İbadette samimiyet nedir?
Samimiyetin ruhta ve bedende olan göstergeleri var mı?
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle bu hassasiyetiniz dolayısıyla sizi tebrik ederiz. İbadette samimiyet, kulun ibadetini yalnızca Allah rızası için yapmasıdır. Bu samimiyetin bazı temel esasları vardır; ancak bunlar kişiden kişiye, yaşa, ruh hâline ve manevî seviyeye göre farklılık gösterebilir. Zira dinimizde ibadetin samimiyetini belirleyen tek tip bir şekil veya zorunlu bir ruh hâli yoktur. Aksine, böyle bir zorunluluk samimiyete zarar verebilir.
İbadette samimiyet; kalbin Allah’a yönelmesi, niyetin saf olması ve ibadetin bilinçle yapılmasıdır. Ruhta ve bedende ortaya çıkan hâller ise bu samimiyetin doğal neticeleri olabilir; fakat ölçü değil, kişiye göre değişen yansımalar olarak değerlendirilmelidir.
1. Amellerde Rıza-yı İlâhî Esas Olmalıdır
İbadetler, Allah Teâlâ emrettiği için ve O’nun rızasını kazanma niyetiyle yerine getirilir. Bu sebeple ibadetin temelinde öncelikle bu niyet bulunmalıdır. Başka beklentiler, dünyevî menfaatler veya korkular niyetin saflığını zedelememelidir. Samimiyetin özü, ibadetin yalnızca Allah için yapılmasıdır.
2. Kişi Kendini Zorlamamalıdır
Bu niyet ve samimiyet mevcut olduktan sonra, yapılan ibadetin türü ne olursa olsun -namaz, oruç, hac, Kuran tilaveti vb.- kişi kendisini belli bir manevî hâli yaşamak için zorlamamalıdır. O an hissedilmeyen bir ruh hâlini varmış gibi göstermeye çalışmak ya da bedenen yapay tavırlara girmek samimiyetle bağdaşmadığı gibi ibadetin özüne de zarar verir.
Kulun, ibadeti niçin yaptığını, kime yöneldiğini, Allah’ın bir kulu olduğunu ve ibadetinin aynı zamanda ilâhî nimetlere karşı bir şükür olduğunu bilmesi yeterlidir. Bu bilinç ve inanç, kişiye zaten doğal bir duruş ve iç huzur kazandıracaktır. Bunun dışında yapılan tavsiyeler, ibadetin ruhuna uygunluğu ve daha verimli olması içindir; mutlak bir zorunluluk değildir.
3. Huzur-u İlâhîde Bulunulduğunu Hatırlamak
Bazı ibadetlerde, özellikle namazda, tavsiye edilen bazı manevî hâller elbette vardır. Namaz kılarken Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünmek; Fatiha Suresini okurken manası üzerinde tefekkür etmek; namaz esnasında, o anda dünyadaki bütün Müslümanların Kabe etrafında “Allahu Ekber” diyerek birlikte namaza durduklarını hayal etmek; teşehhüdde “Tahiyyât” duasını okurken bunun Peygamber Efendimiz (asm) ile Yüce Rabbimiz arasında geçen bir mükâleme olduğunu düşünmek bu hâllere örnek olarak verilebilir.
Ancak bu tür tefekkürler de zorlamayla değil, tabii bir şekilde olmalıdır. Aksi takdirde ibadetin ruhuna zarar verebilir. Bu hâller, önceden tefekkür ve hazırlıkla kazanıldığında namaz esnasında kendiliğinden zihne ve kalbe gelir.
4. Kuran-ı Kerîm’i Dinlerken Bulunulabilecek Hâller
Kuran-ı Kerîm dinlenirken, onun Allah’ın kelâmı olduğu; emir ve yasaklarıyla kullarına hitap ettiği bilinciyle, edep ve huzur içinde dinlemek esastır. Bu bilinç, Kuran’dan feyiz almak için yeterlidir.
Bununla birlikte, bazı hâllerde dinlemek, Kuran’dan alınacak manevî istifadeyi artıracağı için tavsiye edilmiştir:
Kuran tilavetini dinlerken bu hâllerden biriyle dinlemeye yönelirse, aldığı manevî feyiz daha da artar.
Birinci hâl; Kuran ayetlerini, Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) nübüvvet kürsüsünden bütün insanlığa hitap ederek okuduğunu kalben ve hayalen düşünerek dinlemektir. Böylece Kuran, sanki doğrudan onun mübarek ağzından tebliğ ediliyormuş gibi bir canlılıkla dinlenmiş olur.
İkinci hâl; Hz. Cebrail’in vahyi Peygamber Efendimize (asm) getirdiği anı hayal ederek, iki yüce elçi arasında gerçekleşen ilâhî tebliği dinler gibi bir şuurla kulak vermektir. Bu bakış açısı, Kuran’ın vahiy boyutunu daha derin hissettirmeye vesile olur.
Üçüncü hâl ise; Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasından Mütekellim-i Ezelî olan Allah Teâlâ’nın, Resul-i Ekrem Efendimize (asm) hitap ettiğini düşünerek Kuran’ı dinlemektir. Bu hâl, kulun kendisini ilâhî kelâmın doğrudan muhatabı olma şuuruna yaklaştırır. (Nursi, Mesnevi, Zeylü’l-habbe)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet