Alimlerin icması neden İslam hükümlerinin kaynağından sayılmaktadır? Günümüzde içtihad yapılabilir mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur'an-ı Kerim, hadis ve müçtehid imamların görüşlerine zıt düşmemek şartıyla günümüz İslam alimlerinin verdiği fetvalarla amel edilebilir.

İslâm'ın ana kaynakları dörttür: Kitap, sünnet, îcma ve kıyasdır. Kitap'dan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel edilmesi kesinlik arzeder. O hükümden başkasına itibâr edilmez.

Sünnet ise, Resûlüllah (asm)'ın söz, fiil ve takriridir. Takririn mânâsı huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resûlüllah (asm)'in müdâhalede bulunmamasıdır.

İcmâ ise,
herhangi bir asırda müctehid ve fâkihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir. Kıyasa gelince hakkında âyet, hadîs ve icmâ gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi, belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir.

İslâmî hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar işte yukarıda belirttiğimiz bu şeylerdir. Ancak İslâm dini bunlara ilaveten örf ve âdetlere de yer vermektedir. Yani Kur'ân ve sünnette hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'ân ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve âdetlere müracâat edilir4(Usûl'ü Fıkh. Muhammet! Sevvid. c. 2 sh: 101 .). Dolayısıyla örf ve âdetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve âdet değişirse o hüküm de değişir.

Meselâ, bir zamanlar erkek için avret olmamasına rağmen örfe binaen baş açık gezmek çok çirkin ve kerih sayılmakta, hatta Şafiî mezhebine göre fıska sebeb olarak gösterilmekteydi. Ancak bugün değişen örfe göre bir erkeğin başı açık gezmesinde herhangi bir sakınca yoktur ve fiska sebeb teşkil etmez.

Yine fulus ve kağıt paralar zekâta tâbi tutulmaz iken bugün bunlar da aynen altın ve gümüşde olduğu gibi zekâta tâbi tutulmaktadır. Zamanın değişmesiyle hükümler değişir, sözünün mânâsı yukarıda belirttiğimiz mânâlara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'ân ve Sünnefin hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.

Mü'minlerin Ortak Görüşü: İcma'

Kur'an ve Sünnet'ten sonra hüccet (dini bir delil) olmak bakımından nasslardan sonra icma' gelir. Fıkıh terimi olarak icma', Hz. Peygamber (asm)'den sonraki bir çağda ameli bir meselenin şer'i hükmü üzerinde, İslam müçtehidlerinin birleşmesidir. İslam alimleri icmanın hüccet oluşunda ittifak etmişlerdir. Ancak, icma' yapacak müçtehidlerin vasıflarında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şiiler kendi müçtehid ve imamlarının icmaını, Müslümanların büyük çoğunluğu ise, alimler topluluğunun icma'ını hüccet kabul etmişlerdir. Sahabeler, hakkında nas bulunan konularda icma' yapardı. Karşılaştıkları yeni konular üzerinde de içtihad ederlerdi. Müçtehid imamlar döneminde ise Ebu Hanife kendisinden önce yaşamış olan Kufe bilginlerinin icma ettikleri hususlara zıt hareket etmemeye gayret ederdi. İmam Malik Medinelilerin icmaını hüccet sayardı. Fakihler sahabelerin icma' ettikleri konuları öğrenmek için çok büyük gayret sarf ederdi.

Hz. Peygamber (asm)'in,

"Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir," ve "Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez" hadisleri ile1

"Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp mü'minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu Cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir."2

ayeti, icma'ın meşruiyetine delil gösterilmiştir. Zira bu ayette "mü'minlerin yolundan başkasına uymak, peygamberin yolundan ayrılmak" olarak anlatılmaktadır. Mü'minlerin yolundan başkasına uymak haram olunca, mü'minlerin yoluna uymak vacip olur.3

Fakihlerin çoğunluğuna göre icma' dini bir delildir. Nitekim sahabeler de bir çok hususta icma' etmişlerdir. Sahabeler, bir kadının üzerine halası ve teyzesinin nikahlanamayacağı konusunda icma' yapmıştır. Baba bir erkek ve kız kardeşlerin, öz kardeşler bulunmadıkları takdirde, onların yerine geçmeleri üzerine icma' ettiler.

İcma'ı kimler yapabilir? İcma' yetkisi müçtehidlerindir. İyi bir müçtehid de fıkhi meseleleri, bunların delillerini ve hüküm çıkarma yollarını bilendir. Mu'teber icma bu sahada yetkili kimselerin yaptıkları icma'dır. İcma' için yetkili bir kimsenin itiraz ettiği bir icma', icma' olmaktan çıkar. "Bu kaide dışıdır" denemez! Çünkü yetkilisinin görüşü ona iştirak etmemektedir. İcma'ın şer'i dayanağı konusunda alimler, değişik ihtimallere yer vermiştir. Bunlardan kuvvetli olanı, icma'ın kıyas deliline dayanarak şer'i bir hüviyet kazanmasıdır. Çünkü kıyas nass'lardan hareketle yapıldığına göre, nass'dan ayrı sayılmaz. Kıyas kendi başına hüccettir. Öyle ise ona dayanılarak yapılan icma' da dini bir hüccettir.

İslam'ın anlaşılması ve yorumlanmasında sahabelerin görüşleri öncelik hakkına sahiptir. Fakihler, sahabelerin fetvalarını Kur'an ve sünnetten sonra üçüncü sırada yer alan şer'i birer hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bunun akli ve nakli delilleri vardır. Nakli delil olarak Kur'an sahabelerden Allah'ın razı olduğunu bildirmektedir.

"Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ve onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur; onlar da O'ndan razı olmuşlardır."4

Bu ayette, Rabbimiz Sahabelere uyanları övmektedir. Onların yolundan gitmek övülmeyi netice vermiştir. Görüşlerini delil olarak kabul etmek de bir tür onlara uymaktır.

Sahabeler Allah'ın vahyi kendisine inen Hz. Peygamber (asm)'a en yakın kimselerdi. Onların ihlas, sadakat ve dinin maksatlarını idrak derecelerine ulaşmak imkansızdır. Çünkü nassların inmiş olduğu şart ve durumları görmüşlerdi. Sahabelerin sözlerinin Hz. Peygamber (asm)'in bir sünneti olma ihtimali de vardır. Hz. Peygamber (asm)'in açıkladığı hükümleri anlatırken ona nisbet etmiyorlardı. Görüşleri kıyas ve içtihada dayansa bile uyulmaya daha layıktır. Çünkü Rasulüllah (asm), "Ümmetimin en hayırlısı, benim gönderilmiş bulunduğum çağdakilerdir." buyurmuştur.5

Yanlış Anlaşılan Bir Terim: İçtihad

Aslında içtihad sıralamada, icma' ve kıyastan önce gelir. Kamuoyunda sıkça gündeme gelen bir kavram olan içtihad reform ile karıştırılmıştır. Reform, orijinali ve aslı bozulmuş olanı tamir etmek, düzene koymaktır. İslam'ın böyle bir sıkıntısı olmamıştır. Orijinal kaynaklar elimizdedir. Mesele, bunları anlamak, değişen zamana göre hayata tatbik etmekte düğümlenmektedir.

İçtihad ile reform arasında ilişki kurmak farklı bir kıyastır. Bu, zıtların hayalde bir araya getirilmesine benzer. Ne yazık ki, İslamî bilimlerin tedvini ve bölümleri hakkında bilgi sahibi olmayanlar, dinin esasıyla ilgili olmayan konularda yapılan bazı yorum, verilen fetva ve yapılan içtihadları cehaletleri sebebi ile "dinde reform" diye sunabilmektedir. Özellikle içtihada böyle bir rol izafe etmek, İslam'ın, ameli ve hukuki yanını ilgilendiren fer'i hükümlerini anlamak ve hayata tatbik etmek için teşekkül eden fıkıh ilminin esaslarından gafil olmak demektir.

İçtihad, lügatte, maksadı aramak hususunda olanca gücü ile çabalamak demektir. Istılahta ise, bir müçtehidin, şer'i olan fer'i hükümleri tafsili delillerinden, kendisinde zan hasıl olacak şekilde çıkarabilmek için daha fazla araştırmaktan, acz hissedecek derecede gayret sarf etmesi demektir. Bu tariften içtihadda iki önemli unsur bulunduğu anlaşılmaktadır.

1. Hükümleri çıkarıp anlamakla ilgili içtihad,

2. Hükümleri tatbik etmekle ilgili içtihad. Alimlerin çoğunluğuna göre birinci türden içtihad zaman zaman kesintiye uğrayabilir. İkinci tür içtihadın her asırda bulunacağında ittifak vardır. İkinci gruba giren içtihad önceden çıkarılmış olan hükümlerin illetlerini yeni durumlara tatbik etmekten ibarettir.

Şeriatın ibadet ve muamelatla ilgili hükümleri sınırlı, vak'alar ve hadiseler ise sınırsızdır. Bu sebeple mahdut prensip ve hükümleri sınırsız hadiselere tatbik edebilmek için içtihad ve kıyasın zaruriliği şüphe götürmez bir hakikattir.

Binaenaleyh içtihad farz-ı kifayedir. Hakkında hüküm bulunmayan ilmi ve dini bir konuda ancak içtihad yaparak söz söylenebilir. Bununla birlikte içtihad bazı prensipler çerçevesinde cereyan eder. Öncelikle, hakkında nass bulunan bir konuda içtihad olamaz. "Dinin zaruriyatı" namaz, zekat, hac gibi kat'i hususlarda içtihad yapılmaz. Bu husus, Mecelle'nin 14. maddesinde, "Mevrid-i nass'da içtihada mesağ yoktur" şeklinde ifade edilmiştir. Bu sebeple, ancak hakkında kat'i bir nass bulunmayan şer'i meselelerde içtihad söz konusu olabilir.

Müçtehidlerin bilmesi gereken hususlardan bir kısmını şöyle özetlemek mümkündür:

1. Kur'an'ın nazil olduğu dil olan Arapça'yı bilmelidir. Kur'an lafızlarının özellikleri ancak Arapça'nın inceliklerine nüfuzla öğrenilebilir.

2. Kur'an ilmine sahip olmalıdır. Kur'an'da 500 kadar ahkam ayeti bulunmaktadır. Müçtehid bunların tamamını lafzi özellikleri ile birlikte bilmelidir.

3. Sünneti bilmelidir. Sünnet de kavli, fiili ve takriri olmak üzere üç kısımdır. Kur'an ayetlerinde olduğu gibi sünnetin de değişik lafzi özellikleri bulunmaktadır, amm-hass, nasih-mensuh gibi özellikleri bilinmelidir.

4. Üzerinde icma' ve ittifak edilen konuları bilmelidir.

5. Kıyas'ın, bütün özelliklerine vakıf olmalıdır.

6. Hükümlerin hangi maksatlar için verildiklerini bilmelidir. Kur'an ve Hz. Muhammed (asm) alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bu umumi rahmet içinde emirlerin zaruriyat, haciyat, tahsiniyat olmak üzere üç ayrı kısmı vardır. Mesela, İslam'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluk değil, kolaylığın tercih edilmesi, rahmetin icabıdır. Kur'an'ın teklif ettiği meşakkatler devamlı şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapılması mümkün olmayanlar daha büyük zararları defetmek amacına yöneliktir. Yeryüzündeki fesadı ortadan kaldırmak için cihadın farz kılınması gibi.

7. Doğru anlayış ve takdir gücüne sahip olmak. Bu anlayış ve ölçü de 'Mantık' gibi alet ilimler ile kazanılabilir.

8. İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak. Halis niyet, kalbi iman nuru ile aydınlatır. İlmî gerçeklerden başka tarafa meyl ettirmez.6

İçtihad'la İlgili İtiraz Noktaları

İçtihad'ın dini bir hüccet olduğunu ifade ettik. Ancak günümüzde, dinin zaruri olarak bilinmesi gerekli hususlarında büyük bir ihmal söz konusudur. Mesela, gençlerimizin, Allah'a iman konusunda bir çok tereddüt ve istifhamları vardır. İlim yuvası olarak bildiğimiz üniversitelerde Allah'a iman etmekte tereddüt içinde olanların yüzdesi az değildir. İçtihadi konular ihtilaflıdır ve dinin aslıyla ilgili değildir. Şeriatın yüzde doksan dokuzu herkesin kabul ettiği ve dinin zaruri hususlarından meydana gelir. (Müsellemat-ı dini zaruriyat-ı diniye) -Said Nursi'nin ifadesi ile- bunlar elmas birer sütun gibidir. İçtihada bakan ihtilaflı, fer'i konular ise yüzde on civarındadır.

"Doksan elmas sütunu on altının sahibi kesesine koyamaz. Ona tabi kılamaz. Elmasların madeni Kur'an ve hadistir."7

Bunun manası, on altın için doksan elmastan sarf-ı nazar etmemek gerektiğidir. İnsanların nazari ve ihtilaflı meselelerden daha çok, dinin esas unsurlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Çünkü çoğunluk ihtilafların inceliklerine tam vakıf olamadığı için, farklı birbirine zıt konuları düşünürken, bilgisizlik sebebi ile dinin kudsiyet ve azameti hakkındaki düşüncesi de yıkılır. Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken hususlar, dinin esaslarıdır.

Vakıa bu olmakla birlikte, zaman zaman dinin fer'i konularındaki içtihad tartışmaları asıl bilinmesi ve öğretilmesi gereken zaruriyatı arka plana itmektedir. Üstelik, bu tür içtihad hevesiyle ortaya çıkanların bir kısmı da dinin içinden değil, din hakkında dışardan söz söyleme cür'etini gösterenlerdir. Bu sebeple İslam'ın bazı şeairini değiştirmeye yönelik içtihadlar, içtihad değil birer hıyanettir. Namazda meal okumak, ezanın Arapça aslı yerine terceme kelimelerle okutulması, tesettürün kaldırılması yönündeki teklifler buna örnek olarak verilebilir.

İlmi zihniyet gereği, İslami bir bilgi kaynağı olarak canlı ve faal bir kurum olması gereken içtihad'ın, bazı kötü niyetli insanların elinde İslam'ın asıl gövdesini çürütmeye yönelik bir mecraya kaydırıldığını fark eden Bediüzzaman Said Nursi, konuyla ilgili, "haddini bilmeyenin haddini bildirmek" için kaleme aldığı bir eserde, "içtihad kapısının açık olduğunu, fakat şu zamanda oraya girmek" için bazı manialar bulunduğunu söyler. Bunların bir kısmını mana itibari ile hülasa etmeye çalışalım:

1. İslam büyük bir saray gibidir. Kur'an'ın kabul etmediği bir çok kötülük asrımızda Müslümanlar arasında sür'atle yaygınlık kazanmıştır. Şiddetli bir fırtınayı andıran münkeratın (İslam'a zıt olan her tür adet, yaşantı ve fikirlerin) hücumu sırasında, değil kapıları açmak, pencereleri bile sıkı sıkıya kapatmak gerekir. Çünkü tahripçiler fırsat kollamaktadır!

2. Dinin asıl konuları ihmale uğrarken, nefsani arzuları tatmine yönelik teferruat bazı meselelerde içtihad yapmak, yeni bid'alar çıkarıp İslam'a hıyanet etmektir. Çünkü İslamî şeairi değiştirmeye niyet edenlerin senet ve delili -her fena şeyde olduğu gibi- Avrupa'yı körü körüne taklit etmektir. Yanlış metodla doğruya varılamaz. İslam'ın zaruri hükümlerini bile uygulamayan bu tür insanların istedikleri içtihad ve çıkarmaya çalıştıkları kolaylıklar, dinde laubaliliktir. Laubaliler ise ruhsatla okşanılmaz, azimetle, şiddetle ikaz edilir!

Burada, ancak dini bir basiretle fark edilecek bir durum da, "içtihada arzulu" kimselerin dinle ilgisidir. Acaba herhangi bir konuda içtihada gayret gösteren bu insanlar, dinin zaruri emirlerini harfiyyen yerine getiriyorlar mı? Tam bir takva ile mi hareket ediyor, yoksa ahiret hayatını dünyaya tercih ederek, ruhsatları genişletmeye mi çalışıyorlar? Şayet, bu kişilerin takvası, dini tekamülü, ahireti tercih ve Allah rızasına yakınlıkları ile ilgili verilecek cevap, müspet değil ise, bu içtihad, dinin dışından birisinin dinin surlarında gedik açmaya çalışmasıdır. Bediüzzaman, bu kimsenin yaptığı işi, ağacın gövdesini içinden gelen kuvvet yerine, dıştan zorlamalar ile büyütmeye gayret eden adama benzetir. Evet, her cisimde gelişme meyli vardır. Fakat bu meyil içten gelirse faydalıdır. Dıştan olursa, canlının tahribini netice verir.8

3. Şu zamanda çoğunluk için mergup olan meta' siyaset ve dünyevi hayatın teminidir. Büyük müçtehid imamlar, Tabiin ve Sahabeler döneminde ise, ilim ehli gibi bütün insanların hedefi, "Arz ve semavat Halıkının emir ve yasaklarını" kelamından öğrenmekti. Toplumun sohbetleri bu minval üzere cereyan ettiği için içtihada kabiliyetli olanlar ortamdan çok istifade ederdi. Günümüzde ise, Batı medeniyetinin manevi baskısı, materyalizmin musallat olması, toplum hayatının ağırlaşması ile fikirler ve kalpler gibi, insanların gayretleri de dağılmıştır. Dört yaşında Kur'an'ı ezberleyen Süfyan ibni Uyeyne, on yaşında fetva verecek seviyeye gelirken, günümüzde bir talebenin ayni noktaya ulaşması için yüz sene tahsil görmesi gerekir. Çünkü zamanımızda, zihinler felsefede boğulmuş, akıllar siyasete dalmış, kalb dünya hayatında sersem olmuş ve içtihaddan uzaklaşmıştır.

Zikredilen psiko-sosyal çevre faktörü çok büyük önem arz etmektedir. Günümüzdeki bir alim kendini Asr-ı Saadete yakın dönemdeki kimselere (selef alimleri) benzetip, "Ben de zekiyim; onlar gibi içtihad yaparım." diyemez.9 Ferdi olarak içtihadda iddialı alimlerin bu risklerden kendini kurtarması fevkalade zordur. Özellikle, dünya nimetlerinden istifadeyi artırmak, siyaset cereyanlarına kuvvet vermeye yönelik "içtihadlar"ın şer'i değil, arzi ve beşeri özellikler taşıyacağı açıktır.

Bediüzzaman bir başka eserinde, ferdin yaptığı içtihadın ancak kendisini bağlayacağını ifade ederek, bunu başkaları için dini bir delil olarak takdim edemeyeceğini söyler. Bu ihtiyacın giderilmesi için, dini emirleri tanzim ve uygulamak, manevi anarşiliği ortadan kaldırmak için tam bir fikir hürriyeti içinde çalışan muhakkik alimlerden bir heyetin bulunması gerektiğini söyler. Böyle bir heyetin ümmetin ve alimler çoğunluğunun itimadını kazanmış kimseler olması gerekir. Bu heyetten çıkan hüküm, icma' kuvvetini de kazanarak şer'i bir düstur (prensip) olabilir ve herkese tamim edilebilir.10

Netice olarak şunu ifade etmek mümkün:

Esas itibari ile fıkıh ilminin konusu olan hüküm çıkarma ve hükümleri başka durumlara tatbik etmek kıyas, icma', içtihad, istihsan, seddü-zerayi' gibi delillerin Kur'an'ın gerçek yorumunda mutlaka bilinmesi gerekir. Fıkıh usulü ilminin incelikleri ve geçmiş alimlerin birikimi dikkate alınmadan Kur'an meali ve bazı hadislere bakarak dini hükümler çıkarmak imkansızdır. Bu yol, hem manen mesuliyet getirici hem de tehlikelidir. Dinin karmaşık bir hal almasına sebep olur.

Dinin büyük bir gayret ve incelik gerektiren muamelatla ilgili şer'i meselelerinde içtihad etmekten önce, hiç bir ihtilaf bulunması mümkün olmayan esasları üzerinde durmak gerekir. Müslümanların ikinci konudaki ihmalleri, bilgisizlik ve lakaydlığını ortadan kaldıracak gayretlere ihtiyaç vardır. Diğer fer'i meselelerde problem var ve ıztırari durumlar ortaya çıkıyorsa, ilgili probleme çare niyetiyle yapılacak içtihadlar da ancak geniş bir ilmi bakışa sahip değişik ilim dallarında uzman kişilerin gayretleri ile yapılmalıdır. Fikri dağınık, nazarı felsefeden yara almış şu zamanın insanı, ne kadar zeki ve dahi de olsa, Allah'ın muradını anlamak için selef alimlerinin şartlarından çok farklı bir yerdedir. Ortamın şartları himmet ve gayretleri dağıtmaktadır. İçtihadın semavilik vasfını haiz olabilmesi için dünyevi ve menfi şartlardan kurtulmak, sadece Allah'ın rızasını gözetmek gerekmektedir. Bu yüksek evsaf günümüzde ancak heyet çalışmalarında görülebilir.

Dipnotlar

1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/379; İbn Mace, Sünen, Fiten: 8.
2. Nisa, 115.
3. Ebu Zehra, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), trc. Abdülkadir Şener. Ankara 1981, s. 171-174.
4. Tevbe; 100.
5. Müslim, Sahih, Fedailü's- Sahabe: 213, 215; Ebu Davud, Sünen, Sünnet: 9.
6. Ebu Zehra, age. s. 325-332; Kılıç, Yusuf, age., s. 175 vd.
7. Nursi, Bediüzzaman Said, Lemeat, Klt. 1/322; Sünühat, Klt. 2/2047.
8. Nursi, Hakikat, Çekirdekleri, Klt. 1/574; Sözler, 27. Söz.
9. Nursi, Sözler, 27. Söz.
10. Nursi, Emirdağ Lahikası, Klt. 2/1847.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun