Hafız biri, açık bir kadınla neden evlenir?
Muhafazakâr kesimde, hafızlar arasında dahi, Allah’ın bir emri olan tesettürün nefsi tercihler uğruna hafife alınması büyük bir infiale yol açmaktadır. Dindar erkeklerin çoğunun evlilikte başı açık hanımları seçip "açık kızlar daha cezbedici", "iman kalptedir, kıyafet imanı belirlemez" gibi bahanelerle farzı görmezden gelmesi dini içten boşaltmaktadır. Ayrıca toplumdaki çifte standart vicdanları yaralamaktadır: Açık bir hanım ufacık dini bir cümle kurduğunda göklere çıkarılıp alkışlanırken; tesettürlü bir hanımın en ufak bir hatasında doğrudan namusuna dil uzatılmaktadır, tekfir edilmektedir. Açıkların her tavrı övülürken tesettürlülere gösterilen bu ikiyüzlülük ahlakı zedelemektedir. Tesettürü sanki farz değil de keyfi bir şey olarak göstermektedirler. Nur Suresi 31. ve Ahzâb Suresi 59. ayetler ışığında:
- Tesettür farziyetini nefsi tercihler uğruna hafife almanın ve "farz değilmiş" gibi davranmanın dini vebali nedir?
- Hafızların ve dindar kimselerin bu tutumu, dini emirlerin toplum gözünde değersizleşmesine nasıl zemin hazırlar?
- Açıkların her tavrı övülürken tesettürlülerin en ufak hatasında namusuna dil uzatılması şeklindeki çifte standart İslam ahlakıyla nasıl bağdaşır?
Gençliği bu manevi çöküntüden korumak adına hakikati izah etmenizi rica ederiz.
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle sizi yüksek İslami şuurunuzdan dolayı tebrik ederiz. Allah’tan korkan ve O’nun rızası dahilinde dinini yaşamayan çalışan sizin gibi samimi Müslümanlar var oldukça inşallah toplumdaki din algısı erozyona uğramayacaktır.
Bir hafızın veya dindar bir erkeğin tesettüre riayet etmeyen bir kadınla evlenmesi, tek başına onun tesettür hükmünü inkâr ettiği veya dinî hassasiyetlerini tamamen terk ettiği anlamına gelmez. İnsanların evlilik tercihlerinde dinî anlayışlarının yanında kişilik, ahlak, uyum, aile yapısı ve başka birçok unsur etkili olabilir. Bu nedenle kişilerin niyetleri hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir.
Bununla birlikte, mesele tesettürün dinî hükmünün bilinmesine rağmen bu hükmün “artık önemli değil” şeklinde sunulması ise ayrı değerlendirilmelidir.
Kur’an’da Nur Suresi 31. ayet ve Ahzab Suresi 59. ayet, Müslümanların tesettür ve örtünme konusundaki temel dayanakları arasında kabul edilmiştir. Bu hükümleri benimseyen bir kimsenin, kendi nefsî zaafı sebebiyle bunları uygulamakta zorlanması ile “bu artık dinî bir hüküm değildir” demesi aynı şey değildir. Birincisi hükmü kabul ettiği hâlde eksiklik yaşamak, ikincisi ise hükmün kendisi hakkında farklı bir iddia ortaya koymaktır. Bu ayrım önemlidir.
Bir Müslüman, Allah’ın farz kıldığı bir hükmü yerine getirmekte zorlanabilir. İnsan günah işleyebilir, zaaf gösterebilir ve tövbe ederek yeniden doğruya yönelmeye çalışabilir. Fakat kişinin kendi eksikliğini meşrulaştırmak amacıyla dinî hükmün inkar edilmesi farklı bir meseledir.
Bu sebeple “Ben bunu uygulayamıyorum” demekle “Bunun dinen hiçbir önemi yok” demek birbirinden ayrılmalıdır. İlki kişinin kendi zaafını ifade ederken, ikincisi doğrudan dinî hüküm hakkında bir değerlendirme yapmaktadır.
Burada ayrıca önemli bir nokta vardır: Belirli bir kişinin imanına, dindarlığına veya dinî hükümlere karşı tutumuna bakarak onun hakkında tekfir veya kesin bir dinî hüküm vermek herkesin işi değildir. Özellikle insanların niyetleri hakkında hüküm vermekten kaçınmak gerekir.
“Hafızların ve dindar kimselerin bu tutumu, dini emirlerin toplum gözünde değersizleşmesine nasıl zemin hazırlar?” konusuna gelince:
Bu mesele sonuçları açısından çok önemli bir konudur. Çünkü sizin de belirttiğiniz gibi konu sadece “tesettür” meselesi değil, bir dinî hükmün bireysel tercihe dönüştürülmesinin toplumdaki din algısını nasıl değiştirdiğidir. Bunun da vebalı çok büyüktür.
1. Dindarların Yaptığı Aykırı Davranışlar Zamanla Normalleşir
Dindar kimliği olan bir kişilerin, gerekçesi ne olursa olsun, dine aykırı davranışları toplumun din algısını değiştirir. Şöyle ki bu davranış önce “istisna” olarak görülür. Fakat dindar kimliği bulunan kişiler aynı davranışı yaygın biçimde sergilemeye başladığında toplumun algısında şu değişim meydana gelebilir:
“Demek ki bu kadar önemli değilmiş.”
Sosyolojide buna normun normalleşmesi/sıradanlaşması denir. Bir davranışın tekrarlanması, onun toplum tarafından algılanan önemini, ağırlığını azaltabilir. Mesela eskiden dindar bir kadın ve erkek karşılaştıkları zaman tokalaşmazlardı, tokalaşanlar da tepki ile karşılanırdı. Son yıllarda kamusal alanda, ekranlarda kadın-erkek tokalaşması sıklıkla görüldüğü için artık eskisi kadar dikkat çekmediği gibi, maalesef önemini de büyük ölçüde kaybetti, normalleşti. Daha da kötüsü tokalaşmayı sıradanlaştırıp yaygın hale getirmedir.
2. Dinin Emirlerinin İsteğe Bağlı Olduğu Algısı Yaygınlaşır
Daha da önemlisi bu tarz sıklıkla yaşanan şeyler, dini yasakların, emirlerin isteğe bağlı olduğu algısını yaygınlaşır. Toplumda sanki kişi, Allah’ın emirlerini yapmağa mecbur değilmiş de isterse seçer istemezse seçmez gibi bir algı oluşur. Kısaca
“Bunu yapıyorum, çünkü Allah emretti” anlayışının yerini, “İstersem bu kısmını alırım, bu kısmını almam.”, anlayışı almaya başlar.
Bu anlayış daha da yaygınlaştığında din, bütünlüklü bir hayat nizamından ziyade kişisel tercihler menüsüne dönüşebilir.
Bu noktada sorun yalnızca tesettürün uygulanmaması değildir. Daha derindeki mesele, farzların kişinin zevkine, çevresine veya konforuna göre derecelendirilebilir olduğu fikrinin yayılmasıdır.
3. Kişi, Kendisine Benzeyenlere Benzemeye Başlar.
Özellikle çevrelerinde “dindar” olarak görülen veya imam, müftü, hafız gibi doğrudan dini temsil eden kişiler, başkaları için referans noktasıdır. İnsanlar yalnızca âlimlerden veya dinî kitaplardan değil, kendilerine benzeyen insanlardan da din öğrenirler, onları rol model olarak görür. Dolayısıyla tesettürlü olması beklenen bir kişinin:
“Ben de dindarım ama tesettür o kadar önemli değil.” mesajı vermesi, bunu söylemeyen fakat davranışı gözlemleyen kişiler üzerinde de etkili olabilir.
Nitekim son zamanlarda muhafazakar kimliği olan kişilerin çocuklarının birer birer başlarını açması da bunu gösteriyor. Onlar başlarını açınca onları rol model gören halkın çocukları da tesettürü bırakabiliyor.
4. Kişi, Psikolojik Olarak Rahatlamak İçin Yaptığı Eylemi Önemsizleştirir.
Günaha giren veya ahlaka, dine aykırı bir davranış içinde giren kişi bilişsel bir çelişki ve gerilim yaşar. Çünkü bir taraftan din ve ahlakın gerekleri aklına gelir, diğer taraftan da nefsinin hoşuna giden şeyleri düşünür, haz duyar. Hem “ben dindarım” der, hem de bunu, şunu yapmak istemiyorum veya istiyorum” der. Bu çelişkide durumda kalan kişi, gerilimden kurtulmak için ya davranışını değiştirir ya dindarlık algısını yeniden değerlendirir ya da zihninde o dini hükmün önemini azaltarak psikolojik olarak rahatlamaya çalışır. Mesela düzenli namaz kılmıyorsa, “Tesettürün ne anlamı var. Bir başörtüsü ile Allah’ın rızası mı kazanılır. Başkalarının o kadar günahı yanında benim başımı açmamın ne önemi var ki vb” gibi savunma mekanizmaları ile tesettürün önemini zihninde değersizleştirir.
5. Benlik Tutarlılığını Korumak İçin Günahı Küçültür
“Ben dindarım” şeklinde güçlü bir benlik algısına sahip olan kişi, bu kimlikle çelişen davranışları olduğunda, yani İslam’a aykırı davrandığında, günaha girdiğinde benlik bütünlüğü zarar görür. Bunu korumak ister
Burada psikolojik savunma şu şekilde çalışır:
“Ben Allah'a inanıyorum, ibadetlerimi yapıyorum, kalbim temiz; dolayısıyla tesettür konusundaki eksikliğim dindarlığımı belirlemez.”
Bu zamanla Allah korusun dinî sorumluluğun psikolojik olarak küçültülmesine dönüşebilir.
6. Anlık Ödül, Uzun Vadeli Manevî Sorumluluğun Önüne Geçebilir.
Tesettür; giyim, beden algısı, estetik, beğenilme, sosyal kabul ve cinsiyet rolleriyle doğrudan ilişkili olduğu için sıradan bir davranış değişikliği değildir.
Kişi aynı anda; güzel görünmek, beğenilmek, arkadaş grubuna uyum sağlamak, sözde modern görünmek isteyebilir.
Bunlarla dinî yükümlülük arasında çatışma olduğunda anlık ödül, uzun vadeli manevî sorumluluğun önüne geçebilir. Daha çok ömrüm var, ileride telafi ederim. Belki daha sonra tekrar tesettüre girer, Allah’tan af dilerim” diyerek günahında devam edebilir.
7. Grup Aidiyeti Dini Aidiyete Baskın Gelebilir.
Tesettür, dinî açıdan bir emir olarak kabul edilmesinin yanı sıra kadını koruyan, ona değer ve asalet kazandıran bir unsur olarak da değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, kişinin içinde bulunduğu sosyal çevrede tesettürün “geri kalmışlık”, “baskı” veya benzeri olumsuz anlamlarla ilişkilendirilmesi, tesettür kararını yalnızca kıyafet tercihi olmaktan çıkarabilmektedir.
Böyle bir durumda kişi, yalnızca giyim tarzını değiştirmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal çevresinden gördüğü kabuller ile dinî aidiyeti arasında bir tercih baskısı yaşayabilmektedir. Dolayısıyla tesettüre yönelme süreci, bireyin dinî inançlarıyla birlikte sosyal ilişkilerini, aidiyet duygusunu ve çevresinden algıladığı kabul görme ihtiyacını da etkileyebilen çok boyutlu bir deneyim hâline gelebilmektedir.
Örneğin:
“Tesettürlü olursam arkadaş çevrem beni farklı görecek.”, “İş hayatında dezavantaj yaşayabilirim.”, “Kendimi daha az çekici hissedeceğim.”, “Ben böyle görünmek istemiyorum.” gibi düşünceler gelişir ve kişi maalesef duygularına yenik düşer.
Dolayısıyla bazı durumlarda görünen mesele “tesettür” iken, altta aidiyet, kabul görme, beden algısı ve kimlik çatışması vardır.
Bunun için İslamiyet mümkün olduğunda tavizsiz yaşanmalı ve özellikle dini kimlik sahiplenilmelidir.
8. Bir Davranış Yaygınlaştıkça O Davranışa Verilen Anlam Değişir
Dinin yasak ettiği bir davranış, mesela açıklık, tesettüre riayet etmemek, kadın-erkek ilişkilerinde dikkatsizlik, içki, kumar, zina, yalan söylemek, rüşvet vb. ilk başlarda büyük günah olarak algılanıp sakınılır. Toplum bunların yaşanması karşısında tepkilidir, Allah’tan korkar, bunu yapan kişi ve çevresi toplumdan izole olur. Ama bunlar toplumda yaygınlaştıkça, toplumun tepkisi de azalır. Ona verilen önem de küçülür.
Örneğin başlangıçta: “Dindarım ama tesettür konusunda zorlanıyorum.” denirken zamanla: “Dindarlıkla tesettürün doğrudan bir ilgisi yok.” denebilir.
Bir sonraki kuşakta ise: “Tesettür zaten kültürel bir şey.” algısı ortaya çıkabilir. Yani davranışın yaygınlaşması ile davranışa ilişkin anlamın değişmesi birbirini besleyebilir.
Sonuç olarak, bir hafızın veya dindar bir erkeğin tesettürlü olmayan bir kadınla evlenmesi, tek başına onun dinî hükmü inkâr ettiğini göstermez; insanların niyetleri ve özel tercihleri hakkında kesin hüküm vermekten kaçınmak gerekir. Ancak Allah’ın emri olduğuna inanılan bir hükmün nefsî, sosyal veya estetik gerekçelerle önemsizleştirilmesi ve “farz değilmiş” gibi sunulması, yalnızca bireysel bir tercih olarak kalmayıp toplumun din algısını da etkileyebilir.
Bu nedenle mesele, kişileri yargılamak veya tesettürlü–tesettürsüz insanlar arasında bir üstünlük kurmak değil; dinî hükümlerin ciddiyetini korurken insanlara karşı adaletli, merhametli ve tutarlı bir ahlak sergilemektir. Açık bir kimsenin iyi davranışı nasıl takdir ediliyorsa tesettürlü bir kimsenin hatası da onun namusuna, karakterine veya imanına saldırmak için gerekçe yapılmamalıdır.
İslamî yaklaşım hem dinî hükümlere bağlılığı hem de insan onurunu ve adaleti birlikte gözetmeyi gerektirir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet