İşimiz Seydaya Sofi olmak demek sakıncalı mı?

Soru Detayı

Bir Müslüman İşimiz Seydaya Sofi olmak diyebilir mi?
Bu konularda ölçümüz ne olmalı, hayatın içinden örnekler verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bir Müslüman, "işimiz, Allah'a kul olmak" demeli.

Alimler, Müçtehitler, Seydalar ise, buna vesile olurlar..

Vesilelikten fazla makam vermek yanlıştır..

İslâmın esası tevhiddir. Hidayet vermek, kalpleri iman ile nurlandırmak ve küfür karanlığından kurtarmak ancak Allah’a mahsustur.

Şu var ki, bu hikmet aleminde her şey bir sebebe bağlanmıştır. Meyveyi ağaçtan alırız, ama iyi bilir ki o ağaç ta bizim gibi rızka muhtaç bir biçaredir. Onu toprakla, su ile güneşle rızıklandıran Allah, bizi de onun meyveleriyle beslemektedir.

Gözün aydınlanması için güneşi sebep kılan Allah, kalplerin nurlanmasına da peygamberleri ve onların izinde giden ve onlara varis olan alimleri ve mürşitleri sebep kılmıştır. Müslümanlar, peygamberi kul ve resul olarak tanırlar. O mümtaz, o seçkin, o sevgili kula risalet vazifesini yükleyen Allah, bizleri de o sevgili Peygamberi vasıtasıyla irşat etmekte, bize hidayet yolunu öylece göstermektedir.

Peygamberler hidayete, imana, hayra ‘mazhar’ (zuhur etme, görünme yeri) ve ‘makes’ (aksetme yeri, ayna) olmuşlardır. Yani hidayet güneşi, öncelikle onların pak ve berrak kalplerini parlatmış, o aynalardan da diğer müminlerin kalplerine aksetmiştir.

Şeyh, yol gösteren arif kişi, (1) mürid ise, şeyhe bağlı kimse anlamındadır. (2) Şeyh (mürşid), insanları halktan Hakk'a ulaştırmada bir rehber, bir kılavuzdur. Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit de odur. Hoca, daha çok akla hitap eder. Mürşit ise, ruhla meşgul olur. Mürşidin yüzü nuranî, sözü Rabbanîdir. (3)

Mürşide, şu pencereden bakmak isabetli olacaktır:

“Üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lazımdır. Mesela, hararet ve ziya, sana bir ayine vasıtasıyla gelir. Sende, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, ayineyi masdar telakki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, ayine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte, mürşidin ruhu ve kalbi bir ayinedir. Cenab-ı Hakk'tan gelen feyze ma’kes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.” (4)

Alimler ve mürşidler; masdar ve menba değildirler..

Masdar ve menba, yani hidayetin ve imanın sudur yeri ve kaynağı, ancak Allah’ın Hâdi ismidir. Çeşitli surelerde defalarca ders verildiği gibi, Peygamberlerin vazifesi yalnız hakkı tebliğ etmektir. Böyle olunca, onların izinde giden ve onların vazifelerini sonraki asırlarda devam ettiren alimler, mürşitler ve üstatlar da insanları iman ve hidayet yoluna sadece davet ederler, hidayet güneşinin insanların kalplerini aydınlatması için bir mazhar ve bir makes vazifesi görmeye çalışırlar.

Bu manayı yakalayan ve bu gerçeği bilen müminler, kendilerinden fayda gördükleri, ilim tahsil ettikleri, feyiz aldıkları büyük zatları birer peygamber varisi olarak sever, onlara karşı lâyık oldukları hürmet ve muhabbeti gösterirler. Ama onların masdar ve menba olmadıklarını da çok iyi bilir, şükür ve ibadetlerini ancak Allah’a yaparlar.

Alimler ve mürşidler; sadece vesiledirler.

“Vesile” kelimesi üzerinde kısaca durmakta yarar görüyoruz.

“Allah’a bir vesile arayın” (Maide, 5/35) ayetinde vesile geçmektedir.

Vesile, Allah’a kurbiyete (yakınlığa) sebep olacak şeylerdir. Mesela, İlâhi emirleri yapmak, günahları terk etmek gibi... (5)

Keza, salavat Resulullah’a ulaşmaya bir vesile, Resulullah ise, Rahman’ın rahmetine bir vesiledir. (6)

Doktor, nasıl şifaya vesiledir, fakat şifa Allah’tandır. Onun gibi, mürşid dahi İlâhi feyiz ve hidayete bir vesiledir. Hidayet Allah’tandır. (7)

Müridin şeyhine kalbini bağlaması, onda fâni olması, tasavvufî ifadesiyle fena fiş-şeyh; fena fir-resul ve fena-fillaha vasıta olmalıdır. (8) Yani mürid, şeyhinde fani olmak halinden Resulullah’ta fani olmaya yükselmeli, o makamdan da Allah’ta fani olma derecesine çıkmalıdır.

İlim ehli insanlardan istifade, irfan sahibi mürşitlerden ise, istifaza edilir, feyz alınır. Kâmil mürşitlerin huzurunda duyulan huzur, bir feyz tecellisinden ibarettir. “Onların nefesi, gayb âleminin baharındandır. Onun tesiriyle, gönülde ve canda yeşillik ve tazelik husule gelir.” (9)

Bir üstada merbutiyet, bir şeyhe bağlılık güzel olmakla beraber, bu bağlılık insanı, “şeyhim beni kurtarır” şeklinde bir tembelliğe sevk etmemelidir. Nitekim, peygamber hanımı olmak Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarına yetmemiş (Tahrim Sûresi, 10), peygamber oğlu olmak Nuh’un oğullarından birisi için fayda sağlamamıştır. (Hud Sûresi, 45-46)

Cenab-ı Hak, Nuh’un oğlu için, “O senin ehlinden değil.” demektedir. Şüphesiz bu, neseb itibariyle değil, inanç yönündendir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimizin kızı Fatıma’ya, “Ey Fatıma! Amelinle kendini ateşten kurtar. Yoksa ben de seni kurtaramam!” (10) şeklindeki hatırlatması, cidden anlamlıdır.

Beyazid-i Bistami, “Kürkünüzden bir parça verseniz de, teberrüken üzerimde taşısam” diyen müridine şöyle der: “Evladım, sen adam olmazsan, değil Bayezid’in kürkü, belki derisini yüzüp de içerisine girsen, yine fayda etmez.”

Verilen bu örnekler, şefaati reddetmek anlamında değildir. Peygamberlerin, kâmil mürşitlerin elbette şefaati olacaktır. Fakat buna layık olabilmek için, belli bir amel ve ihlas seviyesini yakalamak lazımdır. (11)

Kaynaklar:
1. İz, Tasavvuf, s 100.
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 114.
3. Eraydın,Tasavvuf ve Tarikat, s. 116-1191.
4. Nursî, Lem’alar, s. 129-130.
5. Alûsi, Ruhu’l- Meâni, Vl, 124-125.
6. Nursî, Lem’alar, s. 97.
7. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 114-115.
8. Eraydın,Tasavvuf ve Tarikat,. s. 384.
9. Mevlana, IV, 1008.
10. Müslim, İman, 348.
11. Tahiru’l-Mevlevi, VII/692.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
365 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun