Mültecilerle ilgili olarak, insanlığın, özellikle Müslümanların ne yapması gerekir?

Tarih: 02.09.2015 - 01:29 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Son zamanlarda dünya tabiri caiz ise bir insanlık sınavı veriyor mülteciler ile ilgili olarak.. Bu sınavda maalesef birçok ülke ve özellikle Avrupa çok kötü ve adeta rezil bir tablo sergiliyor.
- Sığınmacılarla dolu geminin batırılması veya sığınmacılara hazırlanan binanın yakılması hem de onların gelmesine sadece saatler kala...
- İnsanların aciz kaldığı ve yardım için çırpındığı bir ortamda bütün bir toplumun bu kadar duyarsız kalması ve nefret dolu söylemlerle tepki vermesi tüyler ürpertici.
- İslam alemi ve bilhassa ehli hizmet olarak önemli bir vazife düşüyor bize ve bu yönde topluma örnek teşkil etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu insani ayıba bir yorum niteliğinde bir makale hazırlamamız mümkün mü acaba?
- Dinimizde bu insani yardımın ve zayıf ve çaresizlere el uzatmanın fazileti hakkında ilaveten Peygamber efendimizin ahlakından buna yönelik örnek verilebilir mi?
- Bu nefret dilinin buna karşılık ne türlü toplumsal yaraların açacağını da bir nokta ile ifade etmek mümkün mü?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Konuyu farklı açılardan değerlendirmek gerekir.

Allah İnsanlığı Hacca Davet Ediyor

Bu konuyu açıklama bakımından, Hac ibadetini farz kılan ayeti bir kez daha hatırlamak ve düşünmek gerekir. Ali imran suresi 97’de geçen ayette muhatap, insanlardır. Zira ayet Kabe’yi ziyaret etmek, yani hac yapmak Allahın insanlar üzerinde bir hakkı olarak görmektedir.

Şu var ki, ibadetler, özellikle farzların muhatabı insanlar değil, inananlardır, müminlerdir. Diğer farz ibadetlerde muhatap müminler iken, neden hac ibadetinde muhatap insandır, sorusuna verilecek cevap tam da konumuzu ilgilendiriyor.

Zira hac ibadeti ile insanlar insanlığa çağrılıyor. Davet edilen insan değil, insanlıktır. Allah bizi fabrika ayarlarımıza, insani değerlerimize davet ediyor hac ibadeti ile. Zira şu andaki mevcut tabloda görüldüğü üzere, vicdan, merhamet, şefkat, yardımlaşma gibi temel insani duygular zarar görmekte ve asli vazifelerini icra edememektedirler.

Kalp var ama hissetmiyor, acımıyor, titremiyor. Demek ki çalışmıyor. Huşu ile yapılan ibadetler fabrika ayarlarımızı korumakta, hac ibadeti ise özüne döndürmektedir.

Fabrika ayarlarımızı bozan temel virüsler ise günahlardır. Yeryüzünde işlenen günahların verdiği en büyük zarar, yaptığı en büyük tahrip, insani değerlerdir. Mümin demek, insani değerlerini koruyan veya geliştiren demektir. Bunu ise özümüzü koruyan ve inkişaf ettiren İslam sayesinde yapmaktadır.

Dolayısı ile sorunuzda geçen tespitler bir sonuçtur, acı bir neticedir. Bu sonuca götüren sürece odaklanılması gerekmektedir.

Şualar isimli eserde geçen şu cümlelere bakalım:

"Bu fırtınalı zamanın hissi iptal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, iptal-i his nev’inden bir sersemlik vermiş..." (Nursi, Şualar, On Beşinci Şua)

Hislerin iptal edilmesi ki modern psikolojide duyarsızlık diye geçer.  Yani hissedememek. Hislerin çalışmaması da denilebilir.

Bunun da nedeni günah ve haram virüslerine bulaşmak ve  bu virüsleri temizleyecek ibadet anti virüslerinin düzenli kullanmamaktır.

Bu açıdan bakıldığı zaman, iyiliği yaşamak ve yaşatmayı gaye edinmek, kötülükten kaçmak, korunmak ve başkalarına da korunak olmak temel vazifemiz olmalıdır.

Zira hisleri çalışan adam her acıyı, sızıyı hisseder ve elinden geleni yapmadan, hisler onu yatırmaz ve ona rahat ettirmez.

Özetle, insanı iman ile buluşturmak her derdin çaresidir..

Müslüman, Kardeşini Düşmana Teslim Etmez

Peygamberimiz şu uyarısına ne kadar muhtacız:

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

Müslümanın, Müslüman kardeşine zulmetmemesi bir temenni değil bir emirdir. Çünkü zulüm haramdır. Her haksızlık bir çeşit zulümdür. İslâm devletinin teminatı altında yaşayan zimmîler ve çeşitli din mensupları da aynı hükme tabidir.

Esasen İslâm dini, her çeşit zulüm ve haksızlığın, herhangi bir insana yapılmasını caiz görmez. Burada, özellikle anılan Müslümana zulmetmeme ise, onunla olan din kardeşliği hukukuna en iyi şekilde uyma ve hem kanûnî, hem de ahlâkî görevlerini eksiksiz yerine getirme, herhangi bir şekilde haksızlık yapmama emrinden ibarettir.

Müslüman, din kardeşini düşmana teslim etmez, onu terk etmez, tehlikeye atmaz. Hadis şârihi İbni Battal, mazluma yardım etmenin her Müslümanın üzerine farz-ı kifâye olduğunu, devlet başkanına ise bunun farz-ı ayn olduğunu söyler.

Müslüman, güven veren ve kendisine güven duyulan kimsedir. Şahsî menfaati veya nefsânî istek ve arzuları için din kardeşini feda etmesi, onun  aleyhine olacak davranışlar içine girmesi câiz olmaz. Çünkü “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kimsedir.”(Buhârî, Îmân 4, 5) “Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min olamaz” (Buhârî, Îmân 7)

Müslümanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermede de kardeşliklerinin gereğini yerine getirirler. Çünkü insanlar birbirine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlar, mutlaka maddî alanda olmayabilir. Manevî yardımlaşma da en az maddî olan kadar kıymetlidir.

Bir Müslümanın ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyaçlarını da Allah’ın gidereceğinin vadedilmesi, bu davranışın ne kadar faziletli bir iş olduğunu anlamamıza yeterli delil teşkil eder.
Peygamber Efendimiz (asm), “Kul, kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder.” (Müslim, Zikr 37-38) buyururlar.

İnsan, hayatında küçük veya büyük çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. İnsanı üzen, hüzünlendiren her şey bir sıkıntıdır. Sıkıntıları gidermede de Müslümanlar birbirlerinin yardımcılarıdırlar. Tıpkı ihtiyaçları gidermede olduğu gibi, bu konuda da Allah’ın mükâfatına nâil olurlar.

Bu mükâfat, Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcının olmayacağı kıyamet gününde O’nun yardımını hak etmiş olmaktır. İnanan insan için bundan büyük bir saadet düşünülemez. Çünkü o günde herkesin Allah’ın sonsuz merhametine ihtiyacı olacaktır. Dünyada hayırlı ameller işleyenler, karşılığını kıyamet gününde mutlaka göreceklerdir.

İslâm, insanların can ve mal güvenliğini, ırz ve namusunun korunmasını garanti altına alır. Bu garantiler öncelikle Müslümanların kendi aralarında sağlanır. Fakat netice itibariyle bütün insanlar için bu hakların kudsiyeti kabul edilir.

Kuşkusuz mümin gönüllerini en sağlam ve köklü bir biçimde bağlayan bağ, iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Bu, Allah'ın müminlere bahşettiği en güzel nimetlerden biridir. Ayet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilmektedir:

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz tam bir ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar." (Al-i İmrân, 3/103)

İslam'da kardeşlik, inanç temeline oturtulduğu içindir ki, Müminlerin arasını bozacak her türlü sunî ayrımlar ve böbürlenmeler haram kabul edilmiştir. Irk, soy, cins türünden cahilî değerler yerine takva kriteri getirilmek suretiyle toplumsal kardeşliğin ve ahengin bozulmaması sağlanmıştır.

Bu konudaki âyeti kerime her türlü tartışmayı sona erdirici niteliktedir:

"... Hiç kuşkusuz, Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır..." (Hucurat, 49/13)

Mümin erkekler ile mümin kadınların, inanç ve takva temelinde birbirleriyle yardımlaşmaları kardeşliğin bir gereği olarak zikredilmektedir. Bu yardımlaşma, bireysel ve toplumsal hayatta iman ve takva ilkesinin egemen olmasını sağlamak için gerekli görülmektedir. Nitekim bu amaçla bir araya gelen kimselere Allah'ın rahmet edeceği belirtilmektedir:

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır..." (Tevbe, 9/71)

Müminler kardeşlikte ve dostlukta tıpkı aksamı birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir azası rahatsız olduğunda nasıl ki bütün bir vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa, bir tek müminin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mümin kardeşleri derinden hisseder.

Müminlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber (asm) şöyle ifade etmektedir:

"Müminleri kendi aralarındaki merhametleşmelerinde, sevişmelerinde, yardımlaşmalarında bir vücut gibi görürsün. Ki vücudun bir organı ağrırsa, vücudunun kalan kısmı uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çağırır." (bk. Buhârî, salat, 88, Mezalim, 5; Müslim, birr, 65; Tirmizî, birr, 18; Nesâî, zekat, 67)

Bir müminin, diğer bir mümin kardeşine her halükarda yardımcı olması gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde, "Zalim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et!" diye buyurmaktadır. Zulüm konusunda nasıl yardım edileceğini ise şu çarpıcı sözlerle dile getirmektedir: "Onu zulümden el çektirirsin. Ona yapacağın yardım işte budur." (Buhârî, Mezalim, 4; Müslim, birr, 62)

Sahebiler ve Peygamberimiz de Muhacirdir

Mülteci, iltica edendir ve tarihimizde, ilk iltica edilen kişi, Habeşistan Kralı Necaşi’dir.

Hz. Peygamber (asm)’in, Mekke’de eziyet gören Müslümanlara “Orada ülkesinde hiç kimseye zulmedilmeyen bir hükümdar iş başındadır; gidin ve Allah, içinde bulunduğunuz durumdan bir çıkış yolu gösterinceye kadar o doğruluk ülkesinde kalın.” tavsiyesi üzerine (İbn Hişâm, I, 321-322), 615 yılında dördü kadın olmak üzere on beş kişi Habeşistan’a hicret etmiş, bu ilk muhacirlerin Necaşi tarafından iyi karşılanmasıyla bir yıl sonra daha kalabalık bir grup oraya gitmiştir.

Necaşilerde, yani sığınılacak kişilerde olması gereken bir takım özellikler vardır:

Adaletlidir. Kendisine sığınanları asla teslim etmez, zulüm etmez ve yanında kimse zulme uğramaz.

Güven ve huzur verir. Muhacirler Habeşistan’da tam on üç sene dinlerini emniyet içinde yaşama imkânı bulmuşlardır. Müslümanlar, bu esnada Habeşistan’ı yurt edinmişlerdir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) de bir muhacirdir. Medine’ye hicret etmiştir.  Bu nedenle, muhacirlere, mültecilere sahip çıkmak, her Müslümanın görevidir.

Peygamberimiz, Medine’de, hicret edenlerle bunlara ev sahipliği yapanları kardeşler yaptı.. Medine sanki büyük bir aile olmuştu..

Ev sahibi Ensar bu kardeşliği o kadar benimsedi ki malına, mülküne ortak etmek istedi. Ensarın yardımlaşma prensibi, insanların zaruri ihtiyaçlarını giderebilmekti. Ensar, Muhacir kardeşine, “İşte evim, işte yemeğim, aşım.” diyebiliyordu.

Muhacir tabi ki iffetli davranıyor ve kardeşinin elindeki nimetleri kabul etmiyor; “Bana çarşının yolunu göster, çalışayım” cevabını veriyordu…

Peygamberimiz (asm)’in muhacir olduğunu hatırlarsak, mülteciler, aynı zamanda Peygamber emanetidir. 

Hal böyleyken, bir Müslüman, başının çaresine baksın, gitsin deyip kardeşini ateşe atabilir mi? Kendi haline terk edebilir mi?

Mülteciler, İnsanlık ve Müslümnalık Sınavımız

Mülteci kardeşlerimiz bizim Ensar olma, hatta insan olma sınavımızdır.

Nasıl o kardeşlerimiz savaş ve zulümle karşı karşıya kalıp, sahip olduğu her şeyi geride bırakarak hicret etmekle sınanıyorsa; bizim sınavımız da onlara kol kanat germek ve Ensar olabilmekle gerçekleşmektedir.

Demek ki, vatanını, beldesini, işini, gücünü bırakarak bize sığınan bu insanlara el uzatmak, öncelikle insanlığın ve özellikle de Müslüman şahsiyetinin gereğidir.

Zulmün elinden kaçıp gelenler kadın ve çocuksa onlara bigâne kalmak, sahiplik etmemek hiç bir vicdana sığmayan bir insanlık ayıbıdır. Her biri emanet olan çocuk ve kadınlara daha ziyade hassasiyet göstermek, yaşadıkları zorlukları bir nebze olsun azaltmak Müslümanlık ve insanlık vazifesi telakki edilmelidir.

Her insan onurludur ve onu korumanın, darda kalana yardım etmenin, mazluma arka çıkmanın, muhtaca el uzatmanın, Ensar fedakârlığı göstermenin tam zamanı..
Muhacire, mülteciye düşen görev ise, sabır ve metanetini kaybetmemektir.

Yardım ve himayeye muhtaç olanlar, hassaten kadın ve çocuklar korunmalı kötü emelli insanların istismar ve suistimaline bırakılmamalıdır. Bu vadide ırk, renk, dil, din ayrımı da düşünülmez. Müslüman şahsiyet ve sorumluluğu bu hamiyeti gerektirir.

Bu sayede Kur’an’ın ve Hz. Peygamber (asm)’in övdüğü Ensar ruhuna ve Ensar-Muhacir kardeşliğine mazhar olabiliriz, inşallah.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun