Soru sormanın ehemmiyeti nedir?

Tarih: 01.05.2026 - 17:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

SORULARDAN EV YAPMAK

Yaratılış açısından en önemli varlık insandır. İnsan diğer canlı varlıkların hiç birisinde olmayan bir özellikle, akıl sahibi olarak, yine onlarda olmayan soru sorabilme ve düşünebilme melekeleriyle donatılmış mümtaz bir varlıktır. Sorular sorar, cevaplar bulur veya üretir ve onlara göre düşünür ve davranır. Sorularının tamamına aklıyla cevap verme imkânına sahip olmadığı için de, Yaratıcı tarafından elçilerle ve kitaplarla yönlendirilir. Böyle bir yönlendirmeye rağmen, sorulardan ev yapıp içinde oturmaya devam eder. Evinin kapısını ötelere açıp hikmetin ve hakikatin esrarına teslim olduğunda huzur ve dinginlik, soruların ürkütücülüğünü aklıyla bütünleştirip çıkarımlarını sadece veri ve akla dayandırdığı zaman da huzursuzluk ve çalkantıyla baş başa kalır.

Yaratılışın ve insanın şeylerle imtihanının neticesi bir isyan ve sapkınlıkla sonuçlanmıştır. Melekler sayamazken, Allah kendisine öğrettiği için topraktan yaratılan insanın şeyleri sayması, üstün olduğunu ifade eden İblis’in isyanı ve kovulup sürülmesi, dünya hayatının başlaması ve insanşeytan mücadelesinin iki önemli sembolle birlikte, toprak ve ateşle hayata damga vurması, dört unsurun insanla olan ilişkisinin de göstergesi haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerim ve muharref diğer ilahi kitaplarda insanın yaratılışı ve cennetten ihracıyla ilgili bilgilere ulaşmak mümkündür. Yaşanılan ve yapılan her şey, insanlık tarihinin başlangıcından beri, topraktan yaratılan Âdem a.s’in sembolü olan toprak, ateşten yaratılan İblisin sembolü olan ateşten etkilenerek bu güne kadar ulaşmıştır. Bu iki kavram adeta iki farklı medeniyetin de sembolleri haline gelmişlerdir: Toprak ve Ateş Medeniyetleri.

Medeniyetin dünyaya bakışı ve onu yorumlaması toprağın ve ateşin yapısına uygun bir biçimde ortaya çıkmıştır. Toprak medeniyeti bereketin, merhametin ve mutluluğun odak noktası haline gelirken, ateş medeniyeti ateşin yakıcılığının ve yok ediciliğinin tüm özelliklerini sergilemekten geri durmamıştır. Hayatı oluşturan dört unsurun bu ikisi diğer unsurları da kendi yapılarına uygun şekilde etkileyerek kalıcı çok önemli izler bırakmışlardır. Su ve hava bu ikisinden öylesine etkilenmiştir ki, insanoğlu bu gün bozulan ve korunmaya çalışılan bir dünya çatışması içinde hayatını sürdürmektedir.

KAFA KARIŞTIRAN VE İNSANI YIPRATAN SORULAR VARDIR

Derûnî bir âleme girmedikçe, ünlemini hep koruyan sorular vardır. Kafa karıştırırlar ve yıpratırlar insanı. Soruların kısır döngüsü hiç bir şeye benzemez. Sorular, sorulduklarında cevapsız kalıyorlarsa, soranın, tâcını tahtını terkeden İbrahim Ethem’e veya Robin Sharma’nın ondan ilhamla yazmış olabileceğini hep düşündüğüm Ferrasini Satan Bilge’ye benzemesi mümkün müdür? Ya da soran ve cevap alamayan, Necip Fazıl Kısakürek’in Çile şiirinde ilmek ilmek işlediği girdaplardan kurtulup sonsuz aydınlığın ferahlığına kavuşabilir mi?

Sorular yakıcıdır. Nemrut’ça sorulduklarında ateşin içinde Hz. İbrahim’e gül olurlar. Nemrut hüsrandadır. İbrahim’ce sorulduklarında yıldız olurlar, ay ve güneş olurlar lakin tatmin etmezler ve sonsuzluğun sahibine yönelirler. Ebucehil’ce sorulduklarında ise, Arif Nihat Asya’nın dediği gibi, kıtalar bile dolaşsalar, her sorunun göğsüne bir mızrağın saplanacağı günü bekler sorular.

Ancak kalbin titreşimleriyle sorulanlar, gönülden akıp geliyorlarsa, iyi niyet hamuruyla yoğrulmuşlarsa, Hazreti Muhammed’den Hazreti Âdem’e ulaşan Nûr’un toprağında çiçek çiçek yeşerecektir hayat. Çünkü onu yeşerten en temel unsur samimiyettir. Samimiyetle ve iyi niyetle sorular sorup iz sürmeye çalışanların kızgın çölleri, sarp yamaçları, derin uçurumları geçip sadece baharı olan bir ülkeye ulaşmalarını sağlayacak olan ise soruları ve tüm varlığı yaratıp inşâ edendir.

Doğru Soru Sormayan Akıl Müstahkem Bir Mevkiye Ulaşamaz

Sorulara böyle yaklaşmamızın temel nedeni, aklımızın sorularla, bizim de aklımızla imtihanda olmamızdır. Sorularla imtihandadır akıl. Akılla imtihandadır insan. Soru sormayan akıl iz süremez. Doğru soru sormayan akıl ise, müstahkem bir mevkiye ulaşamaz. Akıl nimetinden yoksun canlıların soru soramamaları, inanış açısından sabit ve irdeleyemeyen bir konumda bulunmaları ve yaratılışla ilgili meselelerinin olmamasından kaynaklanır. Onlar her şeyin tabii ve itiraza meydan vermeyecek kadar ilâhî olduğunu o kadar güzel ifade ederler ki beden dilleriyle, soru sormaya gerek kalmaz.

Her Şeyi Bir Denge Üzerine Yarattığını Beyan Eden Allah’ı Çağrıştırmıyorsa, Sorular Hüsrandadır!

Problemli olan varlık insandır. Problemi bazen o kadar büyür ki, aklını devre dışı bırakabilecek sarsıntılarla karşı karşıya kalabilir. Oysa diğer canlıları bir görebilse. Deveyi bir anlayabilse mesela. Ya da karlar üzerinde sekip duran beyaz tavşanı!...

Var eden, akılla donattığı tek yaratılmış olan insana sorular sorar. “Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” der mesela. Deve bundan habersizdir ve mutmaindir. İnsan ise, eğer Yaratanın sorusu dolayısıyla içini rahatlatan bir cevaba nâil olmamışsa, hüsrandadır. İnsan iz peşinde yürüyüp durur ve sorular sorar. O neden öyle, bu neden böyle deyip durur bir kum saatinin tanelerinde. Taneler biter, akışı sona erer saatin ve sorular biter. Geride kalanların soruları vardır şimdi: Ne idi, ne oldu, nereye gitti?!

Var edenin, yeryüzünde yaşadıklarını müşahade ettiğimiz canlılar içinde sorulardan haberdar kıldığı tek varlık insandır.

Neden?

Böyle bir durum rastlantıya dayalı olabilir mi? Akıl sahibi olmak ve sorabilmek ya da muhatabı olmak bir sorunun… Bu nasıl bir rastgeleliktir!

İnsan neden akıl sahibidir ve neden akıldan mahrumdur diğer canlılar? Aklı olsaydı sineğin, insanlığın hali nice olurdu! Akıllı olsaydı yılan, akıllı olsaydı köstebekler, akıllı olsaydı mikroplar!

Büyük ve kusursuz bir dengeden başkası olmayan bu duruma yönelik her soru, her şeyi bir denge üzerine yarattığını beyan eden Allah’ı çağrıştırmıyorsa, sorular hüsrandadır! Ve işte ünlemini hep koruyan sorular bu sorulardır.

Diğer Canlıların Akıl Gerektirmeyen Kabiliyetleri Vardır.

Kabiliyet ve akıl, soru meselesi çözümlenince bütünleşen iki iç içe kelimeye dönüşür. Akıl olmayınca insani kabiliyetler bir mana ifade etmez. Diğer canlıların ise akıl gerektirmeyen kabiliyetleri vardır zaten. Ve sorar akıl: insanın kabiliyetleri neden akıl gerektirmektedir?!

Bir diğer deyişle, yeryüzünde yaşayan diğer canlı varlıklar akla sahip olmadıkları halde, farklı farklı pek çok kabiliyetleri nasıl sergileyebiliyorlar? Aklî fonksiyonlarını kullanamayan insan neden kabiliyetlerini de kullanamaz hale geliyor peki? Ve neden insanlar arasında kabiliyetler eşit bir şekilde dağıtılmamıştır? Neden birisi iyi bir ressamdır da, ben değilim! Musıkî ile dinlemenin dışında meşgul olmaya neden gücüm yetmiyor? Neden herkes şair değil? Neden mimar olamıyor tüm insanlar? Dede Efendi’nin en yakın arkadaşı kimdi ve ben neden onu tanımıyorum? O gariban neden falanca efendi olarak anılmıyor bu gün? Da Vinci’nin babası, neden sadece O’nun babası olduğu için özgeçmişinde yer alabilmektedir? Babasının kabiliyetlerinden bu güne ulaşan bir eser var mıdır bilmiyorum.

Aklı olan insanlarda kabiliyetler neden farklı farklıdır ve eşit dağıtılmamıştır? Aklı olmayan herhangi bir tür canlı varlığın tüm bireylerinde kabiliyetler hep neden aynıdır ve aynı düzeydedir?

Sorular, Sorular, Sorular!

Sorular bir hayli fazla ve akıl dediğimiz şey her zaman akîl olup tüm bu sorulara cevap verme ve tatmin olma derecesine ulaşamıyor. Huzursuzdur akıl ve acı çekiyor. Bu nedenle olup bitenlerin açıklanmasına ihtiyacı var. Bunu da ancak, tüm akılları var eden ve onları zayıf bırakan, cüz-i bırakan Küllî İrade ve sonsuz bilgi sahibi gerçekleştirebilir. Aksini düşünmek veya kabul etmek, sorulardan yapılan evin, yapanın başına çökmesi anlamına gelir. Asıl zelzele işte budur!

Zelzele topraktadır. Ve toprak ateşle imtihandadır!

Toprak ve ateş: Medeniyetin iki kutbu, iki ayırt edici hülâsası, iki fenomeni. Hudut kavramından yola çıkarak bir tasnif yapılacaksa, toprak ve ateş yeter. Toprağın bereketini unutup alevlerin içinde yitiğini arayan insan, toprağın kalbine sığınıp emânetini korumaya çalışan insanla imtihandadır bu gün.

Kendince üstünlüğünün kuralını koyan İblis, bütün insanlığı ilgilendiren hususlarda kendi kuralını koymaya çalışan insan prototipinin de yolunu açmıştır.

“Gökyüzünün öğrencisi olmadıkça, yeryüzünün öğretmeni olamazsınız” diyen Aliya İzzetbegoviç’in de işaret ettiği gibi, medeniyet ve kültürün başladığı yer, Allah’ın meleklerden saymasını istediğinde onların sayamadıkları ve neticesinde kendisine öğretildiği için şeylerin

isimlerini sayan Hazreti Âdem’e secde ile emr olundukları büyük hâdisedir. İşte o hâdisenin en çarpıcı yanı, İblis’in, kendisinin hiçbir takdiri olmadığı halde ateşten yaratıldığını ve üstün olduğunu ileri sürerek, topraktan yaratılana, yani ilk insan ve ilk Peygamber Âdem’e secde etmeme düşüncesiyle açtığı isyan bayrağıdır.

Bu nedenle medeniyet ve kültür, teslimiyet ve isyanla, irfan ve saf akla dayalı bir kültürle başlamıştır. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, başlangıçtaki zıtlık nedeniyle irfan, bize ait olanı izah etmede daha kuşatıcıdır. Melekler ve Hazreti Âdem’in teslimiyetleri ve Allah’a kulluktan ve adâletten uzaklaşmamalarına karşılık, Şeytan’ın isyanı ve adâlete değil üstünlük iddiasına dayanan bir karşı medeniyet ve kültürün tohumlarını insanlığın zaafiyet rahmine bırakması bu günün dünyasını açıklayabilecek en önemli hakikattir.

Toprak medeniyeti ve kültürü teslimiyet ve tevazu mihengiyle hareket eder. Çünkü büyüklük ancak hâkimler hâkimi olan Allah’ın şanıyla ezeli ve bâkidir ve ezanda en güzel manasını bulur.

İşte o büyük hâdise, sonraki tarih boyunca hep iki düşüncenin, Hak ve Batıl’ın ve onların sembolleri durumundaki toprakla ateşin mücadelesinin temelini meydana getirmiştir. Bu temel aynı zamanda, insanlığı ilgilendiren kuralları yaratandan mı, yoksa insanın kendisinden mi almak gerekir sorusu ve mücadelisinin de başlangıcıdır. Kendince üstünlüğünün kuralını koyan İblis, bütün insanlığı ilgilendiren hususlarda kendi kuralını koymaya çalışan insan prototipinin de yolunu açmıştır.

Toprak ve Ateş Medeniyetleri

Ateş medeniyeti ise, isyan ve büyüklenmeyi, üstünlük taslamayı temsil eder ki, bu da ancak kendisinin belirlemediği veya

tercih etmediği ateşten yaratılmış olmayı üstünlük sebebi kabul edip ona göre hareket eden şeytanın sıfatından zuhur etmiştir.

Toprak ve ateş yüzyıllar içinde her iki medeniyet ve kültür anlayışının bütün hususiyetlerini belirlemiş iki en önemli ilgi alanını meydana getirir. Öyle ki, Hazreti İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atılması hadisesinde bu durumun en çarpıcı misaliyle karşılaşırız. Dolayısıyla Hazreti Âdem’in ve onunla yeryüzüne inen hak inancı ve düşünceyi izleyenlerin toprak medeniyetinin ve irfanın; Şeytan ve ona tabi olanların ise ateş medeniyetinin, saf akla veya tahrife dayalı bir kültürün insanları olarak Hak ve Batıl mücadelesi içerisinde yerlerini aldıkları ayan beyan ortadadır.

Bu durum yüzyıllar boyunca her iki insanlık kutbunun kavramlarını, sanatını, folklorunu, inanışlarını, düşünce eksenlerini, fikri temayüllerini, kutsallık algılarını; beden, ruh ve kalbe izdüşüren istek ve arzularını, hayallerini ve rüyalarını derinden etkilemiştir. Söz konusu etki bu günün dünyasında, özellikle iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler dolayısıyla çok büyük bir ivme kazanmıştır. Her iki medeniyet anlayışı da, iletişim vasıtalarını en iyi şekilde kullanarak işaret ettiğimiz etkiyi hâkim kılma çabası içindedir. Okunmakta olunan yazı dahi, bu çabanın ürününden başka bir şey değildir.

Toprak medeniyeti ve kültürü teslimiyet ve tevazu mihengiyle hareket eder. Çünkü büyüklük ancak hâkimler hâkimi olan Allah’ın şanıyla ezeli ve bâkidir ve ezanda en güzel manasını bulur. Ateş medeniyeti ise, isyan ve büyüklenmeyi, üstünlük taslamayı temsil eder ki, bu da ancak kendisinin belirlemediği veya tercih etmediği ateşten yaratılmış olmayı üstünlük sebebi kabul edip ona göre hareket eden şeytanın sıfatından zuhur etmiştir.

Garip olan durum, Şeytan’ın ateşten yaratılmasının kendisinin herhangi bir dahliyle ilişkisi olmadığı halde, bunu sanki kendisi var etmiş ve ortaya koymuş gibi kabul edip üstünlük vesilesi olarak öne çıkarabilmesinden ziyade, topraktan yaratılan insanın buna alet olmasıdır. Aslında son derece komik bir halden ibaret olan bu hâlin, Şeytan tarafından insanlığın yoldan çıkarılması için en etkili tercih alanına dönüştürüldüğü de açıktır.

İnsanın tercih alanında olmayan hususları öne çıkararak üstünlük taslamasının arkasında Şeytan’ın ifade ettiğimiz isyanı vardır. Bu nedenledir ki, yaratılanın üstünlüğünden değil, yaratandan korkmanın derecelerini üstünlüğün dereceleri olarak kabul eden anlayışın ilahi ve sahih olduğu çarpıcı bir şekilde belirginleşmektedir. İnsanların, ırk, dil, renk veya kendi seçimlerine bağlı olmayan özelliklerini öne çıkararak farklılaşma çabası içine girmeleri, maalesef açılan o ilk isyan bayrağının gönderine hizmet etmektedir.

İnsanların, ırk, dil, renk veya kendi seçimlerine bağlı olmayan özelliklerini öne çıkararak farklılaşma çabası içine girmeleri, maalesef açılan o ilk isyan bayrağının gönderine hizmet etmektedir.

Özellikle ırk temeline dayalı üstünlük anlayışının yüzyıllardır insanlığa nasıl pahalıya mal olduğu, Alman ırkının üstünlüğünü savunan Hitler’in mantığı iyi anlaşılarak, İkinci Dünya Savaşından geriye doğru gidildikçe ürpertici bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ya da 1940’lara kadar ABD’de otobüslerin ön kısmına oturamayan ve beyazlardan aşağıda sayıldıkları için yüzlerce yıl onların üstünlüklerinin köleleri haline getirilen siyahların durumu da buna çarpıcı bir misaldir.

Afrika’daki insanın toprağından başka bir şeyi yokken, üstünlük iddiasındaki bir medeniyetin insanları oraya ateş götürmüşler ve özellikle siyahlara ait ne varsa ateşin merhametine terketmişlerdir! Kevin Carter’ın 1990’lı yıllarda Sudan’da çektiği, ölmek üzere olan çocuk ve akbaba fotoğrafının arkasında bu terkedişin kavrulmuş Afrikası vardır. Pulitzer Ödülü kazandıran bu fotoğraftan yola çıkarak kendisine sorulan “O çocuğa ne oldu biliyor musunuz?” sorusuna cevap veremediği için insani yanı devreye giren ve intihar eden Carter dahi ateşin kurbanlarından birisidir.

Aynı durum Amerika yerlileri için de geçerlidir. Jeremy İrons ve Robert De Niro’nun başrollerini paylaştıkları Misyoner filmi izlendiği zaman, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır. Amerika’lı yerlileri köleleştiren ateş medeniyeti ve kültürü insanlarının, direnenleri, içlerinde merhamete gelip onlara yardım etmeye kalkışan ama aslında kendilerine mensup birileri dahi bulunsa ateşle nasıl yok ettikleri çok manidar bir şekilde, yine o medeniyetin insanları tarafından anlatılmaktadır.

Benzer bir fotoğrafı haçlıların binlerce insanın evlerini yakıp yıkarak, onları kılıçtan geçirip günlerce sokaklarında kan akmasına neden oldukları Kudüs’ün ele geçirilmesi trajedisinde de görürüz. Oysa bu mübarek şehri onlardan geri alan Selahaddin Eyyubi, tek kişinin kanını akıtmadan ve onlara ait hiçbir şeyi yakıp yıkmadan, tamamını serbest bırakarak ateşin yakıcılığına karşı toprağın ateşi söndüren karakterini ve bereketini ortaya koyabilmiştir. Çünkü Selahaddin Eyyubi’nin rehberi Hazreti Peygamberdir ve O’nun Mekke’yi fethettiğinde, kendisine ve ashabına yıllarca işkence edenlere nasıl bir tavır sergilediği Müslümanların mâlumudur.

Bu hakikati yine vicdan sahibi bazı batılıların Cennetin Krallığı filminde nasıl anlattıklarını da elbette ki iyi hatırlıyoruz. Bütün bunlardan sonra, günümüzde mazlum coğrafyalara ateşiyle giden ve oralarda milyonlarca Müslümanın ve mazlumun ölümüne sebep olup onları toprağa gömenlerin de aynı batıl ve Şeytanî üstünlük an-layışının koruyucuları olduğunu söylemeye bile gerek yok sanıyorum.

Hâsılı kelâm, son yüzyılın en etkili dünya görüşleri değerlendirildiğinde, üstünlük anlayışını doruğa çıkaran bütün faşist eğilimlerin, üstünlük ölçüsünü paranın merkezine yükleyerek onsuz kalanları köleleştiren kapitalizmin, üstünlük anlayışını kapitalizmin bireyinden devletin hâkimiyetine geçirerek, insanı üstün devlet kabulü çerçevesinde köle haline getirme açısından eşitleyip bir başka ateş zulmü ortaya koyan sosyalizmin, ateş medeniyetinin ve kültünün türevleri olduklarını söylemek asla ve asla haksızlık olmayacaktır. Pagan anlayışından etkilenerek kurgulanmış Teslis inancıyla İncilin’in özünü tahrif edip değiştiren ve farklı bir üstünlük örgüsü oluşturan Hıristiyanların, hem inanç, hem de ırk olarak üstün olduklarını yine tahrif ettikleri Tevrat’a yazarak Şeytan’ın vahim bir şekilde aleti olan Yahudilerin ve benzer inanç ve düşüncelerin de, temellerinde ilahi bir başlangıç olsa dahi, yozlaştırılıp ateş kültünün bir parçası haline getirildikleri tarihin şahitlik sahasındadır.

Toprak Mütevazıdır. Toprak Bereketlidir ve Üzerinde Savaş Bile Olsa Nimetini Hiçbir Taraftan Esirgemez

Oysa toprağın böyle bir iddiası yoktur. Toprak mütevazidir. Toprak bereketlidir ve üzerinde savaş bile olsa nimetini hiçbir taraftan esirgemez. Topraktan yaratıldığına inanan ve üstünlüğün ancak Allah’tan korkma ile gerçekleşeceğine kanaat getirerek her şeyine sahibine teslim olan insanların farklılıkları apaçık meydandadır. Çünkü insanî olan budur. Çünkü tüm canlılar için vicdanî olan da budur. Toprak tüm canlıların hakkını da koruyan büyük bir hazinedir. Topraktan yaratılıp sonunda yine toprak olacaklarına Hazreti Âdem ve Hazreti Muhammed ikliminde iman edenlerin dünyasında o nedenle, haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek manasına gelir.

Oysa ateşin böyle bir endişesi yoktur. Önüne gelen her şeyi yakıp yıkar ve üstünlüğünü vurgulayarak kendisini ancak böyle tatmin eder.

Bir de suyun ve havanın hakikati vardır. Dört unsur bu manada ayırt edilemez bir bütünlük oluştururken, insanın davranışlarının renkleri de belirginleşmeye başlar.

İnsan ve hakikat birbirlerine öylesine yakışırlar ki, bu iki kelime beni her defasında heyecanlandırır. Birisinin ayna olduğu yerde diğeri görüntünün mekânıdır. İnsan, hakikatin kalbine inmesi gereken en güzel varlığıdır yeryüzünün. Hakikat ise, insanın kavramasına âmâde kâinatın onun tarafından bilinenleri ve bilinmeyenleri. Ve yine hakikat, yaratıcının kâinatın dışında olup bize bildirdiği ve bildirmediği ne varsa hepsinin adı. Kendisi ve var ettiği her şey.

Aynı zamanda insanın kendi kâinatı da bu anlamda bilinenleri ve bilinmeyenleriyle hakikat içinde hakikat olarak çıkıyor karşımıza. Hakikat fizik ve metafiziği kuşatan yegâne kelime. Hikmet ise, anlayalım ya da anlamayalım, hakikatin Hak olana götüren sonsuzluk terennümü. Hak olan ise O. Her şeyin sahibi Allah.

Var edensiz bir varoluş düşünmek, koşanı olmayan bir koşuyu, oyuncusu olmayan bir satranç oyununu düşünmek gibi gelir bana. Üstelik koşu ve satranç fânilerin yapabildikleri fiiller iken. Fânilerin yapabildiklerini failsiz düşünmek bile insana son derece absürd ve gerçek dışı görünürken, fâni olanın yapamayacağı bir hâlin, varoluşun var edensiz gerçekleşebileceğinin düşünülmesi ise kapanmış bir aklın ve hikmetin diliyle teması olmayan bir kalbin mevcudu olabilir ancak.

Var edensiz bir varoluş düşünmek, koşanı olmayan bir koşuyu, oyuncusu olmayan bir satranç oyununu düşünmek gibi gelir bana.

Varoluşun var edensiz gerçekleşemeyeceğini düşünebilme imkânının var eden tarafından bağışlanmış en büyük hazine olduğu da bu durumda apaçık meydana çıkıyor. Çünkü var eden onu da var etmeseydi, var olanı düşünme farkındalığı da olmayacaktı. Yoksa böylesi bir hakikate karşı akıl nasıl kapanabilir ve yürek onun diliyle nasıl temas kuramaz diye düşünmeden edemiyor insan.

Yaratılmış olanın yaratılanları bilmesi yaratanın ona bu özelliği vermemesi halinde zaten mümkün değildir. Bu nedenle verenin de O, alanın da O oluşunu anlamak daha bir mümkün hale geliyor.

Kün feyekûn. Kâinatı tanıması ve olgunluğa ulaşması için yaratılan kâinat içi bir kâinattır insan. Şeyh Galib’in insana seslenen o güzel beytini hatırlamamak elde değil:

“Kendine iyi bak, sen bir kâinat numunesisin ve yaratılmışların göz bebeği olan âdemsin”.

Kâinat içinde insan, insan içinde kâinat. Hakikatin farkında olmak ise, denizde olup denizi bilmek kadar önemli. Balıklar gibi olmamak yani. Hayali’nin, cihanı süsleyen cihana var oluşunun işaretlerini koymuştur; ama o süsleyeni bilmezler, balıklar derya içredirler ama deryayı bilmezler, beytini okuduğumda, balıklara yakışan mananın insan için ne kadar ıstırap verici olduğunu düşünürüm.

Kâinatta yaşayan yaratılmışlar içinde Allah’ın akıl bağışladığı insanın aklı olmayan bir yaratılmış gibi davranmasının ıstırabıdır bu. Yüreğine inemeyip akıl dışılığın, fikredememenin kurbanı olmak, günah – sevap ikileminde dahi insanı derinden sarsarken, cihan ârâyı bilememe noktasından bakınca ortaya çıkan vehâmet için söylenecek belki de tek söz kalıyor geriye: “Vermemiş ma’bud, neylesin Sultan Mahmud”.

Topraktan Yaratıldığı Halde Ateşin Yanında Saf Tutan İnsan

Bütün bunlardan sonra, yukarıda anlatmaya çalıştığımız toprak ve ateş hakikatinin insanlara yansıyan esrarının nerede olduğunu kestirebiliriz: Var edenin katında. Topraktan yaratıldığı halde ateşin yanında saf tutan insanın sapkınlığı ve azgınlığı daha bir netleşiyor şimdi. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de zaman zaman bu azgınlığa ve sapkınlığa vurgu yapılır. Anasırı erbaanın diğer iki unsuru olan suyu ve havayı kirleten ateşin toprağı yok etmek için yüzlerce yıldır nasıl hararetle yanmaya devam ettiğine tarih şahitlik ediyor. Çünkü toprak yok edildikten sonra, havanın da, suyun da bir önemi kalmayacaktır.

İki medeniyetin, toprak ve ateş medeniyetlerinin suya karşı tavırları incelense ve binlerce yılın fotoğrafı çekilebilse, ya da her ikisinin havaya karşı tutumu bir irdelenebilse!.. Katrana dönüşmüş denizde boğulan balıkçılların fotoğraflarının insanlığın yüz karası arşivinde yerini aldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ateş medeniyetinin ozon tabakasına kadar varan vurdumduymazlık tahrifatının biliçlerimizde yer alan endişe verici ve yürek burkan soru işaretlerini de.

Su savaşlarının eşiğine gelmiş bir dünyada, obeziteyi, yaklaşan büyük tehlike olarak ilan edebilen haddinden fazla yiyici ve içicilerle birlikte yaşamanın zulum derecesindeki ağırlığını, Etiyopya’da bir avuç su ve hatta yiyecek bulabilmek için her gün kilometrelerce koşmak zorunda kalan ve katıldığı olimpiyatlarda birinci olan atletlerin bir deri bir kemik tenlerinin hafifliğinden daha iyi hangi ironi anlatabilir.

Bu gün artık tatlı su kaynaklarını hızla tüketen ve kirlettiği havayı temizleme derdine düşen insanlığın toprağa yeniden dönüş veya ateşin içinde kalma tercihleriyle başbaşa olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

İnsan sorularla, su ve hava da tıpkı toprak gibi, ateşle imtihandadır. Lakin su damarındadır insanın, hava ciğerlerinde. Toprak teninde ve özündedir. O yüzden imtihan insanın imtihanıdır.

Bu öyle bir felâkettir ki, toprağın damarlarına zehir akıtan bir döngüyü insanlığın kalbine dayamıştır. Tohumu bozulan bitkilerin, besini yapaylaştırılan hayvanların ve hakikatinden yüzyıllardır koparılmaya çalışılan toprağa dayalı fıtrî yaşayıştan uzaklaşma temayülünün özellikle mazlum ve köleleştirilmiş insan topluluklarına küresel güçler tarafından dayatılmış hali ister istemez insanın aklına, ateşin üstünlüğünü külte dönüştüren ve ırk, renk, para gibi başka kavramlara yansıtan, Allah’tan aldığı ruhsat ile kıyamete kadar insanı yoldan çıkarma eyleminin mimarı olan Şeytan’ı getiriyor.

Irmakta olsak bile suyu israf etmememiz gerektiğini dile getiren Peygamberimizin dikkat çektiği hakikat, hak ve batıl olanın müthiş mücadelesinin tam da bu günü anlatan en güzel tercümanı değil midir!

Yanından geçtikleri köpek ölüsünün tesiriyle arkadaşları pis kokuya dikkat çekerken, O’nun, “Dişleri de ne kadar güzelmiş” ifadesi, güzelden yana bir tercihin adı değil midir?

Mekke’de kendisini öldürmeye gelen ateş medeniyeti insanlarının arasından geçerken yüzlerine savurduğu bir avuç toprakla onların gözlerindeki ateşi ve ışığı söndürmesi ve aralarından yürürken kendisini görememeleri ne kadar mânidardır.

Bu yüzden diyebiliriz ki, kıymetini bilenler için toprak ateşi söndürecek ve bereketini yeniden onlara verecektir. Tabii ki sadece kıymetini bilenlere. Ateşli makinalar kullanıp da topraklarını taş yığınlarına çevirme yarışında olanlara değil elbette. Adı gökdelen de olsa, toprağı ve suyu terkedip taş yığınlarının içine gömülen ve orada toprağa ve suya muhtaç hale gelen, ateşten çıkan dumanlarla kirlenen bir gökyüzünün havasını solumaya çalışan insan ne kadar acınası bir durumdadır aslında.

İnsan sorularla, su ve hava da tıpkı toprak gibi, ateşle imtihandadır. Lakin su damarındadır insanın, hava ciğerlerinde. Toprak teninde ve özündedir. O yüzden imtihan insanın imtihanıdır. İnsan, toprak, su ve hava adına ateşle imtihandadır. İster istemez Son Hava Bükücü filmini hatırladım şimdi.

Sorularını yaratılış hakikatinin temellerine oturtmayı becerebilenler sağlam aşiyanlarda hayatlarını sürdürürler. Ancak hakikatin ve hikmetin özündün uzak sorularla ev yapanların evleri mutlaka başlarına yıkılır. Onların dünyasında toprak, su ve hava ateşe teslim olmuş demektir.

Ateşi durdurmak için havayı büken bir çocuğun müthiş hava akımlarıyla suyu kabartarak ve adeta Kızıldeniz’de ateşi suyla boğan Hazreti Musa’ya telmih yaparcasına, düşman filosunun önünü su ile keserek sergilediği insanüstü güç sahnelerini. İnsan hem ateşe teslim oluyor hem de ateşe karşı su, hava ve toprak açısından yaşadığı hüsranı resmetmeye devam ediyor.

Sözün hülasası şudur: Sorular yakar insanın içini. İnsan sorulardan ev yapmaya çalışır. Toprak, ateş, su ve hava insanla farklı anlamlara bürünür. Sorularını yaratılış hakikatinin temel-

lerine oturtmayı becerebilenler sağlam aşiyanlarda hayatlarını sürdürürler. Ancak hakikatin ve hikmetin özündün uzak sorularla ev yapanların evleri mutlaka başlarına yıkılır. Onların dünyasında toprak, su ve hava ateşe teslim olmuş demektir.

Prof. Dr. Nurullah GENÇ

Merkez Bankası Meclis Üyesi, Ankara/TÜRKİYE, [email protected]

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun