Zekât kimlere verilir; zekât verilecek yerler nerelerdir? Derneklere, vakıflara, hayır kurumlarına, Kur'an kurslarına, öğrencilere ve yurtlarına zekât vermek doğru mudur?

Soru Detayı

- Derneklere ve hayır kurumlarına zekat vermek doğru mudur?

- Bu kurumlar gelen her parayı bir bankaya koyup zekât diye ayırmıyorlar, ayrıca gelen paradan maaşlarını da dağıtıyorlar. Bu derneklere zekâtın verilmesinde bir sakınca var mıdır?

- Fakir çocukların eğitimi ve barınması için alınacak bina ve diğer giderler zekâttan düşülebilir mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Tevbe Suresinin, 60. ayet-i kerimesinde zekâtın kimlere verileceği mealen şöyle bildirilir:

“Zekâtlar Allah’tan bir farz olmak üzere fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalbleri İslâm'a ısındırılacaklara verilir. Kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalmışların uğrunda harcanır...”

Aldıkları zekat ve fitreleri bir fonda toplayıp bunu yalnızca Tevbe Suresi'nin 60. ayetinde belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen ve kendilerine her bakımdan güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek, kurum ve yardımlaşma fonlarına zekat ve fitre verilmesinde dinen bir sakınca yoktur.

Bu kuruluşlar zekâtı gerekli olan yerlere ulaştırıyorsa zekât verilebilir. Zekât gelirlerini ilgili yerlerden alıp ilgili yerlere ulaştırmak için çalışanların ücretleri bu gelirlerden ödenebilir.

Zekât verilecek kişilerden birisi de "Allah yolunda olanlar" mânâsında "Fî sebîlillah"dır. Mevcut fıkıh kitaplarımızda bu ifade açıklanırken, silâhla cihada iştirak etmiş olan gaziler ve yolda kalmış hacılar olarak sınırlandırılır. Oysa meşhur tefsirlerde ve mutemet fıkıh kitaplarımızda bu mesele daha geniş ve etraflı bir şekilde ele alınır.

Bunlardan birkaç misal vermek gerekirse şunlar söylenebilir: İmam Kâsânî, Bedâiü's-Sanâî isimli eserinde şöyle der:

"Allah yolunda olanlardan maksat, Allah'a yaklaştıran her şeydir. Eğer ihtiyaç hâsıl olursa, bu mânâya Allah'a itaat yolunda çalışan herkes ve bütün hayır yolları girer."(Bedâyiü's-Sanâî, II/451)

Fahrüddin er-Râzî, et-Tefsîrü'l-Kebir'inde, şu ifadelerle meseleyi umumileştirir:

"Fî sebîlillah tabiri, sadece gazilere mahsus değildir. Zekât bütün hayır yollarına verilir. Ölülerin techiz ve kefenlenmesine, kalelerin yapılması ve cami inşası bunlara girer..."[Farru'r-Râzî. et-Tefsîrü'l-Kebîr. (Beyrut: İhyâü't-Türâsi'l-Arabî) XVI/113]

Elmalılı Hamdi Yazır da aynı görüşü aktararak bunu her türlü hayır yerine kullanmanın doğru olmayacağını söyler. Esasen Allah yolunda olanlardan maksadın mücahitler, hacılar ve ilim yolunda olanlardır diyerek şöyle devam eder:

"Ancak mücahidlerin cihatta muhtaç oldukları her türlü levazım ve mühimmat, yani 'Onlara karşı kuvvet hazırlayın.' (Enfal, 8/60) âyetinin kapsamı içinde olup da yalnızca kendi imkânları ile tedarik edilmesi mümkün 'cihad ihtiyaçları'nın hepsi bu fî sebîlillâh harcama yerine girer. (...)"

"Sadaka sahibi, sadakasını fî sebîlillah olmak üzere muhtaç olan mücahidlere temlik veya komutana teslim etmekle vacibi eda etmiş olur. Kumandan da onu velayet yoluyla alıp, mücahidlerin cihattaki ihtiyacına yerli yerinde ve en uygun şekilde harcamakla velayet görevini ifa etmiş ve emaneti yerine ulaştırmış olur. Ve ihtiyacın özelliğine göre, mücahidlerin doğrudan doğruya şahısları söz konusu olmayıp teker teker temlik gerekli olmayabilir. Mesela, yiyecek ve giyecek şahsa tahsis edilebilir de ağır silahlar birliğin emrine tahsis edilir. Daha doğrusu kumandanın emrine verilir."(Hak Dini Kur'ân Dili, IV/2578-2581)

Bu açıklama zekâtın cami, köprü gibi binaların yapımına verilemeyeceğini ifade etmekle beraber, zekât almaya hak kazananların ihtiyaçlarına harcanmak üzere verilebileceğini ifade etmektedir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği örneğe göre, zekat, doğrudan hayır kurumlarına verilir, o kurumun yöneticileri de kurumun uygun olan ihtiyaçlarına harcayabilir.

Zekât musluğunun daha çok nerelere akıtılması gerektiği hususunu Bediüzzaman Hazretleri veciz bir şekilde anlatır. Üstad Bediüzzaman, kendisine tevcih edilen bir sual vesilesiyle zayıflamaya yüz tutan, İslâmî hissiyatın canlanması ve Müslümanların güç kazanması için zekâtı mühim bir çeşme olarak gösterir. Üstad'ın bu husustaki görüşlerini sadeleştirerek şöyle özetlemek mümkündür:

"Büyük bir çeşme var. Şimdiye kadar yanlış yerde kullanılarak verimsiz topraklara akıtılıp bazı dilenci ve acezenin gelişip yeşermesine sebep oldu. Bu çeşmeye güzel bir kanal yapınız. İslâmî hizmetlerinizle şu havuza dökünüz. Sonra da kemâlat bostanınıza su veriniz. Bu hiç tükenmez ve bitmez bir kaynaktır."

"Devam eden ifadelerde de İslâmın yayılması ve milletin ilerlemesi ve diğer gelişmiş milletlerin seviyesine ulaşılabilmesi için zekâtın millet menfaatine harcanmasını istemektedir: “Eğer ezkiya (zeki insanlar) zekâvetlerinin (zekâlarının) zekâtını ve ağniya (zenginler) velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.” (Said Nursî, Münazarat, Sözler Yayınevi, 1977, s.52)

Osmanlı Devletinin son devrinde işlemez ve kendisinden arzu edilen hizmeti veremeyecek şekilde bozulmaya yüz tutan medreselerin maddi ihtiyaçlarının temininde zekâtı en büyük bir kaynak olarak gören Bediüzzaman Said Nursî, bu müesseselerin gelişmesi için zenginlerin zekâtlarının zekâtını buralara aktarmalarının kâfi geleceğini belirtmektedir. (bk. age. s, 74)

Evet, zekât gibi İslâmın en güçlü mâlî yardım müessesesini dinî hizmetlerin mesafe almasına harcamak bu zamanda âdeta vaz geçilmez bir vecibe haline gelmiştir. Zekâtı bazı fakir ve yoksullara münhasır kılarak o geniş daireyi daraltmak, güç şartlarla dinî hizmette bulunan kişi ve kuruluşların hareket imkânını kısıtlamaz mı? İslâmın kurduğu ve ihyasına çalıştığı bir müesseseyi yine onun gelişmesi için harcamak kadar tabiî ne olabilir? Bunun için, Müslüman gençliğin eğitim hizmetlerine yardımcı olan, çeşitli faaliyetleriyle İslâmın sesini geniş kitlelere duyurmaya, İslâmî meselelerin müdafaa ve korunmasına gayret gösteren kuruluş ve vakıfları zekâtla güçlendirmeye çalışmak en güzelidir ve en isabetlisidir.

Not: Aşağıdaki makaleyi de okumanızı tavsiye ederiz:

Zekât Verilecek Yerlerden Biri: FÎ SEBÎLİLLAH

İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esastan biri olan zekât, İslâm’ın köprüsüdür. Kur’ân ve hadislerde zekât konusunda ciddî teşvikler yer aldığı gibi zekâtın kimlere verileceği ayetle bildirilmiş ve Efendimiz (s.a.s.)’in uygulamaları ile de gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerimde, “Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/60) buyurulur. “Allah yoluna” şeklinde manası verilen kısmın aslı “Fî sebîllah”tır. Biz de yazımızda bu kavramı tahlil edip, bununla kimlerin kastedildiğini incelemeye çalışacağız.

“Fî sebîlillâh”, “Allah yolunda” manasına gelmektedir. En meşhur anlamları “Allah yolunda cihad, hac, ilim taleb etmek ve Allah’ın emrettiği her türlü hayır, hidayet yolu, Allah’a yaklaştırıcı her şey ve taat (salih amel) anlamlarına gelmektedir.1 Bu kavramın içerdiği anlamlar hakkında hukukçular, tefsirciler ve hadisciler olmak üzere birçok müctehid ve âlim değişik yorumlarda bulunmuşlardır.

Bazı âlimler bu kavramın ifade ettiği anlam çerçevesini dar, bazıları da geniş tutmuştur. Tevbe sûresi 60. ayette zekâtın verileceği yerler zikredilirken yedinci sınıf olarak “fî sebîlillâh” kavramını “Allah yolunda (harcamaya), Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, Allah yoluna, Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için de zekât verilir.” şeklinde anlamışlardır.2 İslâm âlimleri bu kavramı etimolojik yapısı, âyet ve hadislerde ifade edildiği anlamlardaki sebeb-i nüzûl ve sebeb-i vürûd açılarından da ele alarak pek çok görüş ortaya koymuşlardır. Allah yolunda davet, belli dönemlerde daha ziyade gaza ile olduğundan ayet bu şekilde yorumlanmıştır.

Temelde çok geniş anlam yelpazesine sahip olan bu kavrama Allah yolunda cihad eden gaziler şeklinde mana verilmesi, âyetin ifade tarzından ziyade İslâm’ın yayılış dönemindeki sosyopolitik şartlar ve uluslararası ilişkilerle ilgili olmasındandır. Zira o dönemde cihadın en yaygın ve etkili şekli akınlar ve sıcak savaşlar olduğundan İslâm âlimleri din ve vatan yolunda savaşanlara zekât fonundan tahsisat ayrılmasını elzem görmüşler3 ve bu yorum adeta bütün ilim otoritelerince benimsenmiştir. Bundan dolayı da, “fî sebîlillâh” kavramı “cihad” kavramıyla özdeş olarak görülmüştür. Sonuçta zamanın telakkisi “fî sebîlillâh” kavramını çoğunlukla cihadın maddi boyutuyla yorumlamıştır. Aslında bu kavram dil kuralları, tefsir, hadis ve fıkıhçılar açısından ele alındığında sadece fiili çarpışma anlamlarına gelen özel bir tanımlama olmadığı, bunun yanında Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacak pek çok faaliyeti de kapsadığı anlaşılmaktadır.4

1. “Fî sebîlillah” Kavramı Hakkında Müfessirlerin Yorumları

Kur’ân’ın altmıştan fazla ayetinde “fî sebîlillah” kavramı yer almış ve müfessirler bu kavramı çeşitli anlamlarda tefsir etmişlerdir. Bizim tesbitlerimize göre bu kavram daha çok Allah yolunda yapılan gazveler ve bunlara katılan gaziler hakkında yorumlanmıştır. Aslında bu anlamının yanında bir çok manalarıda ifade etmektedir. Bununla ilgili bazı ayetleri örnek olarak vermenin yerinde olacağı kanaatindeyiz.

“(Sadakalarınızı) şu fakirlere (verin ki), Allah yolunda kapanıp kalmışlardır, yeryüzünde gezip dolaşamazlar…” (Bakara, 2/273)

Bu âyette ifade edilen “fî sebîlillah” kavramı müfessirlerce İslâm dini, Allah’a ulaştıran yol anlamında tefsir edilmiştir...

“İnkâr edip, (insanları) Allah’ın yolundan çevirenlerin amellerini Allah boşa çıkarmıştır.” (Muhammed, 47/1)

Bu âyetteki “fi sebilillah” kavramı Hz. Muhammed’in getirdiği tarık-i müstakim anlamında yorumlanmıştır.

“Ey Davud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) halife yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet; keyfine uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır…” (Sad, 38/26)

Bu ayetteki “fî sebîlillah” kavramı cennet yolu anlamında tefsir edilmiştir.

“Onlar ki (insanları) Allah’ın yolundan menederler…” Kurtubî ayette geçen “fî sebîlillah” ifadesini iman ve taat kelimeleriyle tefsir etmiştir.

Verilen örnek âyetleri çoğaltmak mümkündür. Muasır İslâm âlimleri “fî sebîlilah” ifadesini bir birlerinden çok farklı olamasa da bazı anlam farklarıyla yorumlamışlardır. Onlardan bazılarının bu konudaki yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz:

Merâgî; Allah’ın rızasına ulaştıracak ve sevap kazandıracak her türlü yolun bu ifade içinde olduğu, ayrıca müslümanların genelini kapsayan menfaatler, din ve devletin ayakta kalması ve varlığını devam ettirmesine vesile olabilecek işlerin hep bu kavrama dahil olduğunu ifade etmiştir.

Seyyid Kutub, “fî sebîlillâh” kavramı hakkında; “Bu geniş bir kapıdır, toplumun faydasına olan her şeyi kapsar, Allah kelimesini göz önünde bulundur.” demekle yetinerek ayetin mana derinliğini vurgulamıştır.

Hamdi Yazır’ın bu konudaki yaklaşımı ise kısaca şöyledir: “Fî sebîlillâh” genel bir anlamdır ve sadakaların hepsini içine alır. Fakirlere ve miskinlere verilen yardımlar da bu kavram içine girer. Hatta müellefe-i kulûba verilenler de bu anlam içerisindedir. Fakat “fî sebîlillâh” şeklinde zikredilmesinin özel bir manası vardır. Bu anlam, ilk önce cihad sonra hac sonrada Allah için ilim tahsili anlamlarınadır. Örfü şer’î de cihad meşhur olmuştur. Ehl-i suffe gibi din ilimlerine kendilerini vakfedenler de “fî sebîlillâh” anlamı içerisindedir. Netice itibariyle bu tabirin sadece bir zarf veya vasıf olarak kullanılması ile burada olduğu gibi bir lakab olarak kullanılması arasında önemli fark vardır. Birincisi genel, ikincisi özel bir manadır. Birinci anlam ile her türlü ibadet ve hayır, sadaka “fî sebîlillâh”tır, Allah’ın rızası yolundadır. İkinci anlama göre ise her sadaka “fî sebîlillâh” değildir. Allah yolunda sadaka bir masrif-i mahsusaya verilen sadakadır ki özellikle i’lâ-yı kelimetullah yolundakilere verilen sadakadır.5

2. Hadislerde “Fî Sebîlillah” Kavramı

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in sünnetinde bazı hadislerde “fî sebîlillah” kavramı yer almıştır. Yalın bir anlam ile Allah yolu diyebileceğimiz bu ifadeye, hadis şarihlerince müfessirlerden daha geniş bir anlam içeriği kazandırılmıştır.

Tirmizî’de geçen bir hadiste:

“Bir kimse ilim elde etmek için yola çıkarsa, dönünceye kadar Allah yolundadır.”

denmektedir. Bu ifadeye göre Allah için samimi niyetlerle ilim elde etme ve insanlara faydalı olma düşüncesiyle yapılan ilim tahsili “fî sebîlillâh” ifadesinin kapsamı içerisindedir.

Yezid İbn Meryem’in rivayet ettiği hadiste şöyle bir ifade yer almıştır. “Ben Cuma namazı için yürümekte iken Abaye b. Rif’a’ arkamdan yetişti ve ’Gözün aydın!’ dedi. “Senin bu adımların Allah yolundadır, Ebû Abs’den işittim ki, Resûlullâh,

“Allah yolunda her kimin ayakları tozlanırsa, o ayaklar cehennem ateşine haramdır!”6

buyurmuştur. Hadisin şârihi Mübârekfûrî, “fî sebîlillâh”ı Allah’ın rızasının talep edileceği yol şeklinde açıklamıştır.7

Tirmizî’de aynı babda geçen başka hadiste de Allah Resûlü’nden şu rivayet nakledilmektedir.

“İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz; biri Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri ise Allah yolunda nöbet bekleyen gözdür.”

Hadisteki Allah yolunu şârih; mücahitlerin ibadetteki mertebeleri, hac, ilim talebi, cihad veya ibadet anlamlarıyla açıklamıştır. Tirmizî’de bir başka hadisin şerhinde ise “fî sebîlillah” kavramı, yol kesenlerle mücadele etmek, iyiliklerin emredilmesi ve kötülüklerin yasaklanması anlamlarına da kullanıldığı ifade edilmektedir.8

Başka bir hadiste de "Allah yolunda saçın ağartılmasının kıyamet günü o kimse için nur olacağı" ifade edilmektedir. Zikrettiğimiz bu hadise anlam itibariyle yakın diğer bir hadiste “Kim İslâm’ı yaşama ve yaşatma yolunda saçını ağartırsa ağaran o saçlar kıyamet günü nur olacaktır.” şeklinde geçmektedir.

Hadisteki “İslâm” kelimesi “Allah yolu” ifadesiyle zikredilmiştir. Bir başka hadiste de “Allah yolunda cihad eden kimsenin misali gündüz oruç tutan ve gece namaz kılan kimsenin misali gibidir.” denmektedir.9 Bu ifadede Allah yolunda cihad etmenin, oruç tutma ve namaz kılmaya benzetilmesi oldukça anlamlıdır.

Ahmed İbn Hanbel ve İmam İshâk’ın rivâyetlerine göre “Hac da Allah yolu sınıfına dahildir” çünkü Hz. Peygamber insanları sadaka develeriyle hacca götürmüştür, sahabeden İbn Ömer Hazretleri bu ifadeden anlaşılanın hacılar ve umreciler olduğunu söylemiştir. İmam Muhammed de, İbn Abbas (r.a.)’a dayanarak Allah yolunda sınıfının hac yolunda fakir düşen hacılar olduğu görüşündedir.10

Bu rivayetlerden sonra hac ve umreye gidenlerin “fî sebîlillah” kavramı içerisinde değerlendirilmesi elbette mümkündür. Fakat “fî sebîlillah” kavramına zekât ilişkisi açısından baktığımızda Hz. Peygamber’in o dönem şartları itibariyle bu insanlara sadaka fonundan deve tahsis etmesi ancak İslâm’ın yayılış dönemleri ve o günün insanlarını hac umreye gitmeye teşvik açısından değerlendirmek mümküm olabilir. Zira normal şartlarda hac görevini yerine getirecek insanların zenginlik, sıhhat, güvenlik gibi bir takım şartları haiz olması gerekmektedir. Aksi takdirde bu şartlara haiz olmayanlara haccın farz olduğunu söyleyemeyiz.

3. İslâm Hukukçularının “fî sebîlillah” Kavramı Hakkındaki Görüşleri

Hanefî mezhebi müçtehitlerinden Muhammed Şeybâni bu kavramı, taat ifadesi ile açıklamıştır. Ona göre bu mana Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Her kim Allah yolunda saçını ağartırsa, kıyamet günü o ağaran saçlar nur olur.” hadisi ve Atâ İbn Ebî Rabah’ın kendisine “Bir kimse malının üçte birini 'fî sebîlillâh' diyerek vasıyyette bulunsa ne anlama gelir?" diye sorulduğunda O da: “Taatın hepsi Allah yoludur, hangisine harcasa caizdir.” ifadelerinde anlamını bulmaktadır.

Cessâs, Şeybânî’ye dayanarak “fî sebîlillâh” ifadesinin hac ibadeti yapmak niyetiyle yolda kalmış kimseler anlamına geldiğini, zira Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Hac ve Umre her ikisi de Allah yolundandır.” dediğini nakletmektedir, demektedir.

Hanefî fakihlerinden Kâsânî ise “Allah yolunda” sınıfı için, “Bu ifade Allah’a yaklaştıran her şeydir. Eğer ihtiyaç hasıl olursa bu manaya Allah’a itaat yolunda çalışan herkes ile bütün hayır yolları girer.” demiştir.

“Fî sebîlillâh” ifadesi hakkında İbnü’l-Esîr “Farzları, nafileleri ve her nevi hayırları yerine getirerek Allah’a yaklaşma, O’nun rızasına erme maksadı güden her ihlaslı amel Allah yolundadır. Ancak bu ifade kayıtsız, şartsız söylenince çok kere cihad anlaşılır. Bu anlamda çok kullanıldığı için cihada ait özel bir ifade halini almıştır.” demektedir.

Fıkıh, tefsir ve lügat âlimi Firûzâbâdî’nin ifadesine göre “sebîlullâh”, cihad, hac, ilim taleb etmek ve Allah’ın emrettiği her türlü hayır anlamlarına gelmektedir. Bu kavramla ilgili olarak başka kaynaklarda da, davet edilen hidâyet yolu, Allah’a yaklaştırıcı hey şey ve taat (salih amel) sayılan şeylerin hepsi “Allah yolunda” anlamını taşımaktadır.”11

Bu konuda ulemamızdan Zebîdî, İhyâ şerhi İthâfü’s-Sâdeti’l-Müttakîn adlı eserinde “fî sebîlillâh” kavramını: “Allah’ın bu sınıf ile mücahitleri ve cihad için infak etmeyi kasdetmesi mümkündür. Çünkü “fî sebîlillâh”a örfte bu anlam verilmiştir. Yine bu kavramla Allah’a yaklaştıran bütün hayır yollarının murad edilmesi de mümkündür ama, bu sınıf “sebîl” sözünün gerektirdiği anlam yönüyledir. Allah’ın yolu ise diğer ilâhi isimler dışında bu ismin hakikatinin delalet ettiği manadır. Bundan dolayı bu kavram, Allah yolunda sınıfının diğer mahluklar sınıfını dikkate almadan iyi ahlâk cinsinden olan ve her insan için belki de hayvanlar için, hatta susuzluktan kuruduğunu gördüğünüz her ağaç için toplum menfaatının gerektirdiği işleri de kapsar. Buna göre insanın elinde zekât malı bulunur da onunla o ağacı susuzluktan kurtarırsa bu harcama da Allah yolunda bir harcama olur. Eğer bu sınıftan mücahitler kastedilirse, örfte mücahitlerin kimler oldukları bilinmektedir. Mücahitlerin kendileri de “Allah yolunda” olduklarından, nefisleri ile mücahede etmek için onlara zekât malından yardım yapılabilir. Bir hadiste

“Sizler küçük cihattan büyük cihada döndünüz.”12

Bu cihaddan kastedilen, nefis ile mücahede etmek ve onu Allah’ın rızasında alıkoyacak arzulardan uzak tutmaktır,13 şeklinde açıklamaktadır.

İbn Teymiyye’de fî sebîlillah ifadesinin umûmî bir lafız olduğunu ve her hayrı içine aldığını, sadece özel bir sınıfa tahsis edilemeyeceğini ifade etmektedir.14

Şerbâsî ise “fî sebîlillah”ın; “amelî, itikadî olarak Allah’ın rızasına ulaştıracak yol anlamı olduğu ve bu lafzın umûmî bir lafız olarak sadece belli bir anlama hasretmenin caiz olmayacağı, bunun kapsamına mescitlerin tamirinden tutun da kale ve köprü inşası, ölenlerin kefenlenmesi gibi bütün hayır çeşitlerininin gireceğini” ifade etmektedirler.15

Görüldüğü üzere İslâm âlimleri bu kavram hakkında çok özel anlamlar ifade ettikleri gibi, lafzın etimolojik yapısından da istifade ederek çok genel anlamlar çıkarmışlardır. Kanaatimizce bu açıklamalar İslâm’ın genel maksatları içerisinde olmak kaydıyla bir çok özel ve tüzel yerleri kapsamına alabilmektedir. Bundan hareketle de fukaha, zekât sorumluluğunun yerine getirilebilmesi açısından kişilere çok geniş alternatif imkanlar sunmuşlardır.

4. “Fî sebîlillah” Kavramının Özel Anlamları ve Zekât İlişkisi

İslâmî kaynaklara bakıldığında “fî sebîlillâh” kavramı hakkında pek çok anlam bulmak mümkündür. Araştırmamızda bu anlamlardan birkaç tanesini ele alıp İslâm âlimlerinin bu konudaki görüşlerini ve aynı zamanda zekâtın sarf yerlerinden olan bu kavramın, anlam içeriği itibariyle zekâtla ilişkisi üzerinde duracağız.

a) “İlim Tahsil Edenler” Anlamı

Zekâtın sarf yerlerinden biri olarak ifade edilen “fî sebîlillah” kavramına bazı fıkıhçılar ilim tahsil edenler, bu uğurda emek harcayanlar anlamını vermişlerdir. İlme hizmet eden insanlara Allah yolunda çaba harcayanlar ve dinin ihyâsı için çalışanlar gözüyle bakılarak, her dönemde bu sınıf zekât kapsamına alınmıştır. Bu konudaki ifadeler, daha çok Hanefî kaynaklarının bazılarında İmam Muhammed’e nisbet edilen bir rivayetle ifade edilmektedir. Hanefî fakihlerinden bir kısmı ilim talep etmeyi “fî sebîlillâh” kavramı içerisinde telakki ederek, âlime ve ilim tahsil edene zekât verilebileceğini, gerekçe olarak da bunların çalışmalarını ilme hasredip kazanç imkanlarından mahrum kalmalarından dolayı olduğunu ifade etmişlerdir.

Şafiî kaynaklarda ilim ile uğraşan talebenin kendi geçimini kazanması halinde ilim tahsilinden geri kalabileceği, dolayısıyla da kendisine zekât verilmesinin helal olacağı ifade edilmektedir.16

Bu konuyu teyit etme adına aynı müellif Allah Resulü (s.a.s.)’in Hz. Ömer’e “atıyye” (ihsan) olarak verdiği meblağı delil olarak ileri sürmektedir. Bu hadisi Hz. Ömer bizzat şöyle nakletmektedir: “Hz. Peygamber bana bağışta bulunur; ben de O’na: “Benden daha fakirine ver”, derdim. Bir defasında bana bir miktar mal verdi. Ben de kendisine yine, “Onu benden daha ihtiyaçlı kimselere ver.” dedim. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu:

“Beklemediğin ve istemediğin halde bu maldan sana geleni al; gelmeyenin de peşine düşme.” buyurdu.17

Yukarıda ismi geçen müellifin ilim tahsil edenlere zekât verileceğine dair delil olarak naklettiği bu hadis Buhârî, Müslim ve Nesâî de geçmektedir. Hadisi incelediğimizde Hz. Ömer’e verilen paranın devlet tarafından zekât anlamında toplanan sadaka cinsinden bir mal olmadığı, aksine devlet başkanının, insanların fakir veya zengin olmalarına bakmaksızın verdiği ihsandır. Ayrıca bu konuda Hz. Ömer’e verilen paranın ihtiyaç gerekçesiyle değil de zekât toplama görevlisi olarak yaptığı iş karşılığında Kur’ân’ın referansı paralelinde verildiği yine kaynaklarda ifade edilmektedir.18

b) Kamu Yararı Kurumları ve Diğer Yerler

İnsanoğlunun her dönemde ihtiyaçları artmakta ve değişmektedir. Kamu yararına ait olan işlere toplumda daima hayır ve hasenat gözüyle bakılmış ve bunlar kişilerin genel menfaatlerini ilgilendirdikleri için sürekli teşvik edilmiştir. İslâm toplumunda "sadaka-i câriye" yani devamlı olarak insana sevap kazandıracak olan iyilikler Allah yolunda yapılmış hayırlar olarak değerlendirilmiştir. İslâm toplumunun geçmiş ve günümüzdeki ihtiyaçları göz önüne alınıp karşılaştırılınca aradaki farkın günümüz itibariyle oldukça büyük ve çeşitli olduğu bir gerçektir. Fukahanın bazıları, içerisinde bulundukları zaman ve şartlar altında kamu yararına hizmet veren müesseselerin ihtiyaçlarının giderilmesinde zekât fonundan yararlanılabileceği görüşünü benimsemişlerdir.

Çünkü İslâm toplumu içerisinde zekâttan istifade edecek kişi ve gruplar o toplumun bir realitesidir. Hem kişilerin mali ibadetlerini yerine getirmedeki sorumlulukları hem de toplumdaki istikrarın korunması ve devamlılığı açısından yapılan yardımların karşılığı yine o topluma dönmektedir.

Hanefi mezhebinin en önemli imamlarından Ebu Yusuf, “fî sebîlillâh” kavramının içinde zekât verilecek yerlerden bahsederken, yolların yapımı ve tamir edilmesinin de dahil olduğunu söyleyerek, bu yerlere zekât fonundan harcama yapılabileceği görüşündedir.19

Hanefî fakihlerinden Kâsânî ise “Allah yolunda” sınıfı için daha önce de zikredildiği gibi, bu ifadenin Allah’a yaklaştıran her şey olduğunu ve hatta ihtiyaç hasıl olursa bu manaya Allah’a itaat yolunda çalışan herkes ile bütün hayır yollarının gireceğini ifade etmiştir. Kâsânî’nin bu görüşü daha önce zikrettiğimiz gibi Hanefi hukukçularından İmam Muhammed’in görüşüne de muvafık düşmektedir.20

Gerçi bu tabirin Kur’ân’da kullanıldığı değişik ifadelere göre kapsamını geniş tutmak mümkün, faydalı, hatta lüzumlu olabilir. Fakat bunu yaparken çok dikkatli olmak lazım. Zira bu kavramın kapsamının çok geniş tutulup her şeye teşmil edilmesi bir çok suistimal kapısının açılmasına sebebiyet verebileceği gibi zekâtın verildiği diğer fonları da içine alacağından onların ayrıca zikredilmesini anlamsız kılabilir. Binaenaleyh, Allah yolunda yapılan eğitim ve öğretim faaliyetleri bu kavram çerçevesinde değerlendirilebilir.

5. Sonuç

Zekâtın en önemli maksatlarından biri, öncelikli olarak toplumdaki fakir ve yoksul insanların maddeten desteklenip zaman içerisinde onlara insanlık onuruna yakışır bir hayat standardı kazandırmaktır. Kur’ân bu konuda zekâtın sarfedileceği yerleri zikrederken ilk olarak fakirler sınıfını ele almıştır. Bununla birlikte sadece fakirlere tahsis edilemeyecek olan bu mükellefiyet için farklı alternatif gruplar da yine zekâtın sarf yerleri arasında zikredilmiştir. Bu kavram, taşıdığı anlamlar itibariyle bir çok manayı içerisine almaktadır.

İslâm âlimleri “fî sebîlillah” kavramını cihad eden gaziler olarak yorumlamışlardır. Günümüzde Allah yolunda yapılan hizmetlerin çerçevesi çok genişlemiştir ve bu işin yapıldığı en önemli alan da İslâm’ı anlatan, İslâmî değerlerle donatılmış bir nesil yetiştirmek için yapılan eğitim faaliyetleri olsa gerektir. Ayrıca cihad, Allah ile kulları arasındaki engelleri bertaraf edip, insanlarla Allah’ı buluşturma ameliyesidir.

Kur’ân’ın zekât verilecek sekiz sınıfı bildirmesi, zekâtın sadece fakir ve yoksullara tahsis edilemeyeceğini, bunun dışında da mükellefler için değişik alternatifler olduğunu ifade etmesi kanaatimce önemlidir. Zira zekât farziyyetinin yerine getirilmesinde kişilerin bulundukları çevre ve şartlar itibariyle her zaman fakir insanlara ulaşma imkanları olmayabilir. Bu durum, sorumluluk duygusuyla hareket eden insanlar için problem haline getirilmemelidir. İşte bu noktada, zekâtın verileceği sınıflar mükellefler için bu görevin yerine getirilmesinde değişik alternatifler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle “fî sebîlillah” kavramına girebilecek her anlam zekâtın verilebileceği yer olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Objektif bir bakışla zekât mükellefiyetini yerine getirebilecekler için “fî sebîlillah” ifadesinin dışındaki alternatif yerlere zekât vermenin imkânı kalmadığı farzedilse bile, bu kavram, mükelleflerin sorumluluklarını yerine getirebilmesi adına diğer yedi kategoriyi de kapsayabileceği gibi, kendi anlam içerisine girebilecek diğer anlamları da kapsamı içerisine alabilecektir. Muasır ilim ehli, bu kavramın genelde tek bir anlama hasredilemeyip her türlü hayır işlerini kapsayacağını ifade ederek, özelde de Kur’ân ilimleri ve toplumun faydasına olan diğer ilimlerle iştigal eden kişilerin maişetleri, dul kadınlar ve yetimler lehine yapılan hayır işleri, öğrencilere, okullara, hastanelere yapılan harcamalar, İslâm’ın esaslarına davet etmek için merkezlerin kurulması, her dilde yayın yapabilecek bilimsel yayın kuruluşları tesis etmek gibi pek çok hayır hizmetlerinin de dahil olduğunu ve bu gibi yerlere de zekât fonundan harcamanın yapılabileceğini ifade etmektedirler.21

Özellikle asrımızda inanan insanlara düşen sorumluluk açısından “fî sebîlillah” kavramı kişilere bir çok alternatifler sunabilmektedir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) Asr-ı saadette bu konudaki ufuk açıcı uygulamaları 21. yüzyıl ve hatta daha sonraki dönemlerde mesuliyet sahibi insanlar için ayrı bir önem arzetmektedir. Kanaatimizce zekât ve diğer maddi fonlarla yapılan eğitim faaliyetleri sayesinde insanlık yeniden İslâm’ın hayat veren soluklarını tanıma imkanı bulacak ve gönüller Allah’la buluşabilecektir. Bu yolda yapılacak infaklar da “fî sebîlillah” çerçevesinde olacaktır.

Dipnotlar:

1. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fi Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., II, 338, 339; el-Kâmûsü’l-Fıkhiyye, Dımaşk 1982, s. 209
2. Yazır, IV, 2572; Yıldırım Suat, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İstanbul, 2004; Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakim ve Meâli Kerim, İstanbul, 1984.
3. İbn Rüşd Bidâyetü’l-Müctehid fî Nihâyeti’l-Muktesıd, Beyrut 1986, I, 277; Kurtubî, VIII, 186.
4. Zemahşerî, I, 398; Kurtubî, IX, 19; Nesefî, Ebu’l-Berekât, Tefsîru’n-Nesefî, İstanbul 1984, I, 243; Mübârekfûrî, V, 269, 298; Fîrûzâbâdî, III, 403; el-Mu’cemü’l-Vasît, I, 415.
5. Bakara, 273; Şirbînî, I, 140; Yazır, II, 897; Bakara, 217; Nesefî, I, 108; Ebu’s -Suûd, Tefsîru Ebî’s-Suûd Ebu’s-Suûd, I, 217; Muhammed, 1; Kurtubî, XVI, 223; Sad, 26; Hûd, 19; Kurtubî, XV, 177; Kurtubî, IX, 19; Merâgî, X, 145; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, X, 245;Yazır, IV, 2579.
6. Tirmizî, İlim, 2, Fadâilü’l-Cihad, 7.
7. Mübârekfûrî, V, 259 .
8. Tirmizî, Fadâilü’l-Cihad, 12; Mübârekfûrî, V, 269, 298.
9. Buhârî, Cihad ve’s-Siyer, 2; Mübârekfûrî, V, 263
10. Mergînânî I, 112.
11. Tirmizî, Fadâilü’l-Cihad , 9, 10; Aclûnî, II, 255; Şeybânî, es-Siyeru’l-Kebîr, II, 301; Cessâs, III, 187; Dârimî, Kitâbü’l-Vasâyâ, 45; Serahsî, II, 203; Ayrıca bakınız, Buhârî, Zekât, 49; Kâsânî , II, 45; İbnü’l-Esîr, II, 338, 339; Fîrûzâbâdî, III, 403; Sa’dî Ebû Ceyb, s.166.
12. Aclûnî, I, 424.
13. Zebîdî, Murtezâ Muhammed, İthâfü’s-Sâdeti’l-Müttakîn, IV, 151.
14. İbn Teymiyye, Fethu’l-Beyân, IV, 151.
15. Şerbâsî Ahmed, Yes’elûneke fi’d-Dîni ve’l-Hayât, III, 68, I, 150.
16. Dâmâd, I, 214; İbn Âbidîn, II, 364; Tahtâvî, s. 472; Nevevî, el-Mecmû, IV, 190.
17. Buhârî, Zekât, 5.
18. Aynî, IX, 56; Nevevî, III, 63; Kastalânî, III; İbn Hacer, IV, 80.
19. Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Harâc, Kahire 1396, s. 81.
20. Kâsânî,, II, 45
21. Şerbâsî, I, 149, 150; Seyyid Sâbık, I, 334; Muhammed Mahluf, Feteva-ı Şeriyye, Kahire, 1971, 296; Hâzin, II, 240; Râzî, XVI, 113; Muhammed Mahluf, Feteva-ı Şeriyye, Kahire, 1971, 296; Hâzin, II, 240; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (çev. Salih Tuğ), II, 978; Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, II, 635-669.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun