Evrim Teorisini savunanlara ne cevaplar verirsiniz?

Tarih: 07.05.2026 - 21:55 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

ANSWERS TO DEFENDERS OF THE DARWIN'S EVOLUTION THEORY IN THE LIGHT OF CREATION

Prof. Dr Ahmet AKYÜREK

Anadolu Kalkınma Vakfı, Genel Sekreter, Van, Türkiye [email protected]

Abstract

In this presentation, the introduction of my book titled "1000 DEAD ENDS OF DARWIN" will be discussed. The book is an analytic and critical approach to the theory broadly stated in Darwin's book "the Origin of Species" published in 1876 (7th edition). It is believed that anything said by Darwin in his book can be divided into two groups. The first group is the findings and interpretation of these findings by the scientists of Darwin's time and earlier, going back to Hippocrates, which are generally correct, because mostly based on some experiments or findings in nature. The second group is the theory by Darwin and his interpretations. The author believes that all of those said in his theory book were completely dependent on baseless interpretations, dreams or fairytale stories. Therefore, more than 1000 wrong points were taken, by using Darwin's own coated statements, then it was explained why these are wrong.

The second main part of the book is divided into four sub-topics. The first one is some important topics that came into mind while writing the main part of this book, called "REMEMBRANCE." The second topic is "SOME ADDITIONAL INFORMATION." Here, it is aimed to provide some basic information for a better understanding of the main part, including Darwin's life. The third topic is "ANSWERS." Here, answers to some of the Darwinist arguments are given. The fourth part is "ONE MEMORY AND ONE ADVISE." Here, the part talks about a memory of the author who observed some creatures in the microbiology laboratory, while he was student, and was stated by the scientist that these microscopic models of creatures, similar in our time, were created in the laboratory by extracting Polyuronic acid crystals from the soil. Which meant the all creatures including man came from the soil. A summary of this article was put at the end of the book advising that this research has to be repeated by scientists to learn the truth.

Key Words: 1000 dead end of Darwin, Answers

YARATILIŞ IŞIĞINDA, DARWİN'İN EVRİM TEORİSİ SAVUNUCULARINA YANITLAR

Prof. Dr Ahmet AKYÜREK Özet

Bu sunumda “1000 DARWİN ÇIKMAZI” kitabımın tanıtımı yapılacaktır. Bu kitap Darwin’in, Türlerin Orijini adlı, 1876 yılında yayınlanan (7.basım) kitabında geniş olarak verilen teorik yaklaşımın analitik bir eleştirisidir. İnanılan odur ki, Darwin tarafından bu kitabında birinci ana bölümünde, söylenenlerin tamamı iki bölüme ayrılabilir. Birinci grup; Darwin’den önceki bilim adamlarına dayanan, Hipokrat’a kadar giden, kendi dönemindeki, ya da önceki dönemlerdeki bilim adamlarına atfedilen bilgi ve analizlerdir ki, bunların çoğunluğu genelde doğru şeylerdir. Çünkü bunlar, ya tabiattaki gözlemlere, ya da deneylere dayanır. İkinci grup ise, Darwin’e ait olan teori ve yorumlardır. Darwin’in ifade ettiği bu teori kitabındaki hususların, tamamının, bir esasa dayanmayan, hayale ve pamuk prenses benzeri hikayelere dayanan uydurmalar olduğu kanısındayım. Dolayısı ile 1000’i aşkın husus, Darwin’in kendi cümleleri kotlanarak verilmiş ve neden yanlış oldukları izah edilmiştir.

Kitabın ikinci ana bölümü, dört alt başlığa ayrılmıştır. Birinci alt başlıkta, kitabın birinci ana bölümünü yazarken akla gelen önemli hususlar verilmiş, bu kısma ÇAĞRIŞIMLAR denmiştir. İkinci alt başlıkta, kitabın daha iyi anlaşılabilmesi için gerekli görülen bazı ilave bilgiler verilmiş, bu kısma da BAZI İLAVE BİLGİLER denmiştir. Üçüncü alt başlıkta, Darwin’cilerin genelde savundukları fikirlere karşı cevaplar verilmiş, bu kısma YANITLAR denmiştir. Dördüncü alt başlıkta, bir hatıramdan bahsedilmiştir. Öğrencilik yıllarında, Hocam mikrobiyoloji laboratuarda bir canlı oluşturduğunu ve bunun kanıtlarını laboratuarda gösterebileceğini, bu konuda yaptığı deney esaslarının, topraktan elde ettiği poliuronik asit kristallerine bağlandığını ve sonuç olarak da canlıların toprakta bulunan maket kristallerinden elde edildiğini savunmuştu. Şahsen bu konudaki bazı deney sonuçlarını bizzat gördüğüm için, konunun yeniden araştırılmasını ve ne kadarının doğru olduğunun tekrardan teyit edilmesinin yararlı olacağını tavsiye etmmekteyim ve bu alt bölüme BİR ANI VE BİR ÖNERİ denmiştir. Konunun önemine binaen, genç bilim adamları, verilen literatürden yararlanarak, yapacakları deney tekrarlarıyla, bu konuda müspet veya menfi ama kesin bilgiler verebilirler.

Anahtar Kelimeler: 1000 Darwin çıkmazı, Yanıtlar

GİRİŞ

Bu sunumda, yaratılış inancında olan bilim adamlarıyla, Darwin’ciler arasında en çok tartışılan bazı konulara açıklık getirmeye çalışılmıştır. Burada değinilen konular “1000 Darwin Çıkmazı” kitabının sonunda yer almaktadır. Aslında belki kitabın sonuna böyle bir bölüm eklemek tehlikeli bir durumdur. Zira birçok kişinin, hatta bilim adamlarının, 650 sayfalık bir kitabı okumaya vakit ayıramayacakları için, sadece bu bölümü okuyarak, bu kitabın tamamını anladıklarını söylemeleri olasıdır. Tavsiye edilen, gerçekten kitabın tamamını okumalarıdır, aksi takdirde, yüzlerce çıkmazın nedenini ıskalamış ve yanlış yorumlar yapıyor olacaklardır. Burada sorular sorarak, Darwin teorisinin neden tamamına yakın kısmının yanlışlarla dolu olduğu, yaratılış gerçeği ışığında özetlenmeye çalışılmıştır.

  1. Darwin’in Mendel’le ilişkisi var mıydı? Sanırım bilgi noksanlığından, yapılan eleştirilerin bazılarında, Darwin’in Mendeli ve Mendel genetiğini bilmemesine rağmen 35 yıl öncesinden bazı olayları sanki bir genetikçi gibi algıladığı vurgusu yapılmıştır. Bu abartma ya da yanlıştır. Darwin’in kalıtım konusunda söylediği, neredeyse daha önceki bilim adamlarının söyledikleriyle aynıdır. Önce şunu belirtelim, Darwin (1809-1882) ve Mendel (1822-1884) 13 yıl arayla doğmuştur, Mendel daha gençtir, iki yıl arayla ölmüşlerdir, Darwin erken ölmüştür. Darwin Türlerin Kökeni ile ilgili teori kitabını ilk kez 1859’da yayınlamış, Mendel ise yasalarını, 1865’te yayımlamıştır. Darwin son kitabının baskısını da 1876’da hayattayken yaptırmıştır. Yani ilk kitabı Mendelden 6 yıl önce, son kitabı da 11 yıl sonra, kendisi hayattayken basılmıştır. Bu duruma göre, bu bilim adamları aynı zamanlarda yaşamışlardır. Darwin’in Mendeli bilmemesi bir eksikliktir. Kendisini sadece çevre şartlarıyla oluşan değişimin seleksiyonuna konsantre ettiği ve kalıtsal olayları da değişimde önemsiz bulduğu için, duyduysa bile, Mendel’in keşiflerini ve delillerini önemsememiş olabilir. Ancak Darwinci söylemlerin aksine, Darwin’in teorisi ve o zamanlar, bu teorinin popüler bir tartışma konusu olması, Mendeli ve buluşlarını, bununla kalmayıp bu konuda bilim adamlarının genetik çalışmalarını da 35 yıl durdurmuştur. Ta ki, Mendel, 1900’lü yılların başında yeniden keşfedilinceye kadar. Bu Darwin’in insanlığa bilerek, ya da bilmeyerek verdiği en büyük zarardır. Hâlâ da insanlık, saçmalıklarla mücehhez o bariyeri kırıp biyolojik olayları gerektiği bağımsızlıkla inceleyememektedir. Yani bilimsel geciktirmeler ve tahribat hâlâ devam etmektedir.
  2. Darwin bir yaratıcı olduğuna inanıyor muydu? Bu konuda, kitabımın metni içerisinde verdiğim bazı cümleleri tekrarlayalım; Darwin, yaratılış teorisine göre, “At cinsinin her türünün bağımsız olarak kendi başına yaratıldığını kabul eden herhangi bir kimse, her türün; yabanlık şartlarında olduğu kadar evcillik şartlarında da arızi olarak, cinsin öteki türlerinin ayırt edici özelliklerinden olan çizgilere bürünebilecek biçimde bir değişim eğilimi ile birlikte yaratıldığını da kabul etmek durumundadır diye düşünüyorum” (s.187) demiştir. Bu değişim eğilimi, türler içinde olmak kaydıyla aynen öyledir. Yani her tür, ayrı ayrı yerlerde, aynı tür olarak yaratılmamış, ancak genetik varyasyonları ile tek tür olarak tek yerde yaratılmıştır. Darwin, farklı bölgelerde yetişen bazı atların kendi atalarına değil de, diğer bazı türlere daha çok benzediğini söylemekte ve “böyle bir nedeni (yaratılış) kabul etmek gerçek bir nedenin yerine hayali ya da en azından bilinmeyen bir nedeni geçirmek istemek demektir; tek sözcükle tanrı eserini küçümseme ve aldatma olarak düşünmek demektir” (s.187) demektedir. Devam etmekte; “Bana gelince, ben de doğrusu, birkaç yüzyıl öncesinin bilisiz evrendoğumcularıyla birlikte, fosil kabukluların hiçbir zaman yaşamamış olduklarına, ama deniz kıyılarında yaşayan kabukluların taklidi olarak taştan yaratıldıklarına inanmak isterdim” demektedir (s.187). Bu söylemler, görüldüğü gibi, Darwin’in bir yaratıcıya inanmadığı, bunu da alaycı bir şekilde ifade ettiği şeklinde yorumlanabilir. Yani kitabın ana temasına uygundur. Aynı Darwin yine garip bir çelişki içerisinde, kitabının son paragrafında, son derece güzel bir şekilde tasvirler yapmış, evrendeki olayları bir yaratıcıya bağlamıştır, Darwin belki bunu en son 1876 baskısında kullanmıştır ama her nedense, kitabının birkaç yerinde, çok cılız ya da zoraki de olsa, ortaya çıkan yaratıcısı o zaman ne iş yapmaktadır, ya da neyi yaratmaktadır? Eğer Darwin’in de söylediği gibi bir şeyi yarattıysa, neden diğerini yaratmasın ki, onu yaratmasına inanırım ama bunu yaratmasına inanmam denebilir mi?
  3. Darwin’in teorisini destekleyen deliller var mıdır? Hâlen Darwin teorisindeki evrimi bilen gören yoktur. Bu konuda Darwin’in söylediklerine bakalım “Verilebilecek cevapların özeti ve kuramıma karşı ileri sürülebilecek itirazlara ve diğer güçlüklere karşı yapılabilecek açıklamalar böyle; bu güçlüklerin ağırlığını, ben kendim, onların öneminden kuşku etmeyecek kadar uzun zaman duyumsadım. Ama özenle şunu belirtmek gerekir ki, en ciddi itirazlar öyle sorunlarla ilgili ki, bu konulardaki bilgisizliğimiz onun ne kadar geniş olduğundan kuşkulanmamızı bile engelliyor. En basit organlarla en yetkin organlar arasında olabilecek bütün aşamalanmaları bilemiyoruz, geçmişin uzun dönemleri boyunca etkili olmuş olan dağılım yollarının hepsini bildiğimizi ileri süremeyiz; ne de jeolojik belgelerin eksikliklerinin oylumunu. Bütün bu itirazlar ne kadar ciddi olurlarsa olsunlar, kanımca, gene de sonradan gerçekleşen değişimlerle türeme kuramını yıkmaya yetecek önemde değiller” (s.553-554) demiştir. Biz bunun tam tersini düşünürüz, yani bu ciddi itirazların tamamı ya da her biri, Darwin’in teorisini yıkmaya yeter. Bu konuda Darwin’i desteklemek amacıyla yapılan binlerce çalışmalardan hiçbir sonuç alınamamaktadır. Alındığı söylenen, ancak tamamıyla Darwin’in küçümsediği ve neden nasıl olduğunu anlamadığı, genetik çalışmalara dayanan çeşitli araştırmalar yapılmakta, hatta zaman zaman, tamamen bir önyargı ile, olsa olsa, varsayımı ile Darwin’in desteklendiği de iddia edilmektedir. Eğer bu konuda tek somut bir delil bulunabilseydi, Darwin’ciler bugüne kadar yaptıkları gibi, ortalığı karıştırır, sağır sultana duyururdu.
  4. Benzer embriyolar ortak atalara mı işarettir? Darwin zaman zaman çelişkiye düşse de, sık sık bu benzerliğin ortak atalara işaret ettiğini söylemiştir. Şimdiki Darwin’ciler de benzer savlarla teorinin ispatlandığını söylerler. Tabii ki bu doğru değildir. Tek bir hücreden meydana gelecek embriyo maketinin, özellikle benzer organlara sahip canlılar için benzer olmasından doğal hiçbir şey yoktur. Bunu kitap metni içerisinde defalarca açıkladık. Bu konuda teorisiyle çelişki içinde olsa da Darwin’in ne söylediğine bakalım; Darwin, “Aynı bir sınıfın çok farklı hayvanlarının embriyolarında birbirlerine benzedikleri yapısal noktaların çoğu kez bu hayvanların varlık şartlarıyla hiçbir ilişkisi yoktur” (s.524) demiştir. Bunlara da örnek vermiştir ve “Hiç kimse aslan yavrularının postunun çizgili oluşunun ve yavru karatavukların kanatlarının beneklerinin herhangi bir yararı olduğunu düşünmez” (s.525) demiştir. Yani kısacası, Darwin’cilerin aksine, dolaylı da olsa kendi evrim teorisinin doğru olmadığını ifade etmiştir. Neden? Teoriye göre yararlı olmayan bir karakterin tabiat şartları vasıtasıyla biriktirilmesi ve sahip olunması mümkün değildir. O zaman hemen şu sorumuzu soralım; bu yararı olmadığı düşünülen karakterler nasıl ve hangi amaçla kim tarafından verilmiştir? Öyle ya, tabiat şartları bunu yapamadığına göre elbette bir yapanı olacaktır!
  5. Evrim teorisi reddedilebilir mi? Darwin’in evrim teorisinin aksine bir delil olmadığı için bu teorinin reddedilemeyeceği ifade edilmektedir. Tamamen yalandır. Her gördüğün biyolojik varlık evrim teorisinin aksini söyleyen, yaratıcıyı işaret eden bir delildir. Buna en büyük delil de insanın kendi varlığıdır. Kitaptaki ana eleştirilerde bu konuya girildiği için burada detaya inilmeyecektir.
  6. Darwin’cilerin söyledikleri, sınıflama (Taksonomi) tabii midir? Bazı Darwin’ciler, canlıların sınıflandırılması tabii karakterlere göre yapıldığından, aynı türlerde olduğu gibi, türün üstündeki sınıflamaların da tabii kabul edilmesini söylerler, hatta bundan dolayı da Darwin’in çeşitlerle türleri ayırmamasını tabii karşılarlar. Örneğin; bir şey tür içinde oluyorsa türler arasında da olur derler. Metin içinde biz ısrarla, tür üstündeki sınıflamaların tamamının keyfi, yapanın takdirine kalmış olduğunu vurguladık. Kitabın taslağını okuyan bazı eleştirmenler ısrarla, bizim yanlış düşündüğümüzü ve sınıflamaların da tabii olduğunu söylediler. Ben burada yorum yapmayacağım, Darwin’in ne söylediklerini koyacağım. Darwin “Kuşkusuz organik varlıklar da, pek çok nesne gibi, tek tek ele alınan karakterlerine göre sunî olarak ya da karakterlerinin toplamına göre daha tabii olarak pek çok biçimde sınıflandırılabilirler” (s.493) demiş daha sonra da “Takımlar, alt takımlar, familyalar, alt familyalar ve cinsler gibi çeşitli tür gruplarının karşılaştırmalı değerine gelince, bu, hiç değilse şimdiye kadar hemen hemen bütünüyle keyfi bir şey olmuştur” (s.499) demiştir. Arif olan anlar!
  7. Yaratılış inancı ne kadar bilimseldir? Evrimin denenmediği için delili olmadığını, hatta jeolojik bulguların tam aksini ispatladığını, Darwin’cilerin tamamı kabul ederler, ancak onların iddiası, bunun doğru olmadığı değil, yaratılış inancının, olağanüstü bir zekânın ürünü olduğu savıyla, bugünkü bilimsel deneylerle ispatlayamayacağı için yaratılışçılığın da sınanamayacağı dolayısı ile onun da Darwinci inanış kadar bilimsel olamayacağıdır. Zaten yaratılmış olan canlıların insanlar tarafından yaratılmasının sınanamayacağı da, yaratılışa ait kesin bir delildir. Zira var olan her şey, (dini inanca bağlansın ya da bağlanmasın) öyle ya da böyle, dahi bir yaratıcı tarafından kurgulanmıştır. Darwin ortak atalardan geldiği sanılan tip benzerliği konusunda “Bir sınıfın üyelerindeki bu tip benzerliğini yarar ile ya da amaca yönelik olma öğretisiyle açıklamak istemek kadar boşuna çaba yoktur. Owen, Nature of Limbs adlı ilginç eserinde böyle bir şeye ulaşmanın imkânsızlığını kabul etmiştir. Her canlının diğerinden bağımsız olarak yaratıldığı öğretisine göre şunu söyleyebiliriz: Yaratanın böylesi hoşuna gitmiş ve her büyük sınıftan bütün hayvanları ve bütün bitkileri tek biçimli bir plana göre yapmıştır diye ekleyebiliriz. Ne var ki bu açıklama bilimsel değildir” (s.517-518) demiştir. Yaratıcının, canlıları bir sisteme göre ve varyasyon kabiliyetleri ile türler olarak yaratması ve bunların her yerde görülmesi, kitapta açıklandığı üzere, Darwin’in söylediklerinden daha az bilimsel değildir. Yaratılan olmadan onun değişmesinden ya da değiştirilmesinden bahsedilemez. Darwin bile, geç de olsa, bir yaratıcıdan bahsettikten sonra…
  8. Yaratılış inancına göre akıllı tasarım diye bir şey var mıdır? Darwin’ciler akıllı tasarım diye bir şey yoktur, dünyadaki düzen ve detay, çeşitlilik üzerine iş gören tabii seçimin işidir derler. Yaratıcılığı da gereksiz ve modası geçmiş bulurlar. Hâlbuki tabii düzenin ve tabiat şartlarının bizzat kendisi yaratılmaya muhtaçtır. Yaratılmak ayrı, yaratılanların işlemesi tamamen farklı şeylerdir. Bunlar karıştırılmaktadır. Bilim adamının modayla da işi olmaz.
  9. Yaratıcıya inananlar Bilim Adamı Olamazlar mı? Bunu ben bizzat Darwinci arkadaşlarımdan duydum. Onların iddiası, bilim adamı eğer bir yaratıcıya inanırsa, o zaman her şeyi ona havale edip, kendini inanış sınırları içine hapsedip, bilimi bırakıp “hikmetinden sual olmaz” mantığıyla yan gelip yatacaktır. Yani sorgulayamayacak ve bilimsel çalışma yapamayacaktır. Hâlbuki gerçek tam bunun tersidir. Özel mikroskoplarla bir hücrenin içine bakıp oradaki olayları ve koşuşturmaları gören bir insanın, yaratıcıya inanmıyorum demesi bizce hiç mümkün değildir. Mümkündür de, bu tiplere ancak özürlü ya da sapkın insanlar denebilir. Yaratıcı, insana kendinde bulunan akıl ve yetilerinin bir bölümünü vermiştir. Bundan maksadı da, insanların kendi sırlarına erişebilmesi için çalışmaları ve her yeni keşiflerinde, yaratıcının ne kadar büyük ve erişilmez bir dahi olduğunu anlamaları içindir. Zira her keşfedilen şey, en az kendisi kadar yeni, keşfedilmeyi bekleyen bilinmeyen ortaya koyar, bu da sonsuzluğa, yani yaratıcıya gider. Kör cehalet insanları ne kadar yaratıcısından uzaklaştırırsa, her öğrenilen ilim ya da keşif, o kadar yaklaştırır, sadece bunu görebilen göz, hissedebilen duyu ve anlayabilen akıl gerekir.
  10. Darwin’ciler ve yaratılışa inananlar “Entropi” yasalarına nasıl bakarlar? Yaratıcı inancını taşıyan, ya da Darwinci olan bazı bilim adamları, “Entropi-düzensizlik” konusunda tartışmışlar hâlâ da tartışmaktadırlar. Yaratılış inancına sahip kişiler, Darwin teorisinin termodinamiğin ikinci yasasını ihlal ettiğini, Darwin’ciler ise tam olarak bunun böyle olmayacağını iddia etmektedirler. Konuya uzak olanlar için; termodinamiğin birinci yasası, “Evrendeki tüm madde ve enerjinin toplamı sabittir ve o ne arttırabilir, ne de yok edilebilir,” der. Özünü, aslını değiştiremez ancak şekil değiştirebilir. Termodinamiğin ikinci ve tartışmalarda kullanılan yasası, diğer adıyla Entropi yasası, “Madde ve enerjinin sadece bir yöne doğru değişebileceğini, bu yönün ise ‘kullanılabilirden kullanılamaza, elde edilebilirden elde edilemeze, düzenliden düzensize’ doğru olduğu”nu söyler. Bu ikinci yasanın temelinde, “evrendeki her şey belirli bir yapıya ve değere sahip olarak başladı, fakat geri dönülemez şekilde, gelişigüzel kaosa, ve ıskarta, ziyan veya atığa gidiyor” Entropi de, kâinatın bir alt sistemindeki elde edilebilir enerjinin, elde edilemez enerjiye veya kullanılabilir enerjinin kullanılamaz enerjiye, ne ölçüde dönüşmüş olduğunu belirtir. Yine Entropi Yasası uyarınca “ne zaman dünyada, ya da kâinatta düzenli bir durum oluşsa, bu, yakın çevresinde daha büyük bir düzensizlik olacağı göstergesidir”. Bir adım daha ileri gidersek “Entropi Yasası, tarihin ilerleme demek olduğu fikrini yıkar. Bunun yanında, bilim ve teknolojinin daha düzenli bir dünya yarattığı fikrini de reddeder”.Bu arada Darwin’in tabii seçimle gelişme fikri de çöpe gider. Ben, bu konudaki, çeşitli açılardan (dini, felsefi, teknik vs.) tartışmaları, konunun uzmanı olan fizikçilere ya da diğer bilim adamlarına bırakırım. Ancak bu tartışmanın hiç bitmeyeceğini düşünerek, ben de bir fikir serdetmek isterim. Bu da “oluşumların hangi kıstaslarla, hangi seviyelerde (genel-özel, makro-mikro vs) değerlendirildiğine göre farklı yorumlanabileceği ve tartışmalara devam edileceğidir. Ben yaratılışın bir sistem ve zaman içerisinde olduğuna inandığım için (özellikle jeolojik delillere göre), belki diğer yaratılışa inananlardan farklı, Entropi yasasına da şüpheyle bakar sadece bir teori olduğunu düşünürüm.
  11. Bilim her bilinmeyeni keşfetmeyi başarabilecek midir? Yaratılışçıların cansız bir maddeden canlı meydana gelmesinin neredeyse sonsuz-1 ihtimalde olacağını göstermeleri karşısında, Darwin savunucuları, şu andaki durumun bunu gösterdiği gerçeğini kabul etmiş, ancak, “bilimin başaramayacağının asla başarılamayacağını iddia etmenin akılsızlık ve kendini beğenmişlik” olduğunu iddia etmişlerdir. Hâlbuki bilim her şeyi açıklayacaktır diye bir şey yoktur. Zaten bu hiçbir zaman mümkün de olmayacaktır. Çünkü daha önceleri de ifade ettiğimiz gibi, yaratıcı öyle kurgulamıştır ki (belki Entropi’nin 2. yasasına da uygun düşer), “her yeni keşfedilen, en az bir ve ya daha çok, yeni keşfedilmeyen ortaya koyar” Bu da keşfedilmesini bekleyeceklerin sonsuzluğuna işaret eder. Yine bazı Darwin savunucuları, yaşamın bir kez ortaya çıkışı ile bundaki değişikliğin farklı şeyler olduğunu ifade ederler. Bu gerçekten doğru bir ifadedir. Bize göre, zaten bu da, yaratılmış bir şey varsa bunun bir de yaratanı olduğunu gösterir. Değişiklikler de tamamen yaratıcının koyduğu kurallar çerçevesinde olur. Bunun yanında da bazı Darwin’ciler, “evrimin ortak ata inancını” benimsemek ve buna inanmak için, yaşamın kökenini de bilmek durumunda olmadıklarını söylerler. Aslında bu da doğrudur. Bir farkla ki, Darwin ve birçok Darwinci de bunu bildiklerini iddia ediyorlar. Yaratıcıya inananların koydukları, dahi yaratıcının gücü yerine, tesadüfleri, bilinmeyenleri, her nasılsaları veya hiçbir bilinci olmayan tabii şartlarını ya da sıkışınca, “kökeni bilmek durumunda değiliz”i koyuyorlar.
  12. Mutasyon evrimi yaratabilir mi? Darwinci anlayış, mutasyonların sıklıkla ve peş peşe olabileceğinden bahsederek, olumlu mutasyonların da ortaya çıkabileceğini ifade etmektedirler. Bu doğrudur, ancak bilimsel olanı, mutasyon oranı ne kadar yüksek ya da sık olursa olsun yine çok düşük kalmaktadır. Bir de yararlı mutasyonların oranının azlığı düşünülürse rakamlar çok düşer (burada rakam veremeyişimizin nedeni, karakterlere göre değişmesidir, ancak kaba bir bilgi olarak, bir popülasyonda, bir karakter için, % 5 gibi bir mutasyon, çok yüksek bir mutasyon oranıdır). Mutasyonla değişim olacaktır ama hiçbir zaman Darwin’in anladığı anlamda, evrim yaratacak mutasyon oranlarıyla olmaz, zaten buna dünyanın yaşı da yetmez (kitapta bazı rakamsal açıklamalar verilmiştir).
  13. Doğal seleksiyon eski atalardaki karakterleri mi ortaya çıkarır? Yaratılışçıların, doğal seleksiyonun uyumlu olmayan karakterler ortaya çıkardığı savına karşı, Darwin’ciler, karakterleri, savundukları ancak olmayan ortak atalara yorarak, zaten bu yeni karakterler eski karakterlerin tezahürüdür derler. Doğal seçilimin de allel sıklığı yaratarak bu karakterlerin tezahür etmesini sağladığını iddia ederler. Darwin’in bahsettiği doğal seleksiyon, tabiat şartlarının oluşturduğu karakterlerin kalıtsal hâle gelmesi ve bunların tezahür etmesi şeklindedir. Darwin’cilerin bahsettiği bütün genetik mekanizmalar (bazıları da doğru değil, ya da olmayacak şeyler) Darwin’in hiç bilmediği ve bilmediği bu kalıtsal olayları da zaten önemsiz olarak yorumladığı bir durumdur. Yani Darwin’cilerin yorumuyla alakası yoktur. Darwin’cilerin illa da Darwin tezini savunmak için daha doğrusu bütün olayları teoriye uydurmak için çabalarının sonucu böyle zorlamalardır. Doğal seçilimin de önemli olduğu muhakkaktır. Ancak bu Darwin’in evrim teorisi anlamında değildir.
  14. Yaratılanlar tesadüfen mi, yoksa belirlemeci bir süreçte mi oluşmuş ya da oluşmaktadır? Yaratılışçılar, oluşumların, insanların aklının almayacağı son derece detayları içermesine rağmen, bir o kadar da dâhiyane bir düzen içerisinde olduğuna ve hiçbir zaman bu olayların Darwin’cilerin savunduğu tesadüf dedikleri olaylarla açıklanamayacağını ileri sürerler. Darwin’ciler de buna karşılık (her ne kadar Darwin buna rastlantılar diyorsa da) yok öyle rastlantı değil, bunlar belirlemeci bir süreçtir demektedirler. Rastlantı ve belirlemeci süreç tam birbirinin zıddıdır. Darwin’ciler beyaza siyah adı verip bunun savunmasına çabalıyorlarsa, buna ne denir?
  15. Karmaşık karakterler hep son halinde mi yaratılmıştır, yoksa evrimle yavaş yavaş mı oluşmuştur? Yaratılışçılar, bizim de kitaptaki bölümlerde ısrarla belirttiğimiz üzere, çok karmaşık yapıların işlev görebilmesi için hep son hallerinde olmasını aksi halde işlev göremeyeceklerini ve canlının var olamayacağını iddia ederler, bu bize göre de aynen doğrudur. Bunun ispatı neredeyse her canlıda vardır. Buna karşılık Darwin’ciler ise eğer bu karmaşık yapılar farklı canlılarda farklı iseler, o zaman mutlaka bunların bir derecelendirmesi vardır demektedirler. Derecelendirmenin kabul edilmesi, her organ derece derece oluşacağından, Darwin’in delili olarak sunulmaktadır. Başka bir delile gerek yoktur. Hâlbuki bu sadece yaratıcının her yarattığı canlıya, aynı mantıkla ama tür karakterine daha uygun gelecek bir biçimde sağladığı organ ya da dokularla ilgilidir. Bu yapılanmanın detayı moleküler seviyeye ve bilinmezlere kadar iner. Zaten eğer Darwin’cilerin söyledikleri doğru olsaydı, şimdiye kadar milyonlarca yıldır, örneğin; gözü olmayan ya da görmeyen ya da az gören canlıların evrimle hepsinin gözü mükemmel görebilecekti. Kimse göz yararsızdır dolayısı ile evrimleşmesi söz konusu değildir diyebilir mi? Darwin bile gözün görme işlemini evrimle bağdaştıramamıuştır. Yine Darwin’ciler pek çok yapının bir işlev için hazırlandıktan sonra değiştiğini de iddia etmektedirler. Tabii bu yapıların başlangıcı nedir bunu hazırlayan kimdir? Bu bölümü karanlıkta bırakıp atlarlar. Başka bir organdan, bu kadar detaylara haiz, gören bir gözün oluşabilmesi için dünyanın yaşının yetmeyeceğini bilmezler. Bu organların ya da dokuların tam bir senkronizasyon içerisinde son derece hassas işlevlerini yerine getirmeleri konusuna itiraz edemezler ama bu olağanüstü durumu bile, muhtemelen atalarında bunlar vardı, diye geçiştirirler ve hatta ispatladıklarını iddia ederler. Gerçekten bunlar bakar körlerdir. Yine göz örneğini alırsak, bırakın gözü oluşturan dokuları ve bunların hücrelerinin birbirleri ile son derece hassas ve senkronize halde işlev görmelerini, sadece gözyaşı olmasa, göz kurur ve canlı kör olur. Şimdi, insanda da iki göz, sığırcık kuşunda da iki göz var ama bunların görme biçimi ya da göz kapakları farklıdır. O zaman insan gözü sığırcık kuşunun gözünün evrimi sonucu ortaya çıkmıştır, bütün sığırcıklar da bunun delilidir demek kadar komik bir şey olabilir mi?
  16. Neden aynı yararlı organlar her canlıda yoktur? Yaratılışçılar, neden yararlı organlar ya da yapılar bir canlıda vardır da diğerinde yoktur? sorusunu sorarlar ve Darwin’ciler bu soruyu çok aptalca bulur. Bunun cevabının çok basit olduğunu, farklı türlerin farklı ekolojik şartlarda farklı olacağını, zekanın bile farklı olarak geliştiğini söylerler. Yaratılışçıların sorusu ne kadar aptalcadır bilmem ama Darwin’cilerin açıklaması zekâ özürlülerinin bile komik bulacağı bir açıklamadır. Adama sormazlar mı, aynı çevre şartlarında yaşayan milyonlarca canlı neden aynı değişimlere uğramaz ve çeşitliliğin artması yerine tek tipliğe doğru bir gidiş olmaz? Başka açıklamaya gerek var mı?
  17. Darwin teorisine göre oluşması gerekli ara türler nerededir? Yaratılışçılar, kademeli evrimin olması halinde türler arasında sürekli geçiş tipleri olacağını söylerler. Bu aynen doğrudur. Benzetmeler ve uydurmaların dışında milyonlarcası ortalarda olması gereken canlılar ortalıkta yoktur. Bu gerçeği Darwin hiçbir zaman inkâr etmemiş hatta “her karşılaştığım bilim adamı bana bu sinir soruyu soruyor” diye hayıflanmıştır. Bu sorunun cevabı hiçbir zaman verilememiştir. Darwin teorisinin en zayıf taraflarından birinin bu olduğunu söylemesine karşın, Darwin’ciler kolları sıvamışlar ve buna da bir kulp bulma gayreti içine girmişlerdir. Şöyle ki, Darwin’ciler, benzeşmeyen türlerin bile birbirlerine bağlanabileceğini ifade ederek, bazı mutasyonların bu tedriciliği bozabileceğine ve aslında evrimin tedriciliği diye bir kuramsal zorunluluğun da olmadığını (Darwin tam tersini söyler), bunun sadece deneysel olduğunu söyleyerek, bu soruya da son derece akılcı bir cevap verdiklerini söylemektedirler. Her yerde delil kanıt arayan ve deney soranlar bu kez yine topu kelimelerle oynamaya atmıştır. Neyse, gerçek şudur; sınıflamalar tamamen insanlar tarafından konulan kıstaslara göre yapıldığından, kişilere göre değişir, yani sunidir. Dolayısı ile birilerinin kuşla insan arasındaki geçiş türünü, ben deve olarak kabul ediyorum derse, neyi münakaşa edeceksiniz? Bırakın öyle mutlu olsun. Darwin’ciler kendilerini Darwin’den daha modern görerek onun açıklayamadığı bazı şeyleri açıkladıklarını sanmaktadırlar. Gerçekten de biyoloji ilmi hızla ilerlemektedir. Her gün yeni bir keşif yapılmaktadır. İleride bulunacak bazı keşifler birçok doğmayı yıkabilir, buna bir şey diyemeyiz ancak Darwin belki iyi bir evrim biyologu olamamıştır (bana göre) ama iyi bir jeolog olduğu söylenmektedir. Eğer Darwin milyonlarca ara çeşit olması gerektiği halde bunlar ortalıkta yok diyorsa ve bu hâlen de öyleyse, birilerinin çıkıp illa da Darwin teorisi doğrudur diye uydurmalara ve saptırmalara kalkışması abestir.
  18. Ara tür diye bir oluşum var mıdır? Yukarıdaki noktanın devamı olarak yaratılışçılar, taşıl kayıtlarında geçiş türlerine ait en küçük bir delil olmadığını ifade etmektedir (Darwin de bunu itiraf etmektedir). Tahmin edileceği gibi, Darwin’ciler hemen sinek uçar, kuş da uçar, bunun ikisinin arasında geçiş türü olarak da kelebekler vardır. İşte ispatı diyeceklerdir. Böyle diyenlerle ya da çeşitli yakıştırmalar yapanlarla nasıl tartışılır? Hâlbuki işin doğrusu, ara ya da geçiş formu diye bir şey yoktur ve hiç olmamıştır. Canlıların tamamı yaratıldığı kendi türlerine aittir. Ara tür denenlerin tamamı uydurmadır, yoksa bırakın taşılları her taşın altına birisinin hilkat garibesi olarak bulunması gerekirdi. Ben Karaman’ın yaylalarında (yaklaşık 1.700 metre yükseklikte) şimdikilerin aynısı ya da benzeri yüzlerce deniz kabuklarına rastladım ama hiç böyle ara tip denen garip fosil ya da varlıklara rastlamadım, rastlayanların da olabileceğini sanmam, çünkü yoklardır. Bakın bu konuda Darwin ne demiştir? “bu türleri doğrudan birbirine bağlayan ara biçimlere rastlamayı beklememiz için elimizde hiçbir neden olmadığını, ancak bunlardan her birini yerinden edilmiş ya da tükenmiş herhangi bir biçime bağlayan türlerle karşılaşabileceğimizi aklımızda tutmak zorundayız”(s.550) gibi, hayali sözler ve buna ilaveten, “Ne kadar dikkatle incelersek inceleyelim, jeolojik belgelerin eksik olması nedeniyle pek çoğunu bulabilmeyi umamayacağımız aracı halkaların birçoğu elimizde yoksa bir türün değişime uğramış bir başka türün ilk kaynak biçimi olduğunu kabul etmemiz imkânsızdır” (s.551) demiştir. Darwin bizim söyleyeceğimizi söylemiştir.
  19. Taşıl kayıtları nasıl bir zaman serisi gösterirler? Darwin’ciler, yaratılışçıların, ‘taşıl kayıtlarının kayaç tabakalarının ihtiva ettiği organik maddelere göre, Darwinci evrim esasıyla sınıflandırıldığı için, suni olarak yapılan bu sınıflamanın, bir zaman serisi göstermediğini iddia ettiklerini, bunun da yanlış olduğunu söylemektedirler’, demişlerdir. Darwin’den önce de bu tip sınıflamaların yapıldığına dikkat çekmişlerdir. Yaratılışa inanan kimler bunu söylemiştir bilemiyorum ama bence de Darwin’ciler kırk yılda bir doğru laf etmişlerdir. Ama tam aksi, Darwin’in de kabul ettiği gibi, bu kayaç tabakalarının bize sunduğu, türlerin ilk çıkışları ile ilgili bilgileri, Darwin, teorisi için çok büyük güçlük olarak ifade etmiştir, bize göre ise teorinin tümüyle çöpe atılmasını gerektirir. Bir de Darwin’in söylediğine bakalım; “Yeryüzünün bugünkü canlıları ile eski tükenmiş canlılarını birbirine bağlayan ve ardışık her dönemde yaşamış olan türleri daha eski biçimlerle birleştiren zincirin sayısı belirsiz halkaların zaman içinde yok olduğu savı yerinde bir sav ise peki o zaman neden jeolojik oluşumların her birinde bu ara biçimlere bol bol rastlamıyoruz? Neden fosil kalıntılarından yaptığımız koleksiyonlar yaşayan biçimlerin aşamalanmalarının ve mutasyonlarının net bir delilini vermiyor? Her ne kadar jeolojik araştırmalar yaşam biçimlerinin pek çoğunu daha şimdiden birbirine yaklaştıran halkaların geçmişteki canlının karşı çıkılmayacak bir biçimde ortaya sermişse de, gene de zamanımızdaki türlerle eski türler arasında sonsuz sayılardaki belli belirsiz aşamaların hepsini benim teorimin gerektirdiği ölçüde sunmamaktadır. Ve bu, kuşku yok ki, bu sava karşı ileri sürülebilecek en ciddi itirazdır.” (s.550-551) demiştir.
  20. Canlılardaki körelmiş yapılar neyi ifade eder? Canlılardaki, körelmiş ya da dumura uğramış yapıları, yaratılışa inanan bilim adamları, işlevsel oldukları nedeniyle yaratıcı dâhinin bir tasarımı olarak ifade etmişlerdir. Darwin’ciler bu yapıların evrim sırasında oluşan olumsuzluklar nedeniyle ortaya çıktığını iddia ederler. Biz de yaratılışa inandığımız için, önceleri, hiçbir işe yaramadığı, evrim artığı olduğu Darwin’ciler tarafından ortaya atılan birçok yapının, hayat için çok fonksiyonel olabildiğinin ispatladığını (bademcik, apandisit vs. gibi) söyleyerek yaratılışçıların haklı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bilimsel olarak şunu da belirtmemiz gerekir ki, bazı yeni yapılar da, mutasyonla ortaya çıkabilir. Bu yapılar, bırakın yararlı olmayı zararlı da olabilir. Öyleyse, bu tip yapıların evrimsel değil ama mutasyonel olarak ortaya çıkması, bunların da canlı hayatını doğrudan etkilememesi nedeniyle, canlılarda nesilden nesile geçmesi olasıdır. Bunlar sistemik olmayan ani değişimlerdir, dolayısı ile Darwin’in bahsettiği, teorisindeki yavaş yavaş ve uzun zaman içerisindeki evrim değişimleri ile de alakaları olamaz.
  21. Darwin’ciler sahtekâr mıdır? Darwin’ciler, yaratılışçıların, kendilerini yanlış ve uydurma bilgilerle sahtekârlık yaptıklarını ve bununla da kalmayıp, bu sahtekarlıkları ders kitaplarına dahi koydurabildiklerini iddia etmeleri nedeniyle haksız suçlamalara maruz bırakıldıklarını söylemektedirler. Yaratılışçıların bu iddialarını çeşitli delillerle ispatlamaya çalıştıklarını ifade etmekte ve yaratılışçıların verdiği örnekleri de reddetmemektedirler. Yani Darwin’cilerin sahtekârlıklarını kabul etmektedirler. Ancak Darwin’ciler kötü örnekleri her kitap yazarının araştıramayacağını, dolayısı ile bu tip yanlış şeylerin de kitaplara konabileceğini ifade etmektedirler. Hatta bu yanlışların bazılarının, bizzat Darwin’ciler tarafından da tespit edildiği ve kınandığını söylemektedirler. Sonuç olarak da, yanlışların yanında yüzlerce doğru delillerin de olduğunu ifade etmektedirler. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu delil diye sunulan uydurmaların değil yüzlercesi, bir tekini bile biz görmedik ya da duymadık söylenenler, hayalperestlik ya da uydurmalar (sahtekârlık biraz ağır olur)değilse bile yanlışlardır. Neyse, bilim nasıl olsa haklıları ya da sahtekârlıkları, önceden olduğu gibi, gelecekte de ortaya çıkaracaktır.
  22. Darwin’in teorisi, hâlâ teori midir? Darwin’ciler, yaratılışçıların, hâlâ Darwin’in sunduğu evrim fikrinin oturmadığını, birçok evrimcilerin de bu fikri artık benimsemediklerini hatta reddettiklerini ileri sürerek, hâlâ tartışılan bir şey gerçekmiş gibi sunulamaz dediklerine değinmişlerdir. Darwin’ciler buna karşı, diğer alanlarda olduğu gibi bilimsel alanlardaki benzer tartışmaların normal olduğunu, iddia edildiği gibi de hiçbir evrimsel biyologun, evrimin tarihsel bir olgu olduğu ya da ortak atadan değişim yoluyla türeme konusunda farklı düşünmediğini ancak, tartışmaların daha ziyade, evrimi etkileyen mutasyon ve sonrası doğal seçimin oluşumu konusunda olduğunu ifade etmektedirler. Bizim görüşümüz de şöyledir. Doğal seçilim gerçekten de tarihi bir olgudur. Ama doğal seçilim ile Darwin’in bahsettiği evrimin hiç alakası yoktur. Bu konuyu kitaptaki bölümlerde tekrar tekrar anlattığım için burada tekrar etmeyeceğim. Ortak ata konusuna gelince, bunu da kitapta geniş olarak anlattım, türler arasında Darwin’in anlattığı anlamda, ortak ata diye bir şeyin hiç olmadığını, bunun tamamen o uydurmalardan birisi olduğunu, her canlının geriye doğru mutlaka bir veya birçok atası olduğunu, zaten bunun aksinin düşünülemeyeceğini, bu ataların ise tür içerisinde, yeni oluşabilecek melezleri evrimsel değil, genetik kurallar içerisinde oluşturduğunu anlatmaya çalıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de bilim adamlarının ya da daha spesifik olarak biyologların çoğu gibi Darwin öğretisi ile yetiştirildim. Ta ki, genetik talebesi iken eğriyi doğruyu, ya da mantıklı açıklamaların her zaman doğruyu göstermediğini anlayıncaya, ya da öğreninceye kadar. Kitabı okuyan Darwin’ciler inanmayabilirler ama gerçekten, benim düşüncelerimin dini inancımla alakası yoktur. Dini inancım, sadece bilimsel verileri ve doğruları teyit etmektedir, o kadar.
  23. İnsanın maymundan gelip gelmediği tartışması nereye gelmiştir? Yaratılışa inanan bilim adamları, insanın maymundan geldiği fikrine atıfta bulunarak (Darwin’ciler bunun böyle olmadığını, ancak atalarının aynı olabileceği şeklinde ifade ederler) bunun yanlış olduğunu, insanla maymun ya da diğer hayvanlar arasında hiçbir zaman kapatılamayacak farklılıklar olması nedeniyle, bunlardan birinin diğerinden gelmesi, ya da ortak ataya sahip olma olasılığının olamayacağını söylemektedirler. Darwin’ciler de buna karşı çıkarak, bir de uydurulan, insansı denen (hangi insana benziyorsa) maymunların kromozom ve diğer bazı benzerlikleri dolayısı ile insanla ortak atadan geldiklerini söylerler. Yine Darwin’ciler, bir türden, diğer bir türün meydana geldiğini hiçbir zaman, ne Darwin’in, ne de kendilerinin söylemediğini, ancak atalarının aynı olduğunu söylediklerini ısrarla vurgularlar. Bana göre bu tamamen açıklanamayan olayları bilinmeze havale ederek, açıklamış gibi satmaktır ya da nitelikli sahtekârlıktan öteye değildir. Bir türün ataları aynı demekle, bir tür diğerinden ya da diğerlerinden meydana geliyor demek arasında hiçbir fark yoktur (bu husus kitabın ilgili bölümünde bir örnekle açıklanmıştır). Sadece kelime oyunuyla bilim adamlığı cakası satılmaktadır. Bunu daha önce açıklamıştım. DNA zincirlerinin, özellikle doku hücreleri bazında, birbirlerine benzemesi birçok canlı tür için varittir. Fiziksel olarak da birbirlerine benzeyen canlılarda benzerliğin çok daha yüksek olması zaten kaçınılmazdır. Bu sadece yaratıcının tek olduğunu ve yarattıklarını bir sistem içerisinde yarattığını gösterir, maymunla insanın ortak atadan geldiği ile hiç alakası olmaz.
  24. Darwin’cilik lobisi ne kadar güçlüdür? Yaratılışa inanan bilim adamları, Darwin’ciliğin hiçbir delili olmamasına rağmen bunlar varmış gibi, neredeyse bir din olarak, okul kitaplarına sokulduğunu, bunun yanlış olduğunu, her şeye rağmen, bu öğretinin yanında diğer öğretilerin de mutlaka öğrencilere öğretilerek hiç olmazsa onların da kendilerine, akıllarıyla, yol çizmelerine yardımcı olunmasını istemektedirler. Darwin’ciler ise yüzlerce yaratılış efsanesi olduğundan, öğretmenlerin her bir efsaneyi öğrenmek mecburiyetinde kalacakları gibi son derece basit, anlamsız, geçersiz hatta komik bir bahane arkasına sığınarak buna karşı çıkmaktadırlar. Kimse öğretmenlerden dünyadaki her kabile ya da her din inanışına göre yaratılışın nasıl olduğunu anlatmasını bekleyemez. Zaten bunu düşünmek bile son derece aptalcadır. Burada önemli olan, ister bir dine inan, ister inanma, bir yaratıcının var olduğuna inanmaktır. Darwin bile kitabının son paragrafında, bu yaratıcıdan bahsetmektedir. O zaman Darwin’in yaratıcısı neyi yaratmıştır? Öğretmenin bir yaratıcı olduğunu söylemesi, biyoloji dışında da söylendiği gibi, her bilim dalı içerisindeki açıklanamayan bazı unsurları yaratıcıya bağlaması, “hikmetinden sual olmaz” bir şey öğrenmenize gerek de yok, yan gelin yatın demek değildir. Kaldı ki, her bilim dalının da bilinenleri, ya da bilinmeyenleri vardır. Bilinmeyenler, keşifleri yapılıncaya kadar yaratıcı tarafında mahfuzdur. Çoğunun sonucunu biliriz ve nasıl olabildiğini tahmin ederiz. Ancak her yeni keşfettiğimiz şey en az keşfedilen kadar bilinmeyenlere gebedir. Dolayısı ile keşfedilmeyi bekleyenler sonsuza yani yaratıcıya gider. Darwin’ciler için çağdaş bilim önce Darwin’e inanmaktan geçer.Bu tabii Darwin’in bütün yanlışlarını da içine alır. Darwin’cilerin, eğer bir yaratıcıyı göremiyorsak ya da bu delillerle ispat edilemiyorsa, bu öğretilemez demesi cahilliğin dik alasıdır. Bunun ispatı ve delilleri o kadar açıktır ki, Darwin’ciler bunu bile ısrarla görmezlikten gelirler, gerçeklerle yüzleşmekten acizdirler. Aynada gördükleri kendi varlıklarını bile yok sayıp delil isterler, Darwin kadar bile cesaretleri yoktur. Darwin, gerçekten bunlardan çok daha ileride bir bilim adamıdır, teorisi yanlış da olsa, bilime katkı değil, köstek olmuş da olsa, hiç olmazsa teorisinin çıkmazlarını söyleyebilecek, saygın ve cesur bir bilim adamıdır.
  25. Darwin’cilerin şimdilerde, teoriyi ispatlamak için sarıldıkları “Darwin-Mendel görüşleri” gerçekten söylenebilir mi? Şimdiki bazı Darwin’ciler, Mendel ile Darwin’in görüşlerini birleştirmek isterler hatta Mendel-Darwin görüşleri derler. Bu tamamen yanlış ve birbirine zıt iki ayrı bilimsel yol ve tartışmadır. En azından Darwin bunu böyle yorumlamıştır. Darwin doğal seleksiyon dışında dediği kalıtsal olayların da farkına varmış, bunu, kendiliğinden ya da bir şekilde olmuş, açıklanamayan ama önemsiz olaylar olarak yorumlamıştır. Darwin’ciler hemen itiraz edip, Darwin’in de kalıtsallığa inandığını ve önem verdiğini söyleyeceklerdir. Darwin’in önemsediği kalıtsallık, sadece doğa şartlarından meydana gelecek değişiklerin her nasılsa, kalıtsal hâle gelmesi olayıdır. Defalarca açıklandığı üzere, tabii ki bu mümkün değildir (bunun, şimdiki Darwin’cilerin sarıldıkları mutasyon olayı ile de alakası yoktur). Darwin “Kimi doğa bilimcileri bütün değişimlerin eşeysel üreme eylemlerine bağlı olduğunu savunuyorlar; bu kesinlikle yanlıştır” (s.21) demiştir. Bu da gösteriyor ki, zaten Mendel’i zamanında anlasaydı, muhtemelen teorisinden derhal vazgeçerdi. Belki de kendi zamanında yaşamış ve yayınını da yapmış olan Mendel’in açıklamalarını görmüş ya da duymuş ama kendi düşüncelerine tamamen ters düştüğü için üstünü kapatmayı ve bilmiyormuş gibi yapmayı tercih etmiştir. Bu son cümle, genel değerlendirmelere bakarak, tamamen şahsi bir tahmindir. Yine Darwin, “Evcil hayvan ve bitki ırklarının kökeni konusuna ilişkin olarak söylenenleri birkaç sözcükle özetleyelim. Varlık şartlarındaki değişiklikler, değişkenliğin nedeni olarak en büyük önemi taşımaktadır, çünkü bu şartlar doğrudan organizma üzerinde etki oluştururlar ve üretim sistemini etkileyerek dolaylı bir biçimde de etkili olurlar” demektedir (s.54) ki, bu yanlıştır. Genel kural ve bütün deliller, çevre şartlarındaki değişimin kalıtsallığa etki etmediğini, üreme sistemine etki etse de, bunun fiziksel sınırlarda kaldığını (Darwin’in kastetdiği), gen mekanizmalarına etkili olmadığını gösterir (mutasyon gibi özel ve nadir durumlar hariç). Darwin’ciler, yanlış inançlarından vazgeçme yerine, kıyısından köşesinden, bilimsel doğruları deneyleri ile gösteren Mendel’i ve onun genetiğini de bu işe nasıl bulaştırırız diye çeşitli kıvırtma ve adaptasyonlara girişmişlerdir. Hatta bazı Darwin’cilerin yorumlarını okuyunca insan bunların inancı farklı, yorumları farklı demektedir. Doğa şartlarını ya da doğal seleksiyonu neredeyse tamamen yok sayarak, hep (Darwin’in tam tersi) kalıtsal mekanizmalar üzerinden izahlara girişmektedirler. Bu yapay çabalar gerçekten şaşırtıcıdır. Şimdi bir de olaya başka yönden bakalım, Mendel’in ne dediğine kulak verelim ve Gerçekten Darwin-Mendel görüşleri denebilir mi kendisinden öğrenelim: Mendel “Gärtner yapmış olduğu transformasyon denemeleri sonuçlarına dayanarak, naturalistlere karşı olan fikri savunmuştur. Naturalistler, bitki species'lerinin kararlı bir formda kalabileceğini kabul etmeyip, devamlı vejetasyon evrimine inanmaktadırlar. Gärtner daha da ileri giderek, bir species'in diğer bir species'e (o zamanki species’ten kasıt çeşit anlamındadır) tamamen dönüşebileceğini, species karakterlerinin belli sınırları içerisinde kalacağını, bunun haricinde değişmeyeceklerini şüphe götürmeyecek delillerle ortaya koymuştur. Bu fikir şartsız olarak kabul edilememekle birlikte, biz de Gärtner'in yapmış olduğu denemelerde, önceden de belirtildiği üzere, kültürü yapılan bitki değişimlerini hedef alan görüşlerin, çok açık olarak doğrulandığını görüyoruz” (Mendel, A. Akyürek, 1982, Meteksan, 5 No’lu yayın). Bu sözlerden Mendel ve Gartner’in Darwin teorisi ya da benzeri fikirleri savunan, o zamanın bilim adamlarından haberdar oldukları ve o fikirlerin kesin karşısında oldukları ve bunu da denemeleriyle ispat ettikleri sonucu çıkmaktadır.
  26. Neden bazı türler değişir de diğerleri değişmez? Darwin’in anlayamadığı hatta teori bile üretemediği, üzülerek ifade ettiği hususlardan biri de, “neden bazı türler değişiyor da diğerleri değişmiyorlar?” sorusudur. Burada değişmeden ne kastedildiği önemlidir. Darwin’in kastettiği tabii ki, bir türün başka türe dönüşmesi durumudur. Darwin sorusunun cevabını bulabilseydi, zaten teorisiyle ortaya da çıkmazdı. Zamanımızda hâlâ tanıdığım biyologlar bana şu soruyu sormaktadırlar, “Neden tür içindeki çeşitlerin değişeceğine ya da farklı çeşitler oluşturacağına (melezleme ya da mutasyonlarla) inanıyorsunuz da, cins içindeki türlerin birbirlerine dönüşeceğine ya da yeni türler meydana getireceğine inanmıyorsunuz?” Buna cevap dahi vermeye gerek yok, zaten şimdiye kadar anlatılanlardan bunun cevabını kolayca bulacaksınız. Ama bana, “eğer ananın çocuk doğuracağına inanıyorsan, neden babanın da doğuracağına inanmıyorsun” söylemi kadar safça geliyor.
  27. Canlı telef olmadan bir türden diğerine geçebilir mi? Bilindiği üzere, memeli hayvanlarda, yavru doğduktan sonra, belirli bir müddet anne sütüyle beslenir, genelde başka besin alamaz. Şayet beslenemezse de ölür. Yani bu hayvanların nesli devam edemez. Darwin’in söylediğine göre, bu memeli hayvanlar da memeli olmayan başka hayvanların evrimi ile oluşmuştur ya da belli ortak atalardan oluşmuşlardır. Şimdi şu soruyu soralım, evrim denen şey, fertler üzerinde etki yapacağına göre ve diyelim ki daha önceki bir organizmadan bir inek meydana gelecek, önceki atası memeli olmayan ve süt üretmeyen bir hayvandan süt üreten bir canlının meydana gelmesi için kaç yüz ya da bin generasyon geçmesi gereklidir? Bütün bu generasyonlar boyunca, eğer oluşursa, oluşacak yavrular gerekli sütü nereden bulacaklardır? Böyle bir durumda, bu ve benzeri hayvanların nesillerini evrim teorisine göre devam etmesi mümkün olabilir mi? Buna bir de şunu ilave edelim, doğal seleksiyon var oluş şartlarına bağımlıdır ve sadece içinde bulunduğu ferdi etkiler, herhalde doğal seleksiyon çok akıllıdır, sadece içinde bulundurduklarını değil, gelecekte olacak olayları da etkiler denemez. Örneğin; ineğin sütünün eğer birisi sağıp ona içirmezse ki, doğada bu olmaz, kendisine hiç yararı yoktur, sadece gelecekteki yavrusu için bir yararı vardır. Kendisine hiç yararı olmayan bir organın gelişmesi Darwin teorisine terstir. Darwin, “Her türün değişikliği bağımsız bir özelliktir, doğal seçim, ancak, birey için, karmaşık yaşam savaşında bir yarar, bir üstünlük sağlayabildiği ölçüde bu özelliği ele alır, işler” (s.434) demektedir. Herhalde Darwin’ciler bunu, “Doğal seleksiyon o kadar akıllıdır ki, yalnız canlının kendi üzerinde değil, gelecek nesilleri de düşünerek yeni organlar ve işlevler yaratırlar” şeklinde yorumlayacaklardır. Buna inananlar da çıkacaktır!
  28. Darwin’cilerin söylediği, “Doğal seleksiyon bireyler üzerinde olur ancak popülasyonda gözlenir” fikri doğru mudur? Darwin’ciler “doğal seleksiyonun bireyler üzerinden olduğunu ancak popülasyonda gözlendiğini” iddia ederler. Bu tabii yine çok bilimsellik adına uydurma kaydırma laflardan biridir. Bütün değişimler fertler üzerinde olacağı için, bu değişimlerin tamamı, er ya da geç fertler üzerinde görülür. Örneğin; kırmızı çiçekli lalelerin arasında mavi çiçekli tek bir bitki bile görülse, bu net bir şekilde fark edilir. Bu Mendel genetiği ile geçen birçok karakterler için böyledir. Diyelim ki, Darwin’ciler popülasyon genetiğinden bahsediyorlar, bunun için de az ya da çok değişimin fertlerde olması gerekir. Bunların fiziksel olanları fertlerde gözlenebilir ama kimyasal ve moleküler seviyede olanları dışarıdan bakıldığında gözlenemeyebilir. İsterseniz popülasyon genetiğinin temelini atan Hardy-Weinberg’in bu konuda ne dediğine bir bakalım. Onlara göre popülasyon genetiğinde kanunlarının geçerli olabilmesi için;
    1. Popülasyonun yeteri kadar büyük olması gerekir ki, örnekleme hatası sıfıra yakın olsun ve nazara alınmasın. “p” ve “q” değerleri (“A” ve “a” allel gen frekansları) kararlı ve bir önceki gibi olmalıdır.
    2. “A” dan “a” ya ya da tersi mutasyonların olmaması (ya da aynı oranda olmaları) gerekir ki, gen frekanslar değişmesin.
    3. Popülasyonda seçici bir seleksiyon yapılmaması gerekir.
    4. Özellikle “A” ya da “a” allelerinin fertlerin üreme hücreleri üzerine farklı etkisi olmaması gereklidir. Popülasyon genetiğinde olaylar matematiksel modeller üzerinden incelendiği için pratikte mümkün olmasa da teoride, popülasyondaki genlerin frekanslarının değişmediği kabul edilir (fenotipik olarak, birbirlerine benzeyenlerin “positive assortive mating-positif seçim eşleştirmeleri ” halinde gen frekansının değişmediği ancak bunun tersi olduğunda yani “negative assortive mating” sonucu gen ve genotip frekansının değişebileceği de iddia edilmektedir). Bu handikaplar nazara alınarak, bir popülasyonda yapılan incelemelerin ve varılan sonuçların diğer popülasyonlarda aynı olacağı söylenemez, emin olmak için de incelenen popülasyonla sınırlı olduğu sık sık vurgulanır. Pratikte dışarıdan popülasyona gen girişi yoksa var olan potansiyel genetik varyasyonlarının dışında, değişimi yapacak şey yeni oluşabilecek mutasyonlardır. Meydana gelecek mutasyonların Darwin’in söylediği gibi, yavaş yavaş ve hissedilmeden olabilmesi, bunun da evrimsel bir değişim yaratabilmesi için, çoklu allel (bir karaktere birçok genin etki etmesi) ya da pleiotropik (bir genin birçok karaktere etkili olması) genlerin, aynı yönde belki yüzlerce defa mutasyona uğraması gerekir. Daha önceleri de izah ettiğimiz gibi, buna dünyanın yaşı yeterli olmaz. Onun için de, ileri ya da geri mutasyonların birbirlerini dengeleyebileceği ya da ihmal edilebilecek azlıkta olacağı inancıyla, popülasyon genetiğinde mutasyonlar nazara alınmaz. Kaldı ki mutant denen tiplerin gerçekten mutasyonla mı, yoksa zaten var olan genetik ve çevre etkileşimleriyle mi oluştuğunu tespit de ancak özel suni tekniklerle anlaşılabilir, doğada bu hiç anlaşılmayabilir de.
  29. Teorideki doğal seleksiyonun yüzü arkaya mı yoksa öne mi dönüktür? Darwin’cilerin tekerleme halinde söyledikleri şudur; “Doğal seçilimin yüzü arkaya dönüktür, ileriye değil” ya da “Doğal seçilim rastgele değildir, fakat ilerletici de değildir.” Görüldüğü gibi, bunlar önemli yanlışlardır. Darwin’in dahi bunu kabul etmesi düşünülemezdi. Neden? Birincisi, Evrim (Evolution)’in anlamı, gelişme, tekâmül etmedir. Darwin de bunu böyle almıştır. Darwin teorisinde yarar esasıyla gelişme esastır. Bu gelişmenin geriye dönük olması demek ilkelliğe doğru gidiş demektir ki, bunun kabul edilmesi mümkün değildir. İkincisi, yeni fertler meydana geldikleri ana babaya, yani bir önceki jenerasyona benzedikleri için genetik anlamda ‘geriye dönük’ terimi kullanılmış olabilir ancak bu da doğru olamaz. Zira her yeni oluşan fert bir öncekinden farklıdır. Çünkü gen ve çevre etkileşimleri sonsuz denecek farklılıklar gösterir. Genelde popülasyondaki gen frekansları sabit kalsa da, yeni şartlara ya da oldukları şartlara daha iyi adapte olabilmeleri için, aynı tür içerisindeki çeşitler arasında, içinde bulunulan şartlara göre, frekanslarda az da olsa, ileri-geri değişimler olabilir. Eğer doğal seçilim ilerletici değilse, Darwin’in evrim teorisini çöpe atmak gerekmez mi? O zaman Darwin ne söyleyip duruyor? Üçüncü bir husus, eğer doğal seçilim arkaya dönükse, organik canlıların Darwin’e göre, nasıl olup da tek hücrelilikten bu duruma geldiklerini bir tarafa bırakalım, ya da diyelim ki böyle yaratılmışlardır, er ya da geç ataya dönüş olacaktır, yani tek hücreliliğe doğru bir evrim olacaktır. Bu aklın alacağı bir şey midir? Şimdi Darwinci arkadaşlarım bunu okuyunca yine “aslında Darwin öyle demek istemiyor” diye, birçok konuda yaptıkları gibi, Darwin’le hiç alakası olmayacak yakıştırmaları, biraz da cafcaflı kelimelerle süsleyip, çok bilimsel olduklarını iddia edeceklerdir. Etsinler, mutlu da olsunlar. Bazen, hatta birçok kez, yanlışlarda insanları mutlu eder.
  30. Türler içerisinde veya arasında Darwin’in bahsettiği, birbirini tüketici ve birinin diğerinin yerine geçici boyutunda bir rekabet var mıdır? Darwin’in iddiası ve teorisini dayandırdığı esaslardan birisi, tabiatın yardımıyla, güçlünün tür içerisinde ya da türler arasında zayıfı zamanla yok edeceği, zayıfların yerini alacağı ve farklı türler oluşturacağı varsayımıdır. Kitap metni içerisinde zaman zaman söylediğimiz gibi bu doğru değildir. Çok nadiren, belirli mahallerde bir tür diğerini gerçekten de yok edebilir ancak bu son derece seyrek olabilecek, ya da yok sayılabilecek olay, hiçbir zaman evrimi oluşturacak ölçüde bir rekabet ortamına ve kuralına dönüşmez. Bunun anlaşılabilmesi için burada gerçek bir gözlem sunmak isterim. Eşim, özellikle evimizdeki yaşlı köpeğimiz öldükten sonra, bahçemizdeki bitkiler üzerine konan kuşlar yesin diye neredeyse her sabah mutfak penceremizin önüne ekmek kırıntıları ve bazı yemek artıkları bırakır, yanında da su kabı vardır. Bıraktıktan sonra, biz hem kahvaltımızı yaparız hem de yemleri yemeye gelen kuşları seyrederiz, gerçekten çok güzel bir görüntü oluştururlar. Bahçemize dört tür kuş gelmektedir; yabani güvercin, kumru, ala karga (saksağan) ve serçe. Yemler atıldıktan yaklaşık 5 dakika sonra kuşlar gelmeye başlarlar. Örneğin; serçeler gelmeye başladı diyelim; atılan yiyecek hepsine yetecek kadar olmasına rağmen, erkek serçeler, ya da büyük serçeler, hatta sıradan serçeler birbirlerini kovalayarak, aynı yemleri gagalayarak bunları diğer serçelerden kaçırmak isterler, birbirlerinin ağzından yemleri çalıp kaçırmaya çalışırlar. Biz de bunlara güleriz. Hepsine yetecek yem olmasına rağmen, birlerinden yem kaçırmaya çalışmaları bir çocuğun, aynı oyuncaktan kendinde de olmasına rağmen kardeşinin ya da arkadaşının oyuncağını da elinden alma çabasına benzer içgüdüsel bir durum. Biraz sonra güvercinlerle, kumrular gelir, kumruların serçelere pek bir şey yaptığını görmeyiz ama güvercinler hem serçeleri hem de kumruları yemleri yemesinler diye kovalamaya çalışırlar. Bu arada ala kargalar gelmeye başlar, bunlar gerçekten yırtıcı hayvanlardır, hem güvercinleri, hem kumruları, hem de serçeleri kovalarlar. Önceleri biz pencereyi açıp kızdığımız ala kargaları kovuyorduk ancak kovmadan vazgeçtiğimizde ya da daha fazla beklemeye sabrımız olunca, ne görelim? Ala kargalar yerde yemlerini yerken, önce güvercinler, sonra kumrular, sonra da serçeler bahçeye yavaş yavaş temkinli ve korkak bir şekilde inerek, aynı sofradan hep birlikte yemlerini yemeye başlarlar. Bir gün bizimle kahvaltı yapan bir misafirimiz, bunların böyle hep birlikte, uyumlu bir biçimde yemlerini yemelerini resmi çekilecek güzel bir manzara olarak niteledi. Bu söylediğim olayı evinin yakınında bahçe olan meraklı her kişi deneyebilir. Ben burada neyi anlatmak istiyorum? Her canlı, ister tür içinde olsun, ister türler arasında olsun diğerleri ile rekabet halinde olup önce kendini düşünür. Bu bencillik yaratıcı tarafından verilen bir içgüdüdür. Bu içgüdüyü veren yaratıcı aynı zamanda bu içgüdünün, hayati tehlike olmadığı ve tamamen çaresiz olunması hali dışında, hiçbir canlıya, ister tür içinde, ister türler arasında olsun, kendi varlığını sürdürebilmek uğruna, Darwin’in söylediği anlamda, illa da diğerlerini boğazlayarak yok etme ve onun yerine geçme ya da yeni türler üretme içgüdüsünü ya da yetisini vermemiştir. Yani güçlü bir serçenin daha zayıf bir serçeyi kovması ya da onun ağzındaki yemi alması, işte zayıflar güçlüler tarafından böyle yok edilir ve dünya güçlü yeni oluşan türlere kalır gibi, bilimsellikten öteye, ideolojik ve yanlış bir yorumu getirmez. Bu gerçek dışı olayları, zorla gerçeklerin yerine ikame etme çabasıdır. Yaratıcı, rekabet içgüdüsünü verirken bunun yanında acıma, şevkat ya da diğer olağanüstü duyularla o duyguyu törpülemiş, sonsuz ve katı bir acımasızlığa dönüştürmemiş, yeryüzünde yaşayan her yarattığı canlının belli kurallar içerisinde yaşamasına, çoğalmasına, çeşitlenmesine ve yerini döllerine bırakmasına ortam sağlamıştır. Darwin’in de bunu bilmemesi mümkün değildir zaten onun için de çelişkili ifadelerle işin içinden sıyrılmak istemiştir, Şöyleki; Darwin “Bununla birlikte, takımadaya özgü ya da dünyanın başka kesimlerinde bulunan türlerden kimileri değişik adaların ortak türleridirler ve bu türlerin bugünkü dağılımından bir adadan ötekine geçmiş olmaları gerektiği sonucunu çıkarmaktayız. Gene de öyle sanıyorum ki, birbirine yakın hısım olan türlerin birbirleriyle serbestçe ilişkiye geçebilseler de, gene de birbirlerinin alanlarını ele geçireceklerini varsaymakta yanılıyoruz” (s.483) demektedir. Yine, “Şurası kesindir ki, bir tür bir başka türe karşı bir üstünlüğe sahip olduğunda, kısmen ya da bütün bütüne onu yerinden etmekte gecikmez; ama her ikisinin de karşılıklı konumlarını çok uzun zaman korumaları olasıdır, yeter ki her ikisi de içinde bulundukları duruma eşit oranda uyum sağlayabilmiş olsun” (s.483) demiştir. Hem öldüresiye rekabet olacak, hem de bulundukları duruma eşit olarak uyum sağlayacaklar. Kitapta izah edildiği gibi, son derece tutarsız ve yanlış yorumlar.
  31. Popülasyonlarda Gen Frekans Farklılaşmaları ve Yeni Dengeler (İngilizcesi “Genetic Drift”, Türkçeye “Genetik Sürüklenme” diye tercüme edilmiştir, bize göre hem İngilizcesi, hem de Türkçesi içeriği tam olarak kapsamamaktadır) evrimi, bugünkü Darwin’cilerin söylediği gibi yönlendiren ya da etkileyen ana mekanizmalardan birisi midir? İnsan gerçekten bazen kendisinden şüphe etmeye başlıyor. Ya da, bilim adamlarının çoğu bu kadar aptal diyemeyeceğim ama kör ya da bilinçsiz olabilir mi? Diye hayıflanıyor. Sırf bilimsel birşeyler yapıyormuş ya da söylüyormuş desinler ya da sözde modern görünmek adına ipe sapa gelmez saçmalıkları nasıl yazarlar anlamıyorum. Başlıktaki konu benim ABD’de olduğum yıllarda da (1968-1971) popüler bir konuydu ama bizler daha çok bu konuya popülasyon genetiğindeki gen yığılmalarının nasıl olabileceği ya da gen frekanslarının hangi faktörlerle değişebileceği açısından bakar matematiksel simülasyonlar yapardık. Darwinci sözde bilim adamları bunu da getirip evrimin en önemli unsuruymuş gibi empoze etmeyi başardılar, bununla da kalmayıp, sanki gerçek bir bilimsel analiz yapıyormuş havasında, aslında evrim konusu ile hiç alakası olmayan, matematiksel örnekler vererek açıklamaya kalkışmaktadırlar. Yani son derece basit olayları alıp nasıl kompleks ya da anlaşılmaz hâle getirir de bilim yapıyoruz diye yuttururuz havasındalar. Neyse biz sorumuzu cevaplayalım. Önce Popülasyonda Gen Frekans Farklılaşması nedir ona bakalım; basit olarak, belli bir bölge popülasyonunda, çeşitli nedenlerle (hastalık, deprem, ani iklim değişiklikleri, kuraklık, meteor çarpması, savaşlar vs. gibi doğal ya da suni olabilir) belli bir canlı grubunun popülasyondan ayrılması, ayrılırken de üzerlerinde bulundurdukları karakterlere ait genleri popülasyondan dışarı çıkarmaları nedeniyle, popülasyonda kalan fertler üzerindeki gen frekanslarının, ileriki jenerasyonlarda artı ya da eksi yöne kaymasıdır. Bu kayma, takdir edilir ki, frekans (%’si) açısından, küçük popülasyonlarda büyük popülasyonlardan, çok daha etkili olacaktır. Canlılar var olduklarından beri çeşitli olumlu ya da olumsuz olaylar nedeniyle popülasyonlardaki gen oranlarında önce iniş çıkışlar olmakta, sonra da popülasyonlar yeniden dengeye ulaşmaktadır. Dikkat ettim, literatürde bu olay anlatılırken, çok ince matematiksel örnekler de veriliyor. Matematiksel örneklerin tamamı doğrudur ve hiç itirazımız da olmaz ancak basit olarak, popülasyonda var olan genlerin frekanslarının değişmesinin ve yeniden dengeli hâle gelmesinin evrime ne katkısı olur bunu anlamak mümkün değildir. Birisi tamamen gen giriş çıkışıyla ilgili kalıtsal bir mekanizmanın matematiksel izahıdır, diğeri hayat şartlarının ya da doğa şartlarının, yavaş yavaş değişimi ile yarar esasına göre, bir türün diğer bir türe (her nasılsa) dönüşüvereceği anlayışıdır. Kitapta geniş olarak izah edildiği gibi, biri gerçektir diğeri, gelmiş geçmiş örneği olmayan bir hayal ürünüdür.
  32. Çeşitler mi türleri doğurur, yoksa türler mi çeşitleri? Darwin teorisine göre, çeşitler, zamanla karakterlerini daha da belirginleştirerek ve stabl hâle getirerek, daha genel karakterlere sahip farklı türlere dönüşür. Lütfen etrafınıza bakın; hiç özel karakterlerden genel karakterlere ulaşmış, türleşmiş çeşit gördünüz mü? Ya da, uzun uzun anlatılanlardan sonra, böyle bir olasılık olur mu? Bir de tür içerisindeki çeşitlenmelere bakın (çelişkili de olsa, Darwin nadiren doğruları söyler), aynı türün binlerce çeşidinin, çeşitli yollarla elde edilmesine. Lütfent bir daha bakın!
  33. Yaratılış mucizesini hiç tereddütsüz % 100 destekleyen ve Darwin teorisini tereddütsüz % 100 çöpe gönderebilecek bir olay var mıdır? Evet vardır. Bu, konuyla ilgili bilim adamlarının bakışlarına göre de değişebilir. Yüzlercesini önceki açıklamalarda gördük, her insanın yakın çevresinde gördüğü gibi, neredeyse her oluşum ya da olay, bu iki zıt olayı (yaratılış ya da Darwin’in anladığı anlamda evrim) ayan beyan sergiler. Ancak hem yaratılış mucizesi olarak, hem de Darwin’in teorisinin tamamen çöpe atılmasını gerektirecek en büyük oluşum nedir diye sorarsanız, benim cevabım biyolojide BAŞKALAŞIM dediğimiz olaydır derim. Tek bir hücrenin çoğalması ve aniden, çoğalan hücrelerin farklılaşarak tam bir senkronizasyon ve düzen içerisinde dokuların ve organların maketlerini yapmaları ve hücrelerin daha sonra canlıyı oluşturacak embriyo haline dönüşmesidir. Bu olay ve oluşumun talimatları da diğer birçok olay ve karakterlerin oluşumu gibi hücre kromozomlarında mevcuttur. Ancak böyle bir olayın başlangıcının, nasıl dâhiyane ya da ilahi bir güç tarafından planlandığını, oluşturulduğunu ve kromozomlara talimatları verecek şekilde yerleştirildiğini düşünmek bile insanın tüylerini ürpertir, akıl ve duyu sahiplerini kesin bir dahi yaratıcıya götürür. Böyle bir mucizeyi Darwin’in, ferde yararlıysa, yavaş yavaş ve zamanla birikerek (böyle bir mucizenin oluşmasına kim karar verecek ve bu nasıl nasıl birikecekse) ya da kendi kendine ya da tesadüfen ya da her nasılsa oluşmuştur, ya da Darwin’cilerin sıkıştıklarında, “başlangıcını bilmek mecburiyetinde değiliz” safsatalarıyla izah etmeye çabalamak, cahillikten öte tanımlarla bile açıklanamaz.
  34. Darwin teorisi, bilimsel çalışmaları ilerletmiş mi, yoksa geriletmiş midir? Darwinciler her platformda Darwin teorisinin biyoloji bilimini geliştirdiğini iddia ederler. Ben de bunun tam aksini iddia ediyorum. Kanıt olarak da, Mendel’in, teori değil, kanun niteliğinde uygulamalı sunduğu bilimsel araştırmalara, zamanında (35 yıl) hiç değer verilmemiş olmasını gösteriyorum. O devirde bilim adamları Darwin’i tartışmaktan ya da Darwin’cilerin yaygarasından, Mendel’e zaman ayıramamışlardır ya da onun buluşlarını küçümsemişlerdir. Darwin’cilerin bahsettiği bilimsel gelişmelerin Darwin teorisi ile hiç alakası yoktur diyemeyeceğim (sadece fikir jimnastiği açısından bir yararı olmuş olabilir) ama en azından Mendel’in yaptığı katkılar nazara alınırsa, ihmal edilebilecek düzeyde olduğunu söyleyebilirim. Mendel zamanında yaşamış olan bilim adamlarından Naudin 1865-1869 yılları arasında yaptığı araştırmaları yayınlamıştır. Mendel’e benzer sonuçlar aldığı için bazı bilim adamları Mendel-Naudin kanunları diye konu başlıkları atmıştır ama Darwin’le en küçük bir ilişkilendirilme yapılmamıştır. Zaten bu mümkün de değildir. Zamanımızın Darwin’cileri de bunu pek ala bildikleri halde, büyük bir çarpıtma ya da birçok konuda olduğu gibi, kelime cambazlığı (sahtekârlık demeyeceğim) ile neredeyse Darwin’in teorisine, Darwinci-Mendelci görüş diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Hatta “doğal seleksiyonun genetik temelli bir mekanizma” olduğunu dahi iddia ederler. Bilindiği gibi bu iki bilim adamının inanışları birbirinin tam zıddıdır. İsterseniz bir kez daha Darwin’in kendi sözlerine bakalım; “Şartlarda meydana gelen değişiklikler, çoğu kez belirli bir değişim değil daha çok belirsiz bir değişim meydana getirir. Bu birincisi, yani belirsiz değişim, bizim evcil ırklarımızın oluşmasında ikincisinden yani belirli değişimden daha önemlidir. Bu belirli olmayan belirsiz değişkenlik aynı türün bireylerini birbirinden ayırt eden sayısız küçük özelliklerde kendisini ifade eder. Bu özellikleri, soya çekim gereğince, ne babaya, ne anaya, ne de daha uzak bir ataya bağlayabilirsiniz” (s.19–20) demiştir. Yine, Darwin “Kimi tabiat doğa bilimcileri bütün değişimlerin eşeysel üreme eylemlerine bağlı olduğunu savunuyorlar; bu kesinlikle yanlıştır” (s.21) demektedir. Son bir kodlama kotlama daha yapalım; Darwin, “Ayrıca çaprazlama yoluyla birbirinden ayrı ırklar oluşturma olanağı da çok abartılmıştır” (s.31) der ki, bilindiği gibi bu hiç abartılmamıştır. Darwin teorisine ters de olsa, en önemli ırklar, doğa şartlarıyla değil, melezleme ve seleksiyon yoluyla elde edilir ve bu zamanımızda tartışılmaz. Mendel ve Darwin’in söylediği zıt ve son derece açık görüşler (kıvırtmaya da müsait değil), nasıl aynı pota içerisinde sunulabilir? Darwin’ciler kendi savundukları fikirlerin saçmalığını gördükleri için Mendel’e sarılmak istemektedirler, bu yanlıştır. Çünkü Darwin karakterlerin doğa şartları ile değiştiğini, kendi deyimiyle Hippocrates’e benzer olarak, değişen organların çıkardığı minik zerreciklerin kana geçtiğini, oradan da üreme hücrelerine geçerek etki yaptığına inanmıştı. Ancak sonraları kuzeni Galton’un tavşanlar üzerinde kan aktarımı suretiyle yaptığı denemeler sonunda bunun böyle olmadığını şaşkınlıkla görmüştür, yine de pangenesis fikrinden vazgeçmemiştir, yani değişen her organa ait cisimciklerin kan vasıtasıyla değilse bile bir şekilde üreme hücrelerine geçerek etkisini gösterdiğine inanmıştır. Görüldüğü gibi, bu Mendel’in inandığı ve hiç şüphe götürmeyen kanıtlarla ortaya koyduğu, kromozomların ya da zaten var olan, çeşitli varyasyonlardaki kalıtsal maddelerin canlı karakterleri üzerindeki etkisiyle tam zıttır. Kanımca Darwinci meslektaşlarım, “Darwin ne yaptığını ya da söylediğini bilmiyordu, biz onun söylediklerini ondan daha iyi biliyoruz ve analiz ediyoruz” edasıyla, Darwin’le Mendel’i bir potaya koyabilmektedirler. Hatta neredeyse Darwin’in ne kadar da büyük bir genetikçi olduğunu, teorisini de genetiğe, hatta popülasyon genetiğine (Hardy-Weinberg, 1908’den bile önce) dayandırdığını anlatma aymazlığı içine düşmektedirler. İşte bu aymazlıklar biyoloji biliminin ilerleyişini yavaşlatmayı sürdürmektedir. İnanıyorum ki, bilim adamları bu prangadan kurtulunca daha tarafsız kalacaklar ve biyoloji biliminde çok daha yararlı gelişmelere ön ayak olacaklardır. Burada en önemli problem, Darwin’in bile kabul ettiği, son derece açık ve kabul edilmeyecek yanlışlarına rağmen, bilim dışı yaklaşımlarla, biyolojideki bilimsel çalışmaların, illa da Darwin teorisine uydurulma gayreti içinde, bir dogma haline getirilmesi, tartışılmasına bile tahammül edilememesidir. Aslında, Darwin’cilere benzemek istemem, yani konuyu bilim dışı kulvarlara ve ideolojilere çekmek istemem ancak yakın sayılabilecek bir zamanda yaşanmış bir olayın özet açıklamasını yapmak da yararlı olur sanırım. Eski Sovyetler Birliği’nde, Trofim Lysenko’nun, 1920’li yılların sonundan başlayarak, sosyalizm ideolojisine ilmi uydurmak için, devleti ve hatta Stalini de arkasına alarak, Vavilov gibi dünyanın en iyi buğday genetikçilerinden birini, sırf kalıtıma ve kalıtsallığa inandığı, bunu savunduğu ve kullandığı için hapse attırmaya muaffak olmasıdır. Lysenko, Darwin ve Lamarckian teorisine yakın bir yorumla, genetik yapının önemli olmadığını, bunun çevre şartları ile değiştirilebileceğini savunmuş ve buğday ve diğer bazı bitkilerde vernalizasyonu (kitapta anlatılan, bitkilerin düşük ısıda kalma ihtiyacı) örnek alarak, yaptığı programlamalar ve çiftçilere uygulatmalarla, ülkede buğday veriminin düşmesine, ülkenin açlıkla boğuşmasına neden olmasına rağmen, yıllarca yaptığı şarlatanlık alkışlanmış ve ülkesinde çok önemli bir kişi haline gelmiştir (ilgilenenler bu çok bilinen olayın detaylarını literatürlerden bulabilirler). Geç de olsa, bu adamın yaptığı hatalar ve ülkesine verdiği tahribat anlaşılabilmiştir. Bu konuda yapılan yanlışlıklar, sapkın düşünce ve uygulamaları (Lysenkoism) Sovyetler birliği ve diğer bazı sosyalist ülkelerde, 1964 yılına kadar geriletme etkisini sürdürmüştür.

KAYNAKLAR

  1. Darwin, C. R. “The origin of species by means of natural selection, or the preservation of favoured races in the struggle for life,”London: John Murray. 6th edition, with additions and corrections amended version of 1876).
  2. Türlerin Kökeni, 2009, Alter Yay. Rek.0rg. Tic..Ltd.Şti., 1. Cadde Elif Sok. No:7/145, İskitler, Ankara.
  3. 1000 Darwin Çıkmazı, Prof. Dr. Ahmet Akyürek. 2013, Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim, Danışmanlık, Tic.Ltd. Şti., Sertifika Nu. 20779, 1. Basım, Ankara.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun