Hümanizm Üzerine 3 : SEVELİM AMA NASIL?

Kâinat için yapılan birbirinden güzel benzetmelerden birisi: “Teşhirgâh”

Teşhirgâh, sanat eserlerinin sergilendiği mekân demektir; bugünün tabiriyle “fuar”.

Gökyüzü, bu fuarın bir bölümüdür; orada yıldızlan sergileniyor. Denizler ayrı bir bölüm, onda türlü türlü balıklar sergileniyor. Ormanlar daha başka bir bölüm; onda aslanlar, ceylanlar, bülbüller ve daha nice hayvanlar sergileniyor. Hepsi Allah’ın eseri. Bu teşhirgâhta sergilenen en büyük eser, en harika mahlûk insandır. Onun harika yaratılışı Allah Kelamında mealen şöylece ifade edilir:


Şüphe yok ki, biz insanı ahsen-i takvimde( en güzel biçimde) yarattık.” Tin Suresi, 4



Allah her eserini sever ve bütün eserlerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılar. En güzel ve en mükemmel eseri insan olduğu için Allah en fazla bu eserini sever. Onun çirkin ve basit işler yapmasına razı olmaz. Bu müstesna kuluna başkaların zarar vermesini istemez.

İslam’da kul hakkının özel bir yeri ve önemi vardır. Kul hakkını Allah affetmiyor. Bu hak ne tövbe ile ortadan kalkıyor, ne de şehitlikle. Kul hakkını ancak kul affedebiliyor. Bu ise insana verilen çok yüce bir derece değil midir?

İslam’ın bir takım hükümleri, bir bakıma, kul hakkına endekslidir. Yalan haramdır; yalan söyleyen kişi Allah’ın kullarını aldatmakta, onları zarara sokmaktadır. Varlıklı kişilerin muhtaçları sömürme mekanizması olan faiz de haram kılınmıştır. Bu yasakta da kullar gözetilmiş, bunun yerine karz-ı hasen, yani faizsiz borç verme sistemi teşvik edilmiş. Bu şekilde borç veren kişiden Allah razı oluyor. Çünkü Allah kullarını seviyor. Sevdiği kullarına faizle borç verilmesine razı değil.

Haset, su-i zan, kötü lakap takmak da yasaklanmış. Böylece kulun manevi hukuku, şeref ve haysiyeti koruma altına alınmış.

Zekât farz kılınmış, sadaka teşvik edilmiş, fakir ve muhtaç kullar böylece zilletten ve perişanlıktan kurtarılmışlar.

İnsan Allah’ın en büyük eseri olması cihetiyle sevilmeye layık olduğu gibi, onun hakkına tecavüz eden kişi de sahipsiz ve müstakil bir varlığa değil; Allah’ın bir kuluna zulmetmekle, kendisini İlahî azaba hedef yapmış oluyor. Bu gerçeği unutmasak hiçbir kula zarar veremeyiz; hümanizm telkinlerine de hiç ihtiyacımız kalmaz.

Anne rahmine yeni düşen bir bebek adayı ve koyunun rahmine düşen kuzu adayı. İkisi de Allah’ın eseri, ikisine de hayat vermiş, göz vermiş, kulak vermiş… Gel gör ki, arzın halifesi olmak şerefine layık görülen bu birinci misafir, ikincisini gerektiğinde kesip yeme yetkisine sahip kılınmış. İnsanı bu kadar nazla besleyen, ona bu kadar yetki veren Allah, onun cennet ehli olması, azaptan uzak kalması için de peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve ona iki dünya saadetinin yollarını göstermiş.

Nur Külliyatında besmelenin sırları açıklanırken rahmete dikkatimiz çekilir. Bilindiği gibi besmelede üç ilahi isim geçmektedir; “Allah, Rahman ve Rahîm.” Allah ismi Cenab-ı Hakkın zatına isim ve unvan olması cihetiyle bütün sıfatlara ve isimlere de delalet etmektedir. Bu isimden sonra gelen her iki ismin de rahmet ifade etmesi dikkate şayandır. Bunlar yerine, meselâ, Aziz, ve Cebbar, yahut Kadir ve Kahhar isimleri de gelebilirdi. Rahmet ifade eden bu iki ismin tahsisiyle Cenab-ı Hak kullarının nazarını rahmetine çeviriyor.

O Rahman ve Rahîm, rahmetle nazar ettiği kuluna iyilikle muamele edilmesini ister; gerçek hümanizm de kulları Allah için sevmek demektir.

Rabbiniz rahmet etmeyi nefsine (kendi üzerine) yazdı.” (En’am Suresi, 54) ayet-i kerimesi ve “Rahmetim gazabımı geçti.” hadis-i kutsîsi de bize aynı dersi veriyor, aynı hakikati bildiriyorlar.

Besmelenin üçüncü sırında bu rahmete dikkat çekilir ve şöyle buyrulur:
Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatab ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.” Lem’alar 97

Bütün bunlar birlikte nazara alındığında insanları sevmenin bizzat Allah’ın istediği ve razı olduğu güzel bir ahlak olduğu anlaşılır. Arşimet’in “Buldum! Buldum!” diye bağırması gibi, hümanistler de yeni bir şey ortaya koymuş gibi feryat etmesinler. Onlar zaten var olan fakat çok uzak kaldıkları bir hakikat güneşinden bir ışık yakalamış, onunla gözleri kamaşmış, ona hayran olmuş ve insanlık âlemine onu yeni bir şey imiş gibi takdime başlamışlar.

Bir başka açıdan:
İnsan arıyı da sever koyunu da. Fakat bu iki sevgi arasında şöyle önemli bir fark vardır. İnsan koyunu her şeyiyle sever. Yününü de sever, etini de, sütün de. Onun huyu gibi, sütü de güzeldir. Ama arının balı yanında iğnesi de vardır. İnsan, arıyı sever, ona kovanlar yapar, ama yanına yaklaşmak için özel elbiseler giyer.

İnsanın, iyi tarafları yanında zararlı yönleri de vardır. Onu koyunları sever gibi bütün yönleriyle sevmemiz mümkün değil.

Önemli bir kaide:
Bir adam zatı için sevilmez belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” Münazarat

Buna göre insanları sevmenin ve sevdirmenin tek yolu “onları sevilecek sıfatlarla donatmaktan” geçiyor. Öte yandan, onları kötü sıfatlardan da uzak tutmak gerekiyor.

Güzel ahlak sahibi, yani alçakgönüllü, iyiliksever, çalışkan, dürüst, edepli insanları herkes sever. Kibirli, sahtekâr, egoist, ahlaksız, yalancı insanlardan ise kimse hoşlanmaz. İnsanı yaratan ve onu ahiret yurdu namına bir imtihana tabi kılan Allah, bütün güzel sıfatları peygamberlerinde toplamış ve onları insanlık âlemine örnek olarak göndermiştir.

Hakk’ın elçilerini örnek almayıp nefislerine esir ve menfaatlerine köle olmuş insanları sevmemiz mümkün mü?

Gençlerimizi inançsız ve ahlâksız yapmak için akıl almaz yollara başvuran ifsat komitelerini nasıl sevelim?

Nefsinin beş kuruşluk menfaati için vatanına ve milletine olmadık zararlar veren hain ruhluları nasıl sevelim?

İnsanları birbirine vurduran silah kaçakçılarını, düşünme mekanizmalarını alt üst eden eroin imalatçılarını nasıl sevelim?

Yaşlı-çocuk, suçlu-masum, genç-ihtiyar ayırımı yapmadan bir topluluğu toptan imha eden canlı bombaları nasıl sevelim?

Hümanistler için iki yoldan başkası görünmüyor. Ya örnek insan olarak Hakk’ın elçilerini, İlahi rehberleri kabul edecekler yahut dinin yerini tutacak bir ahlâk modeli geliştirecekler. Bu işi kanunlarla, baskıya dayalı tedbirlerle göremezler. Bu bir iddia değildir. Gelişmiş ülkelerdeki ahlâk çöküntüsü, uyuşturucu iptilası, boşanma oranlarındaki tırmanış, aile hayatının sönmeye yüz tutması bunun açık delilidir. Hanımına (yahut kocasına) insanca davranmayı başaramayan ve çareyi mahkeme kapılarında arayan kişilerin başkalarına hümanizm konusunda verecek hiçbir şeyleri yoktur.

Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun