Bizi değiştiren etrafımızdaki algı sistemi midir? Her şey zihnimizdeki olayların bir yansıması mıdır?

Soru Detayı

- Doğduğumuz andan itibaren dış dünyayı algı sistemimizi oluşturan milyonlarca durum gerçekleşiyor ve gerçekleşen her farklı durum dış dünyayı algılamada bizi farklı bir noktaya getiriyor. Zaman durmuyor, sürekli olarak yaşadığımız bütün olaylar dış dünyayı algı sistemimizi değiştiriyor ve bizleri farklı bir noktaya getiriyor.

- Bir kişi iman ediyorsa bu durum doğduğu andan itibaren dış dünyayı algı sistemini oluşturan milyonlarca durumun bir sonucu, iman etmiyorsa bu durumda doğduğu andan itibaren algı sistemini oluşturan milyonlarca durumun bir sonucu. Bütün her şey zihnimizdeki olayların bir yansıması değil mi?

- Ben tevhide inanıyorum ve inanıyorsam bu benim algı sistemimin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bir diğeri bir yaratıcıya inanıyor fakat tevhide inanmıyorsa bu da onun algı sisteminin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve doğduğumuz andan beri dış dünyayı algı sistemimizi belirleyen milyonlarca etken var. Bir kuşa nasıl bir sistem oturtulmuşsa bize de bir sistem oturtulmuş, bu sistemin yasalarına uymaktan başka olasılık yok seçim özgürlüğümüz var fakat seçim özgürlüğümüzü belirleyen var olan yasalar bu durumda bir seçim özgürlüğünden söz edilebilir mi, imtihan tam olarak hangi noktada gerçekleşiyor?

- Yazdıklarımın ışığında beni aşırı bir şekilde aydınlatır mısınız? O kadar çok şey okudum ki delirme safhasında olduğumu hissediyorum, umarım vereceğiniz cevap şu an ki durumuma ışık tutar.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Her doğan çocuk fıtrat dini olan İslam’ı kabul edebilecek bir kabiliyette doğar. Sonra annesi, babası, çevresi, onu Yahudî, Hıristiyan, Mecusî yaparlar.”(Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

manasına gelen hadisin ifadesine göre, insanın düşüncesi üzerinde çevre faktörünün etkisi vardır.  

Bu gerçek, aklın yanıltılabileceği ve yanılabileceğini göstermektedir. Aklını yanıltılabilecek bir atmosfere sokan kimsenin sorumlu olmaması düşünülemez. Gece-gündüz dinsizce yazılmış eserleri okuyan, hep kumarhane, meyhane çevresinde dolaşan kimsenin, bu yanlış düşüncelere kapılmasından doğan sorumluluk elbette kendisine aittir. 

Evet, her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; fakat, anne-baba, arkadaş, muhit, toplum ve okul gibi dış tesirlere açıktır. Ancak bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan ise kişinin özgür iradesidir. Ayrıca fıtrattaki bu doğru kodlar -imtihanın adil yapılması için- zorunlu bir istikameti göstermez. Bilakis, insanın özgür iradesine bağlı olarak değişik formatlara sokulabilir.

Nasıl ki, dupduru, saf ve berrak bir pınar suyu, esas kaynağı ve mahiyeti itibariyle tertemiz olup, en faydalı ve şifalı bir hâl almaya müsait olduğu; ya da üzerine toz toprak saçmak suretiyle bulandırılıp başka bir mahiyete sokulabildiği gibi, yeni doğan bir çocuk da fıtrat ve kâinat kanunlarına göre hakikatleri kabul etmeye, bulanıklığı ve dalaleti ise reddetmeye uygun ve müsait bir haldedir.

Bu sebeple, 5-15 yaş grubu çocuklara ne anlatırsanız, onlar hemen onu hafızalarına kaydedip, kalp dünyalarına iman ve İslâm adına yerleştirirler. Söz gelişi, “Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz; öyleyse, şu kâinat da sahipsiz olmaz; onun sahibi Allah'tır.” dediğinizde, karşınızdaki alıcı o kadar lekesiz ve bu tür mesajların öylesine frekansındadır ki, hiç parazit yapmadan söylediklerinizi kaydediverir.

- Görüldüğü gibi, sorudaki düşüncelerin hadiste belirtilen konuyla alakası yoktur. Hadiste insanın çevre, eğitim ve kazanılan belli alışkanlıklarının olabileceğini söylüyor. Soruda ise, insanın iradesini devre dışı bırakan, aklını diskalifiye eden, vicdanını “Kaf” dağına sepetleyen, insan algısına ambargo koyan bir algı operasyonu söz konusudur. 

Bu düşünceye göre insan, özgür iradesi olmayan, tesadüf rüzgârlarının istediği tarafa savurduğu bir kukladır.

- Bu yazılanların hepsi birer palavradır. İlmi, mantıki hiçbir tarafı yoktur. Gerçeklere tamamen aykırı hezeyanlardır. Bu söylenenlerin doğru olmadığını gösteren delilleri şöyle sıralayabiliriz:

a) Eğer dedikleri gibi insanın algı mekanizması dış dünyanın o andaki mevcut etkisiyle meydana gelseydi; aynı şartlarda yaşayan insanların hepsinin aynı algıya sahip olmaları gerekirdi. Bu düşünce realitelere terstir.

b) Aynı evde yaşayan aile fertlerinden birinin dinsiz, birinin dindar olması söz konusu düşüncenin safsata olduğunun delilidir. 

c) Yüz binlerce insan var ki, ömrünün bir bölümünü -söz gelişi- Türkiye’de, diğer bölümünü Amerika’da geçiriyor ve din konusunda kendisinde hiçbir değişiklik olmuyor. Bugün Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da yüz binlerce Müslüman Türk, Arap vardır. Bunlar daha önce dindar oldukları gibi oralarda da dindarlığını devam ettiriyorlar. 

Keza, daha önce dindar olmayan onlarca kişi oralarda da bu hallerini devam ettiriyorlar. Demek ki, bu dış dünyanın algıyı değiştirdiği iddiası, dinsizler tarafından üretilen materyalistçe bir hezeyandır. 

d) Hiçbir algılama sistemi, kişinin ilim ve akıl ile sağlamca benimsediği bir düşünceyi otomatikman devre dışı bırakamaz. Böyle bir düşüncenin hiçbir bilimsel tarafı yoktur. 

e) Bu düşünce, tamamen “ateizm” / tanrıtanımazlık veya “deizm” / peygamber tanımazlıktan kaynaklanan bir “agnostik” / bilinmezlik felsefesi safsatasıdır. 

f) Allah Kur’an’ın pek çok ayetinde kendini “âdil” bir ilah olarak tanıtmaktadır. Bu adaletinin bir tezahürü olarak da insanları peşin suçlu veya suçsuz ilan etmemiş, onlara kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Ve özellikle kıyamete kadar hükmü devam eden Kur’an’ın üzerine mucizelik mührünü vurmuştur. Kırk yönden mucize olduğu ispat edilen bu Kur’an’da insanların aklına hitap edilmiştir. Aklı olmayanlar muhatap kabul edilmemiştir. Nitekim delierin hiçbir sorumluluğu yoktur. 

İşe karar veren akıldır, fakat o işi yürürlüğe koyan ise özgür iradedir. İnsanın herhangi bir iş seçiminde bu özgür iradesini ortadan kaldıran bir  olayın varlığı o kişiyi sorumluluktan kurtaran bir faktördür. Bu sebepledir ki, İslam hukukunda “Mükreh” (iradesi dışında zorla kendisine kötü bir iş yaptırılan kimse) sorumlu olmaz. Örneğin ölüm tehdidi altında içki içse günahkâr olmaz. 

- İmtihanın adil yapılması için, hem imtihanın kazanmasına hem de kaybetmesine yardımcı olacak unsurların bulunması gerekir. 

Bu açıdan bakıldığı zaman, Allah imtihana tabi tuttuğu insanlara -imtihanı kazanmaları yönünde- merhametini, yardımını esirgememiş, onlara akıl, fikir, vahiy gibi çok kuvvetli unsurlarla destek sağlamıştır. 

- Eğer bu safsata iddia doğru olsaydı, bu takdirde insan özgür iradesi elinden alınmış bir kukla olurdu. Böyle bir kuklayı muhatap almak ve onu sorumlu tutmak âdil değildir. 

O zaman Allah’ın ortaya koyduğu ve âdil olduğunu belirttiği din imtihanı haksız, yersiz ve zalim bir imtihan olurdu. Bütün kâinatın, 104 semavi kitabın, 124 bin peygamberin milyarlarca dindar kimsenin adaletine şahitlik ettiği Allah’ın -haşa- adil olmadığını söylemek için, bütün bu şahitleri tekzip etmek gerekir. Bu ise akli bir hezeyanın ötesinde dinsizce bir saçmalıktır. 

g) Yukarıdaki maddeyi biraz daha açarsak; İslam’da -ayet ve hadislerin verdiği bilgiye göre- Allah’a karşı sorumlu olmak için üç temel husus vardır: Bunlar akıl, büluğ/erginlik ve tebliğin duyulması.

Buna göre;

- Aklı olmayan / deli bir kimse, ister mümin bir ailede, ister kâfir bir çevrede yaşasın, asla sorumlu değildir. 

- Yine, büluğ / erginlik çağına gelmemiş bir çocuk ister müslüman bir ailenin, ister kâfir bir ailenin çocuğu olsun hiç bir eyleminden dolayı sorumlu tutulmaz.

- Keza, Allah’ın gönderdiği vahyi ve peygamberin tebliğini duymamış hiç bir kimse yaptıklarından sorumlu değildir. 

“Bir elçi / peygamber göndermeden kimseye azap edecek değiliz.” (İsra, 17/15)

mealindeki ayette bu husus açıkça vurgulanmıştır. Meşhur alimlerden Katade söz konusu ayeti yorumlarken şunları söylemiştir: 

Allah, daha önce –elçiler vasıtasıyla- Allah’tan bir haber almadan, O’ndan uyarıcı veya müjdeleyici mahiyette bir açıklama gelmeden hiç kimseye azap etmez. Çünkü O, ancak suçları sebebiyle insanları cezalandırır. Bir peygamber gelmeden bir emir ve yasak söz konusu değil ki, ona muhalefet etmekten bir suç söz konusu olsun. (bk. Taberî, 17/15. ayetin tefsiri)

h) Allah mülkün yegâne sahibi olarak hiç kimseye verecek bir hesabı yoktur. Çünkü mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bununla beraber,

“Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15)

mealindeki ayette ifade edildiği üzere, Allah sonsuz merhamet ve ihsanıyla, Hak isminin gereği olarak, insanlar için ezelî yasayla lütfetmiş olduğu hak ve hukukun özellikle altını çizmiş ve açıkça buna vurgu yapmıştır.

“İşte bu, sizin ellerinizle işlediğiniz günahların karşılığıdır. Çünkü Allah kullarına haksızlık edecek değildir.” (Âl-i İmran, 3/182)

mealindeki ayet ve benzerlerindeki “Allah tarafından kullarına haksızlık ve zulmün yapılmayacağı”na dair ifadelerde, Allah’ın kendi iradesiyle kullarına lütfettiği hak-hukukun varlığına ve onun da bizzat bu hak-hukuku gözettiğine işaret edilmektedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun