir mezhebe intisap eden mukallid, ne de herhangi bir mezhebin sınırları içinde ictihadda bulunan "mezhepte müctehid"dir. Eğer fıkıh "şer'î-amelî hükümleri tafsilî delillerinden istinbat ederek bilmek" ise Buhârî bu tarife göre tam bir fakih ve bir "mutlak müctehid'dir. Zira Kitap ve Sünnet'e en geniş çerçevede vâkıf olmuş ve hükümleri doğrudan o kaynaklardan elde etmiştir. Sahabe, tabiîn ve daha sonra gelen müctehid imamların görüşlerine vâkıf olması da onu bu hususta daha güçlü kılmıştır. El-Câmiu's-sahîh"ndeki bab başlıklarını tesbit ederken herhangi bir mezhebe bağlı kalmamış, yalnızca naklettiği nasları dikkate alarak hüküm çıkarmıştır. Ayrıca Ebû Hanîfe'ye muvafakat ettiği yerler, Şafiî'ye muvafakat ettiklerinden daha az değildir. (Keşmîrî, Feyzü'l-bâri 'alâ Sahîhi'l-Buhârî, Kahire, 1357/1938, 1/278)

Bütün âlimler, Buhâri’nin telif ettiği eserler ve verdiği fetvalar yoluyla büyük bir fıkhı miras bıraktığı hususunda ittifak etmişlerdir. Söz konusu eserleri içinde en önde gelenin el-Câmiu's-Sahîh olduğu bilinmektedir. Bu eser başlı başına bir fıkıh ve fetva hazinesi olarak nitelendirilmektedir. Özellikle Buhârî tarafından konulan bab başlıkları fıkhî görüşlerini yansıtması bakımından apayrı bir önem taşır. Bu sebeple, "Buhârî'nin fıkhı bab başlıklarındadır" denilmiştir.

İbn Hacer'in tesbit ve değerlendirmesine göre Buhârî, Sahîh'inde fıkhî bilgi ve inceliklerin bulunmasına özen göstermiş, bundan dolayı rivayet ettiği naslardan birçok hüküm çıkarmış ve bu hükümleri ilgili kitabın (ana bölümün) muhtelif babları arasına uygun bir şekilde serpiştirmiştir. Bunu yaparken gerekli yerlerde ahkâm âyetlerini zikretmeyi de ihmal etmemiştir. Aslında el-Câmi'u's-Sahîh'i telif ederken Buhâri’nin takip ettiği hedef, koyduğu prensipler çerçevesinde hadis nakletmenin yanında bunlardan ve ilgili âyetlerden hükümler çıkarmak olmuştu. Bu sebepledir ki birçok babda rivayet ettiği hadislerin isnadını başka yerde vermiş olduğundan tekrar kaydetmeyerek yalnızca Hz. Peygamber (asv)'den nakilde bulunan kimsenin adını ve hadisin ilgili kısmını zikretmekle yetinmiştir.

Bu ve benzeri durumlarda Buhârî'nin esas amacı, bab başlığı olarak ele aldığı mesele için bir delil getirmek olmuş ve zaten malum olan bu hadislere yalnızca işarette bulunmakla yetinmiştir. Bazen bir babda sadece bir hadis kaydedilmesinin, bazen da konu ile ilgili olarak hadis bulunmayıp onun yerine bir Kur'an âyeti zikredilmesinin sebebi budur. (Meselâ bk. Buhârî, "Mezâlim" 6, 7) Böyle durumlarda Buhârî'nin, bab başlığı şeklinde ortaya koyduğu hükmün delilinin hadis değil Kur'an olduğunu belirtmek istediği anlaşılmaktadır. Hatta bazen de bab başlığının altında hiçbir şey kaydedilmemiştir. (Meselâ bk. Buhârî, "Mükâteb", 1, "Cihâd", 174)

Buhârî’nin eI-Câmiu's-Sahîh’e koyduğu bab başlıklarının hem muhaddisler, hem de fakihler için taşıdığı önem dolayısıyla bu eser üzerine yapılan şerhlerde konu itina ile işlendiği gibi, aynı mevzuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. İbn Hacer el-Askalânî'ye ait Fethu’l-Bârî ile onun mukaddimesi mahiyetinde olan Hedyü's-Sâri bu hususta ilk hatırlanacak kaynaklardır. Hadis ve fıkıh alanında otorite kabul edilen Hanefi âlimi Bedreddin el-Aynî'ye ait Cümdetü'l-Karî'de ise özellikle bab başlıkları ile ilgili fıkhî konular derinlemesine incelenmiş, gerekli yerlerde birçok mesele tartışmaya açılmıştır. Şehâbeddin el-Kastallânî İrşâdü's-Sârî adlı şerhinde, Muhammed Enver el-Keşmîrî de Feyzü'l-Bâri'de aynı metodu takip etmişlerdir.

Buhârî, diğer imamların hüküm çıkardığı şer'î kaynaklardan faydalanmakla birlikte onun genelde takip ettiği metot, hadisleri ihtiva ettikleri fıkhî hükümleri esas almak suretiyle bablara ayırmak, bu bablarda yer alan meseleleri Kur'an, hadis ve sahabe fetvalarına dayandırmaktır. Bazı araştırmacılara göre bu metodun belli başlı üç özelliği vardır.

1. Fıkhı hükme temel teşkil eden esas kaynağın sıhhatine güven duymak;

2. Sahabe ve tabiîn tarafından varılan ya da onlar tarafından teyit edilen hükmün doğruluğuna inanmak;

3. Ehliyetli bir fakihin önüne bir hükmün âyet ve hadisle ilgisi hususunda yeni ufuklar açmak.

Buhârî sadece kendi görüşünü zikretmekle yetinmemiş, bazı durumlarda muhalif görüşleri de kaydetmiş ve onlarla tartışmaya girmekten çekinmemiştir. Bu durumlarda karşı görüşü savunan kişi veya mezhebin adını anmak yerine "Bazı insanlar, insanlardan biri" tabirini kullanmıştır. (bk. İslam Ansiklopedisi, DİA, Buhari md.; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve şerhi, Akçağ, 1/179-211)

İlave bilgiler için tıklayınız:

BUHÂRÎ

SAHİH-İ BUHARÎ

32 Mezheb ve meşreb ne demektir?

Mezheb: Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır. Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve Şâfii; ve Akaidde Mâturidi ve Eş'ari gibi... Mezhep hakkında geniş bilgi için tıklayınız:  MEZHEB.

 

Meşreb: Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk. Gidiş. İçmek. İçilecek yer. Fehmetmek. Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol.

 

Meşreb, "su içme yeri, su içmek" gibi anlamlara gelir. Aynı dini veya hayat felsefesini paylaşan insanlar arasındaki huy ve yaratılıştan kaynaklanan görüş farklılıklarını ifade eder.

İsrailoğulları Hz. Musa'nın rehberliğinde Kızıldenizi geçerler. Çölde susadıklarında Hz. Musa'dan su talebinde bulunurlar. Cenab-ı Hak, Hz. Musa'ya "Asa'nı taşa vur" diye vahyeder. Hz. Musa, asasını taşa vurunca, İsrailoğullarının kabile sayısınca, oniki yerden su çıkar. Böylece, her kabile, kendine tahsis edilen bölümden suyunu içer, aralarında münakaşa olmaz.

İşte, üstteki olayı anlatan ayette "onlardan her biri meşrebini (su içme yerini) bildi" ( Bakara, 60) ifadesi, "meşreb" kelimesine kaynak olmuştur. Hz. Peygamber (asm), Bedir esirlerine yapılacak muameleyi ashabıyla meşveret ederken Hz. Ebubekir "fidye karşılığı serbest bırakalım" derken Hz. Ömer "hepsini öldürelim" teklifinde bulunur.

Hz. Peygamber, Hz. Ebubekiri Hz. İbrahim ve Hz. İsa'ya; Hz.Ömer'i de Hz. Nuh ve Hz. Musa'ya benzetir. (Razi, XV, 197) Hz. İbrahim, Cenab-ı Hakk'a duasında "Ya Rabbi bana uyan bendendir. Fakat kim bana isyan ederse Sen Gafur ve Rahimsin" demiş, onları Cenab-ı Hakkın affedici ve merhamet edici ismine havale etmiştir.(İbrahim, 36)

Hz. İsa, istikametli tevhidi terk ile teslis dalaletine düşen ümmeti hakkında Cenab-ı Hakk'a "Ya Rabbi, eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Eğer bağışlarsan, şüphesiz sen Azizsin, Hakimsin" demiş, doğrudan onların helakini istememiştir.(Maide, 118)

Buna mukabil, Hz. Nuh imana girmemekte ısrar eden kavmi hakkında "Ya Rabbi, yeryüzünde bir tek kafir bile bırakma" (Nuh, 26) demiş; Hz. Musa "Ya Rabbi onların mallarını mahvet, kalplerini sık. Onlar can yakıcı azabı görmeden imana gelmezler" diyerek kavmine beddua etmiştir. (Yunus, 88)

Tabiinin en önde gelenlerinden kabul edilen Hasan-ı Basri ve Üveys el-Karani'nin meşrebleri elbette aynı değildir. Hasan-ı Basri, insanlarla iç içedir. Talebe yetiştirmekte, halkın suallerine cevap vermektedir. Sırlı ilimlere, ruhani feyizlere ziyadesiyle mazhar Üveys el-Karanî ise, münzevi meşreb hareket etmektedir.

Günümüz Müslümanlarında da pek çok farklı meşrepler görmek mümkündür. Mesela, kimi insan dışa açıktır, sosyal yönü kuvvetlidir, hayatın geniş dairelerinde külli hizmetlere vesile olabilir. Kimi insan ise, içe dönüktür. Dar dairede keyfiyetli eleman yetiştirmekte mahirdir. Kimi leylî sohbeti sever, kimi neharî sohbeti. Kimi cehri zikreder, kimi hafi zikreder.Kimi şekle önem verir, kimi öze bakar. Kimi hissiyat yüklüdür, kimi fikir ağırlıklıdır...

Aynı İslâmiyet pınarından nebean eden bu meşrepler, aslında bir renkliliktir, bir güzelliktir. Her insanda Allah'ın isimlerine mazhariyet farklı farklı olduğundan, meşreplerin de farklı olması kaçınılmazdır. Fakat bu farklılığı ihtilaf sebebi yapmamak gerekir. Güneş, ay gibi gök cisimlerinin nizamından bahseden ayette "herbiri bir yörüngede hareket eder" (Yasin, 40) denildiği gibi, her meşrep sahibi, diğer meşreb sahibinin yörüngesine girmeden, yani çarpmadan ve çatışmadan yollarına devam etmelidirler.

33 Aynı dinin mensupları, niçin dinde ihtilaf etmiş ve 73 fırkaya bölünmüşlerdir?

Hemen her dinde görüldüğü gibi İslam dininin mensupları da farklı mezheplere ayrılmışlardır. Bu mezhepler, Fığlalı'nın ifadesiyle "İslam dininin itikadî ve amelî sahadaki düşünce ekolleridir."(1)

Mezhep, gitmek anlamındaki Z-H-B kökünden türetilmiş bir kelime olup, "gidilen yol" anlamındadır.(2) Hz. Peygamber (a.s.m) şu ifadeleriyle insanlık alemindeki ihtilaf gerçeğine işaret eder:

"Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir."(3)

Zayıf bir rivayette ise,"biri dışında hepsi cennettedir" denilmiştir.(4)

73 fırka ile ilgili hadislerin sıhhat durumu hakkında hayli konuşulmuşsa da bizce bu fırkalara bölünme, tarihi bir realitedir ve ilgili hadisler bu realitenin ifadesidir.(5)

"73 fırkadan muradın ne olduğu?" meselesine gelince bu konuda başlıca iki görüş vardır:

Birincisi: 73 fırka ifadesini hakikat anlamında kabul edenler.

Bunlar itikadi fırkaları nazara verirler ve bunlardan çıkan tali kollarla 73 fırkaya tamamlarlar. Bu fırkaların başlıcaları, "Hariciler, Şia, Mu'tezile, Cebriye, Mürcie"dir. Bunlar ve bunlardan çıkan fırkalarla 73 rakamına ulaşmaya çalışan müellifler arasında tam bir ittifak yoktur.(6)

İkincisi: 73 fırka ifadesini kesretten kinaye olarak görenler.

Arapçada 7, 70, 700 gibi ifadeler çokluk ifade eder. Mesela, "yedi sema"(7) "yedi deniz",(8) "onlar için 70 defa da istiğfar etsen, Allah onları affetmeyecek."(9) "İman 70 küsur şubedir."(10) tarzındaki nass'larda bunu görebiliriz.

73 fırkadan herbiri kendini "fırka-i naciye" yani “kurtulan fırka” olarak kabul eder.(11)

73 fırka hadislerinde geçen "biri dışında hepsi ateştedir" ifadesine Mevlüt Özler şöyle yaklaşır:

"Bu bizzat narda (ateşte) olmayı değil, Kur'an ve Sünnetin yolundan ibaret olan hakka, doğruya isabet edememeyi ifade eder... Hz. Peygamber böyle diyerek onların görüş ve düşüncelerinin yanlışlığına dikkat çekmiştir."(13)

Şatıbî, aynı meselede şuna dikkat çeker:

"'Biri dışında hepsi ateştedir.' ifadesi, zahirde tehdid hükmünü iktiza eder. Cehennemde ebedilik veya ebedi olmayış belirtilmemiştir. Dolayısıyla cehennemde ebediliğe bu ifadede bir delil yoktur. Çünkü cehennemle tehdid, kâfirlere yönelik olabildiği gibi, asi mü'minlere de yönelik olabilmektedir."(14)

Bediüzzaman, kurtulan fırkayı "fırka-i naciye-i kamile" tabiriyle ifade eder.(15) Yani kamil manada kurtulan bir tanesi olacak, diğerleri az veya çok haktan inhiraf edeceklerdir.

Hz. Peygamber yere bir çizgi çizer, "işte bu doğru yol" der. Sonra bu çizginin sağına soluna başka çizgiler çizer.

"Bunlar da başka yollar... Bunlardan herbiri üzerinde o yola çağıran bir şeytan vardır." buyurur ve şu ayeti okur.(16)

"İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz. Başka yollara uymayın ki, sizi O'nun (Allahın) yolundan ayırmasın..."(17)

Malumdur ki iki nokta arasında en kısa mesafe, doğrudur. Bunun dışında yer alan eğriler, az veya çok doğrudan inhiraf etmişlerdir.

Mesela, Allah'ın sıfatları konusunda, o sıfatları inkâr eden muattıla tefrit, onları mahlukatın sıfatlarına benzeten Müşebbihe ifrat etmişlerdir. "Allah'ın, bizce keyfiyeti meçhul sıfatları vardır." diyen Ehl-i sünnet ve cemaat ise, istikameti yakalamışlardır.

Keza, kader meselesinde kaderi inkâr eden Mu'tezile tefrit, insanın hür iradesini reddeden Cebriye ifrat etmiştir. "İlahi kader vardır. Fakat insan cüz-i ihtiyari sahibidir, dolayısıyla mes'uldür." diyen Ehl-i sünnet ve cemaat istikameti ifade etmiştir.

Bu iki misal gibi, 73 fırkayı meydana getiren ekoller, ya ifrat veya tefrit ucunda yer almışlardır. İstikametli yorum ise Ehl-i sünnetin olmuştur.

Kaynaklar:

1. Fığlalı, Ethem Ruhi, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Selçuk Yay. İst. 1980, s. 1.
2. İbnu Manzur, Lisanu'l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, I, 393-394.
3. Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1.
4. Aclûnî, Muhammed, Keşfu'l-Hafa, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1351 h., I, 150.
5. Bu konudaki görüşler için, bk. Özler, Mevlüt, İslam Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, Nun Yay. İst. 1996, s. 29-39.
6. Bkz. Özler, s. 67-78.
7. Bakara, 27.
8. Lukman, 27.
9. Tevbe, 80.
10. Müslim, İman, 58.
11. bk. Özler, s. 93-95; Fığlalı, s. 5.
12. Fığlalı, s. 2.
13. Özler, s. 122.
14. Şatıbî, Ebu İshak, el-İ'tisam, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1995, s. 413.
15. Nursi, Said, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 106.
16. Razî, Fahreddin, Mefatihu'l-Gayb (Tefsiru Kebir), Daru İhyai't- Türasi'l-Arabi, XIV, 3; İbnu Kesir, Hafız, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Kahraman Yay. İst. 1985, III, 360; Kurtubi, Ebu Abdullah, El-Cami Liahkami'l-Kur'an, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1993, VII, 90.
17. En'am, 153.

34 Bir insanın cenneti kazanması için mutlaka tarikata veya cemaate mensup olması gerekli midir?

Her kesin tarikata veya cemaate girme gibi bir zorunluluğu yoktur. Çünkü tarikat ve cemaatler özel bir yöneliştir.

Müslümanın gerçek mürşid ve rehberi Kur’ân-ı Kerim ve Resul-i Ekrem (asm)'dir. Bir Müslüman bu iki mukaddesi kendisine rehber alıp kılavuz edinirse, sırat-ı müstakimi bulmuş, kendisine doğru bir yol çizmiş olur.

Zaten bunları rehber almayan insanın olsa olsa rehberi ve yol göstericisi şeytandır. Çünkü, kâinatta iyi ve kötülerin temsilcisi vardır. Üçüncü bir yol yoktur. Bir insanın rehberi, ya iyi ve iyilerin temsilcisi olan Peygamber Efendimiz (asm)'dir ya da kötü ve kötülüklerin temsilcisi olan şeytan ve onun fahrî yardımcılarıdır.

Bununla birlikte başta sahabiler olmak üzere müçtehidler, veliler İslâm ulemâsı da insanlara hak ve hakikatı gösteren, doğru yolu işaret eden rehber ve kılavuzlardır. Bunlar zaten ilim ve irfanlarını Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber (asm)'den almaktadırlar. Ve birçokları yüzlerce, binlerce insanın hidâyete ermesine vesile olmuş, hizmet etmiş, dünya ve âhiret saadetine ermesine yardımda bulunmuşlardır.

Meselâ, İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Gazâlî, Abdülkadir Gaylânî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Nakşıbend, Mevlâna ve asrımızda da Bediüzzaman Said Nursî, bu mürşid ve rehber şahsiyetlerden bir kısmıdır. Bu mübarek zatların hayatları, hizmetleri incelenirse, büyüklükleri ve İslâm tarihindeki yeri kolayca görülecektir.

Evet, bir Müslüman bu zatların sözlerini, kitaplarını, hâl ve hareketlerini, devam etmiş oldukları zikir ve evradı okuyabilir, taklid edebilir ve böylece İslâmî yaşayışını zenginleştirip nurlandırabilir. Böylece bu zatlar insana mürşid olur, rehber olur.

Bu zatları kötü gören, bir peygamber mirasçısı oldukları için imkân nisbetinde taklid etmeyen, tanımayanların da olsa olsa yol göstericisi şeytan ve kötü kimseler olur. Çünkü, bir Müslüman onları Kur’ân’a ve Peygambere uydukları için sevmekte, kitaplarını okumakta, istifâdeye çalışmaktadır.

35 Şafii Mezhebi'ne göre, namaza başlarken ilk okunan dua hangisidir?

"Veccehtu vechiye lillezî fetara's-semâvâti ve'l-arda hanîfen muslimen ve mâ ene minel-müşrikîn. İnne salâti ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn."

"La şerike lehu ve bizalike umirtu ve ene minel müslimin”

"Muhakkak ben, dinime tam bağlanarak, o yeri ve gökleri yaratan Allah'a yöneldim. Ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım da, kurbanım da, dirilmem de, ölümüm de alemlerin Rabbi Allah içindir."

“Onun ortağı yoktur ve ben bununla emrolundum ve ben Müslümanlardanım.

36 “Denizin suyu temiz, içindekiler helaldir.” hadisini nasıl anlamalıyız? Helale haram demek küfür iken, nasıl oluyor da mezhepler arasında deniz mahsulleriyle ilgili helal haram gibi kutuplaşmalar olabiliyor?

Bir mezhepte helal kabul edildiği halde, diğer bir mezhepte haram sayılan pek çok şey vardır.

Mesela, Şafii mezhebinde veli olmadan nikah kıyılamaz, yani bu fiil haramdır, Halbuki Hanefî mezhebinde bu caizidir.

Mesela, Hanefî mezhebinde Vitir namazını kılmamak günahtır, Şafii’de ise -sünnet olduğu için- bazen kılmamak mekruh bile değildir.

Mesela, eli kadına değen bir Şafii’nin o abdestle namaz kılması haramdır, caiz değildir. Hanefî mezhebinde ise -kerahetsiz- caizdir.

Asıl konuya gelecek olursak, Hanefî mezhebine göre, balık dışındaki bütün deniz / su ürünlerinin yenilmesi haramdır. Delilleri:

“Kendiliğinden ölen hayvanlar size haram kılındı.”(Maide, 5/3),

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşrû şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar.”(Araf, 7/157)

mealindeki ayetlerdir. Onlara göre, balık dışındaki diğer deniz hayvanları tiksinti duyulan, murdar şeylerdir. Onların ölüsü yenmez.

Hanefilerin dışındaki üç mezhebe / alimlerin cumhuruna göre deniz / su ürünlerinin hepsi helaldir. Delilleri ise şunlardır:

“Deniz avı ve deniz yiyeceği size helâl kılındı.”(Maide, 5/97),

“Denizin suyu temizdir ve temizleyicidir, ölüsü de helaldir.”(Neylu’l-Evtar, 8/149),

“Allah Adem oğulları için denizdeki ürünleri boğazladı (yani boğazlamaya gerek olmadan yenmeleri helaldir).”(Neylu’l-Evtar, 8/150).

Cumhur için, daha başka sahih hadisler de vardır.(bk. V. Zhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/678-680).

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asv) şöyle buyurmuştur:

“Haram da bellidir, helal da bellidir. Ancak bu ikisi arasında çok işler / şeyler var ki insanların çoğu onları bilmez.”(Buharî, İman, 39).

Bu hadisten açıkça anlaşılıyor ki, haram ve helal olan şeyler her zaman açık değiller. İçtihat konusu olan haram ve helaller bu bilinmeyenlerdir. Helalı haram veya haramı helal yapmanın küfür olduğunu ifade eden hadislerin hedefinde olanlar ise, ayet ve hadislerde çok açık bir surette haram veya helal olarak belirlenen şeylerdir. Namazın farz olmasını inkar etmek gibi.

Hatta farklı ayetlerde, farklı hadislerde farklı hükümler söz konusu ise, bu da konunun içtihat sahasına taşınmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu sebeple, farklı mezheplerin farklı içtihatları, haram-helalle ilgili farklı hükümleri kesin olmadığı için, herhangi bir dinî risk taşıması şöyle dursun, bu müçtehitler gayretlerinden dolayı ibadet sevabı alırlar.

Zaten mezhepler arasındaki farklılklar, daha çok zarurî olmayan, içtihada dayalı teorik konular için söz konusudur. Bu da genellikle, ayet ve hadislerin farklı algılanmasından kaynaklanmaktadır. Ehl-i sünnet, Kur’an ve hadisleri dayanak göstererek yanlışa düşen bir kısım batıl görüş sahiplerine kafir demeyi uygun görmemişler. Çünkü, ne de olsa ehl-i kıbledir, demişler ve hadiste ehl-i kıbleyi tekfir etmemeyi ön gören talimatı.(bk. Buharî, salat, 28) esas almışlardır.

Bu ayrılıklar, çeşitli sebeblerden ileri gelir. Kur`an`da hüküm ifade eden âyetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usûl-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır:

Hafî, mücmel, sarîh, kinâye, mecaz, hakikat, mutlak - mukayyed, hâs - âmm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır. Ayrıca, hadîslerin de nevileri, çeşitleri vardır. Mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid, mürsel, muttasıl, münkatı` gibi. Bu hadîsleri delîl olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Meselâ, Hanefîler hadîsler konusunda titiz davranır. Haber-i vâhidi (Tek sahâbenin rivâyet ettiği hadîsi) delil olarak kabûl etmezler. Şâfiîler ise, haber-i vâhidi kabûl eder ve onu Kıyâs`a tercih ederler. Hanefîler mürsel hadîsi alır, Şâfiîler almazlar. İşte bu gibi delillerdeki ihtilâf ve kabûl edilen delilleri de farklı anlayış, müctehidlerin aynı mes`elede farklı hükümler vermelerine sebeb olmuştur. Fetva verilen beldenin örf ve âdetleri de, müctehidlerin yaptıkları ictihadlara te`sir etmiştir.

“Bir hâkim, verdiği hükümle ilgili yaptığı içtihadında isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır.” (İbn Mace, Ahkam,3)

mealindeki hadis, bu konuya ışık tutmaktadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Mezhepler Dosyası - Birinci Bölüm | Sorularla İslamiyet

Mezhepler Dosyası - İkinci Bölüm | Sorularla İslamiyet

37 İslâmî Mezhepler ile Hıristiyanlıktaki Mezhepler Arasında bir benzerlik söz konusu mudur?

İslâm dinindeki mezhepler ile Hıristiyan dinindeki mezhepler arasında büyük farklılıklar vardır. Zira İslâmî mezhepler itikat ve ibadete ait temel hükümlerde müttefiktirler. Hıristiyan alemdeki mezhepler ise birbirlerinin küfrüne, dalaletine hükmetmişlerdir, her birisi adeta müstakil bir din halini almıştır. Aralarında yıllarca devam eden savaşlar olmuştur.

İslâm mezhepleriyle Hıristiyan mezheplerinin arasındaki farklılığın temelinde bu mezheplerin doğuş biçimi yatmaktadır.

İslâm mezheplerinin üç ana kaynaktan beslendiğini görüyoruz:

Birincisi Kur'an'dır. Mezhepler, aynı Kur'an'ın içtihada açık âyetlerinin farklı yorumlanmasından doğmuşlardır.

Hıristiyanlıkta ise İncil bir tane değildir. Yetmişe kadar çıkan İncil sayısı, İznik toplantısıyla ancak dörde indirilebilmiştir. Farklı İncilerden doğan mezheplerin ise ayrı birer din gibi ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur.

İkinci kaynak Hadistir. Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat etmişler ve bu içtihatlar mezhep imamları için önemli bir kaynak olmuştur. Hazret-i İsa aleyhisselamın ise İncil üzerinde yaptığı bir içtihat gösterilemiyor.

Üçüncü kaynak sahabelerin yaptıkları içtihatlardır. Bu içtihatların bir kısmı Resûlullah hayatta iken yapılmış ve onun kabulüne mazhar olmuştur. Allah Resulünün (asm.), sahabenin alimlerine içtihat müsaadesi vermesiyle, ashap tarafından birçok içtihatlar yapılmıştır. Bunlar da mezhepler için üçüncü önemli kaynaktır.

İşte mezhep imamları bu üç kaynakta açık hüküm bulunmayan bazı yeni meselelerde içtihat yapmışlardır. Bunlar ise şeriatın ancak yüzde onunu teşkil eder.

Hıristiyanlıkta ise havarilere dayandırılan bir içtihat da söz konusu değildir.

Hal böyle olunca, papazlar yukarıda sayılan üç kaynaktan mahrum kalmışlar ve kendi heveslerine, zanlarına bazen de menfaatlerine göre keyfi ve indi görüşler ifade etme hususunda serbest kalabilmişler ve birbirine zıt mezhepler ortaya çıkmıştır.

Hıristiyanlık dini ruhani reislerin elinde bir zulüm ve tahakküm vasıtası olarak kullanılmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususu şöyle ifade etmiştir;

Havas ve hükümet adamları elinde çok zaman Din-i Hıristiyanî, bahusus Katolik Mezhebi; bir vasıta-i tahakküm ve istibdad olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve "serseri" tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyetper-verlerini ve havas zâlimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Firengistanda ihtilaller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı içtimaiyeyi zîr ü zeber etmeye bir sebeb telakki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi.

Diğer taraftan, İslâmiyette "düşün, sonra iman et" hakikati hakimdir. Hıristiyanlıkta ise "Düşünmeden inanacaksın, sonra yine düşünmeyeceksin." hurafesi hakimdir. Çünkü Hıristiyanlıkta din aklın hükümlerine zıttır. Hatta, iman hususunda tefekkür küfürdür. Bir Hıristiyan ruhani reisinin nasihati şöyledir; "Sakın aklı rehber ittihaz etmeyiniz, çünkü din akla külliyen muhaliftir."

İslâm dini hüccet ve delil ile bir şeyi kabul etmeyi emreder. Hıristiyanlarda ise delil ve hüccet ile iştigal etmek gereksizdir. Bununla uğraşanlar aşağılanır. Papazlar din namına telkin ettikleri faraziye ve hurafeler ile hiçbir zaman aklı tatmin edememişler ve vicdanları huzura kavuşturamamışlardır. Sadece hakikat ile hurafelerin arasını fark edemeyecek kadar şuursuz olan bir kısım sıradan insanları kandırmışlardır.

Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde,

"Biz Kur'an şakirdleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için burhanı bırakmıyoruz." buyurur. Yine bir başka eserinde de, "her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalpte saklayınız.” buyurmuştur.

İslâmiyette müçtehit ve mürşitler tarafından ortaya konulan hakikatler araştırıldığında, bu hakikatlerin akli ve nakli delillere dayandığı görülür.

38 Namaza başlarken sesli niyet etmenin, bazı mezheplere göre bidat olduğu doğru mudur?

Buradaki bidattan maksat -dalalet anlamındaki bidat değil- “biday-ı hasene” olarak algılanabilir. Bunun anlamı şudur: Hz. Peygamber devrinde yalnız kalp ile niyet getiriliyordu, dil ile söylemek daha sonra yer etmeye başladı. Bu açıdan bir bidattir, yeni bir şeydir.

Maliki mezhebine göre niyet kalbidir ve dil ile söylememek daha güzeldir. Onun dışındaki üç mezhebe göre, niyet aslında kalbî olmakla beraber, onu dille de seslendirmek daha güzeldir.(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/612-619).

39 Ben Hanefi mezhebindenim. Şafii mezhebine göre amel edenlerin çoğunlukta olduğu yerde cemaatle nasıl namaz kılarım?

Hanefi mezhebine göre amel etmeniz gerekir. İmamın arkasında Fatiha ve sure okumanız gerekmez. Sünnetleri de kılmanız gerekir.

Şafiilerin çoğunlukta olduğu bir cemaatte, imam da Şafii mezhebine mensup olduğunda, Hanefi olan kimsenin imama uymasında bir sakınca yoktur. Fazladan herhangi bir şey yapması da gerekmez. Kendi mezhebinin kurallarına göre namazını kılar. İmamın bazı küçük farklılıklarla kılıyor olması, Hanefi olan kimsenin namazını etkilemez.

Vakit namazlarının sünnetlerinin yerine de kaza namazı kılınır. Ancak, kaza namazım var sünnet kılamam, diye hem kaza namazını hem de sünneti terketmek doğru olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sünnetlerin yerine kaza namazı kılınabilir mi? Kaza namazı olan kişi sünnet olan namazları kılabilir mi?..

40 Hanefi ile Şafii evlenebilir mi?

Evlilikte mezhep farklılığı önemli değildir. Önemli olan Müslüman olmaktır. Hanefi ile Şafii mezheplerinden iki kişi evlenebilir. Bunda bir sakınca yoktur.

41 Mezhep değiştirmek için neler yapılması gerekir? Ben Şafii mezhebindeyim, Hanefi mezhebine geçmek istiyorum...

Dört hak mezhepten birisine geçmek caizdir. Bunun için herhangi bir dua vs. bir şeye gerek yoktur. Kalben "Ben bundan sonra filan mezhebe göre amel edeceğim." demeniz yeterlidir. Bu niyetinizden sonra mezhebinizi değiştirmiş olursunuz. Ayrıca bir şeye gerek yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

mezhep değiştirmek için ne yapmak gerekir?

42 Tefsir dersleri yapanlardan bazıları Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Ali Şeriati gibi reformcuları örnek veriyor; tavrımız ne olmalıdır?

Şahıslar hakkında konuşmak ve bir değerlendirme yapmakta fazla isabet olmayabilir, yanlış anlaşılabilir. Söz konusu isimlerin hepsi Müslümandır. Her Müslüman gibi, onların da sevapları, hataları vardır. Bilerek İslam’a hıyanet etmeyecek imana sahip olduklarını düşünüyoruz.

Söz konusu tarihî şahsiyetler hakkında, olumlu, olumsuz değerlendirmeler yapılmıştır. Hayatta olanların imanında, dine karşı samimiyetinde asla şüphe etmemek gerektir. Fakat her Müslüman gibi, onun da bazen nefsine mağlup olması mümkündür.

Prensip olarak yapıcı olmak, Müslümanların iman midesini bulandırmaktan kaçınmak gerekir. Her yerde her doğruyu söylemenin doğru olmadığını, hazmedilmeyen ilmin ulu orta bahis mavzuu etmenin isabetli olmayacağını idrak etmek büyük bir feraset işidir. Kitapların sayfaları arasında kalmış, faydasından çok zararlarının olacağını düşünerek, onları ilim sofrasına sermeyen değerli ilim adamlarının bu metodundan uzaklaşmak, öyle marjinal bilgileri -özellikle bir yenilik adına- söz konusu etmek isabetli değildir.

Allah’ın rızasını göz ardı eden, Allah’ın istediği hikmeti terk eden, Allah’ın bahşettiği imandan gelen feraset nurundan mahrum olanların, kaş yaparken göz çıkardığı bilinen bir gerçektir.

Elbette soruda geçen isimler de birer insandır ve bazı hataları olabilir. Bu ise kendilerinden istifade etmeyi engellemez. Ehl-i sünnete uymayan görüşlerini almadan, diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca internet sitelerine ve yayınlarına fikirlerini alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer varsa Ehl-i sünnete aykırı düşünceleri, onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması onlardan istifade etmemize engel değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati hakkında bilgi verir misiniz?..

43 Hanefi mezhebinde olan bir kişi, herhangi bir zorunluluk halinde diğer mezheplere göre amel edebilir mi? Bunun kuralı veya ayrı bir niyet şekli var mıdır?

Bazı zaruri durumlarda diğer mezheplere uymak caizdir. Ancak kendi mezhebinde çıkış yolu varsa öncelikle onunla amel etmesi gerekir. Devamlı kanama gibi abdest bozucu durumlarda Hanefi mezhebinde kişi özürlü sayılmaktadır.

Sürekli devam eden abdest bozucu hallere özür denir. Meselâ, idrarını tutamama, devamlı gaz çıkarma, sık sık burnu kanama, yarasından devamlı su akma gibi haller, birer özür hâlidir. Kendisinde bu gibi abdest bozucu bir özür bulunan kimseye ise, sâhib-i özür (özür sâhibi) veya ma'zur (özürlü) denir.

Kişinin özürlü sayılabilmesi için, abdest bozucu bir hâlin, tam bir namaz vakti boyunca devam etmesi, yani, abdest alıp namaz kılacak kadar kısa bir süre dahi olsun kesilmemesi şarttır. (Bu özrün başlamasının şartıdır.) Bundan sonra da, her namaz vaktinde, en az bir kere aynı hâl ortaya çıkmalıdır. (Bu da özrün devamının şartıdır.)

Bunu bir misalle îzah edelim: Bir kimsenin burnu, öğle vaktinin başlangıcından itibaren kanamaya başlasa ve bu hal, öğle vakti geçinceye kadar hiç kesilmeden devam etse, bu kişi için özür hâlinin başlama şartı gerçekleşmiş olur. Artık bundan sonraki her namaz vakti içinde en az bir kere bu kanama hâli görülse, o kimse "ÖZÜRLÜ" sayılır.

Çünkü, her namaz vakti içinde özür hâli tekerrür ettiği için, özrün devam ettiği ortaya çıkmış, özürlü sayılmanın ikinci şartı da böylece gerçekleşmiştir. Özür durumunun ortadan kalkması için, özür hâlinin bir namaz vakti içinde tamamen ortadan kalkması, hiç görülmemesi gereklidir. Böyle olan kimse, artık özürlü sayılmaktan çıkmış olur.

Özür sâhipleri için, dînimiz büyük bir kolaylık göstermiştir. Bunların abdestleri, abdest bozucu özürleri devam ettiği halde bozulmaz. Bu halde iken namazlarını kılarlar. Abdest bozucu kan, irin, idrar gibi akıntıların kirlettiği yeri tekrar temizlemekle de mükellef tutulmazlar. Çünkü, bu kirler temizlendikten hemen sonra yeniden vâki olmaktadır.

Meselâ, devamlı idrarı gelen bir kimsenin, abdestini idrar akıntısı bozmadığı gibi, gelen bu idrarın kirlettiği yeri yıkamak mecburiyeti de yoktur. İdrar kirletmesi mevcut olduğu halde namazını kılar. Dînimizin özür sâhiplerine sağladığı bu kolaylığa karşı, onların da dikkat edecekleri bir husus vardır. O da şudur:

Özürlü olduğunu tesbit eden kimse, her namaz vakti için, ayrı abdest alır, o vakit için aldığı bu abdestle dilediği kadar nafile veya kaza namazı kılabilir. Vitir ve cenaze namazlarını edâ edebilir. Özür sâhibinin aldığı abdest, sadece içinde bulunduğu namaz vakti süresince geçerlidir. Bir namaz vaktinin çıkıp diğer vaktin girmesiyle abdesti bozulur. Giren yeni vakit namazı için, yeniden abdest alması gerekir.

Meselâ; bir özür sâhibi sabah namazı için vaktinde abdest alsa, bu abdesti sabah namazının vaktinin çıkmasına kadar muteberdir. Vaktin çıkmasıyla, yani, güneş doğmasıyla abdest bozulur, hükmü kalmaz. Artık bu abdestle hiçbir namaz kılamaz.

44 Abdest alırken ayakları meshetmek yeterli midir? Abdest geçerli olur mu?

Âyet-i kerîmenin emrine göre, abdestin farzı dörttür. Bunlardan biri de ayakları yıkamaktır.

Yıkama yerine çıplak ayağı meshetmek Ehl-i sünnet itikadınca câiz değildir. Ayak yıkanmaz ise abdestin bir farzı terkedilmiş olur. Farzı terkedilen şey de sahih olmaz. Dört hak mezhebin dördü de bunda ittifak etmiştir. Sadece Caferiyye fırkası böyle bir tatbikatın, yani abdest sırasında ayakları meshetmenin  içine girmektedir. 

Bunun ilmî sebebi, ayakları yıkamayı emreden âyetin bir kelimesi olan "Ercüleküm"ü, esreli okumaktan ibarettir. Âyetin ilk yazıldığı günlerde üstün esre olmadığından, yanlış okumak daha fazla ihtimal dahilindeydi. Nitekim Caferîler de âyetin üstününü esre okuyunca mânâ zannettikleri gibi çıkmıştır. Ayaklarını yıkama yerine meshetme gibi bir görüşü tercih eder duruma girmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, çıplak ayağını yıkama yerine meshedenler küfüre nisbet edilmezler.

Resûlüllah Efendimiz (asm) bizlere ibadetin şeklini bizzat tatbik ederek göstermiştir. Onun yüksek hayatında çıplak ayaklarını ilk defa yıkadığını, sonra da üzerine mest giyip mesh yaptığını açıkça müşahede etmekteyiz. Buharî ve Müslim gibi sahih hadîs kitaplarındaki hadîsler bunu emretmektedir.

Detaylı bilgi için tıklayınız:

İmam Taberi abdestte ayakların yıkanması sünnet ve mesh edilmesi farz diyormuş. Bazı kimseler böyle diyor. Gerçekten bir ehli sünnet alimi olan İmam Taberi'nin böyle bir fetvası var mı?

45 Alevilik hakkında bilgi verir misiniz?
46 Mezheplere göre bayram namazında zevaid tekbirleri ve farklı mezhebdeki imama tabi olma konusunda bilgi verir misiniz?

Hak bir mezhebden olan bir imama tabi olarak kılınan namaz geçerlidir, sahih olur. Ama ideal olan herkesin kendi mezhebindeki imama tabi olmasıdır.

Bayram namazında iftitah tekbirinden başka fazla olarak alınan bu tekbirlere "zevaid tekbirleri" denir. Hanefilere göre ifittah tekbirinden sonra üç tekbir getirilir. Maliki ve Hanbelilere göre birinci rekatte altı tekbir, ikinci rekatte beş tekbir getirilir. Şafiilere göre ise, birinci rekatte yedi tekbir, ikinci rekatta beş tekbir getirilir. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkıh Ans., II/459)

Bu şekilde Hanefi mezhebi dışındaki bir imama tabi olarak kılınan bayram namazı geçerlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Farklı mezhebten olanlara imam olacak kimsenin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir, abdest durumu nasıldır?

47 Müslümanlar arasındaki farklı anlayışların kaynağı nedir ve bunları nasıl değerlendirmeliyiz?

Müslümanlar arasındaki farklı anlayışların sebeplerini aşağıdaki gibi bir kaç maddede özetlemek mümkündür:

1. İhtilaf beşerin tabiatında vardır. Dolayısıyla insanın olduğu yerde ihtilaf kaçınılmazdır. İnsanın mahiyetinde yer alan şehvet, gazap ve akıl kuvvetleri ihtilafın temelini teşkil eder. (1) Mesela, akıl herkeste aynı seviyede olmadığından, ister istemez akıllar arasında farklı görüşler çıkacak, yüksek idrak seviyesini yakalayamayanlar, birtakım gerçekleri inkâra yöneleceklerdir.

2. Hz. Ademden beri insanlar fırka fırkadır. Her bir fırkanın farklı bir yolu vardır. Her grup kendi mesleğini beğenip, onu başkalarının gittiği yola tercih eder.(2)

3.

"Biz sizin herbirinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı... "(3)

ayeti, insanlık aleminde bulunan ihtilaftaki ilahi tasarrufa dikkat çeker. Yani Allah dilese insanları melekler gibi ihtilafa kabiliyetsiz yaratırdı. Fakat O, insanlık aleminde renklilik, hareketlilik ve müsabaka istemiş ve insanları ihtilafa müsait bir fıtratta yaratmıştır.

"Cenab-ı Hak insan nevini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanların diğer binler nevileri kadar tabakalar gösterecek bir fıtratta yaratmıştır."(4) Bu insanın hislerine, arzularına, duygularına sınır konulmamış, serbest bırakılıp hadsiz makamlarda gezecek kabiliyet verdilmiştir.

İnsanlara ihtilafa sebebiyet veren kabiliyetler verilmeseydi, Hamdi Yazır'ın dediği gibi, "bütün insanlar diğer hayvan türlerinde olduğu gibi, muttarit, yeknesak, monoton bir hayat içinde geçer giderdi."(5)

4. İhtilaf, düşünceyi donukluktan kurtarır ve onu dinamik bir yapıya kavuşturur. "İhtilafı reddetmek, insan fıtratını kabul etmemek ve düşünceyi donuklaştırmak demektir."(6) İhtilaf realitesini göz ardı ederek "bütün halk bir mezhepte, bir meşrepte olsun" demek, imkânsızı taleptir... beyhude zahmet çekmektir.(7)

5. İslam aleminde görülen bazı fırkalar, nass'ları (Kur’an ve hadis metinlerini) kendi arzularına göre yorumlayarak ortaya çıkmışlardır. Bunlar, İbn-i Teymiye'nin dediği gibi, önce bir görüşe inanmışlar, sonra buna Kur'an'dan delil bulmaya çalışmışlardır.(8) Ayrıca, mezheplerine muhalif ayetleri de te'vil cihetine gitmişlerdir. (9) Halbuki, Kur'an'da var olanı göstermekle, kendi fikrini Kur'andanmış gibi göstermek çok farklı şeylerdir.

6. Ehl-i bid'a ehl-i kıbledir; dolayısıyla tekfir olunmaz.(10) Şatıbi'nin dediği gibi, "Bunlar her ne kadar dalalet ehli olsalar da dinden çıkmış değillerdir. Hz. Peygamberin 73 fırkadan bahseden hadisinde "ümmetim" demesi buna delalet eder. Çünkü bunlar bid'alarıyla dinden çıkmış olsalardı Hz. Peygamber bunlara 'ümmetim' demezdi."(11)

Bununla beraber Hz. Ali'yi ilah gören veya Cebrailin vahyi yanlışlıkla Peygambere getirdiğini iddia edenlerin ve benzerlerinin küfrü açıktır.(12)

Kaynaklar:

1. Kutub, Seyyid, Fi Zılali'l-Kur'an, Daru'ş-Şuruk, 1980, I, 215.
2. Katib Çelebi, Katib, Mizanu'l- Hak fi İhtiyari'l - Ehak, Marifet Yay. İst. 1990, s. 198.
3. Maide, 48.
4. Nursi, Lem'alar, Sözler Yay. İst. 1990, s. 164.
5. Yazır, III, 1700.
6. Özler, s. 142.
7. Katip Çelebi, s. 198.
8. İbnu Teymiye, II, 225. Ayrıca bkz. Salih, Subhi, Mebahis fi Ulumi'l-Kur'an, Daru'l-İlm, Beyrut, 1368 h., s. 294.
9. İbnu Teymiye, II, 223.
10. Taftezani, Şerhu'l- Akaid, s. 191; Şatıbi, İ'tisam, s. 405.
11. Şatıbi, IV, 139.
12. İbnu Abidin, Reddü'l- Muhtar ale'd- Dürri'l - Muhtar, Daaru İhyai't- Türasi'l- Arabi, ts., III, 309-310; Şatıbi, İ'tisam, s. 405.

48 Şafii Mezhebine göre abdestte başı meshetmenin ölçüsü nedir?

Şafii Mezhebine Göre Abdestte Başı Meshetmek:

 

Yüzün hududu dışında kalan başın bir kısmını mesh etmek. Başın az bir kısmını, baştaki bir saç telini dahi meshetmek yeterlidir.

 

Hanefi mezhebine göre ise başın dörtte birini meshetmek farzdır.

 

Islak elin hareket ettirilmeksizin başa konulmasıyla da, başta ıslaklık meydana geldiği için mesh gerçekleşmiş olur. Başı yıkamak da mesh yerine geçer.

 

Başın tamamını mesh etmek ise sünnettir. (bk. Mehmet Keskin, Büyük Şafii İlmihali, s.77, Semerkand Yayınları, İstanbul, 2005)

49 Sesli (cehri) ve toplu bir şekilde zikir çekmek dinen caiz midir?

Evet, caizdir. Bazı tarikatler ve meşrebler sesli zikir yaparken, bazıları da sessiz zikir yapmaktadırlar. Ama bu konuda riyaya girmemeye dikkat etmelidir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

ZİKİR...

50 Maliki mezhebinde namazda oturma, oturma miktarının farzı ve sünnet olup olmayan eylemleri söyler misiniz?

Maliki mezhebine göre namazdaki bazı hususları şöyle sıralamak mümkündür:

- Kuud/teşehhüd için oturmak ve teşehhüd okumak farz değil, sünnettir.

- İftitah tekbirini getirirken, elleri kaldırmak -diğer mezhepler gibi- Maliki mezhebinde de sünnettir.

- İftitah tekbirini sesli almak, imam, cemaat ve tek başına namaz kılan herkes için sünnettir.

- Farz namazlarda ayakta iken elleri bağlamak mekruhtur, sünnet olan elleri yanlara salmaktır. Nafile namazlarda ise elleri bağlamak caizdir, mekruh değildir.

- İstiftah duasını (Subhaneke) okumak mekruhtur.

-  Fatiha'dan önce Euzü - Besmeleyi çekmek mekruhtur.

- Ayakta dururken, iki ayak arasını -aşırı olmaksızın- açmak menduptur.

- Zamm-ı surelerin başında besmele çekmek, tam bir sure okumak sünnettir.

- Secdeye giderken önce elleri sonra dizleri yere koymak sünnettir

- Gerek ilk ve gerek son teşehhüdde “teverrüken oturmak” sünnettir.

- Teşehhüd okurken sağ elinin şahadet ve başparmağını toplamak, diğer üç parmağı serbest bırakmak sünnettir.

- Teşehhüdün başından sonuna kadar şahadet parmağını sağa-sola hareket ettirmek sünnettir...

- Son teşehhüdde salavat okumak sünnettir. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/666-719)

Not: Bu eserin Türkçe tercümesi de var. Oradan daha fazla bilgi alabilirsiniz.

51 Mezhepler dini parçalamış mıdır?

Bu ayetin hak mezheplerle bir ilgisi yoktur. Nitekim bir başka ayette, ilim sahiplerine sormamız istenmektedir:

"Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere gösterselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye delalet ettiğini) bilirlerdi." (Nisâ, 4/83)

Rum suresinin 31 ve 32. ayetlerinin meali şöyledir:

“Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”

Bu ayetlerde yer alan “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlar,..” ifadesinden maksat, dinin özünü kaybeden, kendi heva ve heveslerini din yerine ikame eden ve böylece -dinin temel prensiplerinin dışına çıkarak- bölük pörçük olan gruplardır. Bunların dört mezheple ilgisi olmadığının en büyük delili; bu mezheplerin İslam ümmetinin büyük çoğunluğunu temsil eden, Kur’an ve sünneti esas alan ve bin yıldan beri en büyük alim ve velileri yetiştiren, itikadî ve amelî konuların temel disiplinlerinde birbirlerini tasdik eden ve bu manada İslam ümmetinin şahs-ı manevisini temsil eden bir merkezde yer almalarıdır.

Yaklaşık 1300 yıldan beri bu dört mezhep, Ehl-i sünnet adını almış ve bu adla yad edilmiştir. Bu husus tek başına, bunların Hz. Peygamber (asv) ve sahabenin yolunda gittiklerinin açık bir göstergesidir.

İslam’a bağlı olmakla beraber, çok farklı yönleri bulunan kesimler açısından bakıldığında, genel olarak farklı iki ayrı zihniyet söz konusudur. Bunlardan birincisi Ehl-i sünnet ve cemaat, ikincisi, Ehl-i bid’a olanlardır. Ehl-i sünnet ve cemaat, hadis-i şerifte,

“Ben ve ashabımın üzerinde bulunduğu itikada bağlı olanlar...” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 1057)

olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu itikada bağlı olmayanlar bidat ehli sayılır. Bunlar yetmiş bir fırkadır. Mutezile, Cehmiye, Kaderiye, Haricîler ve benzerleri bu kısma dahildir.

Ehl-i sünnet ve cemaatin kendi arasında iki ayrı itikadî mezhepleri vardır: Eşarî ve Maturidî. Bunların temel esaslara ait hususlarda pek bir farkları yoktur. Detaylarda bazı nüansları vardır. Bu sebeple ikisi de aynı kesimi temsil etmektedir.

Ehel-i sünnet vel-cemaat ve ehl-i necat olarak tanımlananlar, diğer bir hadiste, “Sevad-ı azamı teşkil eden benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda yürüyenlerdir.”(Kenzu’l-ummal, h. no:8319)

olarak tarif edilmiştir. Hadiste  yer alan “es-sevadu’l-âzam / sevad-ı azam” kavramı, en büyük kitle, en büyük cemaat manasına gelir. Tarih boyunca, yaklaşık 1300 yıllık bir geçmişe sahip olan dört mezhep çevresinde oluşan kitleden daha büyük hangi kesim vardır?

Mezhepsizliğin geçmişi iki yüz yılı bulmamaktadır. Eğer biz dört mezhebi ehl-i bida kabul edersek; hadislerde bahsedilen fırkalar -açıkça- ehl-i bid’a olarak damgalandıklarına göre, ortada bir İslam ümmetinden söz edilebilir mi?

Çok iyimser bir yaklaşımla; bu ümmetin % 90’ı Kur’an’dan doğrudan  İslamî hükümleri çıkaracak durumda değildir. Bu takdirde bütün bu insanlar, ya dört mezhebin milyonlarca allame  ve müçtehitlerinin arkasından gidecek veya -ne takvasında ne ilminde-irfanında ve ne de feraset-i diniyelerinde dört mezhep alimleriyle asla kıyaslanamaz durumda olan- bir kaç kişiyi takip etmek durumunda kalacaktır.

Şimdi Allah aşkına, İmam-ı Azamı, İmam-ı Malik’i, İmam-ı Şafiiyi, İmam-ı Ahmed bin Hanbel’i mi taklit edelim; yoksa, dosdoğru bir takvayı göstermediği gibi, doğru bir ilmî ferasete de sahip olmayan bir kaç kişiyi mi taklit edeceğiz?

Genel olarak bütün tefsirciler, hadisciler, kelamcılar, fakihler, evliyalar, allameler dört mezhebe bağlı insanlardır.

Özetle, on üç asırdan beri İslam ümmetinin en az yüzde % 80-90’nını teşkil eden dört mezhep mensuplarını ehl-i bid’a sayarsak, ümmetlerin en hayırlısı olan İslam ümmeti nerede kalır?

İlave bilgi için tıklayınız:

Rum suresi 32. ayetinde, günümüzdeki cemaatlere de bir uyarı ya da tepki söz konusu mu?..

52 Ehl-i sünnet, Ehl-i beyt'ten olan İmam Cafer Sadık'ın mezhebine neden tabi olmuyor?

Bugün, gerek inançları, gerekse yaşayışlarındaki pek çok farklı hareketlerinden dolayı Ehl-i sünnetin dışında bir fırka olarak Şiîler; Gâliye, Zeydiye ve İmamiye gibi birkaç sınıfa ayrılsalar da günümüzde Şiî denince, umumiyetle İmâmiye anlaşılmaktadır.

Bunlar, Peygamberimiz (a.s.m.)'in dâr-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Ali (r.a.) ve sırasıyla iki oğlu ile torunlarını Allah’ın emri, Resulullahın tayini ve vasiyeti ile meşru imam (halife) kabul eder ve böylece On İki İmama inanmayı imânî bir rükün olarak görürler. İşte bu fırka, imam olarak sadece on iki İmamı kabul ettiklerinden dolayı, “İsnâ Aşeriyye (onikiciler)”, imamlara inanmayı îmânın şartlarından birisi olarak kabul ettiklerinden dolayı da “İmâmiye” denmektedir. Hem itikat hem de ibadet ve muamelâtta İmam Cafer Sâdık’ın görüşlerine dayandıkları için “Caferiyye” adı verilmektedir.

Başta Şah İsmail olmak üzere, pek çok kimselerin siyasî maksatlarına âlet edilerek renkten renge giren İmâmiye fırkası, zamanla itikat bakımından Mûtezile ve Müşebbihe gibi bâtıl mezhepleri de benimsemişlerdir. Esasen İmamiye, on ikinci imam olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî’nin gizlendiği inancından sonra bir mezhep ve sistem olarak tesis edilmiştir. Bu zamandan sonra da, İmamiyenin görüşü bütün olarak ortaya çıkmış, daha sonra tayin edilen imamların ve takip edilecek durum hakkında da esaslar kesinlik kazanmıştır.

Şiîler, imametin, yani halifeliğin, Ehl-i Sünnetin kabul ettiği gibi, Müslümanların istek ve seçimine bırakılabilecek “küçük” işlerden olmadığı görüşündedirler. Onlara göre zaten imamet, dinin aslında bulunan bir rükündür ve îman esasları arasında yer alır. Bundan dolayı bir Şiiler nasıl Allah’a, peygamberlere ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, aynı şekilde imamın mevcudiyetine de inanmak zorundadırlar. Bu inanca göre, imamlar aynen peygamberler gibi mâsumdurlar; ne küçük, ne büyük hiçbir günah işlemezler, zulmetmezler; onları tanımayan kimse küfre girer. Hattâ, “Onların emirleri Allah’ın emirleridir; nehiyleri de Onun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattir, onlara isyan Allah’a isyandır.”

Şiîler mutlak imam olarak on iki imamı kabul ederler. Son imam, yâni “Mehdi-i Muntazır, Beklenen Mehdî”nin gizlenmesinden sonra, o tekrar dönünceye kadar onun vazifesini görecek “müçtehidler” de aynı şekilde imamın bütün selahiyetlerine sahip birer vekil hükmündedir. Bugün İmamiyeliği resmî bir mezhep olarak kabul eden İran, dinî selâhiyetleri haiz imamlık vazifesini de “Âyetullahi’l-Uzmâ”ya vermiştir. Bunun için bu “imam”a mutlak sûrette itaat gerekmektedir. Ona karşı gelmek Allah’a ve Peygambere karşı gelmek gibidir. “İran’ın resmî dini İslâm ve İsnâ Aşerî Câferî mezhebidir. Ve bu madde ebediyyen değiştirilmez” şeklinde yer alan İran anayasasında “On İki İmama” inanma mühim bir esas olarak kabul edilmektedir.1

Şiiler tarafından bu şekilde görülen imamet meselesi, Ehl-i sünnete göre, kesinlikle dinin usulü arasında yer almaz. İmam, yani halife, Müslümanların meşvereti ve seçimi ile işbaşına gelir. Din ve dünya işlerinde belli vasıfları taşıyan herhangi bir şahıs Müslümanların idaresini üstlenebilir. Hiçbir şekilde mâsum ve günahsız olamaz. Ehl-i sünnetin On İki İmama bakışına gelince; Peygamberimizin mübarek neslinden gelen Hz. Ali’nin dışındaki onbir imam fazilet, takva ve mânevî mertebe olarak büyük veli ve kutubtur. Bediüzzaman, “ümmetimin âlimleri Beni İsrâil peygamberleri gibidir" hadisinin sırrına mazhar olan zatları sayarken, On İki İmamı da zikrederek şöyle demektedir:

“Salâvatlarla Âl-i İbrahim Aleyhisselâma mukabil Âl-i Muhammed Aleyhisselâtü vesselâmın içindeki büyük evliya (r.a.) ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) ve ehl-i Beytin Oniki İmamı ve Gavs-ı Âzam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfâî (k.s.), Ahmed-i Bedevî (k.s.), İbrahim-i Dessûkî (k.s.), Ebu’l-Hasan-ı Şâzelî gibi aktaplar ve imamlar...”2

Yine başka bir ifâdesinde,

“Ehl-i hakikat başta Eimme-i Erbaa (dört mezhep imamı) ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer (On iki İmam) olarak Ehl-i Sünnet,..”3

diyerek On iki İmamın mânevî makamlarını kabul etmektedir.Zaten Hz. Ali’den ve Hz. Hasan’ın altı aylık halifeliğinden başka, diğer imamlar halifelik yapmamışlardır. İşte Ehl-i Sünnetin esas olarak On İki İmam hakkındaki görüşü bu merkezdedir.Oniki İmam şu zatlardır: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali bin Hüseyin, Muhammed Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musâ Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takî, Ali Nakî, Hasan Askerî ve Muhammed Mehdî (Allah hepsinden razı olsun.)

Dipnotlar:

1. Çağımızda hîkâdî İslâm mezhepleri, s. 118-139; Muvazzah îlm-i Kelam, s. 24-25.
2. Şualar, s. 527.
3. Emirdağ Lahikası, I/201.

53 Mezheplerin aleyhinde bulunup mezhepsizlik propagandası yapıyorlar. Mezheplere tabi olmadan ibadetlerimi yapabilir miyim; mezheplere uymam şart mı?

İçtihad derecesine çıkamamış bir insan mukalliddir. Mukallid müctehidi taklid eder. Müctehid içtihadında isabet etse iki, hata etse bir sevab kazanır. Dolaysıyla içtihadında hata etmiş bir müçtehidi taklid eden mukallid, bu içtihada göre amel etse günah işlemiş olmaz.

Hadfislerden hüküm çıkarmak için ya sahabeler gibi hadislerin varid olma sebebini yaşayarak bilmek veya bunu ilim tahsiliyle öğrenip içtihad derecesine çıkmak gerekir.

Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kur'an, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, Ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in;

"Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir."(Nisa, 4/115)

tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Madem ki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir. (Muhammed Seyyid, Medhal, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1333, s. 306)

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi, onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler. (Kevserî, Makalat, s. 163)

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak ede gelmişlerdir." der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at." olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!"

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

- Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur?

- İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur? 

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."  [el-Buti, M. S. Ramazan, Mezhepsizlik , (Ter; Durmuş Ali Kayapınar), Sebat Basımevi, Konya, 1976, s. 146, 182, 192, 206]

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep, kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

"Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir... " (Şârânî, Mizanü’l-Kübra. Berekât Yayınevi, İst. 1980, s. 41, 45)

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet, gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar." (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamiyet’teki farklı mezheplerin hikmeti nedir?..

Mezhepler dosyası: Birinci Bölüm

54 Benim dişimde dolgu var; gusül abdesti alırken hangi mezhebe göre niyet edeceğim?

Kendi mezhebinize göre niyet edersiniz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Diş dolgusu, kaplama ve protez dişler gusle engel olur mu? Protez dişleri çıkarmak gerekir mi?

55 Şafii mezhebine göre gusül abdestiyle namaz kılınabilir mi?

Guslün farzları yerine getirilir ve gusül esnasında abdest bozacak bir durum da olmazsa, bu gusül abdestiyle namaz kılınabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şafii mezhebine göre gusül abdesti nasıl alınır ve guslü gerektiren durumlar nelerdir?

56 Mezhepten mezhebe geçmek (mezhep değiştirmek) caiz midir?

Mezheplerin rahmet ve feyiz olduğu açıktır. Ancak mezhepte aşırı taassup doğru değildir. Hak olan mezheplerin hepsi de Allah'ın Kitabına, Peygamber Efendimiz (asm)'in sünnetine ve ashabın, ümmetin yetişkin ilim adamlarının icmâına dayanmaktadır.

Müslüman kişi hak mezheplerden herhangi birini seçmekte serbesttir. Dinimiz bu hususta bir takım şartlar veya engeller koymamıştır. Çünkü mezhepten amaç, Müslümanların dinî meselelerini, kendilerinin, belirtilen ana kaynaklardan çıkarma imkânı yoktur. Bu çok geniş, köklü ve detaylı ilim ister. Herkes böyle bir ilme sahip olamaz. O takdirde böyle bir ilme sahip olup kendini ümmete kabul ettiren müctehid imamlardan birinin mezhebini seçerek, dinî meselelerini ona göre çözmek ve amel etmek zorundadır.

O halde herkes kendine kolay geleni, hak mezheplerden birini seçebilir. Ancak seçeceği mezhebin ilmihâlini bilmesi gerekir. Başka bir ameliyeye lüzum yoktur.

Ayrıca mezhepler arasında bir ayrım yapmak da doğru değildir. Çünkü mezhep kurucularının hepsi de mutlak müctehidlerdir. Hatâ bile etseler, sırf ictihad ettikleri için sevap kazanmışlardır. "Falan imam filân imamdan daha üstündür veya daha çok bilgilidir." gibi yersiz övgülerde bulunmak, imamların ruhunu ta'ciz eder ve kimselere bir şey kazandırmaz. Hepsi de kadri yüce ilim adamlarıdır. Allah (C.C.) için, yine Allah'ın kendilerine vermiş olduğu üstün zekâ ve hafızayla bütün bir ömürlerini bu yolda harcamışlardır. İslâm tarihinde bilhassa dört mezhep imamlarının benzerleri pek yetişmemiştir. Allah (C.C.) bu dini korumak, azizliğini muhafaza etmek, yanlış ve maksatlı görüşlerden uzak bulundurmak için böylesine güçlü ilim adamları yaratmıştır. Hicrî birinci asırla dördüncü asır arası, mücehid imamların en çok yetiştiği bir devredir. Ondan sonra, yetişen müctedihler ayarında pek müctehid yetişmemiştir.

Sonuç olarak diyoruz ki: İnkıraz bulan hak mezhepler dahil, yaşamakta olan dört mezhebe ve imamlarına ayni sevgi ve saygıyı beslemek Müslümanlığımızın gereğidir.

Bidat meselesine gelince: Müctehid imamların anlayış ve fikirleri, Dinimizin iki esası olan Kur'an ve sünnetten alınmıştır ve o ikisinin yorumlanmasından ibarettir. Nitekim şu Kur'an ayeti bunu açıkça göstermektedir:

“…Eğer onlar (ihtilafa düştükleri konularda) peygambere ve aralarında dini yönden görüşlerine itimat edilen kimselere sormuş olsaydılar, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa, 4/83)

Dikkat edilirse ayette Hz. Peygamber (asm)'den sonra, görüş sahibi ve sahasında uzman kimselere de problemlerimizi iletmemiz isteniyor. İşte hak mezheplerin olması bu ayetin bir açıklamasıdır.

Ayrıca meşhur bir rivayete göre Peygamberimiz (asm) Hz. Muaz’ı Yemen'e gönderirken, nasıl ve neye göre hüküm verecegini sorduğunda, o sırayla "Allah’ın Kitabına, Rasülü'nün sünnetine ve onlarda bulamaz isem kendi gürüşüme göre hüküm veririm." demiştir. Peygamberimiz (asm) bu cevaba çok sevinmiştir. Bu da konumuz açısından önemli bir kaynaktır.

57 Ehl-i sünnet mezhepler birleştirilemez mi? İslam alimleri bu dört Ehl-i sünnet mezhebi tekrar inceleyerek çoğunluğu reyine göre bir Ehl-i sünnet mezhebi oluşturamaz mı?

İnsanların zaman ve zemine göre terbiye metodları, eğitimleri ve ihtiyaçları farklı olmaktadır. O nedenle farklı şeriatlar gelmiştir. Ancak Hz. Peygamber (asv)'den sonra başka peygamber gelmeyeceği için, farklı bir şeriat yerine, zamanın şartlarına uygun olarak aynı şeriatta yapılan farklı içtihadlar, bu ihtiyaçları karşılamaya çalışmış ve bu şekilde farklı mezhebler ortaya çıkmıştır.

Bu şekilde ortaya çıkan on iki hak mezhebten şu anda dördü revaçtadır. İşte bu dört mezhebin ihtiyaçlarını karşıladığı bu farklı kesimlerin seviyeleri, sosyal hayat şartları, aynı seviyeye geldiği takdirde, mezhepler ittihad edebilir. Ancak, dünyanın gidişatına bakıldığı zaman bunun çok zor adeta imkansız olduğu görülmektedir. Dolayısıyla,  halihazırda mezheplerin birleşmesindense, farklı mezheplerin bulunması daha faydalı görülmektedir.

 

Bununla beraber, çağımızın hayat şartlarına uyarlanabilir bir görüş hangi hak mezhebe ait olursa olsun, taassub içerisine girmeden o görüşe tabi olunabilir ve uygulanabilir.

58 İmam Şafi'ye veya İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye isnad edilen bilgilerin doğru olup olmadığını nasıl bileceğiz?

- İmam Şafii’nin bizzat telif ettiği eserleri vardır. Onunla ilgili bilgilerin çoğunu onlardan öğrenebiliriz. Onunla ilgili bilgilerin bir kısmını da onun talebelerinden bize kadar sürüp gelen kaynaklardan öğreneceğiz.

- İmam Azam’ın bilgilerini özellikle talebesi İmam Muhammed’in yazdığı “Zahiru’r-rivaye” olarak bilinen eserlerinden öğrenebiliriz. Bir kısım bilgileri de bizzat kendisinin yazdığı eserlerinden öğrenebiliriz. İmam Yusuf, İmam Züfer gibi talebeleri de ayrı bir bilgi kaynağıdır.

- İmam Malik, İmam Ahmed için de bu metot geçerlidir.

- Genel olarak, dört mezhep imamlarının hayatları ve ilimleri -Kur’an, Hadis ve Siyer dışında- başka hiçbir kimse için olmamış kadar açıktır ve sağlamdır. Yanlış bilgiler olabilir fakat bunlar çok azdır, menkıbe türü şeylerdir.

- Bu imamlar hakkındaki bilgiler, genellikle, İslam ümmetinin en seçkin alimleri tarafından bize aktarılmıştır. Bunların bile bile yalan söylediklerine ihtimal vermek, bütün insanları yalancı saymakta bir sakınca görmeyen hasta bir zihniyeti ortaya koyacaktır.

59 Ehli Sünnet ekolun görüşleri mutlak doğru görüşler mi? Bu İslami olmayan bir iddia değil mi?

- Ehl-i sünnet ekolü, kendi arasında farklı görüşlere sahip insanların yer aldığı bir camiadır. Daha önce on iki mezhepten oluşuyordu. Bu kadar büyük gruplardan oluşan bir ekolün -camia olarak- yanlış yapma ihtimali çok azdır. Halbuki diğer gruplar azınlığı temsil etmektedir. Bunların yanlış yapma ihtimali çok daha fazladır.

- Bir hadiste "Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size 'sevâdu'l a'zam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim." (İbn Mâce. Fiten. 8) buyurulmuştur.

Sevâdu'l-a'zam: Sırât-ı Müstakim metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk olarak tefsir edilmiştir. (İbnü'l-Esir, en-Nihâye, II, 419). Alimler, ehlisünnet ve cemaatin doğru bir çizgide olduğuna delil olarak  bu hadisi zikrederler.

- İslam literatüründe ehl-i sünnet ekolü, Fırka-i Naciye olarak da kabul edilmektedir. Bu da onların genel olarak doğru bir çizgide olduklarını -şayet varsa- hatalarının bağışlanabilen türden olduğunu gösterir.

- Hadiste bu fırka “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu çizgiyi takip edenler.” (Tirmizi, iman; 18) olarak tarif edilmiştir. Demek ki, ehl-i sünnetin çizgisi, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde şekillenen, sahabelerin de görüşlerini yansıtan bir konumdadır. Tarihî realiteler de böyle cereyan etmiştir.

- İtikadî noktada İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun intisap ettiği ehlisünnetin Eşarî ekolünün kurucusu, Ebu’l-Hasan el-Eşarî’nin Mutezile Mezhebi'ni bırakıp ehl-i sünnet camiasına girmesi ve hayatı boyunca Mutezile ile mücadele etmesi, ehl-i sünnetin haklılığını gösteren diğer bir delildir.

- Mutezilenin hiçbir görüşü doğru değil, demek büyük bir haksızlık olur. Çünkü, her batıl doktrinde de bir veya bir çok dane-i hakikat bulunur.

- Eğer söz gelimi mütezilenin bir görüşünün -kitap ve sünnete göre- daha doğru olduğuna kanaat getiren bir kimsenin onu benimsemesinde bir sakınca olmasa gerektir.

- Yalnız şu nokta önemlidir: Ümmetin büyük çoğunluğunu teşkil eden, en büyük dahi alimleri içinde barındıran, Kur’an ve Sünnet çizgisini yol haritası olarak benimseyen ehlisünnetin çizgisini takip etmek, -deyim yerinde ise- marjinal grupların arasına girip kendini riske sokmaktan çok daha mantıklı bir yoldur. Büyük cadde dururken, izbe yollara sapmanın bir manası yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:  EHL-İ SÜNNET.

60 Vahdet-i vucud felsefesini günümüz yaşamına uygulamaya çalışmak bizi şirke götürebilir mi?

- Vahdetu’l-vücut mesleği, ilmî bir meslek değil, hissî bir meslektir. Yani ilmen, varlıkların ve kendilerinin gerçekten var olmadıklarını, yalnız Allah’ın var olduğunu söylemiyorlar, söyleyemezler de. Konuya duygusal yaklaştıkları için, Allah’a olan coşkun sevgilerinin aşırı kıskançlığı içerisinde mahbupları olan Yüce Allah’ı - tek sevgili kabul ederek- başka hiçbir sevgilinin olmadığını -hissen-savunurlar. Tabii ki, bu hissî hal/durum, bizim gibilerin kavramakta zorlanacağı üst bilinç hali olduğunu da unutmamak gerekir.

- Kâinatta var olan her şeyin, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi ve onun fiilleri olduğunu düşünerek, varlıkları nisyan/unutkanlık perdesi altında saklayıp “La mevcude illallah = Allah’tan başka varlık yoktur” diyorlar. Her şeyin Allah’a ait olduğu tasavvuru doğrudur, fakat kâinatı yok sayma tasavvuru yanlıştır. Çünkü, Allah’ın sıfatları gerçek olduğu gibi, onların tecellileri de gerçek olmak durumundadır. Bu anlamda “kendilerini Allah’ın Sıfat ve İsimleri içinde yok görüyorlar” denilebilir.

- Vahdetu’l-vücutçuların mutedil kısmı, “La meşhude illellah = Allah’tan başka görünen bir varlık yoktur.” derken, her şeyin Allah’a aidiyetini vurgulamış oluyorlar.

- Allah’a olan aşkları uğruna kâinatın varlığını inkâr eden İbn Arabî gibi zatların mesleğini bu materyalist asırda, bir sistem olarak uygulamaya çalışmak- Vahdetu’l-vücutta vahdetu’l-mevcut varsayımından hareketle- Panteizmin tuzağına düşmek ve kâinat/evrenin aşkı uğruna Allah’ı inkâr etme vartası söz konusu olabilir. Bu sebepledir ki, İbn Arabî: “Bizden olmayanların bizim kitaplarımızı okumaları haramdır/yasaktır.” demiştir. (Geniş bilgi için bk.Lemalar/ Sekizinci Lem'a)

İlave bilgi için tıklayınız:

Vahdet-i Vücudu savunanlar kimlerdir?

Vahdet-i Vücut hakkında biraz bilgi verir misiniz?

61 İmam Şafi'nin eski ve yeni içtihatları diye bir durum var mıdır? Varsa sebebi nedir? Hayatı nerelerde geçmiştir?

Şafi Mezhebi, hicri 150 yılında Mekke’de doğmuş ve h. 204 yılında vefat etmiş olan Muhammed b. İdris eş-Şafii’nin fıkıh konusundaki yöntem ve görüşlerinin sistemleştirilmesiyle meydana gelmiş bir mezheptir. İmam Şafii’nin vefatından sonra talebeleri, onun görüşlerini derleyerek mezhebi teşekkül ettirmişlerdir.

İmam Şafii, başta İmam Malik ve İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed olmak üzere devrinin pek çok aliminden ilim almıştır. Aynı şekilde başta İmam Ahmed b. Hanbel ve Ali b. Davud ez-Zahiri olmak üzere pek çok alim yetiştirmiştir. Talebelerinden bazıları şunlardır: Zaferani, İbn Süreyc, Taberani, İbn Cerir et-Taberi, Büveyti, Müzeni, Rabi b. Süleyman el-Muradi.

İmam Şafii, ilim öğrenmek adına pek çok beldelerde bulunduğu için fıkhi görüşleri konusunda kavl-i kadim (eski görüş) ve kavl-i cedid (yeni görüş) olmak üzere çoğu konuda kendisinden iki görüş nakledilmektedir.

İmam Şafii’nin fıkıhtaki metodu genel anlamda kendisini yetiştiren İmam Malik ve İmam Muhammed’in tesiriyle gelişmiştir. O da metodolojisinde hocaları gibi Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’tan meydana gelen şer’i delilleri esas almıştır.

Doğumu:

İmam Şafiî Hazretleri 150/767 yılında Gazze’de doğdu. Soy olarak Kureyş kabilesine mensuptur ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in üçüncü dedeleri ile akrabadır.

Çocuklukta Başlayan İlim Yolculuğu

İmam Şafiî, iki yaşında iken babasını kaybetti. Annesi onu ata yurdu olan Mekke’ye götürdü. Orada yedi yaşında iken Kur’an’ı ezberledi. Süfyan b. Uyeyne, Müslim b. Halid gibi Mekke’nin büyük alimlerinin derslerine devam etti. Daha on beş yaşında iken, hocası Müslim b. Halid ona fetva icazeti vermişti. Kur’an ve Sünnet dili olan “fasih Arapça”yı öğrenmek için çöle, Huzeyl kabilesinin yanına giderek uzun yıllar çölde kaldı.

İlmini daha da ilerletmek için, Malikî Mezhebi'nin kurucusu İmam Malik b. Enes Hazretleri’nin yanına Medine’ye gitti. Bu yolculuktan daha önce İmam Malik’in eseri Muvatta’yı ezberlemişti. Henüz yirmi yaşında olan İmam Şafiî’yle karşılaşmalarında, İmam Malik Hazretleri şöyle hitap etmişti:

"Oğlum, ileride büyük bir şanın olacak. Allah senin kalbine bir nur atmıştır. Günah ile o nuru söndürme!.."

İmam Şafiî, İmam Malik’in yanında dokuz sene kaldı.
Daha sonra beş yıl kadar Yemen’de kadılık görevinde bulundu. Ancak ehlibeyite duyduğu derin muhabbet sebebiyle Abbasi aleyhtarlığıyla suçlanarak tutuklandı ve Bağdat’a halife Harun Reşid’in huzuruna getirildi. Bu sırada otuz dört yaşındaydı. Suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakıldı. Burada, durumunu incelemek için kendisine havale edilen İmam Azam’ın öğrencisi ve Bağdat kadısı İmam Muhammed ile tanıştı. Bundan sonra bir müddet İmam Muhammed’den dersler alarak, Irak’ta tedvin edilen “rey fıkhı”nı öğrendi.

İmam Şafiî, Bağdat’ta fazla kalmayarak Mekke’ye döndü. Hac dolayısıyla Mekke’ye gelen isteklilere ilim öğretti. Burada dokuz yıl süren ikametinden sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bağdat’taki iki yıllık ikameti süresinde “kavl-i kadim” denilen “eski içtihatlarını” açıkladı. Hayatının sonlarına doğru Mısır’a göç etti ve ömrünü orada tamamladı.

Mısır’a Hicret ve Yeni Dönem

İmam Şafi Hazretleri’nin Mısır’a gitmesinin sebebi olarak Mısır’ın mutedil iklimi gösterilirse de, Abbasi halifesi Memun’un hilafete geçmesi de gerekçelerden biridir. Çünkü Memun, başlangıçta İslâm düşüncesindeki büyük atılımın ortamını hazırlayıp fikir özgürlüğünü savunurken, sonraları Mutezile Mezhebi'nin hakimiyetini zorla kabul ettirme yoluna gitmiş ve ehlisünnet alimleri üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştu.

İmam Şafiî, Mısır’daki ikameti sırasında da “kavl-i cedit” denilen yeni içtihatlarını açıkladı. Mısır halkının yaşayışının, örf ve adetlerinin Hicaz ve Irak’tan daha değişik olduğunu görünce, halkın ihtiyaçlarına göre görüşlerinde bazı değişiklikler yapmış ve yeni içtihatlarda bulunmuştu. Böylelikle, Hanefi Mezhebi’ne şekil veren İmam Azam, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in farklı içtihatları gibi, Şafii Mezhebi’ni şekillendiren İmam Şafiî’nin iki farklı içtihadı ortaya çıktı.

Şfiîlerde, çeşitli konularda fetvâ, İmam Şâfiî'nin yeni mezhebine göredir, İmam Şafiî, eski mezhebini temsil eden el-Hucce'den dönmüş ve; "Onu benden rivayet edene hakkımı helâl etmiyorum" demiştir. Ancak on yedi kadar meselede eskiye göre fetva verilmiştir. Meselâ; eski görüşü, muarızı olmayan bir hadisle desteklenirse onunla fetva verilir.

İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Muhammed’in derslerine devam ederek Hanefî ve Malikî mezheplerinin içtihat usullerini öğrenmiş ve bu iki yolu birleştirerek ayrı bir mezhep kurmuştur. Mezhebi, “Hadis Ekolü” ile “Rey Ekolü” arasında orta bir yerdedir. Bununla birlikte hadisin önemini hiçbir zaman göz ardı etmemiş, bu noktada “Hadis sahih olduğu zaman, benim mezhebim odur” buyurmuştur.

İmam Şafiî, “er-Risale” adlı eseri ile “Fıkıh Usulü” üzerine ilk kitabı yazan alim olarak kabul edilir. Bundan başka “Müsned”, “el-Ümm” ve “Divan”ı, önde gelen eserlerindendir. “el-Ümm”ün yanında İmam Nevevî’nin “Minhac”ı, Hatib Şirbinî’nin “Muğni’l-Muhtac”ı, İbn Hacer Mekkî’nin “Tuhfetu’l-Muhtac”ı, Şafiî fıkhını anlatan önemli eserlerdendir.

Şafiî Mezhebi, Hanefî Mezhebi'nden sonra en çok yayılan mezheptir. Mısır, Şam, Mekke, Medine, Endonezya, Malezya, Filistin, Azerbaycan, Kafkasya ile Anadolu’nun doğu ve güneyinde yayılmıştır.

İmam Şafiî Hazretleri, 204/820 yılında Mısır’da elli dört yaşında iken vefat etti. Kabri, Kahire’de Kurafe kabristanındaki türbesinin içindedir. Eyyubî sultanlarından el-Melikü’l-Kaim tarafından türbesinin üzerine bir kubbe, Selahaddin Eyyubî tarafından da yanına bir medrese yaptırılmıştır.

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselamın “Kureyş’e sövmeyiniz, zira Kureyş’li bir alim yeryüzünü ilimle doldurur” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/53, 54) diye verdiği haberin, İslâm bilginleri tarafından İmam Şafiî Hazretleri hakkında olduğu söylenmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

MUHAMMED B. İDRİS EŞ-ŞAFİİ.

ŞAFİİ MEZHEBİ.

62 Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen kafir olur. (Haricilerin kurduğu mezhep) Bu kişiler bu hükme hangi ayet veya hadislerden varmıştır?

Mutezile ile Hariciler aynı değildir.

Mutezile mezhebi mensupları Müslüman olduklarını ifade etmektedirler. Ayrıca onlar kader ve diğer hususlardaki ayetleri inkar etmiyorlar. Fakat Ehl-i sünnet çizgisi dışında bir yorum getirmektedirler. Bu bakımdan bu düşünceyi savunan insanlar tekfir edilmemiş, ehl-i bid'a olarak nitelenmiştir.

Ehl-i sünnet yahut ehl-i bid'atten olup kıbleye yönelerek namaz kılan bütün Müslümanlara ehl-i kıble denilir. Ehl-i bid'at mezheplerinden bazısının diğer müslümanları tekfir etmesine rağmen, Ehl-i sünnet'e göre kim olursa olsun ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez; onların arkasında namaz kılmamazlık edilmez; büyük günâh da işleseler onların cenaze namazı kılınır ve hayır dua edilir (İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 32).

İlave bilgi için tıklayınız:

MU'TEZİLE MEZHEBİ...

MENZİLETÜ, BEYNEL-MENZİLETEYN...

Mutezile, Cebriye, Mürcie...

63 Ehl-i rey ve ehl-i hadis arasında fikri çatışma olduğu söyleniyor; bu doğru mudur, doğruysa ne anlama gelir?

Aslında Buhârî ile Ebû Hanîfe muasır değildir. Çünkü Ebû Hanîfe 80-150 yılları arasında yaşamıştır. Yani Buhârî Hazretleri Ebû Hanîfe (radıyallahu anh)'nin ölümünden tam kırk dört yıl sonra doğmuştur. Buna rağmen, aralarında bir ihtilaf söz konusudur ve bu gerçektir. Pek çok müellif bu meseleye temas etmiş ve bilhassa Hanefîler, İmam-ı Azâm'ı müdafaa için konu üzerine eğilmişler, müstakil eserler vermişlerdir. El-Lübâb'ın sahibi, Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî'nin "Keşfu'l-iltibas Ammâ Evredehu'l-Buhârî alâ Bâzı'n-Nâs" adlı eseri bu teliflerden biridir.

Buhârî, Sahîh'inin tam on sekiz yerinde Ebû Hanîfe'ye itiraz eder. Ancak hiçbirinde ismen Ebû Hanîfe'yi zikretmez. Her defasında: "Kâle ba'zu'n-nâs" (âlimlerden biri demiştir ki) der ve arkadan reddedeceği, tenkîd edeceği fıkhî bir görüş kaydeder. Âlimler ittifakla "Ba'zu'n-nâs" tâbiriyle Ebû Hanîfe'nin kastedildiğini belirtirler.

Terâcim kitapları, umumiyetle Buhârî'nin, Ebû Hanîfe'ye cephe almasında Nuaym İbnu Hammâd el Mervezî'nin müessir olduğuna dikkat çekerler. Bu zat, Buhârî'nin sohbetine katıldığı kimselerden biridir. Başlıca hususiyeti de, Ebû Hanîfe'ye karşı beslediği aşırı taassubudur. Çünkü kendisi ehlü'l-hadîstir, sünneti takviye için hadîs bile uydurmaktadır. Ebû Hanîfe ise ehl-i rey bilinmektedir. Bu sebeple Nuaym, Ebû Hanîfe aleyhinde şenî yalanlar uydurmaktan çekinmemiş ve Buhârî'ye bu meselede müessir olabilmiştir.

Buhâri'deki Ebû Hanîfe husûmetinin sebebiyle ilgili bu açıklamaya, başka makul izahlar da yapılmıştır. Bunlardan birine göre, Buhârî ilmî seyahatlerden Buhârâ'ya dönünce, oradaki Hanefi olan âlimler kendisini kıskandı. Hatalı bir fetvasını bahâne ederek onun Buhârâ'dan sürülmesini sağladılar. Bu işin başında, Buhârî'nin talebelik arkadaşı olan Ebu Hafsı's-Sağîr el-Buhârî baş rolü oynamıştır. Ebu Hafsı's-Sağîr Mâverâünnehir'de Hanefiye şeyhidir. Kendisine karşı bed muâmelede bulunanlara karşı kırılmış olan Buhârî Hazretlerinin bir insan olarak hissiyata kapılıp Hanefilere kırıldığı, Ebû Hanîfe'ye karşı taassuba düştüğü ifâde edilir.

Bir başka yoruma göre, Buhârî, kendisinde hadîs ve eser galebe çalan bir fakîhtir, nazarında iman kavl ve amelden ibârettir, artar ve eksilir. Ebû Hanîfe ise kendisinde fıkıh ve rey galebe çalan bir muhaddistir. Bunun nazarında iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrârdır, artmaz ve eksilmez. Farklı görüşlere mensub bu iki zümre arasında ihmal edilemiyecek açıklık meydana gelmiş, cedelleşmeler olmuştur. Binâenaleyh, Buhârî Hazretleri de bu görüş ayrılıkları sebebiyle, ehl-i rey'den olan Ebû Hanîfe'ye karşı taassuba düşmüş olmalıdır.

Bu yorumun haklılığını kavramak için Ahmed İbnu Hanbel'in şu sözünü kaydetmede fayda var. Der ki:

"Biz ehl-i reyi, onlar da bizi durmadan lânetlerdik. Bu hal Şâfiî'nin gelmesine kadar devam etti. O gelince aramızı bulup bizi kaynaştırdı."

64 Diğer mezhebe uyma konusunda bir ölçü var mıdır? Mezheplerde kolaylık vardır. Mesela vakitin bitmesine beş dk var, benim de abdestim vardı, elim kanadı. Abdesti tazelesem namaz vakiti çıkacak; Şafi mezhebini taklit ederek namazı kılabilir miyim?

Suistimal etmemek şartıyla, başka bir mezhebi taklit etmek caizdir. Özellikle, kendi mezhebine göre namaz kazaya kalıyorsa, başka mezhebi taklit ederek namazı vaktinde eda etmek en makul olanıdır. Sorunuzdaki konu da bunlardan biridir.

Ayrıca mesela; yolculuk esnasında namazı kazaya bırakmaktansa, onu Şafii mezhebine göre, cem ederek kılması da böyle değerlendirmek gerekir. Mademki, "Dört mezhep haktır." diyoruz, o halde, zorunlu hallerde bu mezheplerden birine göre amel etme konusunda tereddüt etmeye mahal yoktur.

Şu var ki, mezheplerde "teflik" haramdır. Yani; kişi öyle bir şekilde ibadet eder ki, tarzı hiçbir mezhebe uymaz. Mesela; Hanefi bir kimse, parmağından kan aktığı için Şafii mezhebini taklit ederken, aynı zamanda, Şafii mezhebinde abdestin bozulma nedeni olan nâ-mahrem bir kadına elinin değmemesi gerekir. Aksi takdirde, her iki mezhebe göre de abdesti bozulmuş olur. Böyle bir durumda kendini -devekuşu gibi- abdestli saymak, dinle alay etmek anlamına gelir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hangi mezhebe uysam daha iyi olur, hangisi daha üstün? Mezheplerin farklılıklarının hikmeti nedir?..

65 Mezhepler arasındaki farklılığı nasıl açıklayabiliriz?

Bu ayrılıklar, çeşitli sebeblerden ileri gelir. Kur`an`da hüküm ifade eden âyetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usûl-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır: Hafî, mücmel, sarîh, kinâye, mecaz, hakikat, mutlak - mukayyed, hâs-âmm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır.

Ayrıca, hadîslerin de nevileri, çeşitleri vardır; mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid, mürsel, muttasıl, münkatı` gibi. Bu hadîsleri delîl olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

Meselâ, Hanefîler hadîsler konusunda titiz davranır. Haber-i vâhidi (Tek sahâbenin rivâyet ettiği hadîsi) delil olarak kabûl etmezler. Şâfiîler ise, haber-i vâhidi kabûl eder ve onu Kıyâs`a tercih ederler. Hanefîler mürsel hadîsi alır, Şâfiîler almazlar. İşte bu gibi delillerdeki ihtilâf ve kabûl edilen delilleri de farklı anlayış, müctehidlerin aynı mes`elede farklı hükümler vermelerine sebeb olmuştur.

Fetva verilen beldenin örf ve âdetleri de, müctehidlerin yaptıkları ictihadlara te`sir etmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamiyet'teki mezheplerin farklı oluşunun hikmetleri nelerdir?..

66 Mutezile mezhebi kaderi inkar ettikleri halde, neden kendilerine "kafir" denilmemektedir?

Mutezile mezhebi mensupları Müslüman olduklarını ifade etmektedirler. Ayrıca onlar kader ve diğer hususlardaki ayetleri inkar etmiyorlar. Fakat Ehl-i sünnet çizgisi dışında bir yorum getirmektedirler. Bu bakımdan bu düşünceyi savunan insanlar tekfir edilmemiş, ehl-i bid'a olarak nitelenmiştir.

Ehl-i Sünnet yahut ehl-i bid'atten olup kıbleye yönelerek namaz kılan bütün Müslümanlara ehl-i kıble denilir. Ehl-i bid'at mezheplerinden bazısının diğer Müslümanları tekfir etmesine rağmen, Ehl-i sünnet'e göre kim olursa olsun ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez; onların arkasında namaz kılmamazlık edilmez; büyük günâh da işleseler onların cenaze namazı kılınır ve hayır dua edilir. (İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 32).

Kerrâmiye'de ehl-i kıble tâbiri ile kelime-i şehâdet getiren herkes kastedilir. Ehl-i sünnet uleması ehl-i kıbleyi, "Kâbe'ye yönelerek namaz kılmanın farziyetini kabul edenler." diye târif etmiştir. Ali el-Kâfi (1014/1606) bunun için daha geniş bir tanım yaparak şöyle der: "Ehl-i kıble zarûrât-ı diniye üzerinde ittifak eden kimselerdir." (Ali el-Karı, Şerhu'l-Fıkhı'l Ekber, 139).

Ehl-i kıbleyi, Ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at şeklinde ikiye ayıran âlimler Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid'at mezheplerini de ehli kıbleden saymışlar; fakat açıkça İslâm'ın temel nasslarını değiştiren, bozan, reddeden Batınîlik, Gulât-ı Şia, Hâriciye, Cehmiye, Bahâiye, Kadıyânilik, Ahmedîlik, Nusayrilik, Dürzilik gibi fırka ve mezhepleri ehl-i dalâletten saymışlardır. Çünkü bunlar arasında meselâ Hâricî Ezârika mezhebi gibi Müslümanın kanını, malını, canını helâl sayarak birçok Müslümanı katletmiş olanlar bulunmaktadır. İslâm'da tekfiri, ayrılığı, bölük bölük fırkalara ayrılmayı, cedeli, te'vili, inanç esaslarının tartışılmasını ehl-i bid'at mezhepleri ortaya atmışlardır. Bunların içinde de dalâlet ehli olanlar, hevâlarına uyanlar İslâm için en tehlikeli olanlardır.

67 Batini Fıkıh Ne Demektir?

Zahirî fıkıhtan maksat, Allah’ın emir ve yasaklarını belirten fıkhî kurallardır. Namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, haramlar nelerdir? Bu gibi hususlar, ibadetler ve muameleler bu zahirî olan fıkhın konularıdır.

 

Batınî fıkıhtan maksat ise, kalp, aklı, duygu ve hissiyatın durumunu tanzim etmek, onları Allah’ın rızasına uygun hale getirmek demektir. Fıkhın sözlük anlamı itibariyle anlayış ve kavrayış manasına gelir. Geylanî Hazretleri bu ifadesiyle, insanların mükemmel bir mümin olabilmesi için, önce göz, kulak,dil, mide gibi organların terbiye edilmesi, daha sonra da akıl, kalp, ruh, nefis ve hissiyatın Allah’ın rızasına uygun yola yönlendirilmesinin gereğine işaret etmiştir.

Önce namaz kılmak, sonra riyakârlıktan uzak durmak, önce faizden uzaklaşmak, sonra nefsi gururdan kurtarmak, önce zekatını  vermek, sonra nefsini-kibirden, gururdan, hasetten, gıybetten, riyâdan ve benzeri- kötü huylardan arındırarak terbiye edip tezkiye etmek..  Önce dışını, sonra içini temizlemek..

68 Akide'de, Tahavi Mezhebi var mıdır?

Akide’de Tahavî mezhebi yoktur. Ehl-i Sünnetin akidede iki mezhebi vardır. Bunlardan biri Eşarî, diğeri Maturidi mezhebidir.

Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. Selame et-Tahavî ise, Hanefî mezhebine bağlı bir alimdir. Fakat, kendisi her konuda bu mezhebi taklit etmemiş, kendi içtihadını veya diğer mezhep alimlerinin görüşlerini de nazar-ı itibara alan  müçtehit bir alimdir.

Hicrî 239’da Mısır’da doğmuş ve 321’de orada vefat etmiştir. Kendisinin “Akide” olarak adlandırdığı çalışması, daha sonra, “el-Akidetu’t-Tahaviye = Tahavî’nin akidesi veya /Tahavî’nin yazdığı akide” olarak meşhur olmuştur. Selefî görüşünde olanlar, bu eser için “Tahavî’nin selefî akidesi” anlamına gelen “el-Akidetu’t-Tahaviye es-selefiye” ifadesini kullanmayı tercih ederler.

Özelikle Tahavî akidesini şerh eden İbn Ebi’l-İz (731-792) İbn Teymiye’nin fikirlerinin etkisinde kalmış bir kimsedir. Bu sebeple, Tahavî’nin demediği şeyleri de anti parantez olarak kitaba sokuşturarak kendi düşüncelerini yaymaya çalışmıştır. Bununla beraber, kim söylerse söylesin, ehl-i sünnet ve cemaatin umumî caddesinin dışına çıkanlar, insanlara yarardan çok zarar verirler.

69 Vehhabilerin yaptığı hatalardan bir kaç örnek verir misiniz?

Önce şunu belirtelim ki, Vehhabiler meslek ve meşrep itibariyle Kur’an ve sünneti temel referans aldıklarını, söylüyorlar. Herhangi bir mezhebe bağlı kalmamalarını da buna bağlıyorlar. Yalnız yaptıkları yorumlarda ve buna bağlı olarak bazı uygulamalarında yanlışlıkları vardır.

Özellikle, selef  âlimlerini, adeta yanılmaz kabul etmeleri, onların düşüncelerine ters düşen diğer alimlerin görüşlerini mutlak yanlış kabul etmeleri, yanlışlarından biridir.

“Selefî”cilik yapma iddiaları da bu yanlışlardandır. Üç asır içerisinde meydana gelen yüzlerce farklı görüşe rağmen, onların bir unvanı olarak kullanılan “selef” tabiri sanki bir tek adamın görüşüymüş gibi kullanmaları, “selef böyle dedi” demeleri -büyük çoğunlukla- gerçeği yansıtmayan bir iddiadır.

Özellikle Allah’ın sıfatlarını tevil eden ehlisünnetin sonradan gelen alimlerin bu tavırlarını çok sert eleştiriye tabi tutmaları ve bazı hadislerin zahirine bakarak adeta bir nevi tecsimi çağrıştıran yorumlar yapmaları, hatta onlar gibi düşünmeyenlere çok ağır ithamlarda bulunmaları düzeltilmesi zor yanlışlarındadır.

Hadislerde “mezarları ziyaret edin” emri olmasına rağmen, onların bu konudaki abartılı çekinceleri diğer bir yanlıştır.

Sahabe devrinde kabirlerin üstü bir karış kadar yüksek olup deve hörgücü şeklinde yapılırdı. (bk. Zuhaylî, 2/523-524). Buna rağmen onlar Cennetu’l-Bekî’ mezarlığındaki kabirlerin bu nişanlarını tamamen yok etmişlerdir.

Son olarak şunu hatırlatalım ki, çağımız İslam kardeşliğinin her şeyden önce hatırlanmasını gerektiren şartlara haizidir. Bunun için, Vehhabiler ve Şialarla ehlisünnet arasındaki ferî meseleleri münakaşa mevzuu yapmamak gerekir. Bununla beraber, ehlibeyite karşı olumsuz yansımaları olan vahhabbilik damarından Allah’a sığınmak gerekir.

70 Mezhepler arasında erkeğin avret yerinin farklı değerlendirilmesi bir çelişki değil midir? Uyluklar avret midir?

Her mezhebin takip ettiği prensipleri vardır. Kur'an'da ve hadiste açıkça belirtilen hükümlerde zaten içtihat yapılmaz. Ancak gerek Kur'an'da gerek hadislerde farklı anlamlara gelebilen ifadeler vardır. Veya hadislerde Efendimizin (asm) uygulamalarıyla ilgili farklı rivayetler söz konusu olabilir. İşte bu noktada insanların yorumları devreye girmek zorundadır.

Mesela, Kur'an'da:

"Eğer kadınlara dokunup da su bulamazsanız, teyemmüm edin."(Maide, 5/6)

mealindeki ayetin asıl metninde geçen "Lamese / Lemese" kelimesi hem cinsi ilişki anlamındaki dokunmayı, hem de el ve saire uzuvlarla bedene dokunmayı ifade etmektedir. Hanefî mezhebi, bu ayetten cinsel ilişkiyi, Şafiiler ise normal dokunmayı anlamışlar. Onun için Şafiilerde kadına çıplak deriye dokunmak abdesti bozar.

Hadislerde bu konular daha da zordur, anlaşılması büyük alimler, büyük dehalar ister. Onun için biz Kur'an ve sünneti, bizden daha iyi bilen mezhep imamlarımızdan alacağız.

Asıl sorudaki özel meselemize gelince:

Malikî mezhebinin delil olarak getirdiği iki hadis vardır. Birincisi: Hz. Enes'in rivayetidir. O şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (asm), Hayber günü izarını uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki, ben onun uyluğunun beyazlığını -şu anda da- görür gibiyim." (Neylu'l-Evtar, I-II/368).

İkincisi: Hz. Aişe (r.anha)'den gelen şu rivayettir:

"Hz. Peygamber, uyluğunu açmış olarak oturuyordu. Ebu Bekir yanına girmek için izin istedi. Ona bu durumda iken izin verdi. Sonra Ömer izin istedi. Ona da aynı durunda izin verdi. Sonra Osman izin istedi, o zaman uylukları üzerine elbisesini örttü." (Neylu'l-Evtar, I-II/367).

Burada üç mezhebin görüşleri -ufak nüanslarla- bir tarafta, Malikilerin görüşü diğer tarafta yer almaktadır.

Üç mezhebin teşkil ettiği cumhurun delillerini şöyle sıralamak mümkündür:

Bizzat İmam Malik, İmam Ahmed, Ebu Davud , Tirmizi ve İbn Hibban'ın rivayet ettikleri bir hadiste belirtildiğine göre, Hz. Peygamber (asm) el-Eslemî adlı bir kişiye

"Uyluğunu ört, çünkü uyluk avret mahallidir." (bk. Neylu'l-Evtar, II/367) demiştir.

Ebu Davud ve İbn Mace'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber (asm) Hz. Ali (ra)'ye

"Uyluklarını açma ve ne ölünün ne de dirinin uyluluğuna bakma!"(Neylu'l-Evtar, I-II/366)

diye buyurmuştur.

Ebu Said el-Hudrî de Hz. Peygamber (asm)'in şöyle buyurduğunu belirtmiştir:

"Erkeğin avreti göbeği ile diz kapağı arasıdır."(el-Mecmu, III/167; el-Fıkhu'l-İslamî, I/588).

Mezhep ihtilafları ve farklı hadis rivayetleri konusu çok geniş bir konudur. Onun için biz yalnız bu konuyla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: Malikî mezhebinin bu görüşü zayıf, diğerlerinin görüşü kuvvetlidir. Gerekçesi şudur:

a. Malikîlerin karşısındakiler cumhuru temsil etmektedir. Cumhurun görüşleri genel olarak daha kuvvetlidir.

b. Malikîlerin söz konusu ettikleri hadisler, fiilî bir durumun hikâyesidir. Uyluğun bir tarafının açılmasına -özellikle savaşın cereyan ettiği bir yerde- müsamaha gösterilir.

c. Üsul kitaplarındaki kurala göre, söz fiile tercih edilir.

d. Hz. Aişe (r.anha)'nin hadisinde farklı rivayetler vardır. Hz. Peygamber (asm)'in uyluğu mu, yoksa bacakları mı açık olduğuna dair tereddütler vardır. Bu da hadisin gerçek mahiyetini gizlemiştir.

e. Ayrıca Hz. Peygamber (asm)'in fiili ile sözlü ifadesi yan yana geldiğinde, bunun arasını bulmak için, filini ona mahsus bir eylem, sözlü ifadesini ise genel bir emir olarak telakki etmek gerekir. (Neylu'l-Evtar, I-II/367-68; el-Fıkhu'l-İslamî, //589-90).

71 İki mezhep bir arada uygulanabilinir mi?

İslâm hukukçuları "telfik" kelimesini, "farklı şeyleri birleştirmek" anlamında kullanmışlardır. Usul bilginleri ise kelimeyi "ictihad" ve "taklid" alanlarında ayrı anlamlarda kullanırlar. Buna göre taklidde telfik, taklid yoluyla bir mesele veya amel üzerinde iki veya daha fazla mezhebin farklı hükümlerini birleştirerek tatbik etmektir.

Kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse, o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır. Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir.

Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir.

Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır.” deyip o meselede Hanefiye tabi olsa, namazı sahih olmaz.

İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt meseleleri birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir.

Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir.1

Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederek abdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.

Yine, Hanefi mezhebinde olmayıp diğer mezheplerde olan ve ibadetlerin başlarında ve sonlarında yapılması sünnet dua ve benzeri nafile ibadetlerde o mezhebin görüşünü taklit etmek bir azimettir, sevaplıdır ve güzel bir harekettir.

1. İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar. (Beyrut: İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî) 1:51; es-Seyyid Ebî Bekir. İânetü’t-Tâlibîn. (Beyrut: İhyâü’t-Türarâsi’l-Arabî) 4:219.

72 "Ramazan orucunu bozan sadece bir gün kaza tutar, kefaret tutmaz." diyen Şafiilerin delili nedir?

Oruç kefareti, Kur'an'da yer almayıp Hz. Peygamber (asm) tarafından vazedilmiştir. Oruç bozma kefareti, herhangi bir mazereti bulunmaksızın Ramazan orucunu kasten bozan kimseye gereken kefareti ifade eder.

İslâm'ın beş temel şartından biri olan oruç ibadetini yerine getirmekte zor­lanan kimselere bir dizi kolaylık ve ruhsat getirilmiş, ayrıca kasten oruç tutmayan veya başladığı orucu meşru bir mazere­te binaen bozan kimseye de tutulmayan orucu kaza etmesi imkânı tanınmıştır.

Bu ruhsat ve imkânlardan sonra başladığı Ra­mazan orucunu hiçbir mâkul ve haklı gö­rülebilir sebep yokken, bilerek ve isteye­rek bozan kimsenin durumu ağır bir ku­sur ve suç kabul edilmiş, böyle kimselere, bu hatalı davranışlarından dolayı Allah'­tan af dileyebilmeleri için biri yine oruç cinsinden olmak üzere üç tür ibadetten biri kefaret olarak öngörülmüştür.

Oru­cu kasten bozan kimse için öngörülen ke­faretin ceza yönü ağır basar. Bu kefareti gerektiren sebep ise Ramazan orucunu eda eden kimsenin orucu kasten ve iste­yerek bozmasıdır. İkrah, hata, unutma gibi kasıtlı olmayan durumlar kefareti ge­rektirmez.

Hanefîler ve Mâlikîler dahil fa­kihlerin bir grubuna göre Ramazan orucu­nun cinsî münasebetle veya yeme içme ile bozulması aynı hükme tâbi iken, Şafiîler başta olmak üzere diğer bir grup fakihe göre Ramazan orucunun sadece cinsî münasebetle bozulması kefaret gerekti­rir, kasten de olsa yeme içme kefareti ge­rektirmez.

Birinci grup, kasten yapılan cinsî münasebetle kasten yeme içmenin aynı ortak illete sahip bulunduğunu, iki­sinin de orucun kasten bozulması mahiyetinde olduğunu ileri sürer.

İkinci grup ise Hz. Peygamber (asm)'in Ramazan ayında ka­rısıyla cinsî münasebette bulunan sahâbî hakkında kefarete hükmettiği (bk. Buhârî, Savm, 30-31; Keffârât, 2, 4; Müslim, Sıyâm, 14) hadiste yeme içme geçme­diği ve yeme içmenin farklı olduğu mü­lahazasıyla hareket eder ve kıyas yoluyla kefaret hükmünü genişletmek istemez. Şâfiîler'in burada kıyas yoluna gitmeme­leri biraz da kolaylığı sağlama, zorluk ve sıkıntıya yol açmama düşüncesinden kay­naklanmış olabilir.

(Geniş bilgi için bk. TDV İslam Ansiklopedisi Kefaret md. 25/178)

73 Günümüze kadar gelen müceddidler kimlerdir?

Peygamber Efendimiz (asv) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir." (Ebu Davud, Melahim, 1)

İlave bilgi için tıklayınız:

MÜCEDDİD...

Müceddid kimdir, her asırda bir müceddid gelmiş midir?..

74 İmam Azam Ebu Hanife'yi öven alimler ve insanlar var mıdır? Varsa kimdir ve ne demiştir?

İmam Azam Ebu Hanife, Ehl-i Sünnetin dört büyük imamından biridir. İslâm dinine yaptığı hizmetleriyle İslâmiyeti iman, amel ve ahlâk esas olmak üzere bir bütün halinde insanlara yeni bir üslup ile sunmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak isteyenleri hüsrana uğratmış, önce itikatta birlik ve beraberliği sağlamış, ibadetlerde, günlük işlerde Allah-u Teâla’nın rızasına uygun olan hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece haklı olarak ikinci asrın müceddidi unvanını almıştır.

Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte

“İman, süreyya yıldızına çıksa, Fars oğullarından biri elbette alıp getirir.” (Buharî, Tefsir 62)

buyrulur. İslâm alimleri bu hadis-i şerifin İmâm-ı Azam hakkında gerçekleştiğini ifade etmişlerdir. (1)

Ebû Hanîfe hakkında döneminden itibaren, değişik görüşteki birçok âlim ve müellif tarafından lehte ve aleyhte çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Ancak İbn Abdilberr'e göre, Ebu Hanife’nin güvenilir olduğunu söyleyenler onun aleyhinde konuşanlardan daha çoktur. (2)

Hadis ve Sünnet'e uymada diğer imamlardan farkı olmayan ve fıkhî görüşleriyle İslam Hukukunda mezhep (ekol) olmuş meşhur bir fakih için bu durum son derece tabiidir.

Asırlar boyunca bütün nesiller Ebû Hanîfe'nin üstünlüğünü ve övgüsünü kulaktan kulağa haykırmaktadır. Bu büyük fakîhin temiz hayatı herkese örnek olmuştur. Birçok kimse onun ilmini ve şahsını övmektedirler. Bunların düşünce tarzları ayrı ayrı olsa da hepsi onu takdir etmekte birleşmektedirler.

Zahid Kevserî, ilk üç asır alimlerinden Ebu Hanife'yi övenlerin bir listesini vermiştir.(3) Toplam altmış yedi kişinin yer aldığı bu liste, muasırlarından, Etbau't-Tâbiîn dönemi sonuna kadar Ebu Hanife'yi övenleri ihtiva ettiği için önemlidir. Zira Ebu Hanife'nin aleyhinde bulunanların birçoğu bu dönemden sonra yaşamış kimselerdir.(4)

Kendi döneminde veya ondan kısa bir süre sonra, Ebu Hanife aleyhinde konuştuğu bildirilen birçok kimsenin, aynı zamanda onun için övücü sözler sarf ettikleri nakledilir. Mesela İmam Malik, Sufyân-ı Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, Şu'be, Yahya b. Maîn ve daha birçok kimsenin her iki türden ifadeleri nakledilmiştir. Bunun gibi, Hatib Bağdâdî’nin  "Tarih"inde, Ebu Hanife aleyhine konuşanlar listesine aldığı bazı kimseler, onun şeyhinin şeyhlerinden olan İbnu'd-Dahîl'in listesinde övenler safındadır. (5)

Ebu Hanife'yi, muasırlarından, kendi dönemine yakın yaşamış kimselerden ve sonraki dönemlerde övenlerden bazıları ve övgüleri şöyledir:

Fudayl b. İyaz: “Ebû Hanîfe fakîh ve muttaki bir zattı. Fıkıh ilminde meşhurdu, çok servet sahibi idi. Etrafındakilere iyilik yapmakla tanınmıştı. Gece gündüz ilim öğrenmekle meşguldü. Kendisine müracaat edenler, ilminden ve malından faydalanırdı.. Geceleri ibâdetle geçirirdi. Az söyler, çok sükût ederdi. Helâl ve harama dair bir mesele ortaya atılınca hemen konuşurdu. Hakka delâlet hususunda en güzel hareket ederdi. Saltanat malından kaçar, hediyesini almazdı.” (6)

Ca'fer b. Rabi: “Beş sene Ebû Hanîfe'nin yanında bulundum. Onun kadar uzun uzun sükût eden görmedim. Fıkıhtan bir şey sorulunca açılır, coşkun ırmak gibi akar çağlardı. Yüksek sesi etrafı tutardı. (7)

Yahya b. Ma'în: "O güvenilir biridir. Sadece ezberlediği hadisi rivayet eder, ezberinde olmayanı rivayet etmezdi."(8)

Yezid b. Hân: "Bin alime ulaştım ve çoklarından ilim aldım. Aralarında beş kişiden daha fakih, daha dindar ve daha alim kimse görmedim. Bunların ilki Ebu Hanife'dir."(9)

Abdullah b. Mübarek: "Kûfe'ye girdim ve alimlerine 'Şu beldenizde insanların en alimi kimdir?' diye sordum. Hepsi birden: İmam Ebu Hanife dediler."(10)  

Fadl b. Dükeyn: "Ebu Hanife'nin meseleleri derinlemesine inceleyen bir kimsedir."

Mekkî b. İbrahim: “Ebu Hanife, zamanında yaşayan insanların en alimidir." (11)

Yahya b. Said el-Kattan: "Allah'a karşı ne yalan söyleyelim. Ebu Hanife’nin reyinden daha güzel rey işitmedik ve görüşlerinin birçoğunu benimsedik." (12)

İmam Şafi: “İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin çocuklarıdır." (13)

Ma'mer b. Râşid: "Hasan Basrîden sonra fıkıhta Ebu Hanife'den daha güzel konuşan birini bilmiyorum." (14)

Ali İbnü'l-Medînî: "Ebu Hanife güvenilirdir ve raviliğinde bir beis yoktur. Ondan Sevrî ve İbn Mübarek rivayet etmişlerdir". (15)

Şu'be: "Vallahi o güzel anlayışlı ve hıfzı kuvvetli idi."(16)

Evzaî: “Meselelelerin zorluklarını insanlar içinde en iyi bilen o idi." (17)

Cafer es-Sâdık: “Ebu Hanife, beldesi halkının en fakihi idi.” (18)

Süfyân-ı Sevrî: "Ebu Hanife'nin önünde, şahin önündeki serçeler gibiyiz. O gerçekten alimlerin efendisidir." (19)

Abdullah b. Davud el-Hureybî: "Ebu Hanife hakkında konuşan insanlar, hasetçi ve cahildirler. Bana göre onlar en iyi durumda cahildirler. Vallahi onların ayıpladıkları bir konuda, onun ancak isabet ettiğini, ayıplayanların ise hata ettiklerini biliyorum. Bir keresinde onu Safa ile Merve arasında sayederken gördüğümde bütün gözler ona çevrilmişti."(20)

İmam Malik: "Öyle bir adam gördüm ki, şu direği altın yapacağını söylese, buna delil getirebilir."(21)

Ebu Davud es-Sicistânî: "Allah rahmet eylesin, Malik, Şafii ve Ebu Hanife imam idiler."(22)

İbnü'n-Nedim Muhammed b. İshak: “Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilmin tedvini Ebu Hanife sayesindedir." (23)

Ebu Ömer Yusuf b. Abdilberr: "Ebu Hanife, fıkıhta imamdı. Rey ve kıyası güzel, (meseleleri) istihracı latif, zihni iyi, anlayışı seri, zeki akıllı ve dindardı. Adil ravilerin ahad haberlerini, üzerinde icma edilmiş usullere aykırı bulduğu zaman kabul etmezdi. Ehl-i hadis bunu hoş görmeyerek onu kötülediler ve bunda aşırı gittiler...” (24)

Zehebî: “Ebu Hanife muttaki, alim, ilmiyle amil, âbid, büyük bir imamdı. Sultanlardan hediye kabul etmez, ticaret yaparak kazanç sağlardı."(25)

Hicrî 9. asrın ünlü hadisçilerinden İbn Hacer el-Askalânî (ö.852) de "Tehzîbü't-Tehzib"inde, Ebu Hanife hakkında gösterilen hüsnü teveccüh ve hadis alanındaki güvenilirliği konusunda birçok rivayete yer vermiştir. (26)

Aynı asrın diğer meşhur bir alim ve muhaddisi Süyuti (ö.911) ise Ebu Hanife'ye dair müstakil bir menâkıb yazmış,(27) ayrıca Tabakâtü'l-Huffaz'ında ona yer vermiştir.(28)

Süyuti'nin talebesi olan Şa'rânî (ö.973) ise "el-Mizanü'l-Kübrâ"sında, Ebu Hanife'den övgüyle söz etmekte, ona yöneltilen ithamlara cevaplar vermektedir.(29)

Şa'rânî ile muasır diğer bir Şafii alimi İbn Hacer el-Heytemî (ö.973) ise Ebu Hanife hakkında değerli bir menâkıb kitabı yazmıştır.(30)

Dipnotlar:

1. bk. Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Mevahibu’r-Rahman fi Menakib-i İmam Ebu Hanife en-Numan.
2. İbn Abdilberr, Cami, II, 149.
3. Kevserî, Te'nib, 33.
4. Keşmîrî, Feyzul-Bârî, I, 169.
5. Krş. Bağdadi, Tarih, XIV, 369-370 ve Te'nîb, 33.
6. Bağdadî,  XIII, 340.
7. Bağdadî,  XIII, 340.
8. Suyûti, Tabakâtu'l-Huffâz, 73; İbn Hacer, Tehzîbu't-Tehzîb, X, 450.
9. Tehânevî, Kavaîd, 188.
10. Tehânevî, Kavaîd, 188, 189.
11. Tehavevi, Kavaîd, 187, 189.
12. Tehavevi, Kavaîd, 190; Krş. Tarihi İbn Maîn, II, 607.
13. Tehânevî, Kavaid. 191.
14. Tehavevi, Kavaîd, 191
15. Tehavevi, Kavaîd, 197(1 nolu dipnot).
16. Tehânevî. Kavaid. 198.
17. Tehavevi, Kavaîd, 199.
18. Tehavevi, Kavaîd, 199.
19. Tehavevi, Kavaîd, 199.
20. Tehanevî, Kavâid, 199.
21. Tehavevi, Kavaîd, 200; Krş. Bağdadî, Tarih, XIII, 338.
22. İbn Abdilberr, Cami', II, 163; Zehebî, Menâkıb, 46.
23. İbn Nedim, el-Fihrist, 285.
24. İbn Abdilberr, Kitabul-İstiğnâ, I, 572-573.
25. Zehebî, Menakıb. 45.
26. İbn Hacer, Tehzibu't-Tehzîb, X, 449-452.
27. Süyûtî, Tebyîzu's-Sahîfe fî Menakıbı'l-İmam Ebî Hanife, Haydarabad 1961.
28. Süyûtî, Tabakatu'l-Huffaz, 73-74.
29. Şarani, Mîzân, I, 55.
30. Heytemî, el-Hayrâtu'1-Hisân fî Menâkıbı'l-İmâmi'l- A'zam Ebî Hanifeti'n-Nu'man. Beyrut 1983;

(Detaylı bilgi ve kaynaklar için bk. Dr. İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 222-230).

75 Beş vakit namaz kılıp da cuma namazı kılmayanlar var, bunun sebebi nedir?

Cuma namazı kılmayan mezhep yoktur. Ancak bazı kimseler Türkiye'yi dârulharp olarak kabul edip "cuma namazı farz değildir" diye cuma namazı kılmayan kimseler bulunmaktadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dârulharp olmanın şartları nelerdir, Türkiye dârulharp midir?

76 Her asırda gelen müceddidler, mezheplere tabi olmak yerine neden mezheplerdeki görüş ayrılıklarını kaldırmamışlardır? Müceddidin ilmi mezhep imamlarının ilminden fazla olması gerekmez mi?

Bir müceddidin ilminin mezhep imamlarından daha fazla olması gerekmez. Çünkü, onlar müceddidlerden daha büyüktürler. Nitekim, Bediüzzaman Hazretlerine göre, “Sahabe ve Hz. Mehdi'den sonra ümmetin en büyükleri dört mezhep imamalarıdır.”

Dört mezhep imamlarından bir olan İmam Şafii aynı zamanda alimler tarafından kabul edilen müceddiler listesinde yer verilmiş bir alimdir. Aynı listede müceddidlerin tamamına yakını İmam Şafiî’ye bağlıdır.

Bediüzzaman’ın belirttiği gibi, İslam’da tecdit hareketinin önemi ve ilgili hadiste “her yüz senede bir müceddidin geleceğinin müjdelenmesi” özellikle İMAN esaslarına dair yapılan hizmeti nazara vermeye yöneliktir. O halde, amel-fıkıh konusunda belli bir mezhep imamına uymaları onlar için bir noksanlık değildir.

Kaldı ki, amelî konuların yüzde doksanından fazlası artık ümmette tam yerleşmiş, kurallar haline gelmiş prensiplerdir. Bu prensipler milyonlarca alim tarafından değerlendirilmiş, tahlil edilmiş, şerh ve izahı yapılarak ortaya konmuştur. Bunların üzerine bina edilecek fazla bir husus yoktur. Nitekim, bu asrın bir müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri “Eğer fıkhî konularda gerçek bir ihtiyaç görseydim, o konuda da bir eser yazardım” demiştir.

Yeni oluşan problemleri çözmek için gereken İslam alimlerinin varlığı söz konusudur. Başka alimler tarafından da çözülebilen bir kısım fıkhî meseleler için, dört mezhebin dışında ve üstünde yeni bir çığır açmak, söz konusu mezhep alimlerinin itirazlarını üzerine çekmek Müslümanları birlşetirmekle mükellef olan müceddidlerin gözettiği “ittihad-ı İslam” hedefleriyle de bağdaşmaz. Bu sebeple, onların dört mezhep imamlarına tabi olmaları, onları müceddid olarak tanımayan alimler tarafından yapılacak itirazlara maruz kalmamaları için önemlidir. Aksi takdirde, hizmetlerine zarar gelebilir.

77 Cemaat hâlinde toplanıp sohbet etmenin hikmeti nedir? Neden bir araya toplanıyoruz; bu konuda ayet hadis var mı?

Müslümanlığın, tüm Müslümanları tek yürek etmek için her türlü teşviklerini Kur’an ve hadislerde görmek mümkündür. Hatta namazlarda bile birliği sağlamak için cemaat namazlarına yirmi yedi kat sevap verilmektedir.

İmanını muhafaza etmek için illa da cemaatlerle beraber olmak şart değildir. Tek başına da tam bir Müslüman olarak yaşamak mümkündür. Müslüman olmanın ve imanı korumanın şartları Kur’an ve Sünnette belirlenmiştir. Bu şartların üzerine kimsenin yeni bir şart koyması mümkün değildir. Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür:

"Cenâb-ı Hakk’a vasıl olacak tarîkler yani yollar pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’an'dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bâzısı, bâzısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor."(1)

Burada kastedilen, hadis olduğu da ifade edilen şu düsturdur:

"Allah’a giden yollar, yaratılanların nefesleri sayısı kadar fazladır."

Böyle olunca, imanı korumak için illa da bir tarikat veya cemaatin içinde olmak şart değildir.

Fakat şu hususun bilinmesinde yarar vardır:

Bu asırda küfür ve ahlaksızlık bir veba illeti gibi her yerden hücum ediyor. Bu toplu hücumun karşısında fertler, dâhi de olsalar bazen imanlarını, bazen şevklerini ve bazen da ümitlerini koruyamıyorlar. Bu sebeple, cemaat hâlinde ve toplu olarak hücum eden küfür ve ahlaksızlığın karşısında fertlerin dayanması çok zor oluyor. İmanın korunması için ailenin içinde, arkadaş çevresinde ve nihayet manevi bir dua şirketi içinde (yani siz buna cemaat de tarikat da diyebilirsiniz) bulunmak, elbette ki imanın muhafazası için önemli bir unsurdur.

Burada şu hakikatleri de vurgulamak lazımdır:

Bütün yeryüzünün bu yangınında ve fırtınalarında, kalbinin selametini ve ruhunun istirahatını muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakikî ehl-i îman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. 

Çünkü bunlar, îman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp, her şeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adâletini müşahede ettiklerinden, kemal-i teslimiyet ve rıza ile Allah'ın rububiyetinin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlahiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azab çeksinler.(2)

 
Dipnotlar:

(1) bk. Bediüzzaman, Sözler, Yirmi Altıncı Söz Zeyl.

(2) bk. Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı.

78 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Ehl-i Sünnet dışı fırkalara şefaat edecek mi?

Ehl-i sünnet dışında kalan fırkaların hepsi İslam dışı değildir. Ehl-i kıble olanların hepsi Ehl-i Sünnet inancında Müslüman sayılmaktadır.

Ehl-i kıble zarûrât-ı diniye üzerinde ittifak eden kimselerdir" (Ali el-Karı, Şerhu'l-Fıkhı'l Ekber, 139). Ehl-i kıbleyi, ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at şeklinde ikiye ayıran âlimler Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid'at mezheplerini de ehli kıbleden saymışlar; fakat açıkça İslâm'ın temel nasslarını değiştiren, bozan, reddeden Batınîlik, Gulât-ı Şia, Hâriciye, Cehmiye, Bahâiye, Kadıyânilik, Ahmedîlik, Nusayrilik, Dürzilik gibi fırka ve mezhepleri ehl-i dalâletten saymışlardır. Çünkü bunlar arasında meselâ Hâricî* Ezârika mezhebi gibi müslümanın kanını, malını, canını helâl sayarak birçok müslümanı katletmiş olanlar bulunmaktadır. İslâm da tekfiri, ayrılığı, bölük bölük fırkalara ayrılmayı, cedeli, te'vili, inanç esaslarının tartışılmasını ehl-i bid'at mezhepleri ortaya atmışlardır. Bunların içinde de, dalâlet ehli olanlar, hevâlarına uyanlar İslâm için en tehlikeli olanlardır.

Bütün sünnet ehli ya da bid'at ehli olanların kendi içlerinde aşırıları ve ılımlıları bulunmaktadır. Bunlardan Hz. Peygamber (s.a.s.)'i yalanladığı takdirde kim olursa olsun ehl-i Kıbleden değildir (İmam Gâzalî, el-İktisâd, fi'l-İtikâd, 112-130).

Bu bilgiler ışığında Ehl-i sünnet dışındaki mezhepler içerisinde de müslüman olanlar vardır. Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kimseye de şefaat edileceğinden böyle kimselere şefaat edilecektir.

79 Hangi İslam doğru? Gerçek İslam hangisi?

Cevap 1:

Hazret-i Peygamber (asm)’in,

“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır; bunlardan benim ve ashabımın yolunda olanlar kurtulur.” (bk. Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17)

sözü çerçevesinde bu fırkaya Ehl-i Sünnet ve Cemaat (Peygamber ve onun cemaatinin yolu); mensuplarına da Sünnî denilmiş; diğer fırkalar Ehl-i Bid’at olarak adlandırılmıştır.

Bid’at, sonradan ortaya çıkan demektir. Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki siyasî ihtilafta, ikisinin anlaşmasına karşı çıkan Ali taraftarı bir gruba Hâricî dendi. Bunlar, âyet ve hadîslere zâhirî manasını vererek, marjinal bir duruş benimsemişler; inançları uğruna amansız bir terör hareketine girişerek Hazret-i Ali, Muaviye ve Amr bin As başta olmak üzere kendileri gibi düşünmeyenlere suikastlar tertiplemişlerdir.

Hazret-i Ali ve Muaviye’nin yanındakiler, Sünnî inancında sebat etmiştir. Zamanla Hâricîler sindirilmiş; ancak Ali taraftarlarından bazı aşırılar, ayrı bir inanç yolu tutmuştur. Buna taraftar manasına Şia; mensuplarına da Şiî denmiştir. Şia, kendi arasında çok fırkalara ayrılmıştır. Abbasîler zamanında, aklı naklin önünde tutan ve aralarında birkaç halifenin de yer aldığı bir cereyan doğmuş; buna Mutezile denmiştir. Mutezile taraftarları, kendi inançlarını benimsemeyenlere zulmetmiş; Kur’an’a mahlûk demediği için, büyük âlim Ahmed bin Hanbel’in ölümüne sebep olmuşlardır.

Başta İmam Ebu Hanife olmak üzere büyük âlimler, halkı şuurlandırmak maksadıyla Ehl-i Sünnet’in prensiplerini kitaba geçirmişler; bid’at fırkalarıyla da ilmî münazaralarda bulunarak Ehl-i Sünnet inancını güçlendirmişlerdir. Böylece kelâm ilmi doğmuştur.

Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti Sünnî inancına mensuptur. Sünnîlerin de Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî adıyla mezheblere ayrılması, inançta değil; amelde olduğu için, dinen makbul görülmüştür.

Tarih içinde ortaya çıkan bid’at fırkalarından çoğu kaybolmuş; yalnızca Şiîlik ve Hâricîlik varlığını bugüne dek sürdürmüştür.

Son zamanlarda Hâricîlik ile Allah’ın cisim ve insana benzer olduğu inancını benimseyen Mücessime / Müşebbihe fırkasının bir karışımı olarak Vehhâbîlik ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki İslâm’ı ilk yıllardaki saflığına döndürme iddiasında oldukları için kendilerine Selefî diyen Vehhâbîler, kendilerini Sünnî olarak lanse eder; tasavvufu meşru gören herkesi şirke veya bid’ata nisbet ederler. Batı dünyası da Vehhâbîliği, Sünnî inanç dairesi içinde kabul etme yanılgısına düşmüştür. Bu şaşırtıcı hal, el-Kâide, Tâlibân ve şimdi de IŞİD vesilesiyle devam etmekte; Sünnî dünyasında bile, bu farkı fark edemeyenlere rastlanmaktadır.

Cevap 2:

İcmâdan Ayrılmak

Kur’an-ı Kerim, "Hükmü üzerinde ilk devir âlimlerinin icmâ (ittifak) ettiği meselelerde, farklı bir yol tutanları, azapla tehdit eder." (bk. Nisâ, 4/115) Ehl-i Sünnet, bu icmânın içinde kalanlardır. Bu inancın esasları kısaca şöyledir:

Sahabîlerin hepsi âdildir. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin halifelikleri sırasıyla sahihtir. Allah, cisim değildir; beşere benzemez. Cennette müminler Allah’ı bilinmeyen bir şekilde göreceklerdir. Mi’raç, Mehdî’nin çıkışı, Mesîh’in inişi, kabir azabı, şefaat, kerâmet haktır. İman, artmaz ve eksilmez. İmanda şüphe olmaz. İnsan, fiillerinde serbesttir. Amel, imandan parça değildir; büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönüp namaz kılan bid’at fırkaları, küfre nisbet edilmez. Zâlim ve fâsık da olsa hükümete isyan edilmez. Hâli meçhul olan imama hüsnüzan edilir. Mest üzerine mesh vermek haktır.

Görülüyor ki, Ehl-i Sünnet olmak için, mesela hükümete isyanın hak olduğu itikadına sahip bulunmamak gerekir. Şu halde, herhangi bir sebeple, isyanı, hatta insanları öldürmeyi dinen meşru görenlerin, Sünnî olarak vasıflandırması tarihî bir yanılgı sayılır.

Cevap 3:

Ehl-i sünnet mezheplerin hepsi haktır ve hepsi de doğrudur. Bu bakımdan "şu hak mezhep diğerinden daha üstündür" gibi bir düşünce yanlıştır.

Mezheplerin birden fazla olmasının hikmetine gelince, Bediüzzaman Said Nursi bu hususta şöyle bir misal vermektedir:

“Bir su beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki:"

"Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vaciptir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattır; afiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt eder (çoğalır). Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vaciptir; başka hükmü yoktur.

“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye (İlâhî hükümler) mezheplere, hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittiba edenlere (uyanlara) göre değişir. Hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.” (bk. Sözler, s. 454-455, İstanbul: Sözler Yayınevi, 1987)

Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanlar dört mezhepten birisine bağlıdırlar. Bir Müslüman hak mezheplerden birisine tâbi olur, ibadet ve muamelelerini o mezhebin hüküm ve içtihadlarına göre sürdürebilir. İslâmî hayatını bu mezheplerden birisine göre yapan bir Müslümanın, ölünceye kadar aynı mezhepte kalması gibi bir mecburiyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, arzu ederse tamamen bir diğer hak mezhebe geçebilir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, dilerse Hanefî mezhebine; Hanefi mezhebine mensup bir kimse de isterse Şâfiî mezhebine geçebilir.

Ancak bir mezhepten diğer mezhebe geçen kimsenin, ibadet ve muamelelerinin kâmil mânâda olabilmesi için, girdiği mezhebin meselelerini bilmesi gerekir. Meselâ bir Şâfiî, Hanefi mezhebine geçiyorsa, en azından o mezhebe göre abdestin farzlarını, abdesti bozan halleri, namazın rükünlerini ve vaciplerini bilmesi gerekir. Bunları bilmeden geçecek olursa, farkına varmadan ibadetini eksik yapıp hataya düşebilir.

Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır.

Cevap 4:

Hak mezheplerin birbirlerine karşı bakışı "Musavvibe" tarzında olmalıdır.

Bir mesele hakkında ortaya konulan görüşler hususunda, bu görüşlerden hak ve hakikat olanın sadece bir tane olduğunu, birden fazla hakikatin olamayacağını savunanlar olmuştur. Buna karşılık hak ve hakikatin birden fazla olabileceğini kabullenen âlimler de vardır.

Aynı meselede birden fazla isabetli görüşün bulunabileceğini savunan âlimlere "Musavvibe ehli", bu alimlerce ortaya konulan düşünceye "Musavvibe mesleği" denilmiştir.

Musavvibe mesleğini savunan ve bu yolu takip edenlere göre her müçtehit isabetlidir; her mezhep haktır. Müçtehit âlimlerin görüş ve fetvaları, birbirlerine aykırı bile olsa, her birinin görüşü ve fetvası Allah'ın rızasına uygundur.

Hak görüşün tek olduğunu savunanlara göre ise, bir meselede farklı içtihatlara sahip müçtehitlerden sadece birisi doğruyu bulmuş ve isabet etmiştir; diğerleri yanılmışlardır. İçtihat ettikleri için sevap kazanırlar. Ancak görüşleri hak değildir. Bir meseledeki farklı mezheplerden yalnızca birisi Allah'ın rızasına uygundur, diğerleri uygun değildir. Dolayısıyla batıldır.

Bir tek hak görüşün bulunduğunu, diğerlerinin ise hatalı ve batıl olduğunu kabul eden görüş "Muhattie mesleği" olarak isimlendirilmiştir. Bu mezhebi ve yaklaşımı sergileme işlemine ise "tahtie" denilmiştir. Üstad Bediüzzaman, Sünuhat isimli eserinde bu anlayışa dahil olanların şöyle dediklerini aktarır: "Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var."

"Musavvibe" mesleğini benimsemiş olan ve bazı risalelerinde bu yönde görüş beyan eden Üstad Bediüzzaman, "tahtie" mesleğinde olanların görüşlerinin cumhur-u avam, yani dinî hususlarda yeterli bilgisi olmayan geniş halk kitlelerini yanlış cihetlere sevk edebileceğini söyler. Bu insanların, tahtieci yaklaşımda bulunanların görüşleri içindeki dinin temel şartları hakkındaki yorumlarıyla içtihada müteallik görüşleri arasında ayırım yapamayacaklarını, bu yüzden tahtie yaklaşımını, sehven veya vehmen genelleyebileceklerini; böyle bir uygulamanın ise çok büyük tehlikeler ortaya çıkaracağını ifade eder. Tahtieci yaklaşımın nefse düşkünlükten kaynaklanan bir illet olarak nitelendirir. Bu hastalığın göstergesi "inhisar zihniyeti," yani "tek doğru ve hak budur" anlayışıdır. Böyle menfi bir tablonun ortaya çıkmasında tahtiecinin mes'ul olduğunu; Kur'an'ın kuşatıcı ve kucaklayıcı özelliklerini, bütün toplum tabakalarını hitap dairesi içine alışını göremediklerini belirtir.

Mesela Uzak Doğu kültüründe böcek yemek normalken, bizim kültürümüzde iğrençtir. Şimdi hangisi hak, hangisi hatadır diyebiliriz; elbette her iki durumda kendi kültüründe haktır.

Bu sebeple Maliki Mezhebi'nde böcek yemek caizken Hanefi Mezhebi'nde caiz değildir. Şimdi Hanefi Mezhebi'nin hükmü ile Maliki Mezhebi'nin hükmü arasında; birisi hata ama, doğru olma ihtimali var; diğeri doğru ama, hata olma ihtimali var demek yerine, her iki hüküm de konumunda hak ve doğru demek en güzel olan değil midir?

İşte musavvibe ekolü "bütün hak mezheplerin hükümleri kendi konumuna ve özel şartlarına göre hak ve doğrudur" diyerek, mezhep taassup ve tutuculuğuna geçit vermiyorlar.

Yine abdestte başı mesh etmek husussunda, Hanefilerde başın dörtte biri, Şafilerde başa bir parmakla değmek yeterli iken, Malikilerde başın tamamı yıkanır vs. Şimdi Kutuplarda yaşayan Müslümanlar açısından hak olan Şafilerin fetvası iken Afrika'da yaşayan Müslümanlar için Malikilerin fetvası haktır; normal iklimde olan Müslümanlar içinde Hanefilerin fetvası haktır.

Şimdi hak burada bir değil üçtür. Her üç mezhebin görüşü de coğrafi koşullara göre haklılık arz ediyor. Öyle ise dinin teferruat kısmında hak çoğalabilir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (asm) "Ümmetimin ihtilafında yani farklı hak mezheplerde olmalarında rahmet vardır." (bk. Keşfü'l-Hafa,1/64) diye buyurmuştur.

Bediüzzaman'ın tahtiecilik düşüncesiyle ilgili bir diğer tespiti ise, bu yaklaşımın sûizan ve tarafgirlik hissinin kaynağı oluşudur. Kendisinden başkasının görüş ve kanaatlerini hatalı bulma şeklindeki bir yaklaşım, toplum içindeki birlik ve bütünlüğü ortadan kaldırır. Dayanışmayı, kalplerin birliğini, kaşılıklı sevgi ve saygıyı yok eder. İçinde bulunulan şartlar içinde başkalarına hüsn-ü zanda bulunmak, sevgi beslemek ve birlik meydana getirmek gibi çok zarurî ve önemli bir görev vardır.

Sonuç olarak, ehl-i sünnet içinde kalan her Müslüman, hak yoldadır ve hangi hak mezhebe uyarsa uysun İslam dairesinde kalmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Müslümanlar arasında barış nasıl sağlanabilir?

80 Şafi mezhebinde olan birisi, sonradan Hanefi mezhebine geçebilir mi? Farklı mezhebe mensup insanlar evlendiklerinde, erkeğin mezhebine göre mi hareket etmelidirler? Mezhep değiştirme...

Bir mezhepde buluna kişi, dilerse başka bir mezhebe geçebilir.

Farklı mezhebe mensup olan eşler, yine kendi mezheplerine göre amel ederler.

Kadının kocasının mezhebine geçmesi gibi bir mecburiyet yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Hangi mezhebe uysam daha iyi olur, hangisi daha üstün? Mezheplerin farklılıklarının hikmeti nedir; aynı konuda neden farklı içtihadlarda bulunmuşlardır?..

81 Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur? Yoksa onlar da hata etmiş olabilirler midir?

Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde,

"Biz Kur'an şakirdleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için burhanı bırakmıyoruz."

buyurur. Yine bir başka eserinde de,

"Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalpte saklayınız...” buyurmuştur.

İslâmiyet'te müçtehit ve mürşitler tarafından ortaya konulan hakikatler araştırıldığında, bu hakikatlerin akli ve nakli delillere dayandığı görülür.

Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber, füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır.

Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kudûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine; İbnü'l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu'l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler.

Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru'l-halefi olmuşlardır.

Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir, ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.

Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir. Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.

Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn'in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.

Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm'ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan İmâm-ı Gazali, Hüccetü'l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen, içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki;

"Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü..."

Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah'ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa, o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve ihsanıdır. Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır. 

82 İslam Tarihinde Hacer'ül Esved'i parçalayan ve binlerce hacıyı öldüren Karamitalar (Karmatiler) Kimlerdir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

KARAMATİLER.

83 "Hiçbir yüksek mezarı düzeltmeden bırakma." anlamına gelen bir hadis var mıdır?

“Tarumar etmediğin hiçbir heykel ve düzeltmediğin hiçbir yüksek kabir bırakmayasın.” (bk. Müslim, Cenaiz,93; Ebu Davud, Cenaiz, 68; Tirmizî, Cenaiz, 56; Nesai; Cenaiz,99, Ahmed b. Hanbel,1/96,129)

anlamında bir hadis rivayeti vardır. 

Tirmizî, bu hadisin hasen olduğunu belirttikten sonra şu bilgiyi de not etmiştir:

“Alimlerin bir kısmı bu hadise dayanarak kabirlerin toprak seviyesinden yükseltilmesini mekruh saymışlardır. İmam Şafii: 'Ben bir kabrin, basılmaması ve üzerinde oturulmaması için kabir olduğu bilinecek miktardan daha fazla yükseltilmesini mekruh görüyorum.' demiştir." (Tirmizi, Cenaiz, 56)

Kadı Iyazın bildirdiğine göre, alimlerin büyük çoğunluğu, kabrin tensimi; yani, kabir olduğunu gösterecek şekilde tümsekçe yükseltilmesini güzel görmüştür. Malikî mezhebinin görüşü de budur. (Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

Prensip olarak, İslam fıkıh kaynaklarında da açıklandığı üzere, kabirlerin yüksekliği bir karış miktarıdır. Nitekim, İmam Şafii’nin rivayet ettiğine göre, Hz. Cabir: “Peygamber Efendimizin kabrinin yüksekliği bir karış olduğunu” belirtmiştir. (V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 2/523)

Kabrin bir karış olan yüksekliği yanında, şeklinin nasıl olacağı konusu da kaynaklarda tartışılmıştır. Bu konuda genel olarak iki şekil söz konusudur: 

Biri, testi’, yani; kabrin bir karış yüksekliği, dörtgen şeklinde yapılır.  Diğeri ise, tesnim, yani; kabrin bu bir karış yüksekliği devenin hörgücüne benzer bir yapıda şekillenmesidir. 

Şafiilere göre "testi" daha evladır. Diğer mezhep alimlerine göre ise, "tesnim" daha evladır. Buhari’deki bir hadis rivayetine göre, "tesnim", Ebu Davud’ın rivayet ettiği bir hadise göre ise, "testi" ön plana çıkıyor. (bk. Zuhaylî, a.y)

Özetlersek; dört mezhep alimlerine göre, kabirlerde bir karıştan ne fazla ne de eksik olmayan bir tümseklik olmalıdır. Bizim geleneklerimiz işi ifrata, Suud’dakiler ise işi tefrite götürmüşlerdir. Doğrusu bu ikisinin ortasıdır. Ancak, fazla yükseklik -haram değil- mekruh olarak görülmüştür.

84 Ehli bid'a mezhepler cehennemlik midir?

"Her bid'at dalâlettir, her mübtedi (yeni bir şey ortaya koyan) dâldir (sapıtmıştır, doğru yoldan ayrılmıştır); fakat her dâl olan (doğru yoldan ayrılan), ehl-i nâr değildir, yani azabı hak edip cehennemlik olmaz."

şeklinde bir rivayet vardır ki, bid'at veya dalâlet ehli, maksadın, niyyetine göre, ya mâzur olur, Cenabı Hak affeder, veya günaha girer, azap ile karşı karşıya kalır.

Hz. Peygambere (asm) muhalefet etmek, ona aykırı ve zıt bir şeyler ortaya koymak arzusu ve niyeti içinde değilse, isabetli bir görüş veya fiil ortaya koyamadığı için mazur sayılır.

İlave bilgi için tıklayınız:

EHL-İ BİD'AT

85 Ehl-i sünnet alimlerinin müteşabih ayetleri yorumlaması hakkında bilgi verir misiniz? Selefiler "Allah göktedir" der; biz Maturidiler "Allah mekandan münezehtie." deriz. Peki bu konuda Eş'arilerin görüşü nedir?

Selefi alimler, müteşabih olan Kur'an ayetlerinin üzerinde yorum yapmamışlardır. Zamanla bu ayetler hakkında yanlış anlayışlar çıktığında mütaşabih ayetler izah edilmişlerdir. Ehl-i sünnet alimlerinin görüşü, Allah'ın zamandan ve mekandan münezzeh olmasıdır.

Fetih suresinin onuncu âyetinde,

“Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir.”

buyrulur. Akıl, bütün madde ve mânâ âlemlerinin yaratıcısı olan Allah’ın, el sahibi olmaktan münezzeh olduğuna hükmeder. Nakilde ise elden söz edilmektedir. İşte burada akıl ile nakil tearuz etmişlerdir. Bu durumda, akıl esas alınarak naklin tevili cihetine gidilecektir.

Tefsir âlimleri bu gibi müteşabih âyetlerin tevili konusunda iki guruba ayrılmışlardır. Mütekaddimîn denilen önceki müfessirler, müteşabih âyetleri tevil etmemiş, “Bununla ne murat edildiğini en iyi bilen Allah’tır.” diyerek susmayı tercih etmişlerdir. Müteahhirîn üleması ise, “Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur.” kaidesinden hareketle, bu gibi âyetlerin tevili yoluna gitmişler ve “el”den maksadın “kudret” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bir tevildir ve bu tevili yapmaya da tefsir âlimleri yetkilidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an'daki müteşabih ayetlerin hikmeti nedir? Kur'an'da bazı ayetler açık anlamlı, anlaşılır, yoruma gerek yok; fakat başka ayetlerde yorumlanmaya ihtiyaç var...

86 Mezhep değiştirmek, bir mezhepten diğerine geçmek doğru mudur? Doğruysa bunu nasıl yapacağım, değilse ne yapmamı önerirsiniz? Benim mezhebim Hanefidir. Ama ben bazı kolaylıklarından dolayı Hanbeli Mezhebine geçmek istiyorum...

Mezheplerin rahmet ve feyiz olduğu açıktır. Ancak mezhepte aşırı taassup doğru değildir. Hak olan mezheplerin hepsi de Allah'ın Kitabına, Peygamber (A.S.M) Efendimizin sünnetine ve ashabın, ümmetin yetişkin ilim adamlarının icmâına dayanmaktadır.

Müslüman kişi hak mezheplerden herhangi birini seçmekte serbesttir. Dinimiz bu hususta bir takım şartlar veya engeller koymamıştır. Çünkü mezhepten amaç, Müslümanların dinî meselelerini kendilerinin belirtilen ana kaynaklardan çıkarma imkânı yoktur. Bu çok geniş, köklü ve detaylı ilim ister. Herkes böyle bir ilme sahip olamaz. O takdirde böyle bir ilme sahip olup kendini ümmete kabul ettiren müctehid imamlardan birinin mezhebini seçerek, dinî meselelerini ona göre çözmek ve amel etmek zorundadır.

O halde herkes kendine kolay gelen hak mezheplerden birini seçebilir. Ancak seçeceği mezhebin ilmihâlini bilmesi gerekir. Başka bir şey yapmaya gerek yoktur.

Ayrıca mezhepler arasında bir ayrım yapmak da doğru değildir. Çünkü mezhep kurucularının hepsi de mutlak müctehidlerdir. Hatâ bile etseler, sırf ictihad ettikleri için sevap kazanmışlardır. Falan imam filân imamdan daha üstündür veya daha çok bilgilidir, gibi yersiz övgülerde bulunmak, imamların ruhunu ta'ciz eder ve kimselere bir şey kazandırmaz. Hepsi de kadri yüce ilim adamlarıdır. Allah (C.C.) için yine Allah'ın kendilerine vermiş olduğu üstün zekâ ve hafızayla bütün bir ömürlerini bu yolda harcamışlardır. İslâm tarihinde bilhassa dört mezhep imamlarının benzerleri pek yetişmemiştir. Allah (C.C.) bu dini korumak, azizliğini muhafaza etmek, yanlış ve maksatlı görüşlerden uzak bulundurmak için böylesine güçlü ilim adamları yaratmıştır. Hicrî birinci asırla dördüncü asır arası, mücehid imamların en çok yetiştiği bir devredir.

Sonuç olarak diyoruz ki: İnkıraz bulan hak mezhepler dahil, yaşamakta olan dört mezhebe ve imamlarına aynı sevgi ve saygıyı beslemek Müslümanlığımızın gereğidir. Her Müslüman karar verdiği bir hak mezhebe göre dinini yaşayabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimizin (s.a.v) yaptığı ibadet birdir. Nasıl dört şekilde yapılır? Mezheplerin farklılığı hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

87 Peygamber Efendimiz (s.av) bugün dünyaya gelecek 0lsaydı hangi mezhebi seçerdi?

Öncelikle böyle bir ihtimal yoktur.

Ayrıca bütün mezhepler Kur'an ve sünnete dayandığı için, "hangi mezhebi seçerdi" demek de yanlış olur. Örneğin bütün renkler güneştendir. Eğer güneş yanımızda olsaydı hangi rengi seçerdi demek gibi olur. Güneş renk seçmez, renkler, ışıklar ve ısılar ondandır. Güneş yoksa renk de ışık da yoktur. Bunun gibi, bütün mezhepler, içtihatlar, Peygamber Efendimize (asm) dayanır. O yoksa hiç bir şey yoktur.

Bize düşen görev, mensubu olduğumuz hak mezhebe göre dinimizi yaşamak, Allah ve Rasülü'nün (asm) razı olacağı bir hayatı sürmektir.

Mezhepler ve içtihatları hakkında geniş bilgi almak için ilgili fıkıh kitaplarına bakmanızı tavsiye ederiz.

88 Vehhabilik, ehli sünnet ve cemaat çizgisinde bir yol mudur? Değil ise, ne kadar uzaktır?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

VEHHABİLİK

89 Kişi İslamî hükümleri kendisi yorumlayıp, bir mezhebe uymadan amel edebilir mi? Bir insan kendini yeterince İslami açıdan yetiştirirse, oldukça bilgili bir konuma gelirse, mezheplerden birine uymasa olur mu?

Bir insanın İslami meseleler hususunda içtihad edebilmesi için müctehid derecesine gelmesi gerekir.

İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

BİRİNCİSİ

Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

İKİNCİSİ

Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir.

ÜÇÜNCÜSÜ

Nasıl ki, çarşıda, mevsimlere göre birer metâ mergub oluyor, vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi.

Ve Selef-i Salihîn asrında ve o zamanın çarşısında en mergub metâ, Hâlık-ı Semâvât ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

İşte, o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i marifet alır, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakîn idi ki kisbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana... İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler mâneviyâta karşı yabanîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfz edip âlimlerle mübahase eden Süfyan ibni Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü, Süfyan’ın iptidâ-yı tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyyâ olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevağğulü derecesinde, istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış; ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, “Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

DÖRDÜNCÜSÜ

Nasıl ki, bir cisimde, neşvünemâ için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise—çünkü dahildendir—vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsi için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine Selef-i Salihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.

BEŞİNCİSİ

Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer’iye dahi, onun ahkâm-ı mesturesini izhar ettiğinden, semâviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte, şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arziyedir, semâvî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar; ikinci derecede, âhirete vesile olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.

Üçüncüsü: (*) اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani, “Zaruret haramı helâl derecesine getirir.” İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-i şeriatçe aleyhinde câridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.”

İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.

Birincisi: “Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin.

İkinci sebep: Hutbe, bazı suver-i Kur’âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer’iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi (*) belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?

ALTINCISI

Selef-i Salihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfi bir nur alıp hâlis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zorla görebilirler.

Eğer desen: Sahâbeler de insandırlar; hatadan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatin medarı, Sahâbelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler” (*) diye ittifak etmişler.

Elcevap: Evet, Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb’ın derekesinden, âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziya-yı sohbetiyle nurlanan Sahâbeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrafat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak; ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mirac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle içtimaât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka—ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde—elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’îdir, zarurîdir, şüphesizdir.

Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alınmaz.

Ayrıca ilave cevap için tıklayınız:

Mezheplere tabi olmayanların durumu nedir, açıklar mısınız?

MÜCTEHİD

90 Hanefi mezhebinin esasları nasıl oluşmuştur; bu esasları nerden öğreniyoruz? Hanefi mezhebine göre ikindi namazının mekruh olduğu, fakat farzının kılınabileceği bir vakit var mıdır?

İmam Ebu Hanife, başlı başına bir kitap telif etmemiştir. An­cak ona birtakım küçük risaleler nisbet edilmektedir. el-Fikhu'I-Ekber, el-Âlim ve'l-Müteallim, 132 H. yılında ölen talebesi Osman el-Betti'ye yazdığı risale ile Kaderiyye görüşlerini reddetmek için kaleme aldığı risale bunlar arasındadır. Bu risalelerin hepsi kelâm ilmine, öğüt ve nasîhata dairdir. İmam A'zam, fıkha dair bir eser yazmamıştır. Onun fıkıh görüşlerini, içtihad ve fetvalarını nakle­den ve bir araya toplayan talebeleridir.

Ebu Hanîfe'nin fıkhını ve ilmî çalışmalarını unutulmaktan kur­taran kıymetli talebeleri arasında, bilhassa, iki isme rastlamaktayız. Bunlara, İslâm fıkıh tarihinde, İmam A'zam'la Uzun zaman arkadaşlık ettikleri, ondan ayrılmadıkları ve hocalarının kurmuş olduğu fıkıh ekolünü yaşattıkları için «sâhibeyn» (iki arkadaş veya iki ta­lebe) adı verilmektedir.

İşte bunlardan birincisi Yakub b. İbrahim el Ensârî (ö. 182 H.) olup «Ebu Yusuf» diye bilinir ki, oğlu Yusuf ile künyelenmiştir. İmam Ebu Yusuf, İmam Ebu Hanîfe öldükten sonra otuz iki yıl daha yaşamış­tır. Ebu Yusuf'un yazmış olduğu ve Ebu Hanîfe'nin görüş ve riva­yetlerini de içine alan önemli eserleri şunlardır:

1. Kitab'ul-Âsâr: Bu eseri, Ebu Yusuf'un oğlu Yusuf baba­sından, o da Ebu Hanîfe'den rivayet etmiştir. Bu eserdeki senedler, Ebu Hanife'den sonra Hz. Peygamber (asm)'e, bir sahabîye veya Ebu Hanife'nin rivayetini benimsediği bir tabiîye dayanır. Aynı zamanda bu eserde o, Irak fakihlerinden bir çok tabiilerin fetvalarını topla­mıştır. Bu eser, Ebu Hanîfe'nin istinbat metoduna bağlı olan bir fı­kıh mecmuası durumunda olup İmam Ebu Hanîfe'nin istinbat ve içtihad'daki mevkiini göstermektedir.

2. İhtilâfu Ebî Hanîfe ve İbni Ebi Leylâ: Bu eserde Ebu Yu­suf, 148 H. tarihinde ölen Kadı İbni Ebî Leylâ ile İmam Ebu Hanîfe arasındaki ihtilâfları toplamıştır. Burada, Ebu Hanîfe'nin görüşlerinin bir müdafaası yapılmaktadır. Ebu Yusuf'un bu eserini rivayet eden Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybâni'dir.

3. er-Reddü Alâ Siyeri'l-Evzâî: Bu değerli eserde, savaş ha­linde Müslümanlarla gayri müslimler arasındaki alâka ve münase­betler ve cihadla ilgili hususlarda Evzaf ile diğerleri arasındaki ih­tilâflar yer almaktadır. Burada Ebu Yusuf, Iraklıların görüşünü desdeklemekte ve Evzaî'nin fikirlerini reddetmektedir.

4. Kitab'ul-Harâc: Ebu Yusuf, bu ölmez eserinde İslâm devle­tinin maliyesi için değişmez ve sağlam bir nizam ortaya koymakta­dır. Burada o, hocası Ebu Hanîfe'ye muhalefet ettiği meseleleri de ele alıp hem kendi görüşünü hem de hocasının görüş ve içtihadını büyük bir samîmiyyet, ciddiyyet ve ilim adamından beklenilen bir dürüstlükle anlatır. Burada ihtilaflı olduklarını anlatmadığı hususlarda onun hocasıyla fikir birliğine sahip olduğu düşünülebilir.

İmam A'zam'ın mezheb ve görüşlerinin yayılmasını sağlayan ikinci talebesi, Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânîdir. O, 132 H. yılında doğmuş ve 189 H. yılında ölmüştür. İmam Muhammed, Ebu Hanîfe'nin derslerine kısa bir müddet devam edebilmiştir. Fakat, Ebu Hanîfe ile başladığı tahsilini Ebu Yusuf'tan tamamlamış olup Irak fıkhının hafızı sayılır. Bütün bölümlerini içine almak üzere fık­hı tedvin eden ilk ilim adamı odur. Kendisine bu fıkhî çalışmaların­da ikinci hocası Ebu Yusuf yardımcı olmuştur. İmam Muhammed'in fıkıh mecmuaları çoktur. Fakat, fıkıh'da gerçekten ilk kaynak vazi­fesi gören eserleri şu altı kitabıdır:

1. el-Asl (el-Mebsût)

2. ez-Ziyâdât

3. el-Câmi'us-Sağîr

4. el-Câmi'ul-Kebir

5. es-Siyer'us-Sagir

6. es-Siyer'ul-Kebir

İmam Muhammed bu kitaplarının bir kısmını hocası Ebu Yu­suf'la müzakere etmiş, bir kısmını da ona arzetmiştir. «Kebir» diye vasıflandırdığı kitapları tek başına rivayet ettiği, «Sagîr» diye va­sıflandırdığı kitapları da Ebu Yusuf'a arzettiği söylenmektedir.

(Muhammed Ebu Zehra, İslamda Fıkhi Mezhepler Tarihi)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kerahât vakti kaza namazı kılınır mı?..

91 Mezhepler arasındaki farklılığın hikmeti nedir? Farzlar bir olduğu halde, neden mezhepler arasında değişiklik arz ediyor?..

Mezheplerin farzlar hakkında değişik görüşleri bulunmaktadır. Mesela, abdestin farz olduğu hususunda bütün mezhepler ittifak halindedir. Ancak abdest alırken nelerin farz olduğu hususu ihtilaflıdır. Yani abdestin farz olması bütün mezheplerde esastır. Ancak teferruat denilen ayrıntılarda fark vardır. Aynı şekilde namaz kılmak tüm mezheplerde farzdr. Ancak namaz klınırken nelerin farz olduğu hususunda bazı ihtilaflar olmaktadır.

Mezhep imamları, İslami meselelerde değil uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela, abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir; ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “başınıza meshediniz” emri “bi ruusikum” ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça'da çeşitli kelimelerin başına gelen 'b' harfi, bazan “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazan da “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen 'b' harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır. Buradaki 'b' harfi her üç manaya da gelir.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik Hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki 'b' harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur.” der.

İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri ise: “Bu 'b' bazı manasına gelen 'b'dir. Başın bazısına meshedilse kafi gelir.” der.

İmam-ı Şafii Hazretleri ise: “Bu 'b' bitişmek manasına gelen 'b' dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur.” der.

Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır... (Ahmed Şahin, Hayat ve Biz, 235)

Bu arada kanun maddesi bir olduğu halde anlayış farklarından aynı meselede çeşitli mahkemelerden birbirine yüzde yüz zıt ve farklı hükümler ortaya çıkmaktadır. Birisi ortaya çıkıp da “Bu neden böyle oluyor?” diyemezken mezhep meselesinin dile dolanması iyi niyetle ve gerçekçilikle uyuşmaz.