Dinlerin dünya ve insanlar üzerindeki negatif etkisine ne dersiniz?

Tarih: 28.10.2021 - 12:15 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Tanrı dinlerin insanlar üzerinde bu kadar kötü etkiye sebep olacağını bile bile neden dinleri gönderdi?
- Dünya üzerinde yaşanmış en büyük savaşlar, ölümler, yoksulluklar, acılar hep dinler yüzünden. Özellikle İslam ülkelerine baktığımız zaman savaş, kaos, özellikle kadınların başına dert, acı aşağılama, görüyoruz hep. Bu, dinin değil insanların hatası diyoruz ama bu kadar fazla insanın yanlış anlaşılması acaba sorun dinlerde mi dedirtiyor.
- Bu negatif psikolojik ve olumsuz olayları bile bile tanrı niçin böyle bir şey yapmış anlamıyorum ve bu beni kutsallığı hakkında şüpheye düşürüyor.
- Bu olumsuzluklara bir cevap bulursam çok mutlu olacağım.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Öncelikle ifade edelim ki, işi hayat kurtarmak olan bir doktorun hayatı yok etmesi, doktorluk mesleğine mal edilemediği gibi, işleri insanların hem dünya hem de ahiretlerini kurtarmak olan bazı kimselerin, din maskesi altında yaptıkları hatalar da hak dinlere özellikle de İslam Dinine mal edilemez.

Allah kâinatın yegâne yaratıcısıdır. Değişik ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere, Yüce Yaratıcı'nın evreni var etmesinin en önemli hikmeti, kendi isim ve sıfatlarının tecellilerini görmek ve göstermektir.

Herkesi kendine meftun eden bu kainatın bu harika nizam ve intizamı, hikmetli zembereği, süslü cetveli, cazibeli yürüyüş ve duruşu, gayeli hâl ve hareketinin arka planında o ilahî isim ve sıfatlarının tecellileri görünmektedir. Sonsuz kudretin, ilmin, hikmetin tezahürleri yansımaktadır.

“Her bir sanatkâr, yaptığı sanatının güzelliklerini görmek ve göstermek istemesi” sırrınca, Allah da bu harika sanatını hem kendisi temaşa etmekte hem de akıllı, şuurlu varlıkların görmesini sağlamaktadır. 

İnsanların akıl dürbünü ile görmeye çalıştığı bu harika sanat tablolarını daha da yakınlaştırmak için ikinci bir dürbün olarak vahiyler göndermiştir.

Akıl ve vahyin birlikteliği, yaratılmış varlıkların güzel sanat tablolarını insanlara yakından göstermiştir.

Ayrıca, bu kadar harika, bu kadar güzel, bu kadar maharetli olan bu varlıkların güzellik nakışlarını anlama konusunda yarışmalarını öngörmüştür.

Bu ise, verilen söz konusu akıl ve vahiy dürbününü iyi kullanıp kullanmadıklarını test etmek manasına gelir.

Bu iki dürbünün kullanım alanına giren bu yarışmanın adı dindir.

Bu sebepledir ki, aklı olmayan veya vahyi duymayan kimseler, bu yarışmaya katılmamış ve imtihana tabi tutulmamıştır.

Bu kadar masraflı, değişik boyutlu, çok cazibeli, pek harika olarak yaratılan bu dünya imtihan salonunun varlığı, bu imtihanın da çok büyük ve önemli bir imtihan olduğunu göstermektedir.

Demek ki, dinlerin temel esasları, akıl ve vahiy projektörü ile ontolojik, sosyolojik olarak eşyanın doğru algılanması, başta Allah’ın her türlü kusurdan münezzeh en mükemmel bir varlık olduğuna ve bu büyük dünya imtihan salonunun harikalığına yakışan bir ölçüde cereyan eden yarışmanın neticelerinin görüleceği ahiret memleketinin bulunduğuna iman etmek olmak üzere, diğer iman esaslarını zihinlere nakşedilmesini temin etmektir.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, dinler tabir caizse “güzellik yarışmalarını” düzenleyen kurumlardır.

Peki, bu kadar güzellikler arasında bu çirkinlikler nereden kaynaklanıyor?

Bunun cevabı basittir; Allah’ın imtihan vesilesi olarak insanlara verdiği akıl ve vahiy dürbünlerinden hiçbirini veya yalnız bir tanesini kullanan insanlar kendi özgür iradeleriyle, dinden ve akıldan pek uzak olan bu çirkinliklerin oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Hatta tarihin şahit olduğu olaylara bakarak denilebilir ki, dünyada cereyan etmiş ve etmekte olan savaşların, kavgaların, talanların, zulümlerin pek çoğu, görünürde din maskesi yüzünden din savaşları görünümünü kazanmalarına rağmen, gerçekte makam-mevki, hâkimiyet, ekonomik, sosyal maksatlara yöneliktir. Zira, bütün hak dinlerde barış, şefkat, merhamet, yardımlaşma, sevgi ve saygı gibi unsurlar esas olması, bu kötülüklerin din kaynaklı olmadığının göstergesidir.

Bilakis insanlar özgür iradeleriyle, nefis ve şeytanın telkinleriyle iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini karıştırıp halt etmişler.

Yüz yirmi dört bin peygamber arasında bir elin parmaklarını geçmeyen peygamberlerin -bir savunma stratejisi olarak- savaş ile emir olunmaları, dinlerde fiilen veya potansiyel olarak saldırıya uğramadan, doğrudan saldırma keyfiyetinin bulunmadığını göstermektedir.

Dinlerde maddi cihad savunmaya yönelik olduğu gibi, manevi cihad da ilim, irfan ile gerçekleri tebliğ etmek vardır. Çünkü bu cihadın –biri rabbani, biri insani olmak üzere- iki boyutu vardır ve her ikisi de bizzat iyidir, makuldür.

Rabbani boyutu: Manevi cihadın bu boyutu, İslam dinin temel kaynağı olan Kur'an'ın ders verdiği tevhid, nübüvvet, haşrin ispatı ve adalet ile ubudiyetin / güzel ahlakın tesis edilmesinden ibarettir.

İnsani boyutu: Başta İslam olmak üzere bütün semavi dinlerin en öncelikli meselesi vahyin muhatabı olan, Kur'an'da "eşref-i mahlûkat" olarak yaratıldığı bildirilen insanın maddi-manevi hukukunu ve saygınlığını korumaktır. 

Bütün semavi dinlerde, özellikle İslam dininde insanların temel hak ve hukukunu korumaya yönelik olarak "dini korumak, canı korumak, aklı korumak, nesli korumak ve malı korumak" prensibinin varlığı, manevi cihadın hedefleri arasında yer alan "insani boyut"un önemini göstermektedir. (bk. Gazzalî, Mustasfa, 1/174; Şatibî, Muvafakat, 3/177, 236)

 “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de birisinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." (Maide, 5/32)

mealindeki ayette insanın hak ve hukuku yanında Allah katındaki değerine de işaret edilmiştir.

Karşı tarafın fiili veya potansiyel saldırılarına, zulümlerine ve insanların İslam hakkında olumlu veya olumsuz bir yargıya varmaları için gereken özgür ortamı sabote etmelerine karşı bir müdafaadır.

“Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190),

“Bu fitne (işkence) ortadan kalkıp din ve itaat yalnız Allah’a mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer inkardan ve tecavüzden vazgeçerlerse, bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 2/193)

mealindeki ayetlerden bu gerçeği anlamak mümkündür.

Görüldüğü gibi, birinci ayette -meal olarak- yer alan “Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın!” ifadesi, maddi cihadın savunmaya dayalı olduğuna delalet etmektedir. İkinci ayette ise, inkarla birlikte "tecavüz-saldırı" ve "zulüm" kavramlarına yer verilmesiyle, İslam’da savaşın yalnız “küfür” olgusuna karşı yapılmadığına; aksine karşı taraftan yapılan saldırganlık ve haksızlığa karşı yapıldığına işaret edilmiştir. Çünkü bu ayette yer alan “fitnenin ortadan kalkması”, müşriklerin Mekke’de Müslümanlara reva gördüğü zulümlerdir. Onlarla savaşın emredilmesi, İslam’ın izzetini korumak ve Müslümanları müşriklerin zilletinden kurtarmaya yöneliktir. (İbnu’l-Hummam, Fethu’l-kadir, yy., ts. 5/435-39)

Kitap ve sünnetten terbiyesini almış, aklı başında her Müslüman ne savaştan ne de kan dökmekten hoşlanır. Bu sebeple bir Müslüman durup dururken hiç kimseye karşı savaş açmaz, elinden geldiğince savaşın olmaması için gayret sarf eder.

Demek ki, İslam’da savaş, düşman tarafından yapılan fiili veya zımni tecavüzlere karşı haklı bir savunma refleksidir. Kur'an’da bu gerçeği destekleyen ayetleri görmek mümkündür.

Örneğin, ilk defa savaşa izin veren Hac suresinin 39. ayetinde, karşı tarafın yaptığı zulüm ve açtığı savaşa dikkat çekilmiştir. Müslümanların onlarla savaşmalarına izin verilmesinin gerekçesi ise, yapılan zulüm ve açılan savaş gösterilmiştir.

Prensip olarak cihada çıkan İslam orduları bir toprak işgaline çıkmamıştır. Müslümanların maddi cihada çıkmaları, insanların dünya ve ahiret saadetini temin eden iman vesikasını sağlamaya yöneliktir.

Al-i İmran suresinin 110. ayetinde ve benzer ayetlerde bildirildiği üzere, insanlık camiasında iyiliği yaymak, kötülüğü önlemek Allah’ın İslam ümmetine yüklediği bir sorumluluktur. Bu tebliğ görevi yerine getirilirken, mutlaka maddi cihad olan savaşa girmeye gerek yoktur.

O halde, çağımızda cihadın en büyüğü kabul edilen manevi cihad esastır. Çünkü bu zamanda ehl-i İslam’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, Kur'an’ın nurunu göstermektir ki, kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla, silahlı kavgalarla hareket edilse, karşı tarafa galebe çalınsa bile, arzu edilen hedefe varılmaz. Çünkü ilim, fikir yoluyla Kur’an’ın hakikatlerini içine sindirmeyen kâfirler münafık derecesine iner. Münafık ise, ikiyüzlü olduğu için kafirden daha fenadır.

Demek, özellikle dalaletin fen ve felsefeden geldiği bu zamanda, ilim ve fikir metodu dışında hiçbir maddi eylem insanların kalbini ıslah etmez, edemez. Bu asırda İslam’ın hakikatlerini tebliğ etme görevinin önündeki maddi engeller -bütün dünyayı bir tek şehir haline getiren elektronik iletişim ağları sayesinde- ortadan kalktığı için, artık cihad-ı manevi esas olmuştur.

Muhtemel saldırılar karşısında gereken savunma ihtiyacına yönelik orduların hazırlanması elbette gereklidir. Bu durum hem caydırıcı olması hem de saldırı, tecavüz ve zulüm gibi durumlar olursa bunları ortadan kaldırmak için gereklidir. Ancak denilebilir ki, İslam’ın tebliği açısından artık maddi cihada ihtiyaç kalmamıştır. Zira medenîlere galebe çalmak ilim, fikir ve ikna iledir, söz anlamayan ortaçağın bedevilerinin kullanılmasını zorunlu kıldığı zorlama ile değildir.

Şu husus da çok iyi bilinmelidir ki; biz Kur'an’ın gerçek talebeleri olan samimi Müslümanlar, barış ve muhabbet fedaileriyiz, husumete, düşmanlığa vaktimiz yoktur.

Not: Detaylı bilgi için bk. Niyazi Beki, İslam’da Cihad Kavramının Kapsamı, EKEV Akademi Dergisi Yıl: 21 Sayı: 70 (Bahar 2017), s. 85 vd.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun