Evrimci görüşün zaman yanılması hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 30.04.2026 - 13:21 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

EVRİMCİ GÖRÜŞÜN ZAMAN YANILGISI

maddenin hareketi sonucu oluşan izafi bir varlıktır. Canlılıkta zaman önemli bir temel unsurdur. Zira her bir canlının belirli bir zamanı içine alan ömrü ve o canlılığın devamını sağlayan biyokimyasal reaksiyonların, gerçekleşmesi için gerekli belirli ve oldukça kısıtlı bir süresi vardır. Eğer ilgili birim zamanda o reaksiyonlar gerçekleşemez ise; canlılık devam edemeyecektir.

Hücre içerisindeki her reaksiyonun salise, saniye ve dakika gibi çok kısacık zaman dilimleri içerisinde gerçekleşmesi gerekir. Bazen saatlerle ifade edilecek bir gecikme canlının ölmesi-e sebep olmaktadır.

Örneğin yeni bir hücre oluşumu sırasında DNA kopyalanırken zincirde oluşan harf hataları belirli bir zamanda tamir edilemezse, oksijenli solunum sonucu oluşan serbest radikaller belirli bir süre içinde baskılanmazsa, vücuda giren virüs ve bakteri gibi yabancı unsurlarla belirli bir zaman içerisinde mücadele edilip karşı konmazsa, proteinler belirli bir süre içerisinde sentezlenmezse vs. hayat devam etmez. Bu listeyi bir hücre için her dakikada gerçekleşen birbirinden farklı 3000 reaksiyon için uzatmak mümkündür. Eğer bu biyokimyasal reaksiyonlar belirli ve kısacık vakitlerde yapılamazsa, canlılığın varlığı ve devamlılığından söz etmemiz mümkün değildir.

Hâlbuki evrimci görüşte bu zamanlama neredeyse hiç nazara alınmaz ve bu konuda oldukça müsrif bir yaklaşım mevcuttur. Örneğin ilk hücrenin milyonlarca sene içerisinde tesadüfî dönüşümler sonucunda teşekkül ettiği, oksidatif strese ve patojenlere cevap üretmek gibi savunma mekanizmalarının milyonlarca senede ve milyarlarca kere olan deneme yanılmaların sonucunda geliştirilebildiği söylenmektedir. Aslında söylenilen bu zamanı ölçecek gerçek bir zaman belirleyicisi halen mevcut değildir. Fakat ne kadar büyük bir zaman söylenilirse, inandırıcılığının da o kadar artacağına inanıldığı için bu konudaki çömerlikten hiç kaçınmıyorlar.

Ama gözlerinden kaçırdıkları önemli bir nokta var ki; bu yaklaşım bilimsellik ve gerçeklikten çok uzaktır. Çünkü canlının belli bir hayat süresi vardır ve hücre içerisindeki her reaksiyonun salise, saniye ve dakika gibi çok kısacık zaman dilimleri içeri-sinde gerçekleşmesi gerekir. Bazen saatlerle ifade edilecek bir gecikme, canlının ölmesine sebep olmaktadır. Örneğin oksijenli solunuma başlayan bir hücrenin antioksidan savunma mekanizması 1 saat dahi olmazsa, hücredeki temel bileşenlerden olan DNA, proteinler ve yağlar oksidatif strese maruz kalıp görevsiz hale gelecek ve hücre ölüme sürüklenecektir. İşte tüm bu sebeplerden dolayı, evrimcilerin zamanla ilgili yaklaşımla-rının biyokimyasal bir bakış açısıyla yeniden sorgulanması gerekmektedir.

1.CANLILARDAKİ KARARSIZ BİLEŞENLERİN YARILANMA ÖMRÜ NOKTASINDAN EVRİMDE ZAMAN PROBLEMİ

Yarılanma ömrü; kimyasal reaksiyonlarda, azalmakta olan bir maddenin baştaki miktarın yarısına düşmesi için gereken zaman dilimidir [1].

Genellikle radyoaktif elementler için kullanılsa da, reaksiyona giren tüm bileşikler için de kullanılabilmektedir. Biyokimyasal bileşikler çoğunlukla ortamdaki reaktif bileşenlerin etkisiyle bozundukları için, her biyokimyasal bileşiğin bir yarılanma ömründen söz edilebilmektedir [2].

Örneğin RNA, labaratuar ortamında yarılanma ömrü oldukça kısa olan bir bileşiktir. Bu yüzden RNA’yı yıkan kimyasallara karşı etkili tedbirler alınması ve izo-lasyon tamponlarına nükleaz aktivitesi gösteren endojen proteinleri yıkan kimyasallar eklenmesi gerekir. Ayrıca deney ortamının belli bir sıcaklık (0 ile +4 ˚C arası) ve asitlikte (pH;7.2-8.5) olması gerekir. Aksi takdirde RNA hemen bozunur, stabilitesini kaybeder ve yapılan deney boşa çıkar. Bu durum enzimler, koenzimler, görevli diğer proteinler ve lipidler için de böyledir. Hatta enzim yapısında görev alan Fe+2, Cu+1 ve Mn+2 gibi bazı mineral yapısındaki kofaktörler için de aynı problem geçerlidir. Zira bu elementler de havadaki oksijenle reaksiyona girerek çok kısa bir sürede oksi-de olur ve artık ko-faktör görevi göremez hale gelirler [3].

Labaratuvarda Yaşamış Bir Tecrübe

Labaratuvarda yaşamış olduğum bir tecrübemi bu konuya örnek olarak verebilirim. Antioksidan aktivite belirleme deneylerinde, hücrede gerçekleşen oksidatif sitresi taklit edebilmek için, hidroksil radikalleri (OH.) üretmek gerekir. Bunun için fenton reaksiyonlarından yararlanılır. Yani +2 değerlikli demirin (Fe+2), hidrojen peroksiti (H2O2) parçalayıp, hidroksil radikaline dönüştürmesi lazımdır. Bunun için deney ortamına hidrojen peroksit ve çözünmüş halde demir iki klorür eklenmelidir [4].

Ben de bunları hazırlayıp deney ortamı-na ekliyordum, ancak bir türlü istediğim sonucu elde edemiyordum. Tekrar tekrar deney yapıyor ve bir türlü muvaffak olamıyordum. Tam 5 gün sürdü. 5. günün sonunda +2 değerlikli demirin (Fe+2) hava ile temas ettiğinde, havadaki ok-sijenle reaksiyona girip, yükseltgendiğini, yani +3 değerlikli demire (Fe+3) dönüştüğünü ve bu reaksiyon için işe yaramaz bir hale geldiğini anladım.

Evrimcilerin DNA, RNA ve protein gibi kararsız bileşiklerin atmosferik şartlarda ve milyonlarca yılda evrimleştiği iddiası, en başta bu moleküllerin biyokimyasına aykırılık teşkil etmektedir.

Yani Fe+2‘yi hazırlar hazırlamaz deney ortamına ilave etmem gerekiyordu. Hâlbuki ben bu çözeltiyi hazırladıktan yaklaşık yarım saat sonra ilave ediyordum. İşte öğrenmiş olduğum bu küçücük ama çok önemli ayrıntı sayesinde 5 günde başa-amadığım deneyi 5 dk’da yapabildim.

İşte yaşamış olduğum bu başarısız deneyler, müthiş bir işleyişi fark etmeme yardımcı oldu. Evet, canlılarda ge çekleşen pek çok reaksiyonun beklemeye hiç ta-hammülü yoktu. Başarılı bir biyokimyasal reaksiyon ancak belirli şartlar (sıcaklık, derişim, pH vs.) ve kısacık zaman dilimleri altında gerçekleşebiliyordu.

Hâlbuki evrimciler canlılardaki bu hassasiyeti hiç de nazara almayarak, zaman noktasında, iddialarının inandırıcılığının artması için oldukça cömert davranıyorlar. Ancak gözden kaçırdıkları çok önemli bir nokta var ki; biyolojik işleyin bu savur-ganlığa hiç tahammülü yoktur. Evrimcilerin DNA, RNA ve protein gibi kararsız bileşiklerin atmosferik şartlarda ve milyonlarca yılda evrimleştiği iddiası, en başta bu moleküllerin biyokimyasına aykırılık teşkil etmektedir.

2.BİYOKİMYASAL REAKSİYONLARIN ZAMANA BAĞIMLIĞI NOKTASINDAN EVRİMDE ZAMAN PROBLEMİ

Birim zamanda, reaksiyona giren maddelerden veya reaksiyon sonucunda oluşan ürünlerden birinin miktarında görülen değişikliğe o reaksiyonun hızı denir. Her reaksiyonun bir hızı vardır. Bir kimyasal reaksiyonda, reaksiyonun zamanla ilerleyişinin ölçüsü, o reaksiyonun hızıdır ve kimyasal kinetik olarak adlandırılır [5].

Kimyasal kinetik, bir reaksiyonunun nasıl yürüdüğü, ne kadar hızlı yürüdüğü, hangi mekanizma ile yürüdüğü ve hızına hangi faktörlerin nasıl etki ettiği hakkında bilgi veren, kimyanın çalışma alanlarından biridir. Kimyasal kinetik denklemlerinde her zaman bir zaman (t) terimi yer alır [6].

Cansız tabiattaki kimyasal tepkimelerde bu zaman terimi saniye olabildiği gibi, seneler hatta asırlar alabilmektedir. Biyokimyasal reaksiyonlarda ise, çoğunlukla bu zaman salise ve daha küçük zaman terimlerine denk gelmektedir. Çünkü her canlının belirli ve kısa bir zaman limitini içine alan ömrü ve o canlılığın devamını sağlayan biyokimyasal reaksiyonların, gerçekleşmesi için gerekli belirli ve oldukça kısıtlı bir süresi vardır. Canlılıkta gerçekleşen bu kimyasal reaksiyonları hızlandır-mak için enzimler çalıştırılmaktadır. Eğer enzimler olmasaydı canlılar bir nefes alıp vermek gibi en basit görünen faaliyetlerini bile yüz yıllar alacak bir zaman diliminde ancak gerçekleştirebileceklerdi. Hatta denilebilir ki, eğer enzimler olmasaydı canlılık olmayacaktı. Zira bir hücrede aynı anda birbirinden farklı en az 3000 reaksiyon gerçekleştirilmektedir [7].

Eğer canlılardaki reaksiyonlar hızlı bir şekilde, yani çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşmeseydi; hücrenin başta enerji ve savunma sistemi olmak üzere hayati ih-tiyaçları karşılanamayacak ve hücre bütünlüğü bozulacaktı. Ayrıca biyokimyasal reaksiyonları bozucu etkenler galip gelecek ve re-aksiyondan istenen ürünler elde edilemeyecekti.

Eğer canlılardaki reaksiyonlar hızlı bir şekilde, yani çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşmeseydi; hücrenin başta enerji ve savunma sistemi olmak üzere hayati ihtiyaçları karşılanamayacak ve hücre bütünlüğü bozulacaktı.

Buna bir örnek verecek olursak; oksijenli solunumun doğal bir sonucu olarak oksidatif stres unsuru olacak olan, süperoksit gibi kimyasal radikaller ortaya çıkmaktadır [8].

Bu radikal bileşikler ise başta DNA ve proteinler olmak üzere hücredeki hayati öneme sahip bileşenleri tahrip etme potansiyeline sahiptir. Ancak hücre içerisine bu radikalleri etkisiz hale getirecek savunma sistemi yerleştirildiği için, çoğunlukla bu zararlı etkiler bastırılmaktadır. Bu radikalik bileşikler baskılanamadığı durumda ise, başta kanser olmak üzere pek çok hastalığın temel nedeni olmaktadırlar.

Bir hücrede sadece DNA’ya her gün 10.000 radikalik saldırı gerçekleşmekte olduğu belirtilmektedir. Ancak bu saldırılar, süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz gibi enzimler sayesinde önlenmekte ve eğer saldırı başarılı olursa DNA tamir enzimleri devreye girerek zararlı etkiler ortadan kaldırılmaktadır.

[9][10]oxidati-ve stress is intimately linked to other components of the degenerative process, such as mitochondrial dysfunction, excitotoxicity, nitric oxide toxicity and inflammation. It is therefore difficult to determine whether oxidative stress leads to, or is a consequence of, these events. Oxidative damage to lipids, proteins, and DNA occurs in PD, and toxic products of oxidative damage, such as 4-hydroxynonenal (HNE[11][12].

Şimdi evrimcilerin iddia ettiği gibi, bu savunma sisteminin milyonlarca yılda geliştirildiğini kabul etsek, hücrenin hayatta kalmasına ve kendini nesilden nesile sağlam bir şekilde aktarabilmesine ne ile hükmedeceğiz? Bir hücrenin hayat süresi ne kadardır? Bu kadar kısa bir ömrü olan bir varlık her gün on bin defa gerçekleşen saldırılardan kendini nasıl ve ne ile koruyabildi?

Evrimcilerin canlılıkta-ki zaman boyut ile ilgili söylediği iddialar bilimsel değil, ideolojiktir.

Bir mu’cize mi gerçekleşti? Yoksa bu savunma sistemleri ile beraber mi varlık sahasına çıktı? Akla, mantığa ve bilimsel işleyişe en uygun yaklaşım, elbette rahmetin ve hikmetin bir tecellisi olarak, hücrenin savunma enzimleri ile beraber yaratılmasıdır. Bu yaklaşımı, hücre içerisinde gerçekleşen birbirinden farklı üç bin reaksiyonun her birisi için düşünebiliriz. Zira bütün canlılık biyokimyasal reaksiyonlar üzerine kurulmuştur. Bu yüzden evrimcilerin canlılıktaki zaman boyutu ile ilgili söylediği iddialar bilimsel değil, ideolojiktir. Biyokimyada temeli olmayan, evrimci görüşteki bu iddiaların gerçekleşmiş olması beklenemez. Beklendiği takdirde, tabiata olağanüstü güçler atfedilmesi ve mu’cize kavramına inanılması gerekmektedir. Halbuki evrimci görüş, tam da böylesine ‘’mu’cizevî bir şeye iman’’dan kaçmak istemektedir. Ne hazindir ki; kaçtığı şeyin içine düşmüş, iman etmeyeyim derken, bağnazca bir inaç sisteminin aracı olmuştur.

3.GENETİK DEĞİŞİMLERDEKİ İHTİMAL HESAPLAMALARI NOKTASINDAN EVRİMDE ZAMAN PROBLEMİ

Bir türün başka bir türe dönüşüm ihtimali oldukça büyük bir değişiklik gerektirdiği için, evrimciler bu değişimin aniden değil milyonlarca sene gibi çok uzun zaman dilimlerinde mutasyonlar sonucu gerçekleştiğini iddia ederler. Aslında ilk bakışta bu kadar uzun zaman diliminde böyle bir değişimin olabileceği hayalden çok da uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu ihtimal sadece hayali bir ihtimaldir. Çünkü böyle bir ihtimalin akli ve gerçek bir ihtimal olabilmesi için, genetik bir temelinin olması gerekmektedir. Zira bahse konu olan değişikliğin genlerde gerçekleşen mutasyonlar sonucu teşekkül ettiği iddia edilmektedir. Hâlbuki genetik yöntemlerle ihtimaliyet hesapları yapıldığında böyle bir ihtimalin değil dünyanın, kâinatın bile ömrüne sığmayacağı görülmektedir. Bu kadar gelişmiş teknoloji ve birikmiş tecrübe ile kullanıl-sa bile, mutasyonla bir türü diğer bir türe dönüştürmek imkânsızdır.

Örneğin insana genetik olarak en yakın canlı olan şempanzenin, mutasyonlarla bir insana dönüşmesi imkânsız bir ihtimaldir. Zira aralarında en iyi ihtimalle % 96›lık bir benzeyiş, % 4’lük bir fark vardır [13]

Genlerinde ise; toplam üç buçuk milyar genetik harf (nükleotid) vardır [16]

Yani iki tür arasında 3.5000.000.000 x 4/100=140.000.000 nükleotidlik (gen) bir fark vardır. Yani eğer genetiğe vakıf bir mühendis tarafından yapılmak istense, o mühendisin 140 milyon harfin yerini dikkatli bir şekilde değiştirmesi gerekiyor. Ancak eğer bu iş tabiat ve tesadüf gibi, mühendislik kabiliyeti olmayan kör ve maksatsız araçlardan beklense; aradaki farkın tesadüfî mutasyonlarla kapatılma ihtimali; DNA zincirinde bulunan 4 farklı genetik harfin (Adenin, Guanin, Sitozin ve Timin), 140 milyon değişik pozisyona girme ihtimalinden= 1/4140.000.000’dur.

Daha kolay anlamak için onlu rakamlara çevirdiğimizde bu mutasyonun ba-şarı şansı; 1/1084.000.000’dir. Yani 10’un yanına 84 milyon tane sıfır koyun, ne elde edersiniz? İşte o sayıda bir ihtimaldir. Bu ihtimali isterseniz bir de evrimcilerin sıklıkla sarıldıkları zamana göre de hesaplayalım. Evrimci görüşün iddiasına göre bu dönüşüm mutasyonlar sonucu, 100 milyon senede gerçekleşti. Peki, eğer yüz milyon senede gerçekleşmiş olsaydı, acaba 1 yılda ne kadar mutasyon olması gerekiyordu? Hesaplayalım.

1084.000.000.000 /100.000.000 yıl = 1084.000.000.000/1*108 = 1084.000.000.000-8

Yani 1’in yanına 83 milyon 999 bin 992 tane sıfır koyacaksınız. İşte o kadar da 1’lik bir ihtimalle düşüyor. (1/100000000............(83 milyon 999 bin 992 adet 0 yazılacak)). Şöyle de anlamak mümkün; Yani bir yılda 10 üzeri 83 milyon 999 bin 992 adet DNA tesadüfen oluşacak, işte onlardan sadece bir tanesi, bu günkü insanın DNA’sı olabilir. Bakın 83 milyon 999 bin 992 adet değil, 10 üzeri 83 milyon 999 bin 992 adet diyorum. Bu ayrıntı çok önemli zira, bırakın milyonu, sadece son küsuratı yanı 92 sayısı bile, 10 sayısının üzerine geldiğinde, ortaya çıkan rakam bizim adlandıramadığımız kadar büyük bir sayıdır. Kentrilyonda bir değil, sentrilyonda bir değil, 10 üzeri 92’de bir’lik bir ihtimal bile olsaydı bu imkânsız olacaktı.

Dolayısıyla 100 milyon sene= 10 üzeri 8 ettiği için zamanın bu ihtimal üzerinde hiçbir tesiri bulunmuyor. Dünyanın ömrü 100 Milyar sene olsaydı = 10 üzeri 11 edecekti ki yine hiçbir tesiri olmayacaktı. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi için dün-yanın sonsuza yakın bir ömrünün olması gerektiği kabul edilmelidir. Bu ise akla, fenne ve matematiğe aykırı bir iddia olduğu için hiçbir kimse tarafından kabul edilemez.

Yani aslında milyonlarca yıl böyle bir düşük ihtimali hiç zayıflatmıyor. Hatta milyarlarca yıl bile deseler bile milyarda 10 adet sıfır olduğundan, 84 milyon sıfırdan sadece 10 sıfır eksilecek. Milyondan on çıksa, yüz çıksa ne eksiltebilir ki? Üstelik her bir yılda, bu kadar mutasyonların düzenli bir şekilde olması gerekiyor.

Matematikte on üzeri 40 imkânsız manasındadır.

Şu anda bir canlının, bir yılda hücrelerinde olan toplam mutasyon sayısı bir elin parmak sayılarını geçmezken, geçmişte bu kadar çok mutasyonun bir yılda gerçekleşmiş olduğuna neden hükmedelim ki?

İşte böyle imkânsız bir ihtimale mümkündür diyene akıllı denilebilir mi?

4.DÜNYA ATMOSFERİNİN CANLILAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ BAKIMINDAN EVRİMDE ZAMAN PROBLEMİ

Evrimcilere göre gelişmiş organizmalar yaklaşık 250 milyon yıl kadar önce ortaya çıktı. Doğrulanmış herhangi bir deneye dayanmayan bu uzun zaman dilimi iddiası, yalnızca basit kabuller ve tahmini hesaplamalarla ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu hesaplamalarda kullanılan en önemli tekniklerden biri olan radyokarbon (C-14) tarihleme metodunun yanlış sonuçlar verdiği ve yapılan deneysel çalışmalar sonucunda güvenilir bir teknik olmadığı anlaşılmıştır [17][18].

Ayrıca bu iddiaların sadece kuramsal hesaplamalarla değil, fosil kayıtlarıyla desteklenmiş olması da gerekiyor. Dünya çapında şimdiye kadar yaklaşık 200 milyon büyük, milyarlarca da küçük fosil bulundu ve arşivlendi. Bu kapsamlı ve ayrıntılı fosil kaydı, tüm büyük hayvan gruplarının birdenbire ortaya çıktığını ve sonrasında hemen hemen hiç değişmediğini, birçok türün de aniden ortaya çıkıp aniden kaybolduğunu gösteriyor [19].

Bu konu daha çok antropologları ilgilendirdiği için fazla detayına inmeden meseleye sadece biyokimyasal açıdan bakacak olsak bile, aslında iddia edilen şeylerin aşağıdaki sorulara net bir şekilde cevap vermeden ispatlanamayacağı karşımıza çıkmaktadır.

250 milyon yıl önce dünyanın atmosferindeki gazların miktarı ne kadardı ve özellikle de yüksek organizasyonlu hücrelerin hayat şartlarına uygun muydu? Örneğin radon gazı akciğer kanserinin en önemli sebeplerinden birisidir.

Volkanik patlamalar sonucu bol miktarda açığa çıkan bu gaz, atmosferde var-ken canlıların hayatta kalması nasıl mümkün olabiliyordu?

250 milyon yıl önce atmosferin oksijen miktarı ne kadardı ve bu oksijenli solunum yapan canlılar için yeterli miydi veya aşırı miktarda olup zehirlenme etkisi yapmıyor muydu?

Ozon tabakası tam olarak ne zaman oluşturuldu?

Ozon tabakasının, fotosentezde görev alan canlıların atmosfere saldıkları oksi-jenden üretildiği iddia ediliyor. Ozon tabakası yokken bu canlılar kendini radyasyondan nasıl koruyordu?

Tüm bu soruların net cevapları verilmeden, o tarihlerde canlılığın var olup olmayacağına kesin bir cevap bile verilemezken, evrimcilerin bu kadar net ve iddialarda bulunması nasıl okunmalıdır?

KAYNAKLAR

[1] E. Eden, N. Geva-Zatorsky, I. Issaeva, A. Cohen, E. Dekel, T. Danon, L. Cohen, A. Mayo, U. Alon, Proteome half-life dynamics in living human cells, Science (80-. ). (2011). doi:10.1126/science.1199784.

[2] E. et al. Eden, Proteome Half-Life Dynamics, Science (80-. ). (2011). doi:10.1126/science.1199784.

[3] Y.S. Jung, W.T. Lim, J.Y. Park, Y.H. Kim, Effect of pH on Fenton and Fenton-like oxidation, Envi-ron. Technol. (2009). doi:10.1080/09593330802468848.

[4] J.J. Pignatello, E. Oliveros, A. MacKay, Advanced oxidation processes for organic contaminant destruction based on the fenton reaction and related chemistry, Crit. Rev. Environ. Sci. Technol. (2006). doi:10.1080/10643380500326564.

[5] P. Hayes, Reaction Kinetics, in: Treatise Process Metall., 2013. doi:10.1016/B978-0-08-096986-2.00014-X.

[6] F. Acartürk, Reaksiyon Kinetiği ve Stabilite, in: Mod. Farmasötik Teknol., 2007.

[7] B. Alberts, The cell as a collection of protein machines: Preparing the next generation of molecular biologists, Cell. (1998). doi:10.1016/S0092-8674(00)80922-8.

[8] S. Emen, B. Çeken, G. Kizil, M. Kizil, Dna damage protecting activity and in vitro antioxidant potential of the methanol extract of cyclotrichium niveum, Pharm. Biol. 47 (2009) 219–229. doi:10.1080/13880200802435903.

[9] J. Emerit, M. Edeas, F. Bricaire, Neurodegenerative diseases and oxidative stress, Biomed. Pharma-cother. (2004). doi:10.1016/j.biopha.2003.11.004.

[10] A.H.V. Schapira, Oxidative stress in Parkinson’s disease, Neuropathol. Appl. Neurobiol. (1995). doi:10.1111/j.1365-2990.1995.tb01022.x.

[11] E. Birben, U.M. Sahiner, C. Sackesen, S. Erzurum, O. Kalayci, Oxidative stress and antioxidant defense, World Allergy Organ. J. (2012). doi:10.1097/WOX.0b013e3182439613.

[12] L.A. Pham-Huy, H. He, C. Pham-Huy, Free radicals, antioxidants in disease and health, Int. J. Bio-med. Sci. (2008). doi:10.1073/pnas.0804252105.

[13] DNA sequence and comparative analysis of chimpanzee chromosome 22, Nature. (2004). doi:10.1038/nature02564.

[14] M. Somel, H. Creely, H. Franz, U. Mueller, M. Lachmann, P. Khaitovich, S. Pääbo, Human and chimpanzee gene expression differences replicated in mice fed different diets, PLoS One. (2008). doi:10.1371/journal.pone.0001504.

[15] P. Gagneux, A. Varki, Genetic differences between humans and great apes, Mol. Phylogenet. Evol. (2001). doi:10.1006/mpev.2000.0799.

[16] M.M. DeAngelis, M. a. Batzer, Genome Sequence Analysis, Encycl. Life Sci. (2001). doi:10.1038/ npg.els.0003028.

[17] H.E. Suess, The Radiocarbon Record in Tree Rings of the Last 8000 Years, Radiocarbon. (1980). doi:10.1017/S0033822200009462.

[18] H.E. Suess, Secular Variations of Cosmogenic 14C on Earth: Their Discovery and Interpretation, Radiocarbon. (1986). doi:10.1017/S0033822200007359.

[19] E.C. Scott, Evolution vs. Creationism, 2006. doi:10.1002/sce.20158.

Dr. Öğr. Üyesi Kasım TAKIM

Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Temel Bilimler Bölümü Biyokimya Anabilim Dalı, Şanlıurfa/TÜRKİYE, [email protected]

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun