Huneyn'de hezimete uğrayan Sakif kabilesi'nin sığındığı Taif'in kuşatması nasıl neticelenmiştir? Taif kuşatmasında neler olmuştur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları olan Tâif'e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.

Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklandıran Mâlik bin Avf da gelip buraya sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif'e doğru yol almaya başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.

İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda yiyecek stoku da yapmışlardı.

Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan, mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada birkaç mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif Mescidinin yanına nakletti.2

Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve adına da "Sâriye Mescidi" diyeceklerdir.3

Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.

Mancınık Kurularak, Tâiflilerin Taşa Tutulması

Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, "Ben de bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek zorunda kalırdık." diyerek fikrini beyân etti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.

Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını kazıp delmeyi denedilerse de bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.

Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu:

Düşmanı, iktisadi baskı altına almak için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimiz (s.a.v.)e,

"Ey Muhammed! Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin gibi Allah'ın rızasını ve akrabalık* hakkını gözeterek bize bırakırsın." diye seslendiler.4

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ben, bağınızı, Allah rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum." dedi ve üzüm asmalarının kesilmesini menetti.5

Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiçbir hareket görülmedi. İçlerinden biri, Hz. Hâlid'in er dilemesine şu cevabı verdi:

"Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son nefesimize kadar seninle çarpışırız."6

Yeni Bir Taktik

Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:

"Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür." diye ilân ettirdi.7

Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur'an okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini emretti.

Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini isteyecekler, Peygamberimiz (s.a.v.) ise, "Onlar, Allah'ın azâd etmiş olduğu kimselerdir. Sizlere geri veremem!" buyurarak isteklerini reddedecektir.8

Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, "Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet ihsan eder." dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti. Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, "Vallahi, Muhammed hiçbir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir. Direnmenize devam ediniz." dedi.

Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ey Uyeyne, onlara neler söyledin?" diye sordu.

Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, "Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed, sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız dedim" diye konuştu.

Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, "Yalan söylüyorsun! Sen onlara, şöyle şöyle söyledin." dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker nakletti.

Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:

"Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allah'tan affımı dilerim. Pişmanım. Allah'a tövbe ediyorum." 9

O sırada Hz. Ömerü'l-Faruk, "Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da götürüp şunun boynunu vurayım." dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda söz ederler."10 buyurdu.

Resûl-i Ekrem'in Rüyâsı

Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı döküyordu.

Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, "Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin." dedi.

Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. "Buna, ben de imkân görmüyorum." buyurdu.11

Muhasaranın Kaldırılması

Resûl-i Ekrem, Tâif'i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı. Bu arada ashabına, şimdilik kendilerine Tâif'i fethetme izni verilmediğini duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, "Göç etmeye hazırlanmaları, halka duyurulacak mıdır?" diye sordu.

Peygamber Efendimiz, "Evet" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif'i terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.

Hz. Ömer, o arada bir de, "Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz mı?" diye sordu.

Peygamber Efendimiz, "Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi." buyurdu. Sonra da, "Siz hemen göç etmeye bakınız." diye emretti.12

Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu. Hattâ, "Tâif'i fethetmeden nereye gideceğiz?" dedikleri de duyuluyordu. Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir'e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, "Bu işi, Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir." diyerek cevap verdi.

Bunun üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk'un yanına vardılar, onunla konuştular. Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:

"Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye'de içime, Allah'tan başkasına malûm olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti."

"Resûlûllahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır. Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın (a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye'de sulh şartlarının yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan Müslüman oldular."

"Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiçbir zaman, hiçbir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allah'ın işidir. O, dilediğini Peygamberine vahyeder."13

Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif'te bir müddet daha kalmak olduğunu fark edince, mücahidlere, "Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz." diye buyurdu.

Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar "İnşallah yarın döneceğiz." deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz (s.a.v.) onların bu haline tebessüm buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra Tâif'ten ayrıldı.

Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler. Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini açarak,

"Allah'ım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!" diye duâ etti.14

Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte Huneyn ve Evtas'ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci'râne mevkiine dönmek üzere Tâif'ten ayrıldı.

Dipnotlar:

1. Sîre, 4:125.
2. a.g.e., 4:125; Taberî, 3:133.
3. Sîre, 4:125.
* Peygamber Efendimizin (a.s.m.) anne annelerinden Âtike, Sakiflilerdendi.
4. Megazî, 3:928.
5. Tabakât, 2:158.
6. İnsanü'l-Uyûn, 3:80.
7. Tabakât, 2:158-159.
8. Megazî, 3:932.
9. İnsanü'l-Uyûn, 3:81.
10. a.g.e., 3:81.
11. Sîre, 4:127; Taberî, 3:133-134.
12. Tabakât, 2:159.
13. Megazî, 3:936.
14. Sîre, 4:131; Tabakât, 2:159.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun