Özgürlükte özgür müyüz?

Tarih: 10.09.2026 - 14:38 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu soruya cevap verebilmek için önce insanın neyin sahibi olduğunu doğru anlamak gerekir.

İnsan kendi bedeninin, ruhunun, aklının, malının ve sahip olduğu hiçbir şeyin mutlak sahibi değildir. İnsan ve içindekiler, kâinat ve içindekiler hiç kimsenin öz malı değildir. Bunların tamamı Allah’ın mülküdür. Biz ise bütün bunların emanetçisiyiz.

Bedenimiz bir emanettir. Aklımız, irademiz ve duygularımız bir emanettir. Sahip olduğumuz mal, ailemiz, çocuklarımız, çevremiz ve içinde yaşadığımız dünya da bize verilmiş emanetlerdir.

Öyleyse emanetin gereği nedir?

Emaneti, emanet sahibinin iznine ve rızasına uygun kullanmak.

Bir insan kendisine emanet edilen bir malı, sahibinin izni olmadan dilediği gibi kullanamıyorsa, kendisine emanet edilen bedenini, aklını, hayatını ve sahip olduğu diğer nimetleri de “Benim, istediğimi yaparım.” anlayışıyla sınırsız biçimde kullanamaz.

İşte özgürlük meselesinin temel noktası burasıdır.

Her istediğini yapmak özgürlük değildir. Çünkü insanın her arzusu doğru değildir. Nefsin istediği her şey insanın yararına olmadığı gibi, insanın kendisine veya başkalarına zarar veren bir davranışın sırf “benim tercihim” denilerek meşrulaştırılması da mümkün değildir.

Üstelik emanet sadece bize karşı bir sorumluluk doğurmaz. Emanete hıyanet, aynı zamanda emaneti verene karşı da bir vefasızlıktır.

Allah’ın bize emanet ettiği bedeni bile bile haramda kullanmak, aklı ve iradeyi zararlı şeylerle yıpratmak, aileyi dağıtmak, eşe ve çocuklara haksızlık etmek, topluma zarar vermek veya kâinatın nimetlerini sorumsuzca tüketmek; yalnızca kişinin “kendi hayatına yaptığı” bir şey değildir.

Böyle bir davranışta insan aynı anda birkaç yönden haksızlık etmiş olur: Emaneti verene karşı, emanete karşı, kendisine karşı ve sorumlu olduğu diğer insanlara ve varlıklara karşı...

Mesela alkol, uyuşturucu, kumar ve bahis gibi alışkanlıklar, “Bu benim hayatım, benim tercihim.” denilerek savunulamaz. Çünkü insan, kendisine ait olan hiçbir şeyi mutlak anlamda kendi mülkü olarak görmemelidir. Başta bu emanetleri bize veren Allah’a karşı sorumluluğumuz olmak üzere; bedenimize, aklımıza, malımıza, ailemize ve topluma karşı da sorumluluklarımız vardır.

Bu nedenle insanın kendi tercihleri, başkalarına ve kendisine zarar vermeye başladığında artık sıradan bir “kişisel tercih” olmaktan çıkar; emanete karşı bir sorumluluk ihlaline dönüşür.

Aynı durum aile ve sadakat konusunda da geçerlidir. Eşine ihanet eden bir insan sadece kendi arzusunun peşinden gitmiş olmaz; kendisine emanet edilen bir güveni de çiğnemiş olur. Çocuklarını, ailesini ve yıllarca kurulmuş bir yuvayı kendi heveslerine feda ettiğinde, “Bu benim özgürlüğüm.” demesi yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaz.

Çünkü özgürlük, başkalarının hakkını çiğneme özgürlüğü değildir.

Kadın ve erkek konusunda da aynı ölçü geçerlidir. İnsan bedeni Allah’ın mülküdür. Bu sebeple insan bedenini istediği gibi teşhir edebileceği veya başkalarının bakış ve arzularının tüketim nesnesi hâline getirebileceği bir “mal” olarak göremez. İnsanın değeri bedenini ne kadar teşhir ettiğiyle değil; karakteri, iffeti, şahsiyeti, merhameti, sadakati ve insanlığıyla ölçülür.

Burada mesele kadını veya erkeği baskı altına almak değildir. Bilakis her ikisini de nefsin ve arzuların esaretinden kurtarmaktır.

Çünkü insan her arzusunun peşinden gittiğinde özgürleşmez; aksine arzularının kölesi olabilir.

Bugün özgürlük adına başıboşluk, bireysellik adına bencillik, modernlik adına sorumsuzluk, haz adına sınırsızlık ve tercih adına her davranışın meşrulaştırılması görülebiliyor.

Fakat bir davranışın adına “özgürlük” veya “tercih” denilmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez.

İnsanın gerçek özgürlüğü, “Canım ne isterse onu yaparım.” demesi değil; “Bunu yapabilirim fakat yanlış olduğu için yapmayacağım.” diyebilmesidir.

Nefsin önüne iradeyi koyabilmek, gerektiğinde “hayır” diyebilmek gerçek bir özgürlüktür.

Çünkü kendisine hükmedemeyen insan, nefsinin hükmü altındadır. Her arzusunu gerçekleştiren insan özgürleşmiş değil, bazen kendi arzularının esiri hâline gelmiştir. Kumar bağımlısı, uyuşturucu bağımlısı veya şehvetinin esiri olan bir insan istediğini yaptığını zannedebilir; fakat gerçekte istediğini değil, bağımlılığının kendisine yaptırdığını yapmaktadır.

İslâm'ın insana koyduğu sınırlar da insanı özgürlükten mahrum etmek için değildir. Tam tersine, onu nefsinin, arzularının, toplum baskısının, modanın ve başkalarının yönlendirmelerinin kölesi olmaktan korumak içindir.

Allah’a kulluk, insanın özgürlüğünü yok etmez; insanı Allah’tan başka her şeyin kulluğundan kurtarır.

Bu sebeple mesele “Özgür müyüz?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Bize emanet edilen hayatı kimin adına ve kimin ölçüsüne göre kullanıyoruz?

Eğer insan bedenini, aklını, malını, ailesini, çevresini ve hayatını kendi mülkü zannedip dilediği gibi kullanırsa, emanetin hakkına riayet etmiş olmaz. Fakat bunların Allah’ın mülkü olduğunu bilip O’nun razı olacağı şekilde kullanırsa, gerçek anlamda emanete sahip çıkmış olur.

Öyleyse gerçek özgürlük, her kapıyı açmak değildir. Bazen insanın nefsine açılan kapıyı kapatabilmesidir.

Haram karşısında “hayır” diyebilmek, ihanetten uzak durabilmek, ailesine sadık kalabilmek, bedenini koruyabilmek, kendisine ve başkalarına zarar vermekten kaçınabilmek ve kendisine verilen nimetleri emanet bilerek kullanabilmektir.

Çünkü insanın gerçek değeri, istediği her şeyi yapabilmesinde değil; kendisine verilen emanete sadakat gösterebilmesindedir.

Mesele kadın olmak değildir.

Mesele erkek olmak değildir.

Mesele sadece özgür olmak da değildir.

Asıl mesele, bize verilen emanete sahip çıkmak ve insan kalabilmektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun