Bakara Suresi 196. ayetini açıklar mısınız? "Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin..."

Cevap

Değerli kardeşimiz,

"Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın. Eğer engellenecek olursanız, o durumda kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta, yahut başından rahatsız olan varsa, ona fidye olarak; oruç tutmak, sadaka vermek, yahut kurban kesmek gerekir. Hastalık veya yol emniyeti olmaması gibi sebeplerle haccınızın engellenmesinden emin olduğunuz zaman ise, her kim hacca kadar umre yaparak sevap kazanmak isterse, onun da kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurbanlık temin edemeyen kimse, üç gün hacda yedi gün de döndüğünüz zaman memleketinde olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bunlar, ailesi Mescid-i Haram’da oturmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu iyi bilin." (Bakara, 2/196)

Sözlükte hac "amaçlamak, yönelmek" demektir. Dinî bir terim olarak "belirli vakitte Arafat'ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uygun olarak Kabe'nin çev­resinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen ibadet"i ifade eder.

Hac ismini taşıyan sûrede (22/27,29) Hz. İbrahim (as)'e hitap eden ve "İnsanlar arasında haccı ilân et..." buyruğu İle başlayan âyetlerden anlaşıldığına göre hac, Kabe'nin de banisi olan Hz. İbrahim (as)'den kalma bir ibadettir. Bazı rivayetlerde bu ibadetin tarihi daha da gerilere, hatta Hz. Âdem (as)'e kadar götürülmektedir. (1) Câhiliye döneminde de -bazı putperest uygula­malar karıştırılmış olmakla birlikte- Kabe'yi tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe,sa'y, kurban kesme gibi uygulamalarla hac ve umre devam ettirilmekte; hacılara yönelik beslenme, barınma, güvenlik gibi hizmetler de düzenli biçimde yürütül­mekteydi. İslâmiyet'in doğuşu sırasında da aynı uygulamalar mevcuttu.

Tercih edilen görüşe göre (bk. a.g.e., s. 388-389) hicretin 9. yılında farz kı­lınan hac İslâm'ın beş şartından biridir. Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farz olduğunu bildiren en kesin ifade Âl-İ İmrân sûresinin 97. âyetidir. Aynca Hz. Peygamber (asm)'in sünneti, Müslüman bilginlerin ortak görüşleri ve bütün Müslümanlann uygulama birliği de haccm farz olduğunu göstermektedir. Hayatında bir defa hac yapan Müs­lüman bu görevi yerine getirmiş olur. Buna göre yoksul iken hacca gitmiş olan bir Müslüman daha sonra zenginleşse artık bir defa daha hac yapması gerekmez.

Hanefîler'e göre hacla ilgili başlıca hükümleri şu şekilde özetlemek müm­kündür: Haccın Rükünleri. Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat'ta vakfe yapmaktan ve ziyaret tavafından ibarettir. Ancak fıkıh bilginlerinin çoğu, hac niyetiyle ihrama girmeyi, Safa ile Merve arasında koşmayı da (sa'y) bu iki rükne eklemişlerdir.

Haccın Farz Olmasının Şartları,

Bir kimseye haccın farz olması için,

a) Müslüman,

b) Akil (temyiz gücüne sahip),

c) Baliğ (ergin),

d) Özgür,

e) Hac yapa­cak güce ve imkâna sahip,

f) Vaktinin elverişli olması gerekir.

Haccı Yerine Getirmenin (Edasının) Şartları,

a) Vücutça sağlıklı olmak,

b) Yol güvenliğinin bulunması,

c) Hac mevsimi sırasında seyahat özgürlüğünün bulunması,

d) Mekke'ye en az 90 km. mesafeden gelecek kadınların yanlarında eşlerinin veya nikâh düşmeyen yakınlarından birinin bulunması,

e) Boşanmış veya eşi ölmüş olan kadının evlenmesini engelleyen bekleme süresini (iddet) tamamla­mış bulunması gerekir.

Mâlikîler'e göre güvenli yolculuk imkânı varsa kadınların grup oluşturmala­rı veya kadınlı -erkekli grup içinde olmaları da yeterlidir. Böyle durumlarda yuka­rıda "Haccı Yerine Getirmenin Şartlan" bölümündeki (d) şıkkında gösterilen şart aranmaz. Günümüz imkân ve şartlarını dikkate alarak, diğer mezhep mensupları­nın da Mâlikîler'in bu görüşüyle amel edebilecekleri kanaatindeyiz.

Haccın Geçerli (Sahih) Olmasının Şartları.

Başlanan bir haccın geçerli ve makbul olması için,

a) Müslüman olmak,

b) Akil (temyiz gücüne sahip) olmak,

c) Hac niyetiyle ihrama girmek,

d) Haccın rükünlerini özel zamanlarda yerine getir­mek,

e) Yine bu rükünlşeri özel mekânlarda yerine getirmek.

Bunlardan başka fıkıh kitaplarında haccın vacipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve davranışlarla hacca hazırlık, gidiş yolculuğu, uygulanması ve dönüş yolculuğunun âdabı gibi çeşitli konularda ayrıntılı bilgiler yer alır. Ayrıca hac hayli ayrıntılı ve karmaşık bir ibadet olduğu, bazı yanlışların ya­pılması halinde bedeller ödenmesi gerektiği için, hac yolculuğunun başlangıcın­dan bitimine kadar süren uygulamasıyla ilgili geniş bilgiler verilir; değişik uygu­lama aşamalarının her birinde okunması uygun olan duaların metinleri aktarılır.

Hem malî hem de bedenî ibadetler olan hac ve umre, gerek birey gerekse ümmet çapında çok geniş etkiler bırakan çok yönlü yararlan bulunan ibadetlerdir. Hac her şeyden önce, Allah'ın buyruğu olması itibariyle önem taşır ve Müslüman, bu buyruğa uymak düşüncesiyle pek çok zorluk ve fedakârlıklara katlanarak bu ibadeti yerine getirmekte inancının derinliğini dışa vurmuş olur. Bu sebeple Gazzâlî haccı, "dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanması" diye tanımlamış­tır. (2)

Hac bir anlamda inanan insanların Allah'ın buyruğuna uyarak yurtlarını, ailelerini, dostlarını, servetlerini terketmeye, arzularını sınırlayıp sıkın­tılara göğüs germeye hazır olduklarının bir ifadesi, bunu yansıtan bir uygulamadır. Bu sebeple bilhassa tasavvuf geleneğinde hacca hazırlık aşaması, bir yönüyle ölü­me hazırlığa, ihram da kefene benzetilmiştir. Çünkü hac ibadeti süresince, özellik­le ihramlı iken kul âdeta dünyayı ve dünya işlerini terketmiş; kendisini Allah'a kulluğa vermiş, O'nun iradesine teslim olmuştur. Böylece bir bakıma hac "ölme­den önce ölmek"tir; Allah'ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kulun kendisiy­le hesaplaşmasıdır. Hac esnasında insanlara ve bitkilere zarar vermenin yasaklan­ması, Müslümların hemcinslerine ve tabiata daha çok saygı duymasını telkin eden anlamlı bir görevdir; şeytan taşlama ise âdeta bütün hacılarca günahlara ve günah­kârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesidir. Bu sebeple namazdaki hare­ketler ve özellikle secde nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve di­ğer hac sembolleri de küçümsenemez, terkedilemez.

Dünyanın hemen bütün milletlerinden, farklı dilleri konuşan, sayısı milyon­ları bulan Müslümaların, İslâm'ın en kutsal beldesinde en kutsal zamanda ruhları aynı inanç, duygu ve heyecanla dolmuş, bedenleri aynı örtüye bürünmüş olarak bir araya gelmeleri, hep birlikte aynı kuralları uygulamaları, aynı tekbir ve tehlîli te­rennüm etmeleri muhteşem bîr tevhid manzarası oluşturur. Çok uzak ülkelerin Müslümanları -birbirlerinin dillerini anlamasalar da- aynı duygu, düşünce ve inan­cı paylaştıklarını hisseder ve yaşarlar; birbirlerini tanıma ve kendi ülkelerindeki dindaşlarına tanıtma fırsatını bulurlar. Hac insanın bedensel ve malî birçok feda­kârlığa katlanarak kulluğunu Rabbine arzettiği, inancındaki sadakati gösterdiği di­nî bir vecîbe olduğu kadar, dünya Müslümanlarının her yıl gerçekleştirdikleri, or­tak sorunlarını en üst düzeyde ve en geniş katılımla görüşüp tartışma imkânını buldukları bir zirvedir. Bizzat Hz. Peygamber (asm), hayatının ilk ve tek haccını bu anlayış içinde icra etmiş; hac pratiklerinin (menâsik) icra edildiği çeşitli mekanlardaki ko­nuşmaları yanında, özellikle "Veda hutbesi" diye tarihe geçen ve Müslümanların ortak meselelerine ilişkin görüşlerini ve çözümlerini içeren (3) konuşmasıyla haccın, yalnız uhrevî yararı olan ruha­nî bir ibadet olmadığını, aynı zamanda dünyevî meselelerin gündeme getirildiği Müslüman milletler arası bir zirve işlevi görmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bütün güzellikleriyle hac Müslüman için bir özlemdir ve Müslüman -başka amaçlar için para kazanması yanında- kendine peygamber yurdunu görüp, zaman sınırlarını aşarak ashap ile bütünleşme duygularını yaşatacak, manevî arınmaya ulaştıracak, dünyadaki kardeşleriyle buluşturacak ve nihayet bağışlanmış olarak dönmek gibi nice erişilmez güzellikleri yaşatacak olan hacca gidebilmek için de para kazanmaya çalışır.

Sözlükte "ziyaret" anlamına gelen umre, dinî bir terim olarak "yerinde giyil­miş ihramla Kabe'nin çevresinde dönmek (tavaf) ve Safa ile Merve arasında koş­mak (sa'y) suretiyle yerine getirilen ibadetı ifade eder. Haccın aksine, umrenin belirli bir vakti bulunmamakla birlikte, ramazan ayında yapılmasının daha sevap olduğunu bildiren rivayetler vardır. Yerine getirilmesi Hanefîlerle Mâlikîlere göre sünnet-i müekkede, Şâfiîler ile Hanbelîlere göre İse vaciptir.

Ayetin hükmünün genel olduğu dikkate alınarak metindeki "etimmû..." keli­mesi "Eksiksiz yerine getirin" şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu âyetin, Hz. Pey­gamber (asm) ve diğer Müslümanların Kabe'yi ziyaretlerine izin verilmemesi üzerine imzalanan Hudeybiye Anlaşması'ndan sonra indiği dikkate alınarak, sözleşme uyarınca bir sonraki yılda yarım kalan bu ziyaretin tamamlanmasını emrettiği, bu sebeple ilgili kelimenin "tamamlayın" diye de çevrilebileceği belirtilmektedir. (4) Âyetteki "Allah için" kaydı, "Haccı ve umreyi yalnız Allah'a ibadet maksadıyla yapın; başka amaçlar gütmeyin, hacca riya katmayın" anlamına gelir,

Müslümanların hicretin 7. yılı Zilkade ayında (5) gerçekleştirdikleri umre ziyaretine İslâm tarihinde "umretü'l-kazâ" denilmiştir. Bu umre yolculuğu­na 2000 civarında Müslüman katıldı; bunlar tekbirler getirerek Mekke'ye girdiler. Mekkeliler, şehri boşaltarak etraftaki tepelerden Müslümanları izlediler. Üç gün süren bu umre süresince bir yandan da muhacirler eski yurtlarını görüp Mekke'de kalan yakınları hakkında bilgi topladılar.

Âyette, "Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin..." buyurulmaktadır. Buradaki engelden maksat ağırlıklı görüşe göre, hac yapma imkânım orta­dan kaldıran veya tehlikeye düşüren hastalık, yol emniyetinin olmayışı, düşman tehlikesi gibi iç ve dış olumsuzluklardır. Nitekim âyetin devamındaki "güvenlikte olduğunuzda" ifadesi de bunu desteklemektedir. Mealinde "kurban" diye çevirdi­ğimiz "hedy" kelimesi, sözlükte "gönderilen, hediye edilen" demektir veya hediye kelimesinin çoğuludur. (6) Dinî bir terim olarak, "Kabe'ye hediye olarak kesilen kurban" anlamına gelir. Konumuz olan âyette de işaret buyurulduğu üzere, aynı hac döneminde hem hac hem de umre yapanların (kıran ve temet­tü' haccı) kurban kesmesi vaciptir; sadece hac (ifrad haccı) yapanlar ise isterlerse kurban kesmeyebilirler.

Âyette bir engel yüzünden Kabe'ye varamayanların uygun bir kurbanlık gön­dermeleri, bir özrü bulunmayanların kurbanlık hayvan, mahalline ulaşıncaya ka­dar tıraş olmamaları istenmektedir. Buradaki "mahal" (mahil) kelimesinin anla­mından dolayı âyetin uygulamasıyla ilgili iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: Keli­meyi "mekân" anlamında alan Ebû Hanîfe gibi âlimlerin görüşüne göre âyette söz konusu edilen kurbanın kesim yeri Harem bölgesi olup hacca gitmesine engel çı­kanlar, birer kurban alıp Harem'e gönderirler ve kurbanları kesilinceye kadar ih­ramdan çıkmazlar. "Mahil" kelimesini zaman ismi olarak alan İmam Şafiî ve ona uyanlara göre kurban kesme yeri engellenenlerin bulundukları yerdir, dolayısıyla kurbanlarını Harem'e göndermelerine gerek yoktur; bulunduktan yerde keser, ih­ramdan çıkarlar.

Hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmaları yasaktır. Ancak âyet sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı ver­mektedir. Fidye, mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli ifade eder. Hac görevleriy­le ilgili bu bedel oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenir. Bir hadise göre orucun süresi üç gündür; sadaka vermek isteyen kişi ise altı yoksulu akşamlı sabahlı doyurur. (7)

Âyette "yoksulu doyurma" anlamında geçen sadaka kelimesinin İslâmî lite­ratürde oldukça geniş bir anlamı vardır. Bu geniş anlamı, "muhtaç durumda bulu­nanlara, karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılan maddî yardım, bağış" şek­linde özetlemek mümkündür. Sadaka kavramı "infak"la da yakından ilgili olmak­la birlikte infak daha geniş kapsamlı olup, sadaka vermenin yanında başka türlü harcamaları da kapsar.(8) Kur'ân-ı Kerîm'de servetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu, Allah'ın dünya malım insanlara emanet olarak verdiği vurgulanarak, sadaka vermek vb. hayırlar yapmak suretiyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gerektiği bildirilerek bunun dinî, ahlâkî ve toplumsal ba­kımdan kazandıracağı yararlar üzerinde önemle durulur. (9) Allah Teâlâ'nın sadaka verenleri ödüllendireceği belirtilir. (10) Ahzâb sûresinde (33/35), iman, ibadet, sabır gibi başlıca görevlere düşkün olmaları sebebiyle Allah'ın bağışına, mükâfatına kavuşacaklar arasında "sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar" da sayılmıştır.

Müslü­manlar arasında güçlü bir kardeşlik bağı kuran ve maddî dayanışmayı İslâm üm­metinin başlıca özelliklerinden biri haline getiren Hz. Peygamber (asm) ile bazı sahâbîler arasında geçen bir konuşma hem İslâmiyet'in çalışmaya verdiği önemi hem de sadaka vermenin gerekliliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir: Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin anlattığına göre Hz. Peygamber (asm) "Sadaka vermek her Müslümanın göre­vidir." buyurdu. Yanındakiler "Ey Allah'ın elçisi, elinde olmayan kişi ne yapsın." diye sorunca Hz. Peygamberimiz (asm) "Elinin emeğiyle çalışıp kazanır, böylece hem kendisine yararlı olur hem de sadaka verebilir." buyurdular. (11) Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde bir yandan sadaka vermenin önemi üzerinde durulurken bir yandan da yüzsüzlük ederek insanlardan dİlenmeyenler övülmekte; el emeğiyle geçinmenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır. (12) Bazı mutasavvıflar insa­nın elinde avucunda ne varsa hepsini sadaka olarak vermesini büyük bir erdem saymışlarsa da, islâm bilginlerinin çoğunluğu bunu onaylamamıştır. Hz. Peygam­ber (asm) de "Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaçtan artakalan maldan verilenidir." buyurmuş­tur. (13)

İslâm dininin getirdiği sadaka anlayışının kurumsal yapı kazanan şekline sadaka-i câriye denir. Sadaka-i câriye deyimi cami, okul, köprü, yol, han, hamam, aşevleri, bakımevleri ve yurtlar gibi sosyal hizmetler verilmesi amacıyla gerçek­leştirilmiş hayır kurumlarını ifade eder. Bu şekildeki sürekli hayır kurumlanılın, özellikle vakıfların doğmasında Hz. Peygamber (asm)'in şu hadisinin büyük etkisi ol­muştur:

"İnsan öldükten sonra ameli (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât." (14)

İslâmiyet'te en başta gelen hayır olmasının ve İslâm'ın başlıca ibadetleri ara­sında yer almasının yanında vergi niteliği de taşıyan zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde -bu isminin yanında- sadaka diye de anılır. Fitrenin dinî literatürdeki adı da sadaka-i fıtırdır. İslâm dini, özel olarak belirlenmiş bu tür sadakalar ve gö­nüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (kefaret) veya bir mazeret sebbiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) olmak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksullara yardım edilmesine ve­sileler hazırlamıştır. Konumuz olan âyetteki sadaka bu son kategoriye girmektedir. (15)

Dipnotlar:

1- bk. Sa­lim Öğüt, "Hac", DÎA, XIV, 386.

2- İhya, I, 314

3- bk. Buhârî, "Hac", 132; Ebû Dâvûd, "Hac", 57

4- bk. Ateş, 1,340

5- Mart 629

6- İbn Âşûr, II, 224

7- Müslim, "Hac", 80-86

8- Geniş bilgi için bk. Bakara 2/254 vd

9- Meselâ bk. Al-i Imrân 3/26; Nûr 24/33; Hadîd 57/7

10- Yûsuf 12/88

11- Buhârî, "Zekât", 30; "Edeb", 33

12- Meselâ bk. Bakara 2/273; Buhârî, İLBüyû" 15; "Hars", 12,15

13- Müslim, "Zekât", 95,97,106

14- Müslim, "Vasiyet", 14; Tirmizî, "Ahkâm", 36

15- Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/201-206.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun