Su niçin akışkandır? Suyun teşekkülü ve yeryüzüne dağılımı nasıl olmuştur? Diğer gezegenlerde su var mı?

Tarih: 02.05.2026 - 11:28 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

SU MOLEKÜLÜ CANLILAR İÇİN TASARLANMIŞ MU’CİZEVÎ BİR MADDEDİR

Su, biyolojik olarak canlıların temel unsuru olup, insan hayatı için oksijenden sonra gelen en önemli maddedir. Yetişkin bir insanın vücut ağırlığının yaklaşık %70’i sudur. Dünya Sağlık Örgütü’nün tespitlerine göre, insan vücudundan %15 oranında su kaybı, ölümle neticelenmektedir.

Peki, yaşadığımız gezegenin dörtte üçünü kaplayan su nasıl var oldu veya nereden geldi? Renksiz, tatsız, kokusuz ve diğer tüm sıvılardan çok farklı termal özelliklere sahip suyu mükemmel kılan nedir? Neden su sıvı, katı ve gaz hâllerinin her üçünde de bulunabilen dünyadaki yegâne maddedir? Su niçin diğer sıvılar arasında yüzey gerilimi en fazla olan ve dünyadaki en güçlü çözücü sıvıdır? Nasıl oluyor da su, yer çekimine meydan okuyarak dev ağaçların en tepesine kadar yükselebiliyor? Diğer tüm sıvıların aksine, suyun katı hâlinin hacminin sıvı hâlinden daha büyük olmasının hikmeti nedir? Şayet sudaki bu özel durumların bir tanesi bile olmasaydı, gezegenimizde hayat olur muydu?

Dünya, canlılar için özel olarak yaratılmış dörtte üçü su ile kaplı bir mekândır. Furkan Suresi’nde insanların, Enbiya ve Nur Surelerinde ise tüm canlıların sudan yaratıldığı ifade edilmektedir. Su, biyolojik olarak canlıların temel unsurudur. Canlı yapısındaki hücreleri incelediğimizde yaklaşık % 60-80 arasında sudan oluştuğunu görürüz. O halde su olmadan hayatın olması mümkün değildir. Hatta Ünlü biyokimyacı A. E. Needham, Biyolojik Materyallerin Özgünlüğü adlı kitabında, hayatın oluşması için mutlaka sıvı maddelerin varlığının şart olduğunu ifade eder.1

Eğer evrende bulunan madde sadece katı ve gaz halinde olsaydı, hayat hiçbir zaman var olamayacaktı. Çünkü katı maddelerde atomlar birbirlerine çok girift ve hareketsizdir. Bu yapılar, canlı organizmalarda zorunlu olan dinamik moleküler işlemleri imkânsız kılarlar.

1 Balkır F., Suyun Kusursuz Yapısı, İstanbul Üniv. Edeb. Fak. http://yaratilis.com/index. php/suyunkusursuz-yapisi, 2015.

Diğer yandan gazlarda ise moleküller hiçbir istikrar göstermeden serbestçe uçuşurlar. Böyle bir yapı içinde, canlı organizmaların karmaşık mekanizmalarının işlemesi mümkün değildir. Bu durumda, hayat için gerekli olan faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi, sadece sıvı bir ortamın, daha doğrusu sıvıların en mükemmeli olan suyun varlığı ile mümkündür. Diğer bir ifadeyle su, başka hiçbir sıvıyla kıyaslanamayacak kadar hayata uygundur ve gezegenimiz, hayat için tam gerekli miktarda su ile doldurulmuştur.2

Suyun bütün fiziksel ve kimyasal özellikleri, bu sıvının canlı hayatı için özel olarak yaratıldığını göstermektedir.

O halde suyun bütün fiziksel ve kimyasal özellikleri, bu sıvının canlı hayatı için özel olarak yaratıldığını göstermektedir. Demek ki hayat için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine canlı hayatına temel oluşturması için özel olarak tasarlanan suyla hayata kavuşturulmuştur. Yani Allah, suyla bize hayat vermiş, yediğimiz her türlü besini suyla topraktan bitirmiştir. Dolayısıyla tüm bunların bir rastlantı olamayacağı ve ortada kusursuz bir tasarım bulunduğu apaçıktır.

İşin en önemli yanı ise bu gerçekleri, 14 asır önce insanlara yol gösterici olarak vahyedilen Kur’an’da Allah şöyle ifade buyurmaktadır:

O kâfir olanlar, görmediler mi ki göklerle yer bitişik bir hâlde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?3

Diğer bir ayette de şöyle buyurlmaktadır:

“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”4

Suyun Kimyasal Yapısı

Canlı hayatının temelini teşkil eden ve hayatın devamı için gerekli olan su, hidrojen ve oksijen atomlarının birleştirilmesiyle hâsıl edilir. Her bir su molekülü (H2O), 2 hidrojen (H) ve 1 oksijen (O) atomunun son yörüngelerindeki elektronlarını ortaklaşa kullanarak birleşmesiyle (kovalent bağ) teşekkül etmektedir (şekil 1). Oksijen ve hidrojen, serbest hâlde iken, H2 ve O2 molekülleri hâlinde bulunurlar.

2 Needham, A. E., The Uniqueness of Biological Materials, ISBN: 978-0-08-010748-6, Univ. Lect. in Zoology, Oxford, 1965.

3 Enbiya suresi, 30.

4 Nur Suresi, 45.

Biri yanıcı, diğeri ise yakıcı olan bu iki gazın bir araya gelmesinden, ateşi söndürme özelliğine sahip olan suyun meydana gelmesi oldukça ilgi çekicidir.

Şekil 1: Suyun Bohr Modeli5

Dünya atmosferinde bol miktarda hidrojen ve oksijen bulunmasına rağmen, bu iki molekülün oda sıcaklığında birbiriyle reasiyona girmesi son derece zordur. Çünkü suyun oluşması için bu moleküllerin çok yüksek bir sıcaklık ve enerji seviyesinde çarpışmaları gerekir. Bu çarpışma sonucunda, hidrojen ile oksijen molekülünü oluşturan bağlar zayıflar. Böylece bu atomların birleşmesine engel kalmaz. Sıcaklığın artması, moleküllerin enerjilerinin artmasına ve tepkimenin hızlı ilerlemesine vesile olur. Kimyacılar bu durumu “aktifleşme enerjisi” denilen bir kavramla açıklamaktadırlar. Bu kavram moleküllerin tepkimeye girebilmeleri için gerekli olan minimum enerji miktarını ifade eder. Dolayısıyla hidrojen ve oksijen moleküllerinin, tepkimeye girdirilerek suyun teşekkül ettirilebilmesi için enerjilerinin, aktifleşme enerjisinden daha yüksek olması gerekir. Neticede çok özel ve uygun şartların varlığında bu iki atom, kendi aralarında birleştirilerek yeni bir molekül olan su meydana getirilir.

Su Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayette de ifade edildiği gibi bütün canlıların hayat kaynağıdır. Yani Allah, tüm canlıları basit bir sudan yaratmış olduğunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade etmektedir;

“İnsanoğlu neden yaratılmış olduğuna bir baksın. O, (üreme organlarından) fışkıran ve omurga ile kaburga arasındaki bölgeden çıkan ve hayat tohumları ihtiva eden basit bir sudan yaratıldı.”6

O halde Allah, basit ve hakir olan elementlerin oluşturduğu sudan, insan gibi çok mükemmel bir varlık yaratmaktadır. Ünlü bilim adamı Rutherford, yaptığı deneyler neticesinde geliştirdiği atom modelinde, atomu izah ederken şöyle der:

5 Anonim, yaklasansaat.com

6 Tarık Suresi, 86.

“Bir atomun kütlesinin çok büyük bir kısmı ve pozitif yükün tümü, çekirdek denen çok küçük bir bölgede yoğunlaşır. Atomun büyük bir kısmı boş bir uzay parçasıdır.”7

Peki, nasıl oluyor da çok büyük bir kısmı (%99,9) boşluk olan cansız ve şuursuz atomlardan oluşan sudan yaratılmış bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlanıyorlar? Düşünebilen her akıl sahibi, bu mükemmelliğin tesadüfen değil, bu şuursuz ve cansız atomları canlandıran sonsuz ilim ve hikmet sahibi Allah’ın ilmi ve iradesi ile olabileceğini anlar.

Vücuttaki Su Dengesi

Yetişkin bir insanın vücut ağırlığının yaklaşık %50-70’i sudur (şekil 2). Bu oran yaşa, kiloya, boy uzunluğuna, cinsiyete ve kişinin fiziksel etkinliğinin derecesine bağlı olarak değişse de genelde çocuklarda %65-75, erkeklerde %60, kadınlarda ise %50’dir.Kanın %85’inden fazlası, beyin ve kasların ise %75’inden fazlası sudur.8

Yaş ilerledikçe vücuttaki yağ oranı artarken su oranı azalır ve kas dokusu yağ dokusundan daha fazla su ihtiva eder. İnsan vücudundaki suyun 2/3’ü hücrelerin içinde, geri kalanı ise damarlarda, dokular arasında, sindirim sisteminde ve vücut boşluklarında bulunur. Yiyecek ve içeceklerle vücuda alınan su, sindirim sisteminde emildikten sonra kana geçer. Kan dolaşımı ile vücuda dağılır ve kılcal damarlardan çıkarak doku sıvısını oluşturur. Hücre içinde bazı kimyasal tepkimelere eşlik ettikten sonra tekrar kan dolaşımı aracılığı ile böbreklere gelir. Önemli bir kısmı idrar olarak vücudu terk ederken bir kısmı terleme yoluyla deriden, bir kısmı solunum ile akciğerlerden ve bir kısmı da sindirim sistemi vasıtasıyla bağırsaklardan vücut dışına atılır. Algılayıcı ve uyarıcı hücreler sayesinde, vücuttaki suyun azaldığını algılayan beyin, susama hissi ile vücudu uyararak su takviyesi yapılmasını telkin eder.9

İşte bütün bu algılama ve uyarma sistemleri, elbette ilim, irade ve kudret sahibi değildir. Dolayısıyla bunların böyle ilim ve irade gerektiren harika işleri kendilerinin yapmaları imkânsızdır. Kendi kendine veya tesadüfen de olamaz.

Demek ki Cenab-ı Hak, insan vücuduna koyduğu bir takım kanun ve prensiplerle bu işleri sistem içerisindeki bir takım element ve molekül topluluğuna veya beyin gibi birtakım organlara yaptırmaktadır.

7 Petrucci, H., Madura, B., Çev. Edt: Uyar, T., Aksoy, S., İnam, R., Genel Kimya, Palme Yayıncılık,

10. Baskı, s. 42, 2015.

8 Coşkun, M., Tübitak, Bilim ve Teknik Dergisi, Kasım, 2005.

9 Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Su, 2018

Vücuda, günlük su alımının günlük su atımından daha fazla olması su zehirlenmesine sebep olur. Şöyle ki vücudumuzdaki suyun içinde belli oranda tuz, protein, üre, şeker gibi bazı madde ve mineraller bulunmaktadır. Bu oranın fazla su tüketimi ile bozulması, kandaki tuz dengesizliği ve sodyum miktarının azalmasına neden olur. Bu durum kalp, böbrek ve beyin gibi hayati organlarımızı önemli derecede etkileyebilir. Dolayısıyla vücutta normal sıvı hacminin korunması için günlük sıvı alımının günlük sıvı kaybına eşit olması gerekir. Günlük su ihtiyacı yaklaşık 2,5 litre olan yetişkin bir insanda, bu dengenin bozulması durumunda birtakım rahatsızlıklar ortaya çıkar. Su kaybı arttığında vücudun ısı düzeni bozulur. Susuzluk hissi, baş, eklem ve sırt ağrısı oluşur. İdrar rengi koyulaşır, dil ve cilt kurur, tansiyon düşer, nabız hızlanır, halsizlik ve konsantrasyon bozukluğu meydana gelir.10

Şekil 2. Vücuttaki su oranları11

Dünya sağlık örgütü (WHO) verilerine göre, vücut kendi ağırlığına nispeten çeşitli oranlarda su kaybettiğinde bazen ölüm gibi telafisi mümkün olmayan hasarlar oluşabilir. Mesela;

%1 su kaybı: Susuzluk hissi, ısı düzeninde bozulma, performans azalması,

%3 su kaybı: Vücut ısı düzeninin iyice bozulması, aşırı susuzluk hissi,

%4 su kaybı: Fiziki performansın %20-30 düşmesi,

%5 su kaybı: Baş ağrısı, yorgunluk,

%6 su kaybı: Hâlsizlik, titreme,

%7 su kaybı: Fiziksel faaliyet sürerse bayılma,

%10 su kaybı: Bilinç kaybı,

%11 su kaybı: Vücut dirençsizliği, ölüm tehlikesi,

%12 su kaybı: %97 oranında ölüm,

%15 su kaybı: %100 ölümle sonuçlanabilir.

10 Kılıç, Ö., Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, 556. Sayı Eki, Mart, 2014.

11 Bilim ve Teknik Dergisi, Mart-2014

Hâlbuki yeteri kadar su tüketildiğinde vücudun ihtiyacı olan eser elementlerin çoğu karşılanır. Bu durum cildin güzelleşmesine ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine vesile olur.12,13

Bütün bunlar göstermektedir ki canlı hayatının devamı için gerekli bütün dengeler, suyun varlığı sayesinde devamlılığını sürdürmektedir.

Su İnsan İçin Bir Hayat Kaynağıdır

Allah’ın rahmet, inayet ve şefkatinin eseri olarak yaratılan su, insan hayatı için oksijenden sonra gelen en önemli maddedir. Canlılar için bir besin kaynağı olmasının yanında, içerisinde bulundurduğu mineral ve bileşiklerle de vücudumuzdaki her türlü biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesinde olağanüstü derecede etkin bir rol oynamaktadır. Diğer yandan oksijen ve besin öğelerini hücrelere taşır ve hücrelerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gerekli olan katı maddelerin çözünmesini sağlar. Hücredeki proteinlerin diziliş yapısını düzenler ve hayatın organize edilmesine yardımcı olur. Vücudumuzun pH dengesinin korunmasının yanında, besinlerin hücrelerdeki molekül ve organellere dağıtılması ve artık maddelerin ilgili yerlere taşınmasına kadar pek çok görev alır. Bu da göstermektedir ki su, insan için bir hayat kaynağı olup, susuz hayat düşünülemez.14,15,16 O halde canlıyı yaratan kimse, hayat

için gerekli olan suyu yaratan da odur.

Suyun Yerküredeki Dağılımı

Bilindiği üzere, küre şeklindeki dünyamızın yaklaşık %71’i sularla kaplı olup geri kalanını da karalar oluşturur. Yerkürede toplam olarak 1,4 milyar km3 su bulun-maktadır.17

Ancak, bu miktarın tamamına ulaşılabilmesi ve kullanılabilmesi teknik ve ekonomik olarak mümkün değildir. Zira bu suların % 97,5’i deniz ve okyanuslarda tuzlu su olarak bulunmakta iken, sadece % 2,5’lik kısmı tatlı sudur (buzullar, göller, akarsular, yer altı suyu). Yeryüzünde bulunan tatlı suyun %68’i buzullarda, %30’u ise yeraltında bulunmaktadır. Akarsular, göller ve bataklıklar gibi yüzey suları, tatlı suyun yalnızca % 0,3’ünü oluşturmaktadır.18

12 Kılıç, Ö., Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, 556. Sayı Eki, Mart, 2014.

13 Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Watercycle, 2018.

14 Baysal, A., Genel Beslenme Bilgisi. Ankara: Hatipoğlu Yayınevi. Ankara, 1989.

15 Hımes, J.H., Anthropometrics Assessment of Nutritional Status. New York: A John Wiley and Sons. Inc. Publication, 1991.

16 Atabey, E., Tıbbi Jeoloji. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları, 88, 210 s, Ankara, 2005.

17 Gleick, P.H., Water Res. Encyclopedia of Climate and Weather, Oxford Univ. Press, New York, Vol. 2, pp. 817-823, 1996

Aslına bakılırsa, tuzlu sudan müteşekkil tüm denizler ve okyanuslar da canlı hayatına hizmet eder. Zira hayatın devamı için gerekli olan tatlı suyun canlılara ulaştırılması, denizlerdeki suların buharlaştırılıp bulutlara yüklenmesi ve tekrar arıtılmış olarak yeryüzüne düşürülmesi ile mümkün olur.19

Kur’an-ı Kerim’de; “Gökten su indiren O’dur. Ondan hem kendiniz için içecek su hem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verir. Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır”20 şeklindeki ayetlerde bu durum çok güzel ifade edilmiştir.

Bu Kadar Fazla Miktarda Su Dünyamıza Nereden Geldi?

Yukarıda suyun oluşabilmesi için moleküllerin yüksek ısıda çarpışmaları gerektiğini ifade etmiştik. Ancak şu anda yeryüzünde, suyun oluşmasını sağlayacak kadar yüksek ısı olmadığına göre, bu kadar fazla miktarda su dünyamıza nereden geldi ya da nasıl teşekkül etti?

Akarsuların devamlı kullanılmasına rağmen bitmemesi, nehirler, çaylar ve çeşmelerin kurumaması, suyun, kapalı bir ekosistem olan Dünya'da devri daim hâlinde ilahi bir kudret eliyle dolaştırılmasından kaynaklanır.

Suyun oluşması için gerekli olan ısının, Dünya’nın başlangıcında var olduğu düşünülmektedir. Yani Dünya’nın, dörtte üçlük kısmını meydana getiren suyun, bu devrede hâsıl edildiği tahmin edilmektedir.

Bilim adamları, Dünya’nın ilk zamanlarında suyun iki temel etkenle ortaya çıktığına inanıyorlardı. Birincisi yanar dağlardan fışkıran gazlarla birlikte su buharının da çıkması ve bu su buharının bulutları, ardından da yağmuru

oluşturduğuydu. İkincisi ise buzlardan oluşan küçük kuyruklu yıldızların ve donmuş asteroitlerin Dünya’ya çarpmalarıyla geldiği düşünülüyordu. Bugün kullandığımız suyun milyonlarca yıldır dünyada bulunduğu ve miktarının çok fazla değişmediği doğrudur. Dünyada su hareket eder, hal değiştirir, bitkiler, hayvanlar ve insanlar tarafından kullanılır. Fakat gerçekte, miktarında belirgin bir azalma ya da artma olmaz. Zira akarsuların devamlı kullanılmasına rağmen bitmemesi, nehirler, çaylar ve çeşmelerin kurumaması, suyun, kapalı bir ekosistem olan Dünya’da devri daim halinde ilahi bir kudret eliyle dolaştırılmasından kaynaklanır. Yani su, önce buharlaştırılarak atmosfere yükseltilir ve bulutlara yüklenerek taşınır. Sonra orada soğutulup yoğunlaştırılır. Yağmur, kar veya dolu şeklinde arıtılmış ve tazelenmiş olarak, yeniden yeryüzüne döndürülür (Şekil 3).

18 Özer, Z., Su Döngüsü, Yeni Ufuklara, Tübitak, Bilim ve Teknik Dergisi, Kasım 2005 Sayısı Eki, s.19.

19 Özer, Z., Su Döngüsü, Yeni Ufuklara, Tübitak, Bilim ve Teknik Dergisi, Kasım 2005 Sayısı Eki, s.19

20 Nahl Suresi, 10-11.

İşte ilahi bir kanun olan su döngüsü, adeta su arıtma ve taşıma işi yapan bir devri daim makinesi olarak çalışır.21

Allah bu gerçeği, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?”22

.

Şekil 3. Yer Küredeki hidrolojik döngü23

Şayet suyun, hidrolojik döngü de denilen kara ve denizler arasındaki dolanımı olmasaydı, mevcut suyun hepsi denizlerde toplanacaktı. Denizlerdeki tuzlu olan bu su ise karadaki canlılar tarafından kullanılamayacak, hatta denizlerden uzak olan yerlerde hiç su kalmayacağından, hayat da olmayacaktı. O halde su döngüsü ile ihtiyacı olan yerlere su gönderiliyor. Kirletilen sular arındırılarak tekrar insanların ve diğer canlıların imdadına yetiştiriliyor. Öyleyse bütün canlıların hayat kaynağı olan suyun dünyadaki döngüsü tesadüf eseri olamaz.Demek ki bütün bu işler, sistem içindeki canlıların ihtiyacını bilen ve sistemi ona göre tasarlayan bir kudretin iradesi ile olmaktadır.

21 Nelson, D.L. and Cox, M.M., Lehninger Principles of Biochemistry, International Edition, Chapter 2, Water (7th edn) New York, 1328 pp, ISBN 9781319108243 (2017)

22 Vakıa Suresi, 68–69.

23 https://docplayer.biz.tr

Yağmur Yeryüzüne Bir Ölçü İle İndirilmektedir

Kirletilen sular arındırılarak tekrar insanların ve diğer canlıların imdadına yetiştiriliyor. Öyleyse bütün canlıların hayat kaynağı olan suyun dünyadaki döngüsü tesadüf eseri olamaz.

Allah her şeyi bir ölçü ile yaratmıştır. “O Allah ki gökten bir ölçü ile su indirir”24 ayetinde ifade edildiği gibi, yağmur da yeryüzüne şaşmaz bir ölçü içinde indirilmektedir. Mesela yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaştırıldığı hesaplanmıştır. Bu aynı zamanda, bir saniyede Dünya’ya yağdırılan yağmur miktarıdır. Yağmur bulutları yeryüzünden minimum 1200 metre yukarıda bulunurlar. Normalde bu yükseklikten bırakılan yağmur damlasının, giderek hızlanıp, yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla yere düşmesi gerekir. Hâlbuki yağmur damlalarının ortalama sürati sadece 8-10 km/saattir.25

Yağmur bulutları yeryüzünden minimum 1200 metre yukarıda bulunurlar. Normalde bu yükseklikten bırakılan yağmur damlasının, giderek hızlanıp, yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla yere düşmesi gerekir. Hâlbuki yağmur damlalarının ortalama sürati sadece 8-10 km/saattir.

Bunun sebebi ise, yağmur damlasının at-mosferin sürtünme etkisini artıran ve yere daha yavaş düşmesini sağlayan bir biçimde yaratılmış olmasıdır. Eğer yağmur damlası farklı bir şekilde olsaydı veya atmosferin sürtünme özelliği bulunmasaydı, her yağmur yağışında yeryüzü ve üzerinde yaşayan canlılar çok büyük bir felaketle karşı karşıya kalacaktı.

Bu ölçü, deniz ve karaların yeryüzündeki oranlarına bakınca da kendini gösterir. Farz edelim ki yeryüzünün dörtte üçü su değil de kara olsaydı. Bu durumda kurak bölgelerin ve çölleşmiş toprakların çok artması kaçınılmaz olurdu. Şayet su, şu anki miktarından fazla olsaydı, bu kez de insanlara hayat ve tarım açısından az bir alan kalır ve aşırı yağmur alacağı için sel felaketleri yüzünden toprak verimsizleşirdi.

Allah’ın sonsuz kudretinin eseri olan bu harika yapının Kur’an’î bakış açısıyla izahı da şöyledir:

“Evet, arzın evvel-i hilkatine bakıyoruz ki mâyi (sıvı) hâline gelen bir madde-i seyyâleden (akıcı maddeden) taş ve taştan toprak halk edilmiş. Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı (üzerinde durulamazdı). O mâyi taş olduktan sonra demir gibi sert olsaydı, kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin (yerde oturanların) hâcetlerini (ihtiyaçlarını) gören bir Sâni-i Hakîmin hikmetidir.”26

24 Zuhruf Suresi, 11.

25 Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Watercycle, 2018.

Güneş Sistemindeki Diğer Gezegenlerde Su Var mı?

Hayatın temel kaynağı olan suyun, Güneş sisteminde bulunan gök cisimlerinin birçoğunda mevcut olduğu tespit edilmiştir. Ancak hiçbirinde gezegenimizdeki şekliyle bulunmaz. Zira bir kısmında gaz, bir kısmında ise katı buz halinde bulunmaktadır. Bu sebeple Dünya’dakine benzer bir hayat biçiminin var olmasına elverişli değillerdir. Mesela Venüs gezegeninin atmosferi, Dünya atmosferine benzer bir kimyevî yapıya sahip olsaydı, hayat için uygun şartlar olabilirdi. Fakat atmosferindeki sera gazlarının etkisiyle yüzeyindeki sıcaklık 1000

Su, bütün fizik ve kimya kurallarına muhalif olarak, canlı hayatın var ola-bilmesine en uygun şekilde yaratılmıştır.

°C’ye kadar yükselebildiğinden, Venüs hayat için elverişli şartlara sahip bir gezegen değildir.27

Venüs gibi Mars’ın da jeomorfolojik özelliklerine bakılarak bir zamanlar sıvı suya sahip olduğu düşünülmektedir. Ancak Mars bugün o kadar soğuktur ki yüzeyinde suyun sıvı hâlde bulunabileceği herhangi bir bölgesi bulunmamaktadır. Dünya dışındaki diğer gezegenler de Güneş’e olan uzaklıklarına göre benzer özelliklere sahiptirler.28,29

Yerküre hayata elverişli olacak şekilde Güneş’e en uygun uzaklıkta yaratılmıştır. Diğer bir ifadeyle Dünya’nın Güneş sistemindeki konumu, tam olarak canlı hayatına uygun olacak bir noktadadır.

SUYUN OLAĞANÜSTÜ ÖZELLİKLERİ

Su, Hayata Göre Özel Olarak Tasarlanmıştır

Su, hayatın temelini teşkil edecek şekilde özel olarak tasarlanmış, her türlü fiziksel ve kimyasal özelliği ile özellikle hayat için var edilmiş bir maddedir. Kimyasal formülü H2O olan saf su renksiz, kokusuz ve tatsız olup, dünya üzerindeki en mucizevî maddelerden biridir. Yapı itibariyle suya benzeyen hidrojen sülfür (H2S), hidrojen selenür (H2Se) ve hidrojen tellür (H2Te) gibi periyodik tabloda oksijenle aynı grupta bulunan elementlerin hidrojenli bileşiklerinin özellikleri, kükürtten başlayarak hafif elementten ağır elemente doğru düzenli olarak değişiklikler gösterir. Mesela söz konusu bileşiklerin hâl değişimleri (katı hâlden sıvı hâle, sıvı hâlden de gaz hâline geçiş dereceleri) arasında belli bir kural vardır. Bu kurala göre, bir molekülün, molekül kütlesi azaldıkça erime ve kaynama noktası da düşer. Ancak su molekülleri arasında oluşan çok sayıda hidrojen bağından dolayı, su bu kurala uymaz.30

Normalde yaklaşık -100 ºC’de donması gerekirken 0 ºC de buz hâline gelir. -80 ºC’de kaynaması gerekirken +100 ºC de kaynayarak olması gerekenden 180 oC daha yüksek sıcaklıkta gaz hâline geçer ( Tablo 1 ve Şekil 3).

Tablo 1. Yapı itibarıyla su benzeri bileşiklerin erime ve kaynama sıcaklıkları

MOLEKÜL FORMÜLÜ ve ADI

MOLEKÜL AĞIRLIĞI

ERİME SICAKLIĞI

KAYNAMA SICAKLIĞI

H2Te (Hidrojen Tellür)

129 gr/mol

− 49 °C

− 4 °C

H2Se (Hidrojen Selenür)

80 gr/mol

− 64 °C

− 42 °C

H2S (Hidrojen Sülfür)

34 gr/mol

− 83 °C

− 60 °C

H2O ( Su )

18 gr/mol

0 °C

(−100 °C olmalıydı)

+100 °C

(−80 °C olmalıydı)

Şekil 4. Oksijenle aynı grupta bulunan elementlerin hidrojenle olan bileşiklerinin erime ve kaynama sıcaklık-larına ait grafikler31

Suyun bu davranışı hayatın devamı için tam da olması gerektiği gibidir. Eğer suyun yapısı bir anda değişip benzerleri (H2S, H2Se, H2Te) gibi davransa idi, tüm sular buhar hâline dönüşürdü ve birbirini izleyen felaketlerle yeryüzünde hayat kâbusad önerdi. Ya da en basitiyle kanın büyük bir kısmını teşkil eden su, damarlarda adeta kaynardı. O halde su, bütün fizik ve kimya kurallarına muhalif olarak, canlı hayatın var olabilmesine en uygun şekilde yaratılmıştır.

26 Nursi, B, S. Sözler. Türkiye Diyanet vakfı Yayınları-600.2.baskı, Ankara, 2016, s. 836.

27 Ocak, M. E. Anonim, Yaşanabilir Gezegenler, 2014.

28 Ocak, M. E. Anonim, Yaşanabilir Gezegenler, 2014.

29 Seager, S., Exoplanet Habitability, Science, Cilt 340, s. 577, 2013.

30 Petrucci, H., Madura, B., Çev. Edt: Uyar, T., Aksoy, S., İnam, R., Moleküller Arası Kuvvetler, Sıvılar ve Katılar, Genel Kimya, İlkeler ve Modern Uygulamalar, 10. baskı, s. 501, 2015.

31 Petrucci, H., Madura, B., Çev. Edt: Uyar, T., Aksoy, S., İnam, R., Moleküller Arası Kuvvetler, Sıvılar ve Katılar, Genel Kimya, İlkeler ve Modern Uygulamalar, 10. baskı, s. 501, 2015.

Su Molekülleri Arasındaki Hidrojen Bağları

Normal şartlarda gaz hâlindeki iki element olan hidrojen ve oksijenden teşekkül eden su molekülünün kütlesi 18 gr/mol’dür. Ortada konumlanmış bir oksijen atomuna bağlı iki hidrojenden oluşan su molekülünün geometrik şekli, kolları arasında 104,5°’lik açı bulunan bir “V” harfine benzemektedir (Şekil 5). Oksijen atomunun elektronegativitesi (bağ yapımında kullanılan elektronların bağı oluşturan atomlar tarafından çekilme gücü) yüksek olduğundan, bağ elektronlarını kendine doğru cezbetmekte ve elektronların tercihen oksijenin tarafında yoğunlaşmasına sebep olmaktadır. Böylece oksijen atomu kısmi olarak negatif, hidrojen atomları ise pozitif bir karakter kazanmaktadır (Şekil 6).

Bu durum su molekülünün polar bir yapıya sahip olmasını sağlamaktadır. İşte suyun polar (çift kutuplu) yapısı, suyu hayatın vazgeçilmez maddesi yapan en önemli özelliklerinden biridir. Zira bu yapısı ile su, çok değişik katı maddeleri çözebilmekte ve biyolojik çözücü olarak görev yapmaktadır.32

Şekil 5. Sudaki hidrojen bağları

Şekil 6. Buzdaki hidrojen bağları

Diğer yandan oksijen atomuna ait bağ yapmamış olan 2 elektron çiftinin komşu su moleküllerindeki hidrojen atomlarıyla kısmi bir pozitifliknegatiflik ilişkisi kurması ve bu atomları kendine çekmesi nedeniyle oluşan “hidrojen bağları” her bir su molekülünün 4 su molekülüyle daha bağ yapmasına vesile olmaktadır. İçerisinde hiçbir yabancı madde ihtiva etmeyen saf su, molekülleri arasında teşekkül eden çok sayıdaki bu hidrojen bağlarından dolayı polimer bir yapıya sahip olup (H2O)n formülü ile gösterilir. Formüldeki “n” değeri sıcaklık ve basınç gibi bir takım parametrelere bağlı olarak değişiklik gösterebilir. İşte suyun kaynama sıcaklığının 100 oC gibi oldukça yüksek oluşu yaptığı çok fazla sayıdaki bu hidrojen bağlarından kaynaklanmaktadır.33, 34

32 Nelson, D.L. and Cox, M.M., Lehninger Principles of Biochemistry, International Edition, Chapter 2, Water (7th edn) New York, 1328 pp, ISBN 9781319108243 (2017)

Suyun katı hâli olan buz, X ışınlarıyla incelendiğinde, oldukça aralıklı, gevşek bir istiflenme ile her bir hidrojen atomunun iki oksijen atomu arasında yer aldığı ve moleküllerin içi boş bir altıgen (hekzagonal) yapı biçiminde düzenlendiği gözlenir (Şekil 6). Yapısındaki geniş boşluklardan dolayı buzun yoğunluğu suyunkinden düşüktür. Buz ısıtılırsa artan enerji, molekül veatomların daha hızlı titreşimlerine sebep olur ve hidrojen bağları gerilir.

Eğer suyun akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi.

Erime noktasına ulaşıldığında artan enerjiden dolayı kristal yapı bozulur ve buz 0 oC’de sıvı hâle geçer. 0 oC’de ki suda hidrojen bağlarının buzdakinden daha uzun olmasına rağmen daha çok eğilip bükülebilmelerinden dolayı sıvı moleküllerin grupları buzdakinden daha yoğun olarak bir araya gelebilirler. Bu yoğunlaşma +4 oC’ye kadar devam eder. Fakat bu sıcaklığın üstünde moleküllerin artan enerjisi gruplanmalara karşı direnç gösterir ve yoğunluk gitgide azalır. Çok sayıdaki hidrojen bağlarının güçlü çekim kuvveti nedeniyle, su, kendisine benzer moleküllerin hepsinden daha geniş bir sıcaklık aralığında sıvı hâlde kalabilmektedir. Normalde suyun kaynama noktası 100 °C’dir. Ancak su, buharlaşmak için her zaman 100 °C’de kaynamayı da beklemez. Moleküler yapısı nedeniyle her sıcaklıkta buharlaşabilen su, dünya üzerinde her üç hâlinde de (katı, sıvı, gaz) gözlenebilmektedir. Böyle olmasaydı, sıcaklığın çok düşük olduğu kutup bölgelerindeki atmosferde su buharının bulunması mümkün olmazdı.

Su Niçin Akışkandır?

Kovalent bağa nispeten, hidrojen bağı çok zayıf bir bağdır. Ömrü 1-20 pikosaniye (1 ps =10-12 s) gibi aklımızın kavrayamayacağı kadar kısa olup yaklaşık olarak bir saniyenin yüz milyarda biri kadardır. Ancak çok büyük sayılarda hidrojen bağı yapabilme kapasitesine sahip su molekülleri arasındaki bağlardan biri kırıldığında, hemen bir diğeri hâsıl edilir. Dolayısıyla tüm sistemde hidrojen bağı miktarı sabit kalır. Böylece su molekülleri, bir taraftan birbirlerine tutunurken, diğer taraftan zayıf bir bağla birbirlerine bağlandıklarından, akışkan olurlar (viskozite).

33 Mutluay, H., Demirak, A., Su Kimyası, İstanbul Üniv., Su Ürünleri Fak., Beta Basım Yayın Dağıtım A.Ş. İstanbul, 1996.

34 Gül, Ş., Su Kalitesi ve Kimyası, Çukurova Üniversitesi, Adana, 1998.

Şayet bağlar, daha da zayıf olsaydı, su molekülleri, parçalanır ve gaz hâline dönüşerek işe yaramaz hâle gelirdi. Olduğundan güçlü olsalardı, bu sefer de su yeterince akışkan olmazdı. Peki acaba bu hayati sıvı, biraz daha az ya da fazla akışkan olsaydı, bizim için fark eder miydi?

Suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, hayat için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır ama su, bu kadar farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle var edilmiştir.

Elbette! Eğer suyun akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Mesela suyun, sıvı hidrojen kadar yüksek bir akışkanlığı olsaydı, tahrip edici etkiler karşısında hassas moleküler yapıların, su tarafından desteklenmesi mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı hayatını sürdüremeyecekti.

Suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, proteinler, enzimler gibi makro moleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri imkânsız hâle gelecekti.

Öte yandan suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, proteinler, enzimler gibi makro moleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri imkânsız hâle gelecekti. Aynı şekilde hücre bölünmesi de imkânsızlaşacaktı. Hücrenin tüm hayat faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre hayatı mümkün olmayacaktı. Hücrelerin embriyogenez (anne rahmindeki gelişim) sırasındaki hareket etme ve sürünme kabiliyetlerine bağlı olan daha yüksek organizmaların gelişimi ise, suyun akışkanlığının çok az düşük olması durumunda, kesinlikle gerçekleşemeyecekti.35

Demek ki suyun yüksek akışkanlık değeri, bizim için hayati öneme sahiptir. Eğer suyun akışkanlığı, balın ya da katranın akışkanlığı kadar az olsaydı, bu durumda %95’i su olan böyle bir kanı hiçbir kalp pompalayamayacaktı ve kanın kılcal damarlar yoluyla taşınması imkânsızlaşacaktı. O halde, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da hayat için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır ama su, bu kadar farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle bir Sanii Hakîm tarafından en özel şekilde ve hayatın devamını sağlayacak tarzda yaratıldığını göstermektedir.

35 Denton, M., The Wonder of Water: Water's Profound Fitness for Life on Earth and Mankind (The Privileged Species Series), Sept. 11, 2017.

Su Mükemmel Bir Çözücüdür

Polar bir yapıya sahip olan suyun oksijeni, herhangi bir molekülün pozitif yüklü kısımlarıyla, hidrojeni ise negatif yüklü kısımlarıyla bağ yapar. Şayet bu bağlar, o molekülü, bağlı olduğu diğer moleküllerden ayıracak kadar güçlü ise, çözünme denilen olay gerçekleşir. Mesela suya atılan sodyum klorürün (NaCl) pozitif yüklü iyonlarının (Na+) suyun oksijeniyle, negatif yüklü iyonlarının (Cl-) ise suyun hidrojeniyle bağ yapması, NaCl’ün su içerisinde çözünmesine vesile olur. Teorik olarak birçok madde, su içerisinde az veya çok oranda çözünür. Dolayısıyla su, bu özelliği ile mükemmel bir çözücüdür. Yapı itibarıyla suya benzer şekilde, iki hidrojen atomuyla bağ yapan başka elementler de vardır. Ancak dipol (ikiz elektrik kutbu) oluşturmadıkları için, bu moleküller su ile aynı fiziksel özelliklere sahip değillerdir.36

Mesela yağmur suyu saf suya en yakın örnektir. Ancak renksiz, kokusuz ve tatsız olan saf su içilebilir bir su değildir. O hâlde insanlar için suyun içilebilir olması, içerisinde çözünmüş hâlde bulunan minerallerin oranına bağlıdır. Dolayısıyla yağmur suyu yeryüzüne iner ve buradan da yeraltına sızarken toprak içerisinde bulunan çeşitli mineralleri gerektiği kadar çözerek içilebilir bir hâl alır. Şayet su molekülü polar olmayıp söz konusu mineralleri çözemeseydi ya da gereğinden fazla çözseydi, bu durumda oluşabilecek berbat bir tat veya kötü kokulu su içilebilir miydi? İçilse bile böyle bir hayattan zevk alınır mıydı?

İşte böyle suyun her yönüyle insana göre en güzel şekilde tanzim edilmiş, insanın koku ve tat alma duygularına göre ayarlanmış olması, insanın ihtiyacını bilen sonsuz hikmet sahibi bir yaratıcının eseri olduğunu göstermektedir. Başka şekilde olamaz. Öyleyse suyu yaratan, insanı yaratandan başkası değildir.

Su, Diğer Sıvılar Gibi Aynı Özelliklerde Yaratılmış Olsaydı Ne Olurdu?

Suyun termal (ısıyla ilgili) özellikleri hayatın sürekliliğinde büyük rol oynar. Mesela bilinen tüm sıvılar ısıları düşürülünce büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hâle gelir. Bu sebeple sıvı maddelerin katı hâlleri, sıvı hâllerine nispeten daha ağırdır. Ancak su, bilinen tüm sıvıların aksine, sıcaklık +4 °C’ye düşünceye kadar büzüşürken, bu sıcaklıktan sonra birdenbire genleşletilmeye başlar. Su, en yoğun hâlini yaklaşık +4 °C’de alır.

Dondurulduğunda ise hidrojen bağları arasındaki altıgen geometriden dolayı daha da genleşir (Şekil 6). Böylece hacmi arttığından yoğunluğu azalır. Bu sebeple suyun katı hâli, sıvı hâlinden daha hafiftir. Yani normal fizik kurallarına göre buz, suyun dibine batması gerekirken, yukarı doğru yükselerek su üstünde yüzmesi sağlanır. Böylece su yüzeyi buzla kaplanmış olur. Yüzeydeki buz tabakası hava ile suyu yalıttığından, dışarıdaki hava -50 °C’yi bulsa bile, sıcak kalan alt kısımda hayatın devamı sağlanır. Diğer sıvılardan farklı olarak sadece suya has bu kanun, elbette ki su içerisindeki hayatın devamı için gereklidir. Bu da gösteriyor ki suyun özelliğini de suyun içinde yaşayan canlıların hayat şartlarını da bilen ve idare eden sonsuz hikmet, irade ve kudret sahibinin eseridir.

36 Cavalleri, M., Local Structrue of Hydrogen-Bonded Liquids, Stockholm Universty, 2004.

Su da suyun içinde yaşayan canlılar da aynı iradenin ürünleridir.

Peki, su normal davranış özelliğinde yaratılsaydı ne olurdu? Yani, tüm diğer sıvılar gibi ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı ve buz suyun dibine batsaydı ne olurdu? Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde donan sular batacak ve soğuk mevsimlerde tüm sular donacaktı. Böylece Dünya’daki birçok göl, deniz ve okyanusun büyük bölümü donacak, dev bir buz kütlesi hâline gelecekti. Belki de soğuk bölgelerdeki göl ve denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir suda hiçbir canlı kalmayacaktı. Kısacası eğer su normal sıvı davranış özelliklerinde yaratılmış olsaydı, içinde hayat da olmayacaktı.

Suyun Kendine Has Termal Özellikleri

1 gr buzun 0 °C’de katı hâlden sıvı hâle geçmesi için 80 kalorilik bir ısı enerjisine ihtiyaç vardır. Tam tersi sıvı hâlden katı hâle geçerken ise 80 kalorilik ısı açığa çıkar. Demek ki buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı alınır. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Mesela bir buzu eritmek için ona ısı verildiğinde, buzun sıcaklığı 0 °C’ye kadar yükselir. Sonra biraz daha ısı verilirse, buzun sıcaklığında hiçbir artış olmaz. Yani hâlâ 0 °C’dir. Ancak bu esnada buz yavaş yavaş eriyip su olmuştur. İşte sıcaklıkta herhangi bir fark olmadan, sadece katı hâlin sıvıya ya da sıvı hâlin gaza dönüşmesi için kullanılan bu enerjiye gizli ısı denir.37

Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun buharlaşma gizli ısısı, su molekülleri arasındaki hidrojen bağlarından dolayı bilinen tüm sıvılarınkinden daha yüksektir. Bu yüzden 100 °C’de 1 gr suyu tamamen buharlaştırabilmek için 540 kalorilik ısı enerjisi gerekir. Suyun gizli buharlaşma ısısının yüksekliği, canlı sisteminin izotermal (sabit sıcaklık) olarak davranmasında önemli bir katkıya sahiptir. Mesela subuharlaşırken, fazla miktarda ısı enerjisi kullandığından suyun sıcaklığında bir düşme olur. Bütün memeli canlılar, aşağı yukarı aynı vücut sıcaklığına sahiptirler. Yaklaşık 35-40 °C arasında değişen bu sıcaklık, insanlarda da normal şartlarda 36 °C civarındadır.

37 Perrot, P., A to Z of Thermodynamics. Oxford University Press. ISBN 0-19-856552-6., 1998.

Bu çok hassas bir ısıdır ve mutlaka sabit tutulması gerekir. Vücut sıcaklığı birkaç derece düştüğünde donma tehlikesi ile karşı karşıya geliriz. Birkaç derece yükseldiğinde ise ciddi biçimde güçten düşeriz. Vücut ısısının 40 °C’nin üzerine çıkması ölüm tehlikesi anlamına gelir ki dayanabileceğimiz en yüksek sıcaklık 42 oC’dir.

Kısacası vücudumuzun ısısı ancak birkaç derece oynayabilecek kadar hassas bir dengeye sahiptir. Ancak vücudumuzun bu noktada önemli bir probkemi vardır. Sürekli olarak hareket etmektedir. Makinelerin çalışmaları da dâhil, bütün fiziksel hareketler, enerji üretimi gerektirirler. Enerji üretimi de her zaman için ısı açığa çıkarır. Normal bir insan 10 kilometrelik yolu bir saat içinde koştuğu zaman, yaklaşık 1000 kalorilik bir ısı açığa çıkarır. Eğer koşu sırasında bu ısı vücuttan atılmazsa, koşan kişinin vücut ısısı o kadar artacaktır ki koşucu daha birinci kilometrenin içinde komaya girecektir.

İşte bu büyük tehlike, suyun sahip olduğu gizli ısı ve yüksek termal kapasite özellikleri sayesinde engellenir. Böyle bir durumda hemen devreye terleme girer. Yani açığa çıkan ısı karşısında vücudun serinletilmesi için terleme mekanizması devreye girecek tarzda yaratılmıştır. Terleme sırasında deriye yayılan su, hızla buharlaşırken ısıyı vücudumuzdan çekip alır ve böylece bizi soğutmuş olur. Bu soğutma o kadar etkilidir ki bazen üşütmeye bile sebep olabilir.

Demek ki vücudumuz, otomatik olarak çalışan böyle bir mekanizmaya sahip yaratılmasaydı, birkaç saat Güneş altında çalışmak ya da birkaç kilometre koşmak bile bizler için öldürücü olabilirdi.

1 gr suyun sıcaklığını 1°C arttırmak için gerekli olan enerjiye suyun özgül ısısı (termal kapasitesi) denir. Suyun özgül ısısı 1 cal/gr oC’dir. Yani 1 gram suyun sıcaklığını 1 derece artırmak için 1 kalorilik ısı enerjisi vermek gerekir.

İşte suyun termal kapasitesi ve gizli ısısının diğer sıvılara göre çok yüksek olması, denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarına vesile olur. Bu aynı zamanda suyun fazla miktarda enerji depolayabildiği anlamına da gelir. Bu sebeple Dünya’da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140 °C’ye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20 °C arasında değişecek şekilde halk edilmiştir. Aynı durum gecegündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır. Karalarda gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı, kurak ortamlarda 20-30

°C’ye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Bu durum sadece denizlere has değildir. Su buharının ısı kapasitesi, suyunkinin yarısı kadar olmasına rağmen, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir sıcaklık dengesi sağlayacak şekilde programlanmıştır. Mesela gecegündüz arasındaki sıcaklık farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur.

Şayet su, havadaki ani sıcaklık iniş ve çıkışlarına aynı oranda tepki verecek şekilde ayarlansaydı, vücudumuz çok büyük oranda su ihtiva ettiğiniden dolayı aniden ateşimiz çıkardı veya aniden donardık.

İşte suyun kendine has termal özellikleri, hem karada ve hem de denizde yaşayan canlılar için büyük önem arz etmektedir. Bu sayede, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların yaşayabileceği sınırlarda tutulmaktadır.

Şayet Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönüşecek ve hayat imkânsızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı.

Sular, Güneş ışınlarını karadan daha az yansıtacak şekilde planlanmıştır. Böylece karalardan daha fazla Güneş enerjisi almasına ama bu ısının kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtılmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla okyanuslar, daha sıcak olan ekvator bölgelerinin serinlemesine vesile olurlar. Böylece sıcaklıkların aşırı yükselmesi engellenirken, kutup bölgelerinin ise soğuk suları ısıtılarak aşırı soğumaya müsaade edilmez. Eğer suda bu özellikler olmasaydı, yeryüzünde çok daha farklı sıcaklık dalgalanmaları gözlenecekti. Özellikle oluşacak çok soğuk şartlar, hayatı olumsuz etkileyecek veya hayat olmayacaktı. Ayrıca suyun sıcaklığı da hava sıcaklığı gibi kısa sürede önemli derecede değişseydi, suda yaşayan canlılar bu değişime dayanamayarak ölürlerdi.

Henderson,38 suyun tüm bu termal özelliklerini inceledikten sonra su ile ilgili şu yorumları yapmaktadır:

1-Dünya’nın ısısını düzenlemeye ve dengelemeye

2-Canlılardakiısı dengesinin mükemmel bir biçimde korunmasını

3-Meteorolojik çevirimleri destekler. Dolayısıyla tüm bu etkiler, olabilecek en yüksek uygunlukta gerçekleşmektedir ve başka hiçbir madde bu yönden su ile

38 Henderson, L., The Fitness of the Environment, Beacon Press, s. 105, 1958.

Bu son derecede mükemmel dengeler, tesadüf ve tabiatın değil, ancak sonsuz adalet ve hikmet sahibinin eseridir.

Suya Verilen Kohezyon ve Adezyon Kuvvetlerinin Özellikleri

Suyun bir başka özelliği de onun Kohezyon ve Adezyon Kuvvetlerine sahip olarak yaratılmış olmasıdır.

Bir sıvı damlası bir yüzey boyunca film hâlinde yayılırsa, sıvı bu yüzeyi ıslatır. Sıvı damlasının bir yüzeyi ıslatması ya da yüzeyde küresel damla hâlinde kalması, adezyon ve kohezyon olarak adlandırılan iki moleküller arası kuvvete bağlıdır. Kohezyon kuvvetleri benzer, adezyon kuvvetleri ise faklı moleküller arasındaki çekim kuvvetleridir (Şekil 7). Eğer kohezyon kuvvetleri, adezyon kuvvetlerinden daha büyükse damla biçimini korur. Eğer adezyon kuvvetleri yeterince büyükse, damlanın dağılması sırasında yapılan iş, sıvının bir film hâlinde yayılması için gereken enerjiyi karşılar. Böylece sıvı bulunduğu yüzeyi ıslatır.39

Dolayısıyla su molekülleri arasındaki çekim kuvvetine kohezyon denirken, suyun bulunduğu yüzeye tutunma kuvvetine ise adezyon denir.

Şekil 7. Kohezyon ve Adezyon kuvvetleri (www.yenibiyoloji.com)

Kohezyon özelliği, su moleküllerinin, moleküller arasındaki hidrojen bağlarından dolayı birbirlerine tutunarak dağılmayıp bir arada kalmalarını sağlar. Diğer yandan, polar yapısından dolayı suyun, konulduğu kabın şeklini alıp bulunduğu yüzeye yapışarak ıslatması ise adezyon özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu özellik sayesinde ağaçların topraktan aldıkları su, kılcal borularındaki hücre zarlarına tutunup, yer çekimine karşı koyarak metrelerce yükseklikteki yapraklara kadar tırmandırılmaktadır.

39 Petrucci, H., Madura, B., Çev. Edt: Uyar, T., Aksoy, S., İnam, R., Moleküller Arası Kuvvetler, Sıvılar ve Katılar, Genel Kimya, İlkeler ve Modern Uygulamalar, 10. baskı, s. 501, 2015.

Suyun Yüzey Gerilimi Hayat İçin Özel Ayarlanmıştır

Suyun bir diğer hayati özelliği ise yüzey gerilimidir. Mesela bir toplu iğnenin suya bırakıldığında, suyun yüzeyinde yüzmesi oldukça şaşırtıcıdır. Hâlbuki iğnenin yapıldığı çelik sudan çok daha yoğundur ve yüzmemelidir. Bunun yanında bazı böcekler de suyun yüzeyinde rahatlıkla yürüyebilmektedir. Peki, bunlar suyun üzerinde nasıl durabilirler? Bu soru ancak suyun yüzey gerilimi ile cevaplandırılabilir.

Su, Dünya üzerindeki hayatın devamı için yaratılmış bir mucizedir ve bilinçli bir tasarımdır.

Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, sadece Dünya üzerinde bulunması elbette bir tesadüf değildir.

Yüzey gerilimi, bir sıvının yüzey alanını artırmak için gereken enerji ya da iştir. Bu gerilim, su yüzeyindeki moleküllerin birbirleriyle ve alt kısımda kalan moleküllerle hidrojen bağı oluşturacak şekilde yaratılmış olmasından kaynaklanır. Suyun içindeki moleküller her yönden komşu moleküllerle kuşatıldıkları için, üzerlerine etkiyen toplam kuvvet sıfır olup potansiyel enerjileri düşüktür. Yüzeydeki moleküllerin ise sadece bir tarafı diğer su molekülleriyle çevrili olduğundan, bunlar içeriye doğru net bir kuvvetle çekilirler (Şekil 8).

Şekil 8. Suyun yüzey gerilimi41

Bu durum yüzeyde bir gerilime sebep olup yüzeyin minimum olmasını sağlar. Hacimleri eşit birçok geometrik şekil içinde yüzey alanı en az olan küre olduğundan, su damlalarının küre şeklini alması da yüzey geriliminin en az yüzey oluşturacak şekilde molekülleri hareket ettirmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun sonucu olarak, olabildiğince çok molekül sıvının içerisine gitmeye çalışırken, olabildiğince az molekül de sıvı yüzeyinde kalır. Bu yüzden sıvılar yüzey alanlarını minimumda tutma eğilimindedirler.40

Her sıvının yüzey gerilimi farklıdır. Su, diğer tüm sıvılardan daha yüksek bir gerilime sahiptir. Su yüzeyinde yüzen nesne üzerine etkiyen ağırlık kuvvetinin yaptığı iş, su yüzeyini genişletmek için gereken enerjiden daha büyük olmadıkça, nesne su yüzeyinde kalır.

İşte gemileri su üstünde tutan şey de aynı yüzey gerilimidir. Şayet suyun bu özelliği olmasaydı gemilerin varlığından söz edilemezdi. Aynı zamanda suda yaşayan balıklar ve diğer canlılar da su altında yaşamak ve yüzmek için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklarından dolayı, belki de su altında bu kadar canlı türü de olmayacaktı.

Bu son derece planlı, programlı ve ölçülü işler ne su zerrelerinin eseri ve ne de tabiat ve tesadüfün eseri olamaz.

Bütün bunlar, ancak hem suda yaşayan canlıları yaratan ve hem de suyu yaratan aynı Zat’ın sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve inayetinin eseridir.

SONUÇ

Suyun hayata uygun kusursuz tasarımı ve hayatın en ince ayrıntılarına göre ayarlanıp planlanmış olması, tesadüflerle izah edilemeyecek kadar karma-şık ve mükemmeldir.

Kâinatta yaratılmış olan her molekül son derece hassas dengelerle meydana gelmiş özel bir tasarımdır. Ancak bu tasarımlardan belki de en önemlilerinden ve hayat için en gereklilerinden biri “su” molekülüdür. Su, Dünya üzerindeki hayatın devamı için yaratılmış bir mucizedir ve bilinçli bir tasarımdır.

Suyu diğer tüm sıvılardan farklı kılan bu olağanüstü özellikleri, suyun hayat için özel tasarlanmış olduğunu göstermektedir.42

Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, sadece Dünya üzerinde bulunması elbette bir tesadüf değildir.

Demek ki suyun hayata uygun kusursuz tasarımı ve hayatın en ince ayrıntılarına göre ayarlanıp planlanmış olması, tesadüflerle izah edilemeyecek kadar karmaşık ve mükemmeldir. Elbette böyle mükemmel bir eser, ancak sonsuz bir ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın eseri olarak açıklanabilir, başka olamaz.

40 Petrucci, H., Madura, B., Çev. Edt: Uyar, T., Aksoy, S., İnam, R., Moleküller Arası Kuvvetler, Sıvılar ve Katılar, Genel Kimya, İlkeler ve Modern Uygulamalar, 10. baskı, s. 501, 2015.

41 www.fenodevi.com

42 Henderson, L., The Fitness of the Environment, Beacon Press, s. 105, 1958.

Prof. Dr. Rahmi KASIMOĞULLARI

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü, Kütahya/TÜRKİYE, [email protected]

Prof. Dr. Kazım UYSAL

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü, Kütahya/TÜRKİYE

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun