Ne Olursan Ol Gel "me" Mi?

Bir cumartesi günü, öğle vakti, Fatih Sultan Mehmed türbesini ziyaret ettikten sonra, öğle namazını kılmak için camiye geçtim. Cuma namazı havasını veren kalabalığı görünce, acaba günleri mi karıştırdım? Düşüncesiyle tekrar hafızamı yokladım.

Cumartesi olmalıydı. Evet cumartesiydi. Ancak fatih camiindeki bir uygulamadan haberim yoktu. Bu uygulama; Her cumartesi günü öğle namazından bir süre önce, Cuma günü verilen vaazın bir benzerinin cumartesi de verilmesiydi.

Mihrabın hemen önünde, altmış yetmiş yaşlarında olduğu anlaşılan, sakallı, muhterem bir hocamız, önündeki sehpanın üzerine koyduğu Kuran-ı Kerimi okuyarak tefsirini yapıyordu. Sesi daha iyi duymak için uygun bir yer seçtim ve oturdum.

Bu sırada "kitap ehli" ifadesinin geçtiği bir ayeti okudu ve ardından
"Bu ehl-i kitap var ya, bunlar kâfirdir kâfir" dedi ve birkaç defa bu ifadelere vurgu yaparak tekrar ettikten sonra, bir kez daha:

"Muhterem cemaat; hiç kâfirle diyalog olur mu? Birileri ortaya çıkıp bu kâfirlerle diyalog kurmaya çalışıyor. Bununla da yetinmeyip bu diyalog safsatasına Müslümanları da inandırmaya çalışıyorlar. Yahu! Hiç kâfirle diyalog olur mu?" bunlar kâfirdir, kâfir" gibi ifadelerle bu konu üzerinde ısrarla durdu. Ve vaaz, bu ifadeler etrafında örülerek bitti.

Az sonra ezan okunmaya başladı ve akabinde cemaat ile birlikte namaza durduk. Namaza durduk, lakin kafam epeyce karışmıştı. Aslında huzurlu bir namaz kılayım diye bu tarihi camiyi tercih etmiştim. Gel gör ki kaderin tecellisi başkaymış.

Bir taraftan, diyalogun dini dayanaklarını ortaya koyan kitaplar, dergiler, sohbetler. Diğer taraftan ise, "Bunlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olmaz". İfadeleri. Taban tabana zıt görüşler.

Maalesef namaz ve tesbihatım bu görüş zıtlığının sebeplerini tahlil gölgesinde geçti.

Namazdan sonra, vaazı veren zatla konuşmaya karar verdim." Ve koltuğuna aldığı siyah çantasıyla caminin tam orta yerinde ağır adımlarla yürüyen yaşlı hocama usulca yaklaştım.

"Allah kabul etsin" temennisinden sonra, "Hocam, vaktiniz müsaitse, birkaç şey sormak istiyorum" dedim.

Sıcak bir ses tonuyla "müsaidim evladım, sor bakalım" dedi.

Ben, " soracağım şey, şu Gayr-ı Müslimlerle ilgili. Hani demin, onlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olmaz demiştiniz ya, işte bu konu. Dedim.

"Neyini soruyorsun" dedi.

Doğrusunu ifade etmek gerekirse kafam iyice karıştı. Çünkü bir taraftan "Diyalog olabilir. Gerek kuran ve gerekse hadis-i şerifler bu diyalogu teşvik ediyor" diyenler. Diğer taraftan sizin gibi, şiddetle karşı çıkanlar var. Dedim.

Hocam, ses tonunu yükselterek "Evladım bunlar kâfir, kâfirle diyalog olur mu?" ifadelerini tekrar etti.

Hocamı fazla kızdırmamaya dikkat etmeliydim. O yüzden, ifadelerimi itina ile seçerek konuşmaya devam ettim.

Yavaş yavaş etrafımızda cemaatten bir halka oluşmaya başladı. Anlaşılan, kafası karışan yalnız ben değildim.

Meselenin izah ve ispata ihtiyacı vardı. Sadece "Onlar kâfirdir. Kâfir ile diyalog olmaz" ifadeleri, tatmin olmak için yetmiyordu.

Peki, konuyu böyle bir zemine nasıl çekebilirdik? Bu zemini hemen oluşturmak gerekiyordu.

Bu arada hocam, etrafımızda toplanan kalabalığa da dönerek aynı ifadeleri tekrar ediyordu.

Ben, "Hocam, müsaade ederseniz, "diyalog olabilir" diyenlerin gösterdikleri bazı gerekçeleri vardır. Bu gerekçelerden, bildiğim kadarını burada ifade edeyim. Siz de bu dayanakları bir bir çürütün. Böylece mesele de halledilmiş olur. Biz de rahatlarız" dedim.

"Olur evladım. Söyle bakalım neymiş gerekçeleri" dedi.

Diyorlar ki Müslüman bir erkek, gayrı Müslim bir bayanla evlenebilirmiş. Doğru mu hocam?

Evet evladım, doğrudur. .

Peki hocam, bir de, gayrı Müslimlerin kestiklerini, Müslümanlar yiyebiliyormuş. Doğru mu?

Tabi doğru.

Yine gayrı Müslim bir doktora gidip muayene olmanın bir sakıncası yokmuş, doğru mu? Hocam.

Evet, Hıristiyan bir doktora muayene olabilirsin.

Ayrıca, eğer apartmanımızda veya yakınımızda bir gayrı Müslim komşumuz varsa, evlerine gitmenin ve bize gelirlerse onları ağırlamanın bir sakıncası yokmuş diyorlar. Bu da doğru mu? Hocam.

"Evladım, bu saydığınız şeylerin hepsi şeriat kitaplarında mevcuttur. Onlar ayrı meselelerdir. Bizin konumuzla ilgisi yoktur."

Bir an şaşırıp kalmıştım. Ne demek şeriat kitaplarında vardır? Ve ne demek "bizim konumuzla ilgisi yoktur." biz de, zaten onu araştırmıyor muyuz? Kriterimiz şeriat, yani din mi olacak. Yoksa onun, bunun fikri ve düşüncesi mi olacaktı?

"Değerli hocam, işte burası olmadı" dedim ve şöyle devam ettim: Deminden beri benim sorup, sizlerin de cevap verdiğiniz tabloların her biri birer diyalog örneğinden başka ne olabilir.

Diyalog, ne demektir. İki kişi veya daha ziyade kişinin arasındaki ilişki, münasebet değil midir?

Gayr-ı Müslim olan eşimle irtibatım diyalog değil mi?

Onların kestiğini alıp yemem diyalog değil mi?

Evlerine gitmem veya onların evime gelmesi diyalog değil mi?

Ticari olarak her türlü alış verişi yapıyoruz. Bu diyalog değil de nedir? Hocam.
Hocam epey kızmış olmalı ki; tekrar ses tonunu yükselterek "Onlar kâfirdir. Kâfir ile diyalog olmaz" demeye başladı.

Ortaya atılan, ayet ve hadis ile desteklenmesi gereken bir iddianın, delilsiz ve duygusal bir yaklaşımla ele alınması, etrafımızdakileri de rahatsız etmiş olmalı ki, yavaş yavaş dağılmaya başladılar.

İşin doğrusu ben de, hem rahatsız olmuş ve hem de üzülmüştüm. Hakkın hatırı âlidir. Kaidesince rahatsızlığımı dile getirmeye kara verdim. Ve nitekim dile getirmek üzere hocama dönerek;

"Hocam, benim olduğu gibi, bakışlarından anlaşıldığı kadarıyla, etrafımızda toplanan şu cemaatin de kafası daha da karıştı." dedim.

Bu ifadelerimin yankıları bitmeden, bizi çevreleyen cemaatten "evet, maalesef, aynen öyle, beyefendi doğru söylüyor" gibi ifadelerle beni tasdik eden sesler gelmeye başladı.

Hocamız, ne yazık ki, yetişmesi gereken bir işinin olduğunu gerekçe göstererek aramızdan ayrıldı gitti.

Giderken de bürosunun adresini verdi. Ve son mesaj olarak ta yine nakaratı tekrarladı. "Onlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olur mu?"

Hepimiz olduğumuz yerde adeta donup kalmıştık. Hocamız kapıdan kayboluncaya kadar arkadan donuk gözlerle izledikten sonra, dönüp birbirimize şaşkın şaşkın bakmaya başlamıştık.

Bu şaşkın bakışların verdiği mesaj gayet açıktı; "peki şimdi ne olacak. Bu kafa karışıklığımızı kim giderecek" mesajıydı.

Evet, bir ameliyat-ı cerrahiye yapılmıştı. Yaraya neşter vurulmuş, acısı hissedilmiş ve ancak tedavi yapılmadan operasyon yarım bırakılmıştı. Operasyonun muharriki ben olduğum için, kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Bir şeyler yapmalıydım. Çünkü bu insanlar dağılırsa, bir daha onları bir araya getirmek adeta imkânsız olacaktı.

Ben iç âlemimde bu çaresiz çırpınışlar ile meşgul iken, cemaatten birisinin "Beyefendi güzel sorular sordunuz. Ama hocayı kaçırttık, soru sormak ilmin yarısıdır derler. Siz bu soruları sorduğunuza göre bir şeyler biliyorsunuzdur. En azından şimdilik bildiklerinizle idare edelim." sesiyle kendime geldim.

Artık iş başa düşmüştü. Başka çare de kalmayınca,

"Evet, neden olmasın" demek zorunda kaldım.

Ardından "şöyle bir kenarda otursak daha iyi olmaz mı?" dedim. Ve hep beraber fatih camii müezzin mahfilinin altında bir daire oluşturarak oturduk.

Aralarında, bir İstanbul beyefendisi ve kültürlü bir şahsiyet imajı sergileyen kır saçlı zatın şu ifadeleriyle konuyu bir kez daha açmış olduk;

"Sizden şunu rica ediyoruz, konuyu tarafsız ve objektif ele alalım. İslam'ın gerçeklerini şahsi hislerimize ve ihtiraslarımıza feda ederek saptırmayalım."
Böyle bir temenni, beni daha da heyecanlandırmış ve büyük bir mesuliyetin altında olduğumu bana hatırlatmıştı.

Bu duygu ve mülahazalarla şöyle bir giriş yaptım.

Hepimizin bildiği gibi İslam dini en son ve evrensel bir dindir. Evrensel din olması, ne anlam ifade etmektedir? Bunun üzerinde biraz durmak isterim. Müsaadenizle.

İslam'ın evrensel olması, herkesin, yani bütün insanlığın, İslam'ın muhatabı olması demektir. İslam dini, Yahudilik gibi, sadece Yahudilere mahsus bir din değildir.

Bu zaviyeden bakılacak olursa İslam, Müslümanlara değil, insanlığa gelmiştir diyebiliriz. Bu mesajı kabul eden İslam'a girmiş olur. Girdikten sonra da, İslam dini, sadece bana aittir. Deyip bu anlayışla sahiplenmesi ne kadar doğru olabilir.

Yapması gereken, İslam'ı inhisar altına almak değil. Belki İslam'ı evrenselliğine uygun olarak başkalarına da ulaştırmaya gayret etmektir. Yoksa İslam, yayılma istidadında olan bir dindir. O, her tarafa yayılır. Muhatabını bulur.

Bu nedenledir ki; Alimlerimiz. Bütün insanları peygamber efendimizin ümmeti olarak kabul etmişler. Ancak iki kısma ayırmışlar.

Birincisi: İslam'ı kabul etmiş olanlardır ki onlara "ümmet- icabe" demişler.
İkincisi ise; İslam'ı kendilerine ulaşması beklenen insanlardır. Onlara da "ümmet-i davet" demişlerdir. Yani İslam'a davet edilmeyi bekleyenler.

Diğer bir husus ise, İslam'ın fıtrat dini oluşudur. Fıtrat'a hitap eden bir dinin, gayr-ı fıtri metotlarla tebliğ edilmeye çalışılması bir çelişkidir. Yani insanlar ile münasebet ve ilişki kurmadan, kendimizi ve değerlerimizi onlara tanıtmadan, sevdirmeden, "ya Müslüman ol, ya da seninle hiçbir ilişki kuramam." Mantığı ile hareket etmek ne kadar fıtrata uygun olabilir.

İslam'ın yayılması, tebliğden daha çok, temsil ile olmuştur. Anlatmaktan çok, yaşanmakla müessir olmuştur.

Bu anlamda birkaç misal daha vermek istiyordum. Ancak, bu kez cemaatten bir başkası, sözlerimin arasına girerek,

"Peygamberimizin hayatından örnekler yok mu? Peygamberimizin gayrı Müslimler ile ilişkisini ortaya koyacak tarihi hiçbir tablo yok mu? Dedi.

Hemen yanı başında oturan bir diğer zat, "çok doğru, biz İslam'ı sizin veya demin ki hocanın yorumundan mı öğreneceğiz? Sizden, kendi anlayışınızı değil, varsa İslam tarihindeki uygulamalarını anlatmanızı istiyoruz. Efendimizden, Osmanlı tarihine kadar hiç mi bir örnek tablo yaşanmadı. Lütfen, müşahhas örnekler istiyoruz.

Anlaşılan, hocaya olan kızgınlıklarını birine fatura edeceklerdi. O kişinin, "ben" olma ihtimali yavaş yavaş kuvvet kazanıyordu.

"Bu ifadelerimi bitirdikten sonra, İslam tarihindeki uygulamaları anlatacaktım" diyerek, Talepleri doğrultusunda, Efendimizin hayatından başlayarak, misaller vermeye başladım.

"Evet, buyurduğunuz gibi her meselede olduğu gibi, bu konuyu da en iyi şekilde efendimizin hayatından öğreneceğiz.

Bütün örnekleri vermek için geniş bir zamana ihtiyaç vardır. Ancak numune olarak birkaç tanesini ele alalım.

Birincisi: Mekke de, Müslümanların üzerinde, müşriklerin baskıları artınca, efendimiz(s.a.v.) yetmişe yakın sahabeyi, bir Hıristiyan devlet olan Habeşistan'a göndermiş ve orada güvende olacaklarını söylemiştir. Nitekim dediği gibi olmuş ve Habeş kralı Necaşi, Müslümanlara sahip çıkmıştır.

İkincisi: Efendimiz. Medine'ye hicret ettikten sonra, Yahudi ve Hıristiyanlar ile ilk kez bu kadar yakın olmuştu. Herkes efendimizin nasıl bir tavır sergileyeceğini çok merak ediyordu.

Efendimiz ise, ilk uygulamalarından biri olarak; Medine'de toplumsal hayata dahil olan tüm tarafların uyacağı bir anlaşma metni hazırladı. Hazırlanan metni, tüm taraflar imzaladı.

Vahyin, Ehl-i kitap tanımlaması içinde olan Medine Yahudilerine ve Hıristiyanlara toplumsal hakları - hainlik etmedikleri ve zulmetmedikleri sürece- Müslümanlarla eşit bir şekilde tanınmış, dinlerini özgürce yaşamaları güvence altına alınmıştır.

Üçüncüsü: Hudeybiye antlaşmasıdır. Çoğumuzun bildiği üzere, sahabe efendilerimizin ısrarlı istekleri üzerine 13 Mart 628 tarihinde Kâbe'yi ziyaret etmek üzere Mekke'ye doğru yola çıkılmış. Ancak müşrikler bu ziyarete izin vermemişlerdir. Uzun süren görüşmelerden sonra, Hudeybiye antlaşması yapılmıştır.

Hudeybiye antlaşmasının bütün şartları görünüşte Müslümanların aleyhine idi.
Antlaşmadan önce Müslümanlarla müşrikler arasında hemen hiç bir ilişki yoktu. Hudeybiye'den sonra ise iki taraf arasındaki ticari ve ailevi ilişkiler canlandı. Hz. Peygamber ve ashabı istediği yerde İslam'ı rahatça tebliğ ve temsil etme imkânına kavuştu. Bu nedenle hem Mekke'de, hem de çevre kabileler arasında İslam'ı kabul edenler hızla arttı. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke'nin fethi arasında geçen iki yıl içinde Müslüman olanların sayısı, Hudeybiye'den önceki on dokuz yıl boyunca Müslüman olanların iki katına ulaşmıştı.

Kaldı ki, bunlar gayr-ı Müslim değil, müşriklerdi. Hocamızın tabiriyle "kâfirler" di.

Önemine binaen bir dördüncüsünü de arz etmek isterim ki, o da, en az Medine vesikası kadar önemlidir. Bu olay, Necran Hıristiyanları ile yapılan anlaşmadır. Çok sayıda maddeleri olan bu antlaşmaya göre;

a- Ehl-i kitaba merhamet edilecek,

b- Kimsenin onları incitmesine müsaade edilmeyecek,

c- Hıristiyan bir kadın ile evlenen bir erkek, hiçbir zaman eşinin Müslüman olması için baskı yapmayacak,

d- Eğer onlar mabetlerini tamir etmek için veya dünyevi herhangi bir konuda yardım isterler ise, Müslümanlar onlara yardım edecektir vs. gibi maddeler yer alıyordu.

Öte yandan, gayr-ı Müslimler ile ilgili- "Kim zimmî olan birine eziyet ederse..Ben onun hasmı olurum." hadis-i şerifini de bu vesile ile hatırlatmak isterim.

Efendimizden sonra, Osmanlılara gelinceye kadar, daha yüzlerce tabloyla karşılaşıyoruz.

Osmanlı padişahı 2. Bayezid, İspanya'daki zulümden kaçan 150 bin Yahudi'ye sığınma hakkı tanımıştır.

Yavuz sultan selim Kudüs ermeni patriğine verdiği emanda hiç kimsenin dini vecibelerini yerine getirmesine engel olunmayacağını ve mabetlerinin korunacağını taahhüt etmiştir.

İslam'da "ehl-i zimme" olarak tarif edilen bir sınıf vardır. Bunlar gayr-ı Müslim ve münkirlerden oluşuyordu ve bunlara "anlaşma ehli" deniyordu. İslam devleti ile oturup anlaşıyorlar ve cizyelerini verdikten sonra, hayatları İslam devletinin garantisi altına alınmış oluyordu. Her türlü hak ve hürriyetlerden faydalanabiliyor. Dinlerinde ve ibadetlerinde serbest oluyorlardı. Hatta hukuki meselelerini kendi mahkemelerinde icra ediyorlardı.

İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed'in yaklaşımını hepimiz biliyoruz. Onları asıp kesmemiş, tamamen serbest bırakmış ve çoğunluğu kalmayı tercih etmiştir. Osmanlı tarihi boyunca da başta ticaret ve komşuluk olmak üzere hep iç içe yaşamışlardır. İslam'ı kabul ettirmek için en ufak bir zorlama yapılmamış, ancak. İslam'ın güzel ahlakını gördükçe kendi iradeleriyle Müslüman olmuşlardır. Bu durum tamamen diyaloğun meyvesidir. Zira İslam, güzelliğini yavan bir dille değil, yaşanan bir dille anlatma fırsatı bulmuştur.

Meşhur bir Arap atasözü vardır, "İnsan bilmediğinin düşmanıdır."diye. Şimdi ben soruyorum; İslam, Müslüman ve Peygamber Efendimiz hakkında onca yakıştırma ve yanlış tanıtımları izale etmeden, düzeltmeden, onların İslam'ı kabul etmesini nasıl bekleyebiliriz. Böyle bir şey mümkün mü? Elbette ki değildir. Peki, çare nedir?

Çare diyalogdur. Kendimizi ancak böyle anlatabiliriz. Dünyanın bir köy haline geldiği asrımızda, Müslümanlar, kendilerini soyutlamakla mı ifade edecekler?

Panayırları bile değerlendiren Efendimizin (s.a.v.) ümmeti, insanlardan kaçarak mı İslam'ı anlatacaklar?

Sonra niye kaçalım ki?

Onlar bizi etkileyecekler diye mi? Neden tek taraflı düşünüyoruz? Bizim onları etkileme ihtimalini neden göz ardı ediyoruz.

Hak bir dinin mensupları, nasıl oluyor da, batıl bir dinin kendilerini etkileyeceğinden korkabiliyorlar?

Demek ki hak dinin mensupları, dinlerini hakkıyla temsil edemiyorlar. Edemedikleri içindir ki, başkalarıyla bir araya gelmekten korkuyorlar.

Onlar bize dinlerini anlatsınlar biz de onlara inancımızı anlatırız. Bunda yadırganacak ne olabilir.

Onlar bize teslisi, biz de onlar tevhidi anlatacağız. Makul olan galebe edecektir. Yeter ki, biz hakkı tebliğ ve temsil edebilelim.

Bu uzun izah ve açıklamalar cemaati iyice rahatlatmıştı ki, sessizce dinlemeyi tercih ettiler. Ancak sorulacak daha çok soru olduğu anlaşılıyordu. Çünkü konuşma sırasında birkaç kez soru sormak isteyen olmuştu. Ancak bir İstanbul beyefendisi olarak tanıttığım zat onlara engel olmuştu.

Ben sözlerime ara verince,

Beyefendi zat onlara dönüp "şimdi sorabilirsiniz" dedi.

İçlerinden yine yaşlı bir zat, "Güzel evladım, anlattıklarının hepsi gayet makul ve doğru. Ancak biz hep şunu duyarak büyüdük; onlarla dost olunmaz, onlar bizim en büyük düşmanımızdır."

Bu ifadelerin hemen ardında, arka taraflarda dikkatle dinleyen orta yaşlı zat, "onlarla dost olmayın, ifadeleri ayet değil mi?"dedi.

Ben "evet, ayettir." dedim.

"Peki, bu ayet, sizin dediklerinizi çürütmüyor mu?"

Anlaşılan daha işimiz vardı. Çünkü yeni bir kapı açılmıştı. Birlikte o kapıdan içeri girmek ve içeride ve var ne yok görmek gerekiyordu. Yoksa dışarıda bakmakla gerçek anlaşılmayacaktı.

"Vereceğiniz anlama göre değişir." Dedim ve şöyle devam ettim;
Bu ayetten, "Hıristiyanlar ile hiçbir münasebet, ilgi ve iletişim kurulmayacak" anlamını çıkarmanız halinde, Kur-an'ı Kerim'den birçok ayeti izah etmede zorlanacağımız gibi, İslam tarihindeki uygulamaları da izah etmek mümkün olmayacaktır.

Mesela, gayr-ı Müslim bir bayan ile evlenilebileceği ve kestiklerini yeyebileceğimizi ifade eden ayetleri nasıl izah edeceğiz?

Bir gayr-ı müslim eşiniz olacak, ama siz onunla dost olmayacaksınız ve onu sevmeyeceksiniz.

İçlerinden birisi "çok doğru, iki ayet arasında bir tenakuz görünüyor." Dedi.
Ben "hayır, iki ayet arasında bir tenakuz söz konusu değildir. Bizim iki ayete verdiğimiz anlam arasında bir tenakuz söz konusudur." dedim.

Her sahada olduğu gibi bu konuda da, işi uzmanına bırakmak icap eder. İki hastalık arasındaki benzerlikten yola çıkarak, kullandığımız ilaçların bazen hayati tehlikeleri beraberinde getirdiğine çoğumuz şahit olmuşuzdur.

Şimdi, müfessirlerin yorumlarına bakalım; Alimlerimiz diyorlar ki, Kur-anın bir kısmı, diğer bir kısmını tefsir etmektedir. Önce buna bakmak lazım. Bulamaz isek hadis-i şeriflere bakmak ve orda da yoksa takip edilmesi gereken bir silsile vardır. Onu takip etmek gerekir.

Öyle ise bu ayetin izahı veya yorumu ile ilgili başka bir ayet var mı?
Evet var. Şöyle ki; "Hıristiyanları dost edinmeyin" ayeti, Maide suresinde geçmektedir.

Mutlak bırakılan bu ayet, Mümtehine suresinde geçen bir diğer ayet ile sınırları tespit edilmektedir. Şöyle ki;

"Allah sadece dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri dost edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir."

Yukarıdaki ayetten anladık ki, dost edinmeme hükmü genel değil, hususidir. Bu hususlar ayette açık bir şekilde belirtilmektedir.

Efendimizin hayatında da bu hususiyetleri te'yid eden hareket ettiğini gösteren bir tablo arz etmek isterim. Şöyle ki, Medine vesikasına uymayan Yahudilerden Beni Kurayza'yı cezalandırdığı dönemde, yine bir Yahudi kabilesi olan Beni Nadir ile anlaşmasını devam ettirmiştir.

Bu anlam, aslında ayetin içinde de vardır. Yani kimle ve ne ile dost olmayacağımız anlamı.

İsterseniz ayeti biraz daha inceleyelim.

Ayette "Nasara" tabiri geçmektedir. "Nasara"; Hıristiyanlar demektir. Burada dost olmamamız gereken insanın vücudu, fiziki yapısı değil, ayetin dikkat çektiği, Hıristiyanlık sıfatıdır. Çünkü insanlar sıfatlarından dolayı sevilir veya sevilmezler. Mesela, Gandi, fiziki yapısı itibarıyla sempatik olmadığı halde, herkes tarafından sevilir. Sevilen, fiziki yapısı değil, üzerinde taşıdığı sıfatlardır, milletinin bağımsızlığı için gösterdiği gayrettir.

Aynen öyle de, bir Hıristiyan'ın da Hıristiyanlık sıfatı vardır. İşte, ayet bu sıfata dikkat çekiyor. Yani bu ayet, onların dinlerini benimsemeyin, dinlerinden uzak durun, dinlerinin gereği olarak yaptıkları yanlışlara özenmeyin adetlerinden uzak durun demektedir. Dolayısıyla gayr-ı Müslim bir bayanla evlenen bir mümin erkek, eşini, eşi olduğu için elbette ki sevecektir. Bu sevgi, onun Hıristiyanlığını sevmek demek değildir. Ayetin men ettiği sevgi ve dostluk, Hıristiyanlığına olan sevgi ve dostluktur.

Bu ayet-i kerimeye benzer, diğer bir ayeti örnek vermek istiyorum.
Mesela; "Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa 93)"

Halbuki yine Kuran-ı Kerim'de Kafir olarak ölmemek şartıyla her günahın affedilebileceği bildirilir. (Nisa Süresi,48;116)

Öyle ise, bu ayeti nasıl anlamalıyız.

Ayette geçen "kasten" ifadesinin anlamı, "Kim bir müminin imanına kastederse" demektir. Yani "kim bir mümini mümin olduğu için, imanından dolayı öldürürse" demektir. Buna göre öldürenin mümin değil kâfir olduğu anlaşılır. Dolayısıyla da ebedi cehennemde kalma gerekçesi de anlaşılmış olur.

Bir mümini öldüren herkes ebedi cehennemde kalacak şeklinde genel bir kaide çıkarır isek yanlış olur. Zira bu ayetin şartı vardır. Öldüren kişi, öldürdüğü kişiyi imanından dolayı, yani mümin olduğu için öldürür ise, şartı vardır.

Bu Ayette "insan" yerine "mümin" ifadesinin geçmesi ile "Hıristiyanlar ile dost olmayınız" ayetinde de, yine insan yerine "Nasara" ifadesinin geçmesi arasında tam bir paralellik vardır.

İkisinde de dikkat çekilen, sıfatlardır. Birinde "Hıristiyanlık" sıfatı, diğerinde ise "mümin" sıfatıdır.

Bu arada gayr-ı ihtiyari saate bakmıştım. İkindi namazına yarım saat vardı. Cemaate zamanı hatırlattım ve zamanlarını aldığım için özür dileyerek kalkmak istedim. Ancak cemaat halinden memnundu. Hiçbir hareket yoktu.

Bir İstanbul beyefendisi olarak tarif etmeye çalıştığım zat, ayağa kalkarak. "yavrum sen bunları anlatırken, ben çok duygulandım. Bu yaşıma kadar, duymadığım şeyleri senden duydum. Bakış açım tamamen değişti. Mevlana'nın "ne olursan ol yine gel" sözü aklıma geldi. Biz bilmeyerek bu sözü "ne olursan ol gelme" şekline çevirdiğimizin meğer farkında değilmişiz." diyerek bana doğru ilerledi. Yanıma geldikten sonra, cemaate dönerek "hem kendim ve hem de sizin adınıza kardeşimize teşekkür ediyorum, şimdi hep birlikte ikindi namazı için abdestlerimizi tazeleyelim" diyerek koluma girdi ve caminin sağ yan kapısına doğru, ağır adımlarla, tatlı bir diyalog örneğini sergileyerek yürümeye başladık.

Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun