Evrimci görüşün "Körelmiş Organ" yanılması ile alakalı bilgi verir misiniz?

Tarih: 30.04.2026 - 22:26 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Körelmiş organ tarifi evrimci bir bakış açısının sonucudur. Genellikle canlıların daha önceki atalarında görevli olup, çevre şartlarının değişmesi ve canlıların ona ayak uyduramaması sonucu vazifesiz kalan ancak hala vücutta varlığı devam eden organlara verilen isimdir. Körelmiş organ tarifi, kabül olmanın ötesine götürecek bilimsel bir çalışma yapılamamış, aksine yapılan yeni deneyler ve araştırmalar sonucunda bu kabuller yok olmak durumunda kalmıştır. 1900’lü yılların başlarında 100’den fazla körelmiş organın var olduğu iddia ediliyordu. Ancak şimdi o organların % 98’inin çok önemli vazife ve görevlerinin var olduğunu biliyoruz.

Bunun yanında genetik biliminin inkişafıyla “somatik hücrelerde meydana gelen değişiklikler sonraki nesillere aktarılamaz. Sadece eşey hücrelerde bulunan ge-netik materyaldeki değişiklikler aktarılır’’ gerçeğinin ortaya çıkmasıyla organlardaki bu körelme iddiası esasından bozuldu. Bundan sonra bu iddiaların tamamen ortadan kalkması gerekiyordu. Ancak ne yazık ki öyle olmadı. Çünkü evrim görüşü dogmatik bir inanç sistemi halini aldığı için değişime ayak uyduramadı.

Körelmiş organ kabulü, aslında basit bir yanılgıdan ibarettir. Zira bu kabulün temelinde “vazifesi bilinmeyen organ körelmiştir’’ mantığı yatmaktadır. Gerçekte bu mantık bilimsel yaklaşım metodundan çok uzaktır. Zira bir organın görevsiz olup olmadığını belirlemek için onu tüm boyutlarıyla araştırmak gerekmektedir.

İlk başta zaman boyutu var ki; bir zamanlar hiçbir şeye yaramadığına inanılan pek çok şey, bu gün insanlığın en çok kullandığı eşya haline gelebilmektedir. Örne-ğin; 1800’lü yıllarda, doğada (tabiatta) petrol ve canlılarda bademcikler gibi görevi bilinmeyen pek çok madde ve organ bu gün hayatın devamı için en temel varlıklar haline gelmiştir. Hatta 1900’lü yılların başında insanda 100’den ziyade körelmiş organ tanımlanmışken bu gün bu sayı 3’e kadar gerilemiştir. Bu yüzden fonksiyonu belirlenememiş bir organa, körelmiştir diye değil, “Görevi anlaşılamamıştır ve bir görevinin olup olmadığını anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır’’ gibi bir yaklaşım daha isabetli olacaktır. Körelmiş organ yanılgısında verilecek örnekler 100’den fazla olmakla birlikte bu çalışmada 20’lik dişler, epifiz bezi, troid bezleri, bademcikler ve apandis gibi sadece birkaç örnek ayrıntılı olarak incelene-cektir.

Robert Wiedersheim 1893 yılında; atalarımızdan bize kaldığı ve şu anda da bize faydası olmadığını iddia ettiği organlar listesini açıkladı. Bu listedeki organları “Körelmiş Organ” olarak niteledi. “Wiedersheim”a göre bu organlar evrim kalıntı-sıydı. Ve atalarımızdan bize kalmıştı, herhangi bir görevi yoktu. R.Wiedersheim tam 86 tane böyle organ olduğunu iddia etti1.

Ancak literatürde bulunan bilimsel çalışmalar bu iddiaları tek tek ortadan kaldırdı.

Kuyruk ve Kuyruk Sokumu

Körelmiş organ iddialarından en meşhuru; daha önceleri kuyruklu olduğu varsayılan insanın ekolojik şartların etkisiyle kuyruğunun kopması ancak kuyruk sokumu kemiğinin halen vücutta görevsiz olarak devam etmesine ait kabuldür.

Evvela kuyruk sokumu kemiğinin vazifesiz olduğunu iddia etmek, ancak ana-tomi bilmemekle izah edilebilecek bir yaklaşım olabilir. Çünkü bu kemiğin insan bedeninin sağlıklı hareket edebilmesi, omurga yapısının sabitlenmesi ve bölgesinde bulunan kasların bir arada durabilmesi için oldukça önemli görevleri vardır. Körelmiş olma ihtimali ise; Weismann’ın fareler üzerinde yapmış olduğu kuyruk kesiminin, gelen nesillerdeki kuyruk yapısı üzerine etkisinin araştırıldığı çalışma sonucunda bu varsayım çürütülmüştür. Zira Weismann farelerin kuyruklarını kesip çiftleştirerek, yavrularının kuyruksuz olmasını bekliyordu. Fakat doğan her bir sıçan onu hayal kırıklığına uğrattı. Bu şekilde 20 nesil üretti, ancak kuyruksuz bir nesil elde edemedi.

Yirmilik Dişler

20’lik dişler evrimciler tarafından körelmiş organa verilen en önemli örneklerden birisidir. Onlara göre; ‘’Sözde insanın atası olan ırklar; otlar, bitki kökleri ve çiğ etle beslendikleri için daha büyük çene yapısına sahiptiler. Zira bitkilerde insanın sindirebileceği besin miktarı az olduğundan dolayı, bu besinlerin daha çok parçalanması gerekiyordu. Bunun içinde en avantajlı durum, daha büyük bir çene yapısı ve 20’lik diş adı verilen bu dişlerin var olmasıydı. Ancak zamanla beslenme şekli değiştiği ve insan pişirilmiş et gibi besin muhtevası daha yüksek besinler tüketebildiği için, artık büyük çene yapısına ve 20’lik dişlere ihtiyaç kalmadı. Zamanla çenesi küçüldü, ancak yirmilik dişler bir türlü doğal seleksiyona uğrayamadı. Bu yüzden de çoğu insan için hala problemli bir yapı olarak kalmaya devam etmektedir.’’

Öncelikle bu çıkarımlar gerçek bir bilimsel çalışma ile desteklenmesi gerekmektedir. Hâlbuki antropolojik bir çalışmaya dayanmayan ve sadece tahminlerden ibaret olan bu kabuller artık geçerliliğini yitirmek üzere. Çünkü aksini iddia eden bir-çok bilimsel çalışma yayınlanmaya başladı. 2007 yılında yayınlanan bir araştırmada, ‘’insanların üçte ikisinin yirmilik yaş dişini aldırılmasına gerek olmadığı açıklandı2.

Araştırmada, birçok insanın yirmilik dişlerinin çenedeki diş dizilimine uyum sağlayarak çıktığı söyleniyordu.’’ Birçok insanda yirmilik diş düzgün çıkıyor ve daha az bir kısım insanda problemli çıkıyorsa, bu problem körelmiş olma gibi bir genelleme ile avunularak değil, problemin kaynağına daha ciddi çalışmalarla eğilmekle çözülebilir. Gerçekten de bu problem araştırıldığında, aslında tâ bebeklikteki emme probleminin ve daha ileri yaşlardaki yeme alışkanlıklarının böyle bir meseleyi karşımıza çıkardığı görülmektedir3.

Zira bebekler emme esnasında alt çenelerini öne ittirip, geri çekme şeklinde hareket ettirdikleri ve bu hareketin hem daha fazla süt emisyonuna neden olduğu, hem de aynı zamanda çenenin gelişmesini sağladığı belirtilmektedir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı emme işlemini yapamazlarsa, ya da çocukluk döneminde sürekli yumuşak gıdalarla beslenirlerse, çene yapısı ideal boyutuna ulaşamayacağı için, çene kavisinde darlık oluşacak ve ileriki yaşlarında ortodontik problemlerle beraber yirmilik diş sıkıntısı çekmeleri de yüksek ihtimal teşkil edecektir. Ayrıca ekmek, elma, ayva vs. gibi gıdaların ısırılarak ya da kesilerek yenmesinin bile çene yapısının gelişimine etki ettiği ve ortodontik problemlerle karşılaşma riskini değiştirdiği yapılan çalışmalarla ortaya konmaktadır.

20’lik diş probleminde başka bir sebep ise süt dişlerinin erken kaybedilmesi olduğu, bu yüzden düzgün bir çene yapısı için çocuklarda süt dişlerinin korunması gerektiği yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur4.

İşte problemin kaynağına inip çözüm üreten bu yaklaşım nerede? “Körelmiş organdır” diyerek olayın üstünü kapatan ve yapılacak araştırmaların önünü kesecek olan evrimci anlayış nerede? Böyle bir anlayışın bilime nasıl bir katkısı olabileceği ise ayrıca tartışılması gereken bir husustur.

Epifiz, Timus ve Troid Bezleri

Endokrin sistemin en önemli parçaları olan ve vücut için hayati derecede önemli kimyasallar üreten bu bezleri körelmiş organ olarak tanımlamak, tam manasıyla bir cehl-i mürekkep (çift katlı cehalet) örneği olsa gerektir. Bu kısımda bu bezlerin hayati fonksiyonlarından yalnızca bir kaçına değinilecektir. Çünkü konumuz anatomi veya fizyoloji dersi vermek değil, körelmiş organ gibi bağnazca kabullerin, insanları ne kadar körleştirebildiğinin dersini almaktır.

Epifiz Bezi

Bir zamanlar evrimcilerin körelmiş organa verdikleri en iyi örneklerinden biriydi. Hâlbuki günümüzde epifiz bezinin, vücut için çok önemli bir antioksidan olan melatonini üreten hormonal bez olduğu tartışmasız bir gerçek olmuştur. Bilimin gelişmesi ile yapılan araştırmalar, epifiz bezinin özellikleri ve görevi hakkında birçok bilgiyi gözler önüne serdi. Vücuttaki melatonin salınımının düzene sokulmasında, gündüz ve gece karakteristik olan ışık ortamı döngüsünün kontrol edilmesinde ve biyolojik saatimizin tayininde önemli görevi olduğu bildirilmiştir.5

Troid Bezi

Troid bezlerinin metabolizma dengesini sağlayan troid hormonlarının burada üretildiği, bademciklerin savunma mekanizmasının merkezi olduğu ve bu yönüyle vücudun sigortaları kabul edildiği belirtilir.6,7

Timus Bezi

Troid bezinin altında, soluk borusunun önünde bulunan bir bezdir. “Timüs”ün yararlı bir organ olduğu artık tartışmasız bilimsel bir gerçektir. Bu bez lenfosit meydana getirilmesinden sorumludur (T-lenfositi) ve vücudu enfeksiyonlara karşı korumada görev alır. T lenfositi vücut için çok önemlidir. T lenfositi antijenlere karşı antikor üretir.

Timüs; T lenfositlerinin eğitim alanıdır. “T lenfositleri”nin çıkarıldığı durum-larda canlılarda bir takım problemler oluşur. Örneğin bulunduğu bölgeyi korumakla görevle T lenfositi, organ nakillerinde vücuda yerleştirilen organı düşman olarak algılar, bu durumu engellemek için T lenfositleri alınır ve o zaman da vücut tüm mikroplara açık hale gelir.8

Apandis

Apandis evrimciler tarafından hala körelmiş organ olarak nitelendirilmeye devam etmektedir. Bunun nedeni ise evrimcilerin kendilerini güncelleyememiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Amerika’da yapılan ve apandisin sözde evrimini anlamak üzere yola çıkılan bir çalışmada, apandisin görünüşü ile diyet, fermentasyon stratejisi, sosyal grup büyüklüğü, aktivite şekli, çekal şekli veya kolonik ayırma mekanizması arasındaki evrimsel değişiklikler arasında bir ilişkinin olmadığı bulunmuştur. Bu sonuçlar, immünolojik ve tıbbi delillerle birlikte, Darwin’in bazı hipotezlerini çürütmekte olduğu ve apandisin belirli bir diyete veya sosyal faktöre bir cevap olarak evrimleşmediğini ortaya çıkartmıştır.

Ayrıca apandisin fetüsün bağırsaklarının oluşmasına öncülük etmenin yanında, bağırsakların probiyotik florası için depo görevi görmek gibi hayat boyu devam eden bir vazifesinin olduğu ortaya çıkartılmıştır9.

Daha sade bir dille anlatacak olursak; Dr. Heather Smith, apandisli 533 memeli hayvanı yakından inceleyerek zaman içinde değişimine odaklandı. Hayvanların hiçbirinde apandisin yok olmadığını gözlemleyen Dr. Smith ve diğer araştırmacılar, apandisin bir amaca hizmet ettiğini ve sindirim sistemine yardımcı olan lenf bezlerinin gelişimine yardımcı olduğunu keşfettiler10.

Eğer apandis olmazsa bağırsaklar probiyotik deposunu kaybetmiş olacak ve bu yüzden antibiyotik kullanımı gibi, bağırsak florasını bozan herhangi bir durum olduğunda, floranın düzelmesi oldukça uzun bir zaman alacaktır. Bir zamanlar “Zaten körelmiş organdır, bir işe yaramıyor ve patladığı zaman ölüm riski var diyerek insanları ürküten, sünnet olur gibi, apandisini aldırtan bu düşüncelerin ne kadar körü körüne bir saplantı oldukları ortaya çıkmıştır.

Ayrıca bir organın evrimini anlamak üzere yola çıkılan bir çalışmada, evriminin olamayacağının ortaya çıkması ise; evrimci söylemlerin tamamının deneysel çalışmalara şiddetli bir şekilde ihtiyacı olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten fen bilimleri ile ilgili bir söylemin bilimsel olabilmesi için deneylerle desteklenmesi gerekmektedir. Ama ne yazık ki; labaratuar imkânlarının zirve yaptığı ve teknoloji çağını yaşadığımız bu zamanda bile, evrimle ilgili iddiaların en az % 90’ı hala labaratuara uğramış değildir.

Kalbe Kadar Uzanan Yutak Sinirleri (Larengeal Rekürrens)

Körelmiş organ hakkında yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen bu kadar veriye rağmen, günümüzde hala körelmiş organa inanan ve ispatlamaya çalışan bilim insanı, hiç te azımsanmayacak kadar çoktur. Onlardan en meşhuru olan Richard Dawkins, yaptığı bir zürafa otopsisinde; Recurrent Laryngeal adlı sadece yutakla ve ses telleri ile alakalı görevleri bilinen bir sinirin zürafada farklı görevlerinin olabileceğine hiç ihtimal vermediği ve kendi ideolojisine delil ararken karşılaştığı zayıf bir işarete sağlam bir delil gibi sarılmasıdır. Zürafalarda da bulunan Recurrent Laryngeal siniri genellikle insan dâhil her canlıda vardır. Rekürren sinir boyunun sol bölgesindeki Vagus sinirinden (10’uncu kafa çift siniri) çıkan karışık bir sinirdir. Kanı boyun ve kollara taşıyan damarın (subclavian artery) altından geçip boğaza çıkarak yemek borusu, soluk borusu, boğaz gibi boyun organlarını donatır ve bu organlara dallar verir. Solda göğüs boşluğuna kadar varır. Boğaz kaslarını sinirlerle donatan rekürren larengeal sinir, sağ ve sol ses tellerini hareket ettirerek ses vermeyi (phonation) de sağlar.

Dawkins ise, zürafalarda bulunan bu sinirin beyinden çıktığını ve gereksiz bir şekilde aşağıya doğru indiğini ve geri döndüğünü, aklı başında hiç bir mühendisin böyle bir hata yapmayacağından bahseder.

Burada Dawkins’in ya gözünden kaçırdığı ya da görünmesini istemediği bir kaç nokta vardır.

Öncelikle bu sinir beyinden başlamaz. Beyinden başlayan Nörus Vagus’tur. Bu sinir ise subclavian arterin alt bölgesinden, vagus sinirinden ayrılır ve nörus vagus sinirinin bir kolu olarak devam eder.

İkincisi; yukarı doğru seyrederken sadece gırtlağa değil, nefes borusu ve yemek borusuna da dallar verir ve onların hareketlerine etki eder.

Üçüncüsü bu sinir aşağıdan yukarıya dolandığı için rekürren adını almıştır ve evrimciler bunun yukarıdan ayrılması gerektiğini aşağıya kadar inip, tekrar yukarıya çıkmasının saçma olduğunu söylerler. Hâlbuki bu sinir onların istediği gibi seyrettiğinde ki, böyle durumlar da istisna olarak yaratılmıştır. Tıpta bir problem olarak karşımıza çıkar. Literatürde bu sinirin dolaşmayan yani rekürren olmayan hali şu şekilde tarif edilmiştir;

“Çok ender olarak inferior laringeal sinir servikal bölgede (kafatasının hemen altında başlayan ve omurganın tepesinde biten omurganın üst kısmı) nervus vagus-tan ayrılır ve orijininden itibaren kısa ve düz bir seyirle gırtlağa girer. Bu anomali “nonrekürren laringeal sinir” adını alır. Bu anomali embriyoner hayatta gelişen vasküler anomaliler sonucu ortaya çıkar. Aberran subklavya arterinin varlığı ve in-nominate arter yokluğu sağ nonrekürren laringeal sinirle beraber görülebilir. Sol non-rekürren sinire eşlik eden anomaliler, situs inversus ve sağ yerleşimli aort arku-sudur’’.11,12

Bu sinir insanlarda özellikle gırtlak için motor fonksiyon ve algılama kaynağıdır. Özellikle tiroid bezi ile yakın ilişkili bu sinir, tiroid bezinin alınması sırasında zarar görmesi durumunda konuşma bozukluğuna ya da konuşma yitimine de neden olmaktadır.

Eğer bu sinirin, evrimcilerin istediği gibi non-rekürren yani dolaşmayan hali çoğunlukta olsaydı; o zaman gırtlakta yapılacak tüm ameliyatlar, başta gırtlak fel-ci olmak üzere çok büyük riskler teşkil edecekti. Zaten troid operasyonlarında en önemli hususlardan birisinin bu sinirin zedelenmemesine dikkat edilmesi olduğu belirtilmektedir. Eğer bu sinir nonrekürren halde olsaydı zedelenme riski artacaktı. Literatürde bu durum;

“Tiroid ve paratiroidin cerrahisinde; özellikle malign olgularda en önem-li komplikasyonlardan biri rekürren laringeal sinir (inferior laringeal sinir) yara-lanmasıdır. Bu yaralanmaların en önemli nedeni rekürren sinirin anatomik seyrinin non-rekürren varyasyonlar göstermesidir. şeklinde izah edilmiştir.11

Başka bir hipoteze göre ise; baştan kalbe kadar giden bölümden yukarı çıkan ve aşağı inen damarların ve sinirlerin oluşturduğu bu U sistemi, ters yönde akan kan damarları toplam basıncını sıfırladığı, böylece canlıların ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulacağı iddia edilmiştir. Hatta bu görevin zürafa gibi uzun boyunlu canlılarda çok daha güçlü ve etkili olduğu, aksi takdirde basınç kaynaklı beyin kanaması riskinin artacağı belirtilmiştir.

Ayrıca Larengeal Rekürren sinirinin sadece gırtlağı indiği, aynı zamanda baro reseptörlerle çok önemli ilişkilerinin olduğu, yapılan fizyolojik çalışmalarla ortaya konulmuştur.13

En önemli baro reseptörler kalpte, atardamarlarda ana atardamar eğrisinde ve karotid sinüstedir. Bu sinir uçları aracılığıyla beyne kan basıncının durumu bildirilir. Kan basıncı çoğaldığı zaman beyne giden uyarılar, kalbin daha değişik bir tempoyla çalışmasını, damar çaplarının değişmesini emreden uyarıların doğmasına yol açar. Bu şekilde vücudun tümü bu basınç değişikliğine uymuş olur. Bu da bu sinirin kalbe kadar uzanmasının saçma, gereksiz bir durum olmadığını, tam tersine hayati derecede önemli fonksiyonlar için dolaşması gerektiğini göstermektedir.

Sonuç olarak; evrimci görüşün, körelmiş organ noktasında, bilimsel zemini olmayan ve yalnızca o zamanki verilerin değerlendirilmesi ile ortaya çıkan ademi kabüller (anlayamama, belirleyememe, gözlemleyememe vs.) üzerine kurulmuş bir yaklaşım olduğu anlaşılmaktadır.

Hâlbuki insana ve bilim adamlığına yakışan hareket; çözemediği ve anlayamadığı durumu basitleştirerek üstünü kapatmak değil, daha fazla çalışmamız gerekiyor diyerek, o konu hakkındaki çalışmaların önünü açacak söylemlerde bulunmaktır.

Bu noktalardan hareketle Richard Dawkins ve benzeri evrimci şahısların bilimin değil, ateist bir ideolojinin temsilcisi gibi davrandıkları anlaşılmaktadır.

KAYNAKLAR

1 Wiedersheim, R., 1895. Wiedersheim, R. (1893) The Structure of Man: An Index to His Past His-tory. Second Edition. Translated by H. and M. Bernard. London: Macmillan and Co. Macmillan and co., London New York.

2 Friedman, J.W., 2007. The prophylactic extraction of third molars: A public health hazard. Am. J. Public Health. https://doi.org/10.2105/AJPH.2006.100271

3 Watt, D.G., Williams, C.H.M., 1951. The effects of the physical consistency of food on the growth and development of the mandible and the maxilla of the rat. Am. J. Orthod. https://doi. org/10.1016/0002-9416(51)90101-7

4 Yeliz GUVEN ve Oya AKTOREN, 2007. Süt Dişlenme Döneminde Maloklüzyonların Değerlendirilmesi. İstanbul Üniversitesi Diş Hekim. Fakültesi Derg. 41, 27–36.

5 Favaron, P.O., Mançanares, C.A.F., De Carvalho, A.F., Ambrósio, C.E., Leiser, R., Miglino, M.A., 2008. Gross and microscopic anatomy of the pineal gland in Nasua nasua- Coati (Linnaeus, 1766).

J. Vet. Med. Ser. C Anat. Histol. Embryol. https://doi.org/10.1111/j.1439-0264.2008.00883.x

6 Hiller-Sturmhofel, S., Bartke, A., 1998. The Endocrine System-An Overview. Alcohol Heal. Res. World. https://doi.org/10.1016/j.recesp.2010.10.015

7 Hillary, S., Balasubramanian, S.P., 2017. Anatomy of the thyroid, parathyroid, pituitary and adrenal glands. Surg. (United Kingdom). https://doi.org/10.1016/j.mpsur.2017.06.016

8 Emerald, M., 2015. Pituitary Gland: Pituitary Hormones, in: Encyclopedia of Food and Health. https://doi.org/10.1016/B978-0-12-384947-2.00548-1

9 Smith, H.F., Parker, W., Kotzé, S.H., Laurin, M., 2013. Multiple independent appearances of the cecal appendix in mammalian evolution and an investigation of related ecological and anatomical factors. Comptes Rendus - Palevol. https://doi.org/10.1016/j.crpv.2012.12.001

10 Smith, H.F., Parker, W., Kotzé, S.H., Laurin, M., 2017. Morphological evolution of the mammalian cecum and cecal appendix. Comptes Rendus Palevol. https://doi.org/10.1016/j.crpv.2016.06.001

11 Fahri Yetişir, Alper Bilal Özkardeş, Halit Ziya Dündar, Bozkurt Birkan, Ahmet Burak Çiftci, M.K., 2014. Non-rekürren laringeal sinir. Turkish J. Surg. 30, 112–4.

12 Ellis, H., 2007. Anatomy of the thyroid and parathyroid glands. Surgery. https://doi.org/10.1016/j. mpsur.2007.09.011

13 Da Silva, G:A.R., De Aguer Mendes, V. A., Genari, A. B.,Castania, J.A., Salgado, H.C., Fazan, V.P.S., 2016. Recurrent laryngeal nevre alterations in developing spontaneously hypertensive rats. Laryngoscope. https.//doi.org/10.1002/lary.25426.

Dr. Öğr. Üyesi KASIM TAKIM

Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Temel Bilimler Bölümü Biyokimya Anabilim Dalı, Şanlıurfa/TÜRKİYE, [email protected]

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun