Maddeye takılanlara madde ötesini göremeyenlere ne dersiniz?
Değerli kardeşimiz,
Sınırlarını bilemediğimiz muhteşem bir âlemde yaşıyoruz. Bu âlem, okunmayı bekleyen bir kitap olarak önümüzde durmaktadır. İnsan, engin manalarla dolu bu kitabın tek okuyucusu değilse bile, herhalde en anlayışlı bir okuyucusudur. Platon (Eflatun), "Biz toprağın değil, göğün bitkisiyiz"[1] derken insanın diğer canlılardan farklılığına dikkat çeker. Hamdi Yazır, bu farklılığı şöyle ifade eder: "İnsan, yalnız arzî bir mahlûk değildir. O, yerlerde daralırsa göklerden yararlanmaya yetkilidir."[2]
İçinde yaşadığımız âlem sadece fizikî görünümünden ibaret olmadığı gibi, insan da sadece bir bedenden ibaret değildir. Her şeyin görülen madde boyutunun ötesinde bir de gayb, yani görülmeyen boyutu vardır. Mesela gözle gördüğümüz mıknatısta gözle göremediğimiz bir çekme kuvveti, yavrusunu kucağına alıp göğsüne bastıran ve yer yer öpen annede gözle görülmeyen bir şefkat duygusu vardır.[3]
Dış dünyayla bağ kurmamızı sağlayan gözümüz çok az şeyi görmektedir. Radyo, TV ve radar dalgaları her tarafta bulundukları halde göremiyoruz. Uzayın derinliklerinden gelen kozmik ışınları, X ışınlarını, gama ışınlarını göremiyoruz... Görebildiğimiz iki yüz metrelik bir piyanonun üç beş tuş uzunluğu kadar kısıtlı ve sınırlı bir bölgesi.[4]
Hele atomların dünyasına bakmaya çalışsak, âdeta maddenin ortadan kaybolduğunu göreceğiz. 17. yüzyılda mikroskobun keşfiyle mikro âlemin farkına varılırken, 20. yüzyılda atomun parçalanmasıyla maddenin enerjiye dönüştüğü isbat edilmiştir. Atomun parçalanması maddeci felsefe mensubu pek çok kişinin fikirlerini de parça parça ederek, onları “gayba imana” yöneltmiştir.
Maddeye Takılanlar
Eskide ve yenide yeri göğü inceleyen ve araştıranlardan bazıları, eşyayı ve evreni sadece görülenlerden ibaret kabul etmiş, -tabir yerindeyse- maddeye takılıp kalmış, onun ötesine geçememiştir. 19. yüzyılda pozitivizm gibi felsefi ekollerde materyalizmin etkisi hayli baskın idi. Eşya ve evren görülenlerden ibaret sanılıyor, madde ötesi ise kabul edilmiyordu. Onlara göre dinin yerini bilim almıştı. Avrupa’da çıkan ve kiliseye muhalefeti esas alan seküler zihniyetli insanlar kendi bilim kiliselerini kurdular. Bu yeni kilisenin amentüsü bilimsel gerçekler, mabedi laboratuvar, peygamberleri bilim adamları, mucizeleri bilimsel keşiflerdi. Laboratuvar şartlarında isbat edilemediğinden “Allah, melek…” gibi metafizik kavramların bu yeni “inanç sisteminde” yerleri yoktu.
Hâlbuki kim bir şeyde çok ileri gitse, çoğu kere başka şeylerde geri kalır. Mesela, maddi şeylere dalanlar, maneviyatta sathi kalırlar. Böyle insanlar, Kuranın bildirdiği gibi, “Dünya hayatından ancak bir zahir bilirler.”[5] Bunlar kabuğu parçalayıp öze ulaşamazlar, zahirden hakikate geçemezler, lafızdan manaya bakamazlar. “Göklerde ve nice ayetler vardır ki insanlar bunlara uğrar, yüz çevirir giderler”[6] ayetinde belirtildiği üzere, ibret almadan, âlem kitabını okuyamadan geçer giderler.
Günümüzdeki bilimsel gelişmeler bu tür ekollerin görüşlerini iptal etmiştir. Çünkü eşya, görülenlerden ibaret değildir. Hatta görülenler görülmeyenlere oranla çok daha fazladır. İnsan mesela mor ötesi, kızılötesi ışınlarını görmediği gibi, melekleri, cinleri de göremez. Kendi vücudundaki her bir hücrede neler cereyan ettiğini, atomların nasıl döndüğünü göremediği gibi, kâinatın uzak köşelerinde neler olup bittiğini, yıldızların nasıl döndüğünü de göremez.
Tekvini Ayetler
Şüphesiz pencereye bakmakla pencereden bakmak aynı şeyler değildir. Pencereye bakanlar ondaki lekeleri görürler. Pencereden bakanlar ise güzellikleri seyrederler. Aynı şekilde, yaşadığımız şu âlemde, sadece maddeyi görmekle, madde ötesine geçmek aynı şeyler olamaz. Bir kitaba baktığımızda alfabenin harfleriyle yazılmış yazılar görürüz. Bu yazılar elbette düzgün manalar taşır. Fakat herkes bu manaları hemen anlayamaz. Mesela, Çince bilmeyen insanlar, bu dille yazılan bir kitabı okuyamazlar, sadece seyrederler. Onun gibi, içinde yaşadığımız şu âlem derin manalar ifade eden ilâhî bir kitaptır. Elementler, bu kâinat kitabının harfleri gibidir. Bu kitap, alıştığımız kitapların aksine olarak devamlı yenilenmektedir. Bu kitabın birer kelimesi olan güneş aydınlatır, dünya döner, ağaç meyve verir, kuş öter...
Kuran-ı Kerim, kâinat kitabının harflerinden, kelimelerinden âyet olarak söz eder. Allah’ın kelam sıfatından gelen Kuranın kelamî ayetleri olduğu gibi, O’nun kudret sıfatından gelen kâinat kitabının da tekvinî ayetleri vardır. Her iki kitap da Allah’tandır ve her iki kitabın âyetleri de Allah’ı tanıttırmaktadır. Mesela, şu kelamî ayetlere bakalım:
“Şüphesiz, göklerde ve yerde inananlar için âyetler vardır. Sizi yaratmasında ve üretip yaydığı hayvanlarda yakin sahipleri için ayetler vardır. Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten rızık sebebi olan yağmuru indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârları çevirmesinde aklını kullananlar için ayetler vardır...”[7]
Görüldüğü üzere bu tekvinî âyetler, “inananlar, yakin sahipleri ve aklını kullananlar” içindir. Malumdur gözünü kapayan bir şey göremez. Kulağını tıkayan bir ses duyamaz. Aklını kullanmayan bir şey anlayamaz. Onun gibi, Allah’a inanmayan insan, şu kâinat kitabının manalarından istifade edemez.
Kuran’ın gösterdiği zaviyeden âleme baktığımızda, sanki bütün varlıklar bizimle konuşmaya başlayacak, bize bir şeyler söyleyecek gibidir. Mevlâna, -mesela- ağaçların dilini bize şöyle anlatır:
“Şu ağaçlar, topraktan yaratılan insan gibidir.
Elleri mesabesinde olan dallarını, topraktan dışarıya çıkarmışlardır.
Ağaçlar o dallarla, halka doğru yüzlerce işaret ederler.
Kulak verenler de o işaretlerden hoşça ibareler anlarlar.
Ağaçlar, yeşil bir dil ile ve uzun bir el ile toprağın içinden sır söylerler.”[8]
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ı tesbih ederler”[9] âyeti, bu dillerin ve söyledikleri sırların tercümanıdır.
Izutsu, Kur'n âyetleri için “sözlü âyetler”; tabiattaki varlıklar için de “sözsüz âyetler” tabirini kullanır. Ardından, şu kıymetli değerlendirmeleri yapar:
“Kuran’a göre, Allah insan ile konuşmak isterse birtakım âyetler gönderir. Bu durumda sözlü işaretlerle sözsüz işaretler arasında bir ayırım yoktur. Her ikisi de Allah’ın âyetleridir. Allah’tan insana doğru konuşmanın tipik bir örneği olan vahiy, Allah ile insan arasındaki konuşmanın yalnız bir bölümüdür.
(...) Allah, âyetleri kavrayabilecek olanlara her an âyet üzerine âyet gönderiyor. Kuran’ın anlattığına göre, bizim ‘tabiat olayı’ dediğimiz şeyler, Allah’ın insanın işlerini yönetmesinin işaretleri, şu dünyada insanın rahat yaşayabilmesi için gösterdiği hikmet ve özenin delilleridir.
Nasıl ki yola dikilen işaretler, yolcunun gözlerini kendilerine değil, gideceği istikamete yöneltirse, her tabiat olayı da bizim dikkatimizi kendi üzerine değil, kendilerinin ötesinde olan bir istikamete yöneltmeye çalışır. Bu derin anlayışa göre, bir tabiat olayı artık bir tabiat olayı değildir. Bir işarettir, bir semboldür. Kur'ân buna ‘âyet’ diyor. Kur'ân’a göre, birer âyet olan bütün tabiat olayları Allah’ın zatını yahut da O’nun şu veya bu sıfatını ve iyiliğini, saltanat ve adaletini gösterir.
(...) Bu merhalede eşya, birtakım şifreler ile yazılmış şeylerdir. Başka deyişle, dünya büyük bir sembol kitabıdır.
(...) Sözsüz âyetlerin önemli bir avantajı vardır. Bunlar fiilen bütün insanlığa gönderilmiştir. Hiçbir aracıya gerek olmadan, herkese doğrudan doğruya hitap ederler.”[10]
Afak ve enfüsteki âyetlerin anlamlarını bilmek, ancak onlara Kur'ânî perspektiften bakmakla mümkün olur. Bu perspektiften bakmayan bir bilgin, mesela bir astronomi bilgini, uzaydaki nizam ve intizamı diğer insanlardan daha iyi bilmekle beraber, işin sırrına eremez, âlemin muammasını çözemez, varlıkların dilinden anlayamaz.
Madde Ötesi Âlem
Dini literatürde, gördüğümüz âleme şehâdet âlemi, görmediğimiz âleme ise gayb âlemi denilir. İnsan her taraftan “gayblarla” çevrilidir. Dünyaya gelmeden önce “gayb âleminde” idik. Ölünce yine “gayb âlemine” gideceğiz. Cesedimiz şehâdet âleminden iken, ruhumuz gayb âleminden. Ruha takılan sevgi, korku, merak, altıncı his ve benzeri duygular asla maddenin özelliğini taşımayan şeyler. Küçük bir âlem olan insanda şehâdet ve gayb bu şekilde birleştiği gibi; büyük bir insan olan âlemde dahi, şehâdet ve gayb beraberce yer almıştır. Gözle göremediğimiz melekler ve cinler bu gayb âleminin sakinlerindendirler.
İnsan, bu “gayb âleminin” farkına varmasıyla yalnız gözüyle gördüklerinin hapsinde yaşamaktan ve aklıyla idrak ettiklerinin esiri olmaktan kurtulur.
İnsanda Madde Ötesi
Hem felsefede hem de tasavvufta dikkat çekildiği üzere “Âlem büyük bir insandır, insan dahi küçük bir âlemdir.” Âlem için söylediğimiz madde ve madde ötesi, insan için de aynen geçerlidir. İnsanın maddi yönünü beden, madde ötesi yönünü de ruh meydana getirir. İnsanı madde yığınından ibaret görmek, kitabı harflerden ibaret görmeye benzer. Böyle bir bakış, okumaktan nasibi olmayanların bakışıdır.
Maddenin dar kalıplarını parçalayan ve madde ötesine bakabilen büyük insanlardan biri olarak Mevlâna Celâleddin Rûmi, insandaki madde ötesini şöyle anlatır:
“Biz saman gibi olan bu tabiat âlemiyle örtülmüş mana deryasıyız. Cismimiz, bizim ruhumuza perde olmuştur.”[11]
Yani, nasıl ki üzeri samanlarla örtülü bir denize bakıldığında dıştan sadece samanlar görülür. Hâlbuki samanların altında muazzam bir deniz gizlidir. Onun gibi, insanın madde ötesi yönü denize benzer. Ceset ise, bu denizi örten saman yığını gibidir. Bu saman yığınını biraz aralayabilirsek içimizde coşan ve kabaran muhteşem mana deryası açığa çıkacaktır. Mesela beynimiz bedenimizden maddi bir parça. Ama onda faaliyet gösteren akıl madde ötesine ait. Kalbimizde yer alan iman, sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hisler madde ile izah edilemeyen şeylerden. Midemizin gıdaları hazmetmesi ile aklımızın gerçekleri kavraması aynı şey değil.
Bitki ve hayvan gibi diğer canlılarda maddeye mahkûmiyet vardır. İnsan ise, maddeye mahkûm değildir. Aklını kullandığında ona hâkim olabilmektedir. Bu insan akıl kanadını açarak kuşlardan daha süratli uçabilir. Bir kumanda ile uzay aracını uzay istasyonundan Mars gezegenine gönderebilir. Kalp telefonu ile doğrudan doğruya Allaha muhatap olabilir.
İman ve Madde Ötesi
Kur'ân-ı Kerim, müttaki mü’minlerin vasıfları arasında gayba iman etmeyi de sayar.[12] “Gayb” denilince, duyularla muhatap olamadığımız şeyler hatıra gelir. Bir mü’minin inanmakla mükellef olduğu altı iman esasının hepsi de ‘‘gayba” dâhildir. Zaten ‘‘iman’’ görülmeyen şeyler için söz konusudur. Mesela herkesin gözle gördüğü güneş için “Güneşin varlığına inanıyor musun?” denilmez. Fakat “Allaha inanıyor musun? O’nun meleklerine, indirdiği kitaplara, gönderdiği peygamberlere, öldükten sonra insanları dirilteceğine, her şeyi kuşatan kader programına inanıyor musun?” denilir.
Bu iman esaslarına inanan bir müminin dar dünyası genişlenir, karanlık âlemi nurlarla dolar. Şöyle ki:
Mümin, şu muhteşem âlemin yaratıcısını kabul ile sahipsizlikten, başıboşluktan kurtulur.
Meleklere iman ile şu uçsuz bucaksız âlemin her tarafının başka varlıklarla dolu olduğunu anlar, rahatlar. “Acaba uzaylılar var mı?” demez, iman dürbünü sayesinde uzayın her tarafının hayat ve şuur sahibi varlıklarla şenlendiğini görür.
Peygamberlere iman ile bütün zamanları aydınlanmış görür. O rehber insanların izinden gitmeye çalışır.
Kitaplara iman sayesinde hak ile batılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, helal ile haramı birbirinden kolayca ayırır.
Ahirete iman ile ölümün pençesinden kurtulur, ebedi yaşamanın formülünü bulur, rahat yaşar.
Kadere iman sayesinde şahsında ve âlemde meydana gelen hastalık ve âfet gibi olaylar karşısında Allaha tevekkül eder, hayatın zorlukları karşısında yıkılmaz, bunalmaz.
Madde Ötesine Açılış
Toprağın içindeki çekirdek dar bir yerde sıkışıp kalmıştır. Fakat ne zaman ki kabuğunu parçalar, toprağın yüzüne çıkıp etrafına bakınırsa bambaşka bir âlemle karşılaşır. Güneşle sohbet eder, rüzgârın tatlı esintilerine mazhar olur.
Madde ötesi âleme açılmak bunun gibidir. Mevlâna Celâleddin Rûmi’nin ifadesiyle, “Gayb âleminin başka bulutu, başka rahmeti, başka semâsı, başka güneşi vardır.”[13]
Başta peygamberler olmak üzere nice insan maddenin dar kalıplarından sıyrılıp madde ötesine kanat açabilmişlerdir. “Peki, biz niye o âleme kanat açamıyoruz?” sorusu hatırımıza gelebilir. Cevabı Mevlâna’dan dinleyelim:
“Fikir kanadın çamura bulaşmış ve ağırlaşmış. Zira çamur yiyorsun. Çamur sana ekmek olmuş.”[14]
Bilindiği üzere, bir kuşun kanadına çamur bulaşsa havada uçamaz. Onun gibi, fikir kanadı çamura bulaşan, yani devamlı madde ile uğraşan kimseler gerçeğin semâsına kanat açamazlar.
“Peki, çare nedir?” diyecek olursak, yine Mevlâna’ya kulak verelim: “Nur ile gıdalan da göz gibi ol ve meleklere uy.”[15]
Zira göz nuranidir ve gıdası da nurdur. Madde ötesi âlemin sakinleri olan melekler nurani gıdalarla gıdalandıkları gibi, fikrini yüce şeylere yönelten, manevi gıdasını iyi alan insanlar da madde ötesine açılır, iman boyutundan şu âlemi seyir ve temaşa eder.
Kıyıdakiler ve Denize Açılanlar
Maddeyi ve madde ötesini ele almaya, alemin ve insanın madde ötesi yönlerine bakmağa çalıştık. İnsanda ve âlemde, görülenlerin ötesinde görülmeyen çok şeyler bulunduğuna dikkat çektik. Madde ötesi âleme nasıl muhatap olabileceğimizi ifade etmeye gayret gösterdik.
Peygamberler, madde ötesi âleme pek yabancı değillerdir. İlahi canipten gelen vahiy aracılığıyla, o âlemi tanırlar, hatta kısmen görürler. Mesela, miraç ile melekût âleminde seyahat eden Hz. Peygamber (asm) şöyle demektedir:
“Ben sizin görmediğinizi görür, duymadığınızı duyarım.”[16]
Felsefeciler, mücerret akıllarıyla maddenin ve madde ötesinin sırlarını bulmaya çalışmışlardır. Hatta felsefenin temel konularından biri ‘‘metafizik’’ yani madde ötesidir. Peygamberler, felsefecilerin aradıkları ve ama çoğu kere bulamadıkları sırları vahiy aracılığıyla elde ederler. Vahyi güneşe, aklı yıldız böceğinin ışığına benzetebiliriz. Yıldız böceği, o azıcık ışığıyla gecenin karanlığında âlemi ne derece görebilirse, felsefeciler de şu âlemi, görülen ve görülmeyen yönleriyle o derece müşahede ederler.[17]
Müminler, Kuran’dan aldıkları ölçülerle, kâinat kitabının manalarını anlarlar, âleme farklı bir bakış açısıyla bakarlar, maddeden madde ötesine geçişin ruhani zevkiyle yaşarlar. Lakin her birinin madde ötesinden bildiği, anladığı, zevk ettiği elbette aynı seviyede değildir. Bir kısmı bu denize açılmışken, bir kısmı sahilde denizi seyretmektedir. Jean Herbert'in de dediği gibi, "Kıyıdakiler engin denizlere açılanların hikâyelerini şüpheyle karşılar."[18]
Gördüklerimiz ve Göremediklerimiz
İnsan, şehâdet ve gayba açılmış duygularıyla şu âlemdeki varlıkların en kapasitelisidir. Gözüyle renkler âlemine, kulağıyla sesler âlemine muhatap olduğu gibi, akıl ve kalbiyle, ayrıca kalbe takılmış birtakım latifeleriyle gayb âlemine muhatap olur. Gayb âlemi, gözle gördüğümüz, elle tuttuğumuz şeylerin ötesinde bir boyuttur.
İnsan gibi diğer varlıklar da gaybdan şehâdete, şehâdetten gayba daimî bir akış içindedir. Şehâdet âleminde gördüğümüz varlıklar gaybtan bu âleme gelirler. Şehâdette bir miktar kalırlar, sonra yine gayba dökülürler. Zaman nehrinde gerçekleşen bu akışta, bu dökülüşte insanın ağzından dökülen kelimeler gibi bir mana akışı söz konusudur. Kur'ân-ı Kerim, varlıkların dilini bize tercüme eder. Bu seslerin birer “tesbih” sesi olduğunu haber verir. Yani, bütün varlıklar Allah’ı tesbih etmektedir.[19]
Kuran, “Hayır, gördüklerinize yemin ederim ve görmediklerinize de...”[20] âyetiyle bir kısım gerçeklere dikkat çeker. Şöyle ki:
İnsanlığın düşünce tarihinde septisizm denen bir ekolün mensupları (sofistler) “mutlak gerçek yoktur” gerekçesiyle görülenleri de inkâr ederken; pozitivistler ve rasyonalistler sadece görüleni kabul etmiş, metafiziğe yanaşmamışlardır. Bu ikinci grupta yer alanlar, kuru akıllarını ve sınırlı tecrübelerini hakikatin mutlak ve değişmez ölçüsü kabul edip harikaları reddetmiş, vahiy yoluyla bildirilenleri ciddiye almamışlardır.[21]
Septisizmin etkisinde kalan bir kısım insanlar, her şeye şüphe ile bakmışlar, hatta içinde yaşadığımız şu âlemin gerçekliği konusunda bile tereddüde düşmüşlerdir. Âyette, gördüğümüz şeylere yemin edilmek suretiyle bunların gerçek olduğuna işaret edilmiştir. İnsan, şu dünyada rüyadaki gibi sanal olarak değil, gerçekten yaşamaktadır. Diğer taraftan pozitivizm ve materyalizm gibi maddeyi esas alan felsefi ekollere mensup insanlar sadece maddeyi görmekte, madde ötesini ise inkâr etmektedirler. Âyette göremediğimiz şeylere de yemin edilerek eşyanın görülenlerden ibaret olmadığına dikkat çekilmiştir.
Allah’a inanan insanların kâinat kitabına farklı bakışları, tabir yerindeyse “farklı bir boyuta geçmek” olayıdır. Nasıl ki üç boyutlu resimlere bakanlardan üçüncü boyuta geçemeyenler sadece renkleri ve çizgileri görür, geçebilenler ise bunların ötesinde farklı bir manzara seyreder. Onun gibi, Allah’ı inkâr edenler maddeye takılır kalır, iman gözüyle bakabilenler ise, maddenin ötesinde manaya muhatap olur.
Bu açıdan baktığımızda, imanı altıncı bir his olarak yorumlayabiliriz. Nasıl ki, anadan doğma kör birisine renkler âlemi bütünüyle yabancıdır. Bir ameliyat ile gözü açıldığında birden dünyası renklenir, nice güzelliklere muhatap olur. Onun gibi, imana giren bir kimse de birden kendisini çok farklı bir âlemde hisseder.
Öyle görülüyor ki, mahkûm sadece zindanda demir parmaklıklar arasında yaşayan kimse değildir. Asıl mahkûm, maddenin dar kalıpları arasında sıkışıp kalan, madde ötesine geçemeyendir. Öylelerin hali, yumurtanın içine sıkışıp kalmış civcivin haline benzer. O mekân ile koca dünya arasında sadece ince bir kabuk vardır. Fakat gagasını kullanıp da kabuğu parçalayamazsa geniş bir dünyaya muhatap olamadan zayi olup gidecektir.
[1] Mübahat Türker (Küyel), vd, Felsefeye Giriş, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ank. 1985, s. 50.
[2] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 291.
[3] Bkz. Alaaddin Başar, "Gayba İman" Zafer Dergisi, (Aralık 1988) s. 9.
[4] Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, Boğaziçi Yayınları İst. 1992. s. 72-73.
[5] Rûm, 30/7.
[6] Yusuf, 12/105.
[7] Casiye, 45/3-5.
[8] Celâleddîn Rûmi, Mesnevî, Tercüme ve Şerh: Tâhiru’l- Mevlevî, Ahmed Saîd Matbaası, İst. 1971. IV, 999
[9] Saff, 61/1
[10] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, Ank. Kevser Yayınları, Ter: Süleyman Ateş, s. 126-128.
[11] Rûmi, Mesnevî, XII, 210.
[12] Bakara, 2/3.
[13] Rûmi, IV, 1005.
[14] Rûmi, V, 1350.
[15] Rûmi, XIV, 86.
[16] Tirmizî, Sünen, Zühd, 9; İbn Mace, Sünen, Zühd, 19.
[17] Bkz. Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, İst. 2002, s. 182, 635.
[18] Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, İletişim Yay. İst. 1994, s. 143.
[19] Mesela bkz. Saff 61/1, Hadid 57/1, Cum’a 62/1.
[20] Hâkka, 69/38-39.
[21] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VIII, 5338-5340.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Görülmeyen alemler mi var?
- ÂLEM
- LÂHUT ÂLEMİ
- Peygamberlere iman, neden gayba iman içerisinde değerlendirilmektedir?
- Alem, Alem-i Emir, Alem-i Misal, Alem-i Gayb, Alem-i Berzah gibi alemler ne demektir?
- İmam-ı Rabbani'nin alem-i misal yorumu nasıldır?
- İnsan Gayb Âlemine Nasıl Açılır?
- Âlem-i misal hakkında bilgi verir misiniz?
- Kün (Ol) emri, ibda ve inşa ile yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
- Fatiha Suresi 2. ayetin aslı, meali ve tefsiri nedir?