Zeki ve akıllı insanlar, neden inanmıyorlar?
Bilim adamları ve felsefeciler hakkında günlerdir kafama takılan bir soru var bunu çözemiyorum. Geçen günlerde yapay zekaya bilim adamları ve felsefeciler arasındaki ahiret inancı oranını sordum. O da ABD de yapılan bir ankette bilim adamları yüzde 25, felsefeciler arasında ise yüzde 15 diye bir rakam söyledi. Sonra Türkiye'deki oranı sordum tahmini olarak dedi ki Türkiye bilim adamları arasındaki ahiret inancı oranı yüzde 54.
Aklıma şu soru geliyor: Allah'ın zeki ve akıllı olarak yarattığı bu insanlar bizlerden daha iyi anlayıp görmesi gerekirken neden inanmıyorlar? Bu konu hakkında yorum yapacak olan var mı?
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle ifade edelim ki böyle kimseler karşısında bir Müslümanın görevi; onları küçümsemek, hakaret etmek veya ümitsizliğe kapılmak değildir. Müslümana düşen, hakikati güzel bir üslupla anlatmaya çalışmak, onlar için hidayet duasında bulunmak ve kendi imanını korumaya gayret etmektir.
Çünkü hidayet Allah'ın elindedir. Bizim görevimiz insanları zorla inandırmak değil, doğruyu hikmetle ve güzel öğütle tebliğ etmektir. Nitekim Allah Teâlâ:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." buyurmuştur. (Nahl, 16/125)
Ayrıca mümin, başkalarının iman etmemesi sebebiyle kendisini üstün görmemelidir. Çünkü iman, insanın kendi zekâsı veya gayretiyle elde ettiği bir başarıdan önce, Allah’ın büyük bir lütfudur. Nice insanlar hayatlarının ilerleyen dönemlerinde hakikati bulmuş, nice insanlar da sahip oldukları nimetleri kaybetmiştir. Bu sebeple mümin, hem başkalarının hidayeti için gayret eder hem de kendi imanını koruması için Allah’a sığınır.
Bir insanın kâinattaki bu eşsiz düzeni, hikmeti ve sanatı görüp bunların yaratıcısını kabul etmemesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü bir harf kâtipsiz, bir eser ustasız düşünülemezken, bu muazzam kâinatın sahipsiz ve başıboş olması aklen kabul edilebilir değildir.
Bununla beraber, insanın hakikati görmesi sadece bilgi ve zekâ ile ilgili değildir. İnsanın ön yargıları, arzuları, alışkanlıkları ve manevi durumu da hakikati değerlendirmesinde etkili olabilir. Nasıl ki gözlük camındaki küçük lekeler büyük bir manzaranın görülmesine engel olabiliyorsa, insanın kalbini ve bakışını etkileyen bazı manevi engeller de hakikatleri görmesini zorlaştırabilir.
Güneş, temiz ve uygun bir zeminde hayat kaynağı olurken, bozulmuş maddeler üzerinde farklı sonuçlara sebep olabilir. Bunun gibi aynı kâinata bakan iki insan, sahip oldukları bakış açısına göre farklı sonuçlara ulaşabilir. Birisi her varlığı Allah’ın kudret ve hikmetine açılan bir pencere olarak görürken, diğeri sadece tesadüf ve sebepler zinciri olarak değerlendirebilir.
Bu sebeple mesele sadece zekâ meselesi değildir. İnsan bazen bildiği hâlde kabul etmeyebilir, bazen de samimi bir arayış içinde olduğu için hakikate ulaşabilir. Kur’an-ı Kerim’de de bazı insanların gözleri, kulakları ve kalpleri olduğu hâlde hakikati değerlendirmedikleri bildirilir:
"Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler..." (A‘râf, 7/179)
Buradaki mesele, akıl sahibi olmamak değil; insanın kendisine verilen akıl ve idrak imkânlarını hangi yönde kullandığıdır.
Sonuç olarak bir Müslüman, iman nimetinin değerini bilmeli, bu nimeti Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve başkalarının durumuna karşı kibir veya öfke yerine hikmet, merhamet ve dua ile yaklaşmalıdır. Çünkü kalpleri hidayete çevirecek olan yalnızca Allah’tır.
Müminin vazifesi hakikati anlatmak, güzel örnek olmak ve "Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi eğriltme" diye dua etmektir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet