Hacc - Umre konusunda en çok merak edilenler

1 Zemzem suyu nasıl bulundu; faydaları ve fazileti nedir? Zemzem nasıl içilir? Zemzemin mutlaka ayakta mı içilmesi gerekir; oturarak içilemez mi?

Zemzemin tarihçesi kısaca şöyledir:

Hz. İbrahim (a.s.), Cenab-ı Hakk'ın emri üzerine hanımı Hacer validemizi ve henüz süt emmekte olan oğlu Hz. İsmail'i bugünkü Zemzem kuyusunun bulunduğu yere bıraktı. O tarihte Mekke'de hiçbir insan yaşamıyordu. İçecek su da yoktu. Hz. İbrahim, hanımı ve oğlu için biraz hurma ve bir miktar da su bırakarak oradan ayrıldı.

Yiyecek ve içeceğin bulunmadığı bu ıssız yerde kalmak Hz. Hacer'e çok zor geldi. Ancak, kendilerini oraya bırakmasını Hz. İbrahim'e Cenab-ı Hak emrettiğine göre, düşünmek yersizdi. Çünkü, rızkı veren Allah elbette kendilerinin durumunu da görüyordu.

Bir müddet sonra Hz. İbrahim'in bıraktığı su bitti. Hz. İsmail ağlamaya, su istemeye başladı. Annesi ne yapacağını şaşırdı. Süt yok ki emzirsin, su yok ki içirsin. Hz. İsmail'in ağlamalarına daha fazla dayanamadı. Safa Tepesine çıktı. Birini görebilmek ümidiyle sağa sola baktı. Kimseyi göremeyince de Safa ile Merve arasında koşmaya başladı. En son Merve tepesine çıktığında bir ses işitti. Zemzem Kuyusunun yanında Hz. Cebrail'i gördü. Cebrail (a.s.) kanadıyla (bir rivayette ayağıyla) yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. Hz. Hacer buna çok sevindi. Suyun aktığını görünce, “Dur, dur” manasında “Zem zem” dedi ve su akmasın diye önünü kesti, havuz gibi yaptı. Bir taraftan da testisini dolduruyordu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu. Testisi dolduktan sonra sudan içti ve Hz. İsmail'i emzirmeye başladı. Bu arada Cebrail (a.s.), Hacer'e hitaben:

“Sakın, ‘Helak oluruz, zarara uğrarız' diye korkmayın. İşte şurası Beytullah'ın (Kabe'nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenab-ı Hak o işin ehlini zayi etmez” dedi.(1)

İşte, Zemzem Kuyusunun ortaya çıkması bu şekilde oldu. Hz. Hacer suyun önünü kesmeseydi ve onu kendi halinde bıraksaydı, bu su bir ırmak olacaktı. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bu hakikati şöyle beyan buyurur:

“Allah, İsmail'in annesi Hacer'e rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi haline bıraksaydı veya avuçlamasaydı; muhakkak Zemzem akar, bir ırmak olurdu.” (2)

Zemzem, çok mübarek ve gıdalı bir sudur. Hz. Hacer ve Hz. İsmail, uzun müddet yemek yemeden bu suyla idare ettiler. Bir hadiste Peygamber Efendimiz Zemzem'in bu hususiyetine işaret etmiştir.(3)

Bir diğer hadiste de “Zemzem ne niyetle içilirse ona şifa olacağı.” buyurulmuştur.(4)

Zemzemin ayakta içilmesi meselesine gelince:

İbni Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivayette, Peygamberimizin, Zemzem suyunu ayakta olduğu hâlde içtiği rivayet edilir. İbni Abbas şöyle der:

“Ben Resulullaha (a.s.m.) Zemzem ikram ettim, ayakta içti.”(5)

Bilindiği üzere Peygamberimiz bir hadislerinde ayakta su içmeyi yasaklamıştır.(6) Bu itibarla, hadis alimleri bu farklı rivayetleri birleştirmişlerdir. Sahih-i Müslim Şarihi Nevevi, bu iki farklı hadis hakkında şöyle der:

“Bu hadislerdeki yasaklama tenzihen mekruh şeklindedir. Ayakta su içmenin caiz olduğunu beyan içindir.”

İmam Suyuti Hazretleri de Peygamberimizin (a.s.m.), Zemzemi ayakta içmesini şöyle izah eder:

“Resul-i Ekremin (a.s.m.) Zemzemi ayakta içmesi, ayakta su içmenin caizliğini açıklama manasındadır.”

Hanefi alimleri, İbni Abbas'ın rivayet ettiği hadise dayanarak Zemzemi ayakta içmenin müstehaplığına hükmetmişlerdir.

Kaynaklar:

1. Buharı, Bedü'l-Halk: 29.
2. a.g.e.
3. Fethü'r-Rabbani, 23:248.
4. a.g.e., 23 247.
5. Müslim, Eşribe: 117; İbni Mace, Eşribe: 21
6. Müslim, Eşribe: 112; Ebû Davud, Eşribe: 13.

İlave bilgi için tıklayınız: 

ZEMZEM

2 Hacta şeytan taşlamanın hikmeti nedir?

Bilindiği gibi hac, mevsiminde Mina'da, Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre olmak üzere üç şekilde şeytan taşlanır. Bu ibadet vaciptir. Burada yapılan hareketler, haccın şeairindendir. Güzel bir hatırayı yad etmektir. Bütün insanlığın ortak düşmanı olan şeytanı taşa tutarak lanetlemektir.

Burada temsili olarak tespit edilmiş olan üç yerde taşlama yapılır. Bu ibadet şekli bize İbrahim Aleyhisselamdan intikal etmiştir.

Bu hususta iki rivayet var. Birisi şöyle:

Hz. İbrahim, bir imtihan olarak Allah'ın emri ile oğlu Hz. İsmail'i kurban etmeye götürürken şeytan önlerine çıkar. Hz. İbrahim'in babalık şefkatini istismar etmeye kalkarak, bu işten vaz geçirmeye çalışır. Fakat ters yüz edilir. Bundan sonra Hz. İsmail'e musallat olur. Cenab-ı Hakkın emrini babasının yanlış anladığını, annesini gözü yaşlı olarak geride bıraktığını fısıldayarak, emre boyun eğmemesini telkin eder. Şeytanın desiselerine hiç aldırış etmeyen Hz. İsmail, onu yanından kovmakla kalmaz, arkasından da yedi tane taş atar.

İşte hacıların cemrelerde taş atmaları bu hadisenin hatırlanması ve yeniden yaşanmasıdır.

Bu hususta İbni Abbas'ın rivayeti de şöyledir:

"Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı."

Bundan sonra İbni Abbas, şöyle diyor:

“Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim Aleyhisselamın yolunu izliyorsunuz.” (Müsned, 1/297)

Bu ibadet şekli, Hz. Âdem'den beri her insanın ortak düşmanı olan şeytanın arzusuna icabet etmemek, onun vesveselerine aldırmamak, iman çemberi içinde, şeytanı bir kere daha kahretmek, yerin dibine geçirmektir. Bu taşlama, kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı bir zindelik gösterisi, her çeşit kötülükleri yenme azminin sembolleşmesi, Rabbimizle yapılan manevi anlaşmanın icrasıdır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Beytullahın çevresinde dönmek, Safa ile Merve arasında gidip gelmek, şeytanı taşlamak, hepsi Allah'ın şeairini (İslamın alamet ve işaretlerini) ayakta tutmak içindir.” (Feyzu'l-kadir, 2/573)

Hac mevsiminde mü'minler bu çeşit ibadetleri yapmakla Rablerine olan kulluklarını dile getiriyor, Ona kul ve muhatap olmanın zevk ve hazzını yaşıyorlar.

3 Kabenin hicr kısmında Hz. İsmail ve Hz. Hacer'in kabirleri olduğu yazıyor. Bu doğruysa orada nasıl namaz kılınıyor?

Hz. Hacer'le, oğlu Hz. İsmail (as)'in "Hicr" mevkiine defnedildiği rivayet edilir.

Hicr: Hatim denilen yerin içidir. Altınoluk tarafından yarım duvarla çevrilmiş yerdir. Burada namaz kılmanın bir sakıncası yoktur, ancak tavaf bunun dışından yapılır.

Hicr-i İsmail, Kâbe-i Muazzama'nın kuzey cephesinde bulunan bir sahanın ismidir. İbrahim (a.s.)'in oğlu İsmail (a.s.) burada yetiştirilip himaye edildiği için de bu isim verilmiştir. Hicr-i İsmail, 131 cm. yüksekliğinde ve yarım daire biçiminde bir duvarla çevrilidir. Bu duvarla Kâbe-i Muazzama arasında kalan sahaya Hicr-i İsmail denilir.

Hicr-i İsmail'in en az üç metresinin Kâbe'den olduğu kesinlik kazandığına ve bu kısım Kâbe duvarının bitişiği olduğuna göre, bu kısımda namaz kılan kimse Kâbe'nin içinde namaz kılmış gibi olur. Nitekim Ebû Davud, Tirmizi ve Nesâi'nin rivayet ettikleri bir hadiste Aişe (r.anha):

"Ben Kâbe'nin içine girip orada namaz kılmayı çok arzuluyordum. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.s.) elimden tutup beni Hicr-i İsmail'e koydu ve:"

"Kâbe'ye girmek istediğin zaman Hicr-i İsmail'de namaz kıl. Çünkü Hicr-i İsmail, Kâbe'den bir parçadır. Senin kavmin Kâbe'yi (tekrar) bina ettikleri zaman daraltıp Hicr'i ondan çıkardılar." buyurdu." (İ. Mâce, 8/169-170.) demiştir.

4 Hac sırasında tavafta yedi defa dönmenin hikmeti nedir?

Kâbe etrafında tavaf, tevhid fikrini temsil etmektedir. Bu hareketin ictimaî hayata ait olan mânâsı, birlikten ayrılmamak ve bu birliği korumaya çalışmaktır. Ferdî hayata ait mânâsı ise daha derin hakikatları ihtiva etmektedir. Çünkü gökler yedi kattır, insandaki nefis de yedi tanedir. Her dönüşte bir merhale, bir menzil aşılarak yedi kat göklerin üstüne çıkmak, maddî âlemin üstüne yükselmek demektir. Ayrıca iç dünyamızda yedi basamaklı olan nefsin en aşağı basamağından en üst basamağına yükselmesidir. Yani nefs-i emmâreden nefs-i mutmainneye çıkarak, hayvanî hayattan kurtulup, ruhânî hayata kavuşmak demektir.

Kâbe'yi tavaf, kâinat nizamından alınmış bir ibadettir. Seyyareler güneş, elektronlar çekirdek, pervaneler kandil etrafında döner; böyle bir merkez etrafında dönmek ona aşkla bağlılık anlamına gelir.

Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk:

"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihinin farkında değilsiniz..." (İsrâ, 17/44)

buyurmaktadır. Tabiat ilimlerindeki gelişme bu ayetin açıklamasına yardımcı olmuştur. Nitekim, önceleri cansız ve hareketsiz olduğu sanılan varlıklar da dahil olmak üzere bütün eşya atomlardan meydana gelmiştir. İşte atom çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar, sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin etrafında dönmektedirler ki, bu durum Kur'an-ı Kerim tarafından Allah'ı tesbih olarak ifade edilmiştir. Bu bakımdan, İslâm'ın sembolü olan Kâbe etrafında dönmek de; dine gönül vermek, onun etrafında pervane kesilmek ve Allah'a bütün kalbiyle bağlanmaktır.

İbadet; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Bu nedenle her varlığın Allah'ın verdiği görevi yerine getirmesine onların ibadetleri, tesbihleri denilebilir.

Tavafı Anlamak: Tavaf, sözlükte bir şeyin etrafında dönmek ve dolanmak demektir. Evrende maddenin en küçük yapısı olan atomdan, en büyük galaksilere varıncaya kadar her şey tavaf halindedir. Atomda elektronlar bir kalp mesabesindeki çekirdek etrafında baş döndürücü bir hızla dönerken, galaksilerde milyarlarca yıldız sistemleriyle galaksinin merkezi etrafında akıl almaz bir hızla dönmektedirler. Sanki hepsi kendilerini var eden ve yaratan Yaratıcıya ibadet etmektedirler. Kur'an'da ifade edildiği gibi, her biri bir yörüngede seyretmektedir. (Yasin, 36/40)

Kabenin etrafında tavaf eden on binlerce Müslümanın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevi hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kabenin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevi akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer. Kabe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi takdire boyun eğişin sembolü sayılır.

Erkeklerin tavafın ilk üç şavtında daha heybetli yürümelerine Remel, tavafta ihramlıyken sağ omuzlarını açık bulundurmalarına Iztıba adı verilir.

Burada yapılan üç davranışın tarihi anlamı, hasımlara karşı güç ve gövde gösterisiydi. Mekkeli Müslümanlar, Medine'ye hicret edince, oranın havası kendilerini olumsuz etkilemiş ve biraz zayıf düşmüşlerdi. Aradan yedi yıl geçtikten sonra üç günlüğüne geldikleri umre ziyaretinde Mekkeliler tarafından bu durumları dile getirilince Hz. Peygamber (asm), ashabına, o müşriklere karşı güçlü görünmelerini, onların oturduğu tarafa dolandıklarında daha çalımlı ve güçlü görünmelerini emretmiş ve onlar da bunu yapmıştı.

Şüphesiz o gün için onların bu hareketi güçlü olduklarını ifade etmeye yetmekteydi. Ya bugün hacılar kendilerinin, Müslümanların güçlü olduğunu nasıl gösterebilecekler? Maddi güç, manevi güç, moral güç… Neleri, nerede, nasıl kaybettik ve nasıl kazanacağız? Hiç şüphesiz hac yaparken bunu da düşünmeliyiz.

İbni Abbasa göre başlangıçta tavaf esnasında sırf Kureyşlilere karşı gösteri amacıyla yapılan Remel (heybetli yürüyüş) Hz. Peygamber (asm)'in Veda Hacc'ında tavafın ilk üç şavtında yapmasıyla sünnet olmuştur. Yine Hz. Ömer (ra), Haceri Esvedle ilgili sözünün devamında:

“Biz neden hala bu remele devam ediyoruz ki? Çünkü vaktiyle biz, bu remel ile (bizim zayıf düştüğümüzü söyleyen) müşriklere karşı (güçlü) görünmek isterdik. Halbuki Yüce Allah onları helak etmiştir." (Buhari, Hac, 57)

O, müşriklerin helakiyle bu gerkçenin kaybolduğunu düşünmesine rağmen, Hz. Peygamber (asm)'in yapmış olduğu bir uygulamayı terk etmek istememiş ve aynen ittiba etmiştir. Belki de düşmanları karşısında her dönemde nasıl güçlü olmaları gerektiğini Müslümanların hiçbir zaman unutmamaları için devam etmiştir.

Tavaf Kâbe sola alınarak başlanır. Bunun da simgesel bir anlamı vardır. Nazargahı ilahi olan insanın kalbi, “Beytullah” yani Allah'ın eviyle karşı karşıya gelir tavafta. Allah insanın şekline, kalıbına, malına mülküne değil, kalbine bakar. Bu yönüyle Kabe ile insan kalbi arasında dikkat çekici bir ilgi vardır. Bu sebeple tavafta kişinin kalbi Kabe tarafında yer alır. Bunda aynı zamanda tavafın ne kadar kalpten ve gönülden yapılması gerektiğine de bir işaret vardır.

Kabenin etrafında mümin olmanın zevki yaşanır. Allah'a yakın olmanın tattırdığı bu zevki bir başka yerde bu kadar canlı ve bu kadar coşkulu bir şekilde yaşamak çok zordur. Bu kutsal mekanda tanık olunan yakınlaşma duygusu, hacıya kendi evinde olduğu hissini verir. Burada hacı kendini sılaya kavuşmuş gibi hisseder. Çünkü Kabe’nin yüzü kendisine öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı gelir ki mümin için, başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamaz.

Tıpkı namaz kılarken olduğu gibi, Kabe’nin etrafında tavaf eden inanlar arasında hiç bir ayrım yoktur. Burada müminler eşitlenir. Kişiyi diğerlerinden ayıran hiç bir işaret veya alamet yoktur artık. Orada tevhidin simgesi olan birlik vardır. Burada müminler denizinde kaybolmak ve toplulukta erimek gerekmektedir.

Birisinin etrafında dönmek, adeta onun etrafında pervane kesilmek, sembolik olarak yürekten bağlılığı ve onun için her şeyini feda edebileceğini gösteren bir harekettir. Bu bakımdan Beyti Atik'i tavaf, yalnızca Yüce Yaratıcı'ya yönelmenin ve yalnızca onun huzurunda eğilmenin ve ondan başkasına ibadet etmemenin fiili bir göstergesidir.

Tavafta hacı Allah'ın huzurunda olduğunun bilinciyle Ona yaraşan bir tazim ve hürmet, korku ve ümit arası bir muhabbet içerisinde olmalıdır. Tavaf ederken Hz. İbrahim (as) oğlu İsmail ile, Allah'ın evini nasıl döne döne inşa ettilerse, hacı da aynı şekilde döne döne iman evini, gönül evini yani kalbini inşa etmelidir. Kabe Allah'ın evi kalpler de onun nazargahıdır. Hacı orada sürekli kabeye bakar, onu seyreder, onun yüceliğini temaşa eder, Allah da daima kulun kalbini gözetir, onu dikkate alır. Hz. Peygamber (asm)'in veciz bir şekilde ifade ettikleri gibi

“Allah sizin şeklinize, şemailine ve mallarınıza bakmaz. Aksine kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, 1, 33)

Bu dünyada da böyledir, ahirette de. Hani şairin Şuara 88. ayeti esas alarak söylediği gibi, hiç bir şeyin fayda vermeyeceği kıyamet gününde yüce Allah altın ve gümüş değil, teslim olmuş bir kalp istemektedir.

"Sanma ey hacı senden zer u sim i isterler. / 'Yevme la yenfu' da kalbi selim isterler."

Nitekim kültürümüzde sufiler Kâbe ile igili Kur'an'da ve hadislerde geçen bütün sıfatları insanın kalbi için kullanmışlar, ve ona beytullah demişlerdir. Yahut "Beytü'l-Haram" demişler ve bunu da insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü gönül Allah'ın evidir ve sevgiliden başkasının oraya girmesi haramdır demişlerdir. Nitekim Allah Resulunun Kâbe'yi tavaf ederken söylediği şu hadis bunu teyid etmektedir:

“(Ey kabe!) ne kadar hoşsun, kokun ne kadarda güzel! Şanın hürmetin ne kadar da yüce! Ama canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki Allah nezdinde malı ile canı ile müminin hürmeti, dokunulmazlığı, senin hürmetinden daha büyüktür.” (ibni Mace, Fiten 2)

Kaynaklar:

1. Kur'ân'ın Getirdiği - Emin IŞIK.
2. Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri - Doç Dr. Ali Murat DARYAL.
3. Kur'ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli - Türkiye Diyanet Vakfı.
4. Diyanet İslâm İlmihali.
5. Hac Rehberi - İrfan YÜCEL - Türkiye Diyanet Vakfı.
6. Haccı Anlamak, Diyanet Yayınları.

5 Umrede ve hacda cinsel ilişki yasak mıdır?

Hac için ihrama giren kişinin, ihramda iken yapması yasak olan şeyler, umre için ihrama giren kişi için de yasaktır. İhramda iken bu yasaklardan birisini yapan kimseye, hac için ihramda iken aynı yasağı işleyen kimse için gerekli olan ceza gerekir.

Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin “mikat” denilen yerlerden itibaren, daha önce mübah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.

Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır.

Ayette şöyle buyurulur:

“Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur.”
(Bakara, 2/197)

Ayetteki “refes” sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste de şöyle buyurulur:

“Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.” (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)

Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hacdan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber (asv)’in ihramlı iken Meymûne (r.anha) île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.)

Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir:

“İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz.” (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.)

Bunlar Hz. Peygamber (asv)’in Meymûne (r.anha) ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)

Hac yapmakta olan kimse, Arafat’da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.

Arafat’da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. İhramdan çıktıktan sonra ise, cinsel ilişkiye girmek yasak değildir.

6 Hac hakkında sık sorulan sorular ve cevapları nelerdir?

 

İçindekiler

 Hac Nedir?

Hac, sözlükte yönelmek, ziyaret etmek anlamına gelir. Dini bir terim olarak hac; yılın belli günlerinde (Kameri aylardan Zilhicce ayında) kurallarına uygun şekilde ihram denilen örtüye bürünerek Arafat'da ayakta durmak ve Kâbe’yi tavaf etmektir. Bu kutsal yerleri belirli zamanlarda ziyaret eden kimseye hacı denir.

Hac ve Umre Arasındaki Fark Nedir?

Hac, hac ayları denilen zaman dilimi içinde yapılan bir ibadettir. Hac ayları Hicrî takvime göre Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Hac, bu aylar içinde umresiz de yapılabilir, umre ile birlikte de yapılabilir. Haccın umresiz ya da umre ile birlikte yapılmasına haccın eda şekilleri denir.

 

Haccın zamanı, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır." İfadesi, “Hac belli aylardır”(Bakara, 2/197) mealindeki ayetin bir açıklaması mahiyetindedir.

Hac görevi, ihrama girmekle başlar. Bunun başlangıcı  ise Şevval ayıdır. Bir kimse Şevvalde ihrama girip Zilhiccenin 10. (veya 13.) gününün akşamına kadar, haccın menasikini tamamlayabildiği için, bu aylara hac ayları denilmiştir.

Yani bu aylara Hac ayları denilmesinin sebebi, haccın ilk şartı/ rüknü olan ihramın ancak bu aylarda giyilmesinin öngörülmüş olmasıdır. Bu aylardan önce ihrama girmek, Hanefi ve Hanbelilere göre mekruhtur. Bu konuda Buharî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği şu hadis-i şerif alimlerin bu görüşlerinde etkili olmuştur. “Hac ayları dışında ihrama girmemek sünnettendir.” (bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/64-65).

Şafiilere göre ise, hac ayları dışında alınan söz konusu ihram hac için değil, umre için geçerli olur. Çünkü, “Hac belli aylardır”(Bakara, 2/197) ayeti, hac için belirlenmiş aylar dışında ihrama girilemeyeceğini ifade etmektedir.(bk. a.g.y; Muğni muhtac,1/471, Muhazzeb,1/200).

Umre, belirli bir vakte bağlı olmaksızın, usulüne göre ihrama girdikten sonra tavaf ederek Kâbe’yi ziyaret etmek ve diğer bazı dini görevleri yerine getirmek suretiyle yapılan ibadettir.

Hac Niçin Yapılır?

Her müminin amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Onun rızasını kazanmanın yollarından biri de, peygamberleri aracılığı ile bildirdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmaktır. Allah’ın emirleri insanı iyiye, güzele, doğruya yöneltmek, yasakları ise kötülüklerden uzaklaştırmaktır. Böylece insanı güzel ahlâk sahibi kılarak mutlu olmasını sağlamaktır.

Aynı zamanda Allah’ın buyruklarını yerine getirmekle onun sevgisini kazandığımız gibi, verdiği nimetlerden dolayı da şükretmiş oluruz. Çünkü Allah sevgiye, saygıya ve ibadet edilmeye lâyık tek varlıktır.

İslâm’ın beş temel şartından biri olan hac, hem mal hem de bedenle yapılan bir ibadettir. Maddi durumu iyi olanların ömürlerinde bir defa hac ibadetini yapmaları farzdır. Yüce Allah Kur’an’da: “Yoluna gücü yetenlerin Allah’ın evi (Kâbe)ni hac ve ziyaret etmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir Hakkı’dır.” (Ali İmran, 3/97) buyurmuştur. Peygamberimiz (asv) da haccı Müslümanlığın beş esasından biri olarak saymış, yapılışını bizzat uygulayarak Müslümanlara öğretmiştir.

Hac Kimlere Farzdır?

Gücü yeten, yani zengin ve sağlıklı olan Müslüman’ın hayatında bir kez haccetmesi farzdır. Bir kimseye haccın farz olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

Erkek olsun, kadın olsun şartlarını taşıyan her Müslümana, ömründe bir defa haccetmek farzdır. Üzerine hac farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yerine getirmelidir. Üzerine farz olduğu halde bir takım gerekçelerle bu önemli ibadeti yerine getirmeyip ileri yaşlara ertelemek dinen uygun değildir. Bu şekilde haccını erteleyip daha sonra bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimse, yerine bedel (vekil) göndermek zorunda kalır.

Bir kimsenin hac ibadetiyle yükümlü sayılması için; Müslüman, akıllı, erginlik çağına ulaşmış, hür, hac için yeterli malî imkâna sahip ve bu ibadeti yerine getirecek vakte erişmiş olması şarttır. Bu şartlardan birini taşımayan kimseye hac farz olmaz.

Haccın Edasının Şartları Nelerdir?

Kendisine hac farz olan kimsenin, haccını bizzat eda etmekle yükümlü olması için, sağlıklı olması, tutukluluk veya yurtdışına çıkma yasağı gibi bir engelinin bulunmaması ve yolun güvenli olması şarttır. Hac yolculuğuna katlanamayacak, ya da fiilen haccedemeyecek derecede hasta olanlar ile yaşlılar, hac kendilerine farz olsa bile, eda ile yükümlü değildirler. Bu durumda olanlar şartları oluştuğu takdirde bizzat haccederler.

Hac Yerine Fakirlere Sadaka Verilebilir mi?

Kişi kendisine farz olan hac ibadetini yerine getirmekle yükümlüdür; fakirlere sadaka vermekle bu sorumluluktan kurtulmaz. Bu itibarla, hac yerine sadaka veren kişi, hac ibadetini yerine getirmiş olmaz.

Borçlanarak Hacca Gitmek Doğru mudur?

Bir Müslüman`ın hac ibadetiyle yükümlü olması için, sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı ve buluğ çağına erişmiş olması gerekir. Bu itibarla, servet yönünden haccetme imkanına sahip olmayan kişilerin borçlanarak hacca gitmeleri gerekmez; ancak, borçlanarak hacca gitmeleri halinde, hac ibadeti geçerli olur ve kendilerinden hac görevi de düşer.

Diğer taraftan, haccın farz olması için gerekli şartları taşıdığı halde, hac mevsiminde hazır parası bulunmayan ve borç aldığı takdirde bunu daha sonra ödeme gücüne sahip olan kişilerin, bu görevi bir an önce ifa etmeleri için, borç alarak hacca gitmeleri uygun olur.

İhram Ne Demektir? 

Hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda helal olan bazı fiil ve davranışları, hac veya umrenin rükünleri tamamlanıncaya kadar kendine haram kılmasıdır. İhramın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü vardır.

 Niyet, hac veya umre yapmaya karar vermektir. Niyetin dil ile yapılması müstehaptır.

Telbiye ise, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek, (Allâh’ım, davetine isteyerek uydum, emrine amadeyim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd senin, nimet senin, mülk de senindir. Eşin ve ortağın yoktur.)” demektir.

Niyet ve telbiye ile birlikte ihramın yasakları başlar. İhramlıya, vücudundaki saç ve kılları kesmesi, yolması veya tıraş etmesi; tırnak kesmesi; dikişli elbise giymesi (erkekler için); güzel koku sürünmesi; süslenmek için yağ, boya vb. makyaj malzemesi kullanması; başını (erkekler için) ve yüzünü örtmesi, eldiven, çorap ve topukları örten ayakkabı giymesi; cinsi münasebette bulunması; avlanması; harem bölgesindeki bitkileri kesmesi yasaktır.

Hacda Kesilmesi Gereken Kurbanlar, Harem Dışında Kesilebilir mi?

Hac ve umre sırasında Harem’de kesilen kurbanlık hayvanlara ve Kâbe’ye ve Harem bölgesine hediye olmak üzere kesilen kurbana hedy denir.

Hedy kurbanları, vacip ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Kıran veya Temettu’ haccı yapanların hedy kesmeleri ile ceza kurbanları, ihsar kurbanı ve harem bölgesinde kesilmesi adanan kurbanlar vaciptir. Hac veya umre yapılırken, bir yükümlülük bulunmadığı halde kesilen kurbanlar ise nafiledir.

Hedy kurbanları, ister vacip, isterse nafile olsun, Harem bölgesi içinde kesilir. Harem bölgesinde kesilmez ise, vacip olan hedy kurbanlarının Harem bölgesinde yeniden kesilmesi gerekir. Ancak nafile olarak kesilenlerin yeniden kesilmesi gerekmez.

Hacda bulunan kişilerin, hac kurbanı (hedy) dışında, bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla kendi ülkelerinde kestirmeleri daha uygun olur.

Kadınlar Yanlarında Mahremi Olmaksızın Hacca Gidebilirler mi?

Bir şahsın hacc ibâdeti ile mükellef olabilmesi için Müslüman, aklı başında, ergenlik çağına girmiş, hür ve muktedir olması gerekir. Muktedir olmak, maddi imkânlara ve güvenliğe sahip olmak demektir. Bunun için kişinin gerek kendisine ve gerekse geçindirmek zorunda olduğu şahıslara, hacca gidip dönünceye kadar yetecek maddî güce sahip bulunması, yolculuğu engelleyecek bir hastalık, yahut sakatlığının bulunmaması, yolun açık ve günvenli bulunması (yolda hayatî bir tehlikenin mevcut olmaması) gerekir.

Kadınların ayrıca yanlarında mahrem (nikâh düşmeyecek kadar yakın) bir akrabaları, yahut kocalarının bulunması şarttır. Böyle bir kimsesi bulunmayan, diğer şartları da taşıyan kadın farz olan haccı yapmak isterse, güvenilir kadınların bulunduğu bir gurup içinde haccını yapabilir; bunun için sahte nikâhlara gerek yoktur.

Hac Farz Olduktan Sonra, Fakir Olan Kimsenin Hac Etmesi Yine Farz mıdır?

Haccın şartları taşımayan kişilere hacc farz değildir. Şartları taşır iken bu ibâdeti yapmamış olanlar, sonradan şartları kaybederler ise sorumlulukları devam eder. Meselâ zengin bir şahıs, hacc mevsimleri gelip geçtikten sonra devamlı bir hastalığa maruz kalırsa yerine birini göndermesi gerekir. Bu sebeple Müslüman, imkân elverdiği anda ve ilk fırsatta bu ibâdeti yerine getirmelidir.

Haccın Faydaları Nelerdir?

Haccın maddi ve manevi birçok faydaları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

- Hacca giden Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği vücut sağlığı ve mal zenginliği gibi dünya nimetlerinin şükrünü yerine getirmiş olur.

- Değişik ülkelerden gelen Müslümanlar görüşüp tanışır ve bilgi alış-verişinde bulunur; aynı zamanda ticarî ilişkilerde bulunurlar.

- Hac, insanın kul hakkı dışında diğer günahlardan affedilmesine sebeptir. Bunun için günahlarının affedilmesi için dua ederler. Bir daha kötü bir iş yapmamak, dürüst ve ahlâklı olmak üzere Allah’a söz verirler.

- Hac, çeşitli Müslüman ülke insanları arasında kardeşlik kurulmasına yardımcı olur. İslâm dininin birlik ve beraberlik dini olduğu, hacda daha kolay anlaşılır.

- Hac mevsiminde Kâbe mahşer yerini andırır. Hac ibadetini yerine getiren Müslüman dünya menfaatleri için yapılan kötü işlerin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavrar.

- Biliyoruz ki seyahat insan sağlığı için çok faydalıdır. Hatta ruhî sıkıntılardan kurtulması için insanlara seyahat tavsiye edilir. Allah da Kur’an’da gezip dolaşmayı tavsiye etmiştir. İşte hacca gidenler bu seyahati tabiî olarak yapmış olurlar.

- Bütün hacı adaylarının renk, ırk ve meslek ayırımı gözetmeden bembeyaz ve aynı tip ihram içinde bulunmaları, eşitlik fikrinin yerleşmesine yardımcı olur.

- Aynı zamanda hac ibadeti dünya Müslümanları arasında tanışma, yakınlaşma, birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularının gelişmesine yol açtığı için evrensel boyutları olan bir ibadettir.

- Kısaca, hacca gidenlerin inançları tazelenir. İnsanlığa hizmet aşkları artar. Yardım duyguları gelişir. Bütün insanların eşit ve kardeş olduğunu kavrar. Böylelikle dostluk, sevgi ve barış sağlanmış olur.

Haccın İnsan Üzerindeki Etkisi Nedir?

Hacca giden Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği vücut sağlığı ve mal zenginliği gibi nimetlerin şükrünü yerine getirmiş olur. Dünyanın dört bucağından hacca gelen Müslümanlar, sayısız manevi kazançlarla dönerler. Diğer ülkelerde bulunan Müslümanların ihtiyaçlarının neler olduğunu öğrenir ve onlarla ticari, sosyal ve kültürel bağlar kurarlar. Bu açıdan hac, uluslararası bir kongre niteliği taşır.

Müslümanlar birbirlerinin ihtiyaç ve sıkıntılarını öğrenip yardımlaşma yoluna giderler. Dünyanın her tarafından gelen diğer Müslümanlarla tanışırlar. Ayrı dil ve renkteki insanlar İslam’ın birlik ve kardeşlik ilkesini yaşayarak gerçekleştirmeye çalışırlar. İnsanları birbirinden ayıran ırk, dil ve renk farklarını bir tarafa bırakarak, eşitlik duygusunu tadarlar. Aynı duygu ve heyecan içinde birlik ve beraberliklerini güçlendirirler. Böylece imanları tazelenir ve güçlenir.

Peygamberimiz (asv); “Makbul bir haccın mükâfatı ancak Cennet’tir.” buyurmuştur. Bu ibadeti yaparken her seviyede insanın aynı kıyafete bürünmesi, öldükten sonra Allah’ın huzuruna çıkış gününü hatırlatır. İhrama girerek dünya elbiselerinden soyunan insan, günahlarından da sıyrılacak, bir daha günaha girmemek için gayret edecek, Allah’a dua ederek O’ndan af dileyecek ve olgun bir Müslüman olmak için çalışacaktır.

Hac, insandaki şükür duygusunu artırır. Tevhid inancını ve dini duygularını çoğaltır. Hac, insanın manevi bir muhasebesini yapmasını sağlar. Bilgi ve görgüsünü artırır. Hac, insanları harcamaya kıyamadığı mallarını bu yolda harcaması nedeniyle cimrilikten kurtardığı gibi, cömertliğe de alıştırır. Alçak gönüllü olmasını sağlar. Çekingenliğini giderir. Toplum içinde birlikte yaşama duygusunu kuvvetlendirir. Hac ibadetini yapıp ülkesine döndükten sonra da, nefsine, ailesine ve içinde yaşadığı topluma karşı yapmakla zorunlu olduğu bir takım sorumluluklar yüklenmesini sağlar. Kişiye düzenli ve disiplinli yaşama bilinci kazandırır. Davranış ve hareketleriyle başkalarını üzmemeye çalışır. Kul hakkına saygı duyar. Hac’dan önceki yaşantısında var olan aşırılıkları atmasını sağlar.

Hac uyumlu bir yaşam biçimi kazandırır. İnsanı daha sabırlı yapar. Yaratıklara daha şefkatle yaklaşmasını sağlar. Böylece insan, toplumun sosyal dayanışmasına katkı sağlayacak önemli özellikler kazanır.

Hac, mü’minlerin samimi bir şekilde Allah’a yönelerek tevbelerinin kabul edilmesine ve günahlarının bağışlanmasına neden olur. Kutsal yerleri görmek, insana manevi bir heyecan vererek dini duyguları kuvvetlendirir. Yüce Allah’a ibadet etmenin sevincini yaşatır. Her çeşit kötü alışkanlıkların bırakılmasıyla ruhsal temizliğe yardım eder. Döndükten sonra da topluma en güzel örnek bir insan durumuna getirir. Kişinin kötülüklerden uzaklaşarak ahlaken olgunlaşmasını, iyiye ve güzelliğe ulaşmasını sağlar ve toplumun huzura kavuşmasına yardımcı olur.

Haccın Fazileti Nedir?

Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan hac, samimi ve ihlâslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, Müslümanı büyük-küçük bütün günahlarından arındırır; onun Allah  katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır.

Gücü yetenlerin farz olarak ömürlerinde bir defa yapacakları bu ibadetin fazileti gerçekten büyüktür. Hacda yapılan dualar ve tövbeler kabul görür. Böylece bu ibadeti îfa edenler, işlemiş oldukları hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler.

Hac ibadeti boyunca devamlı maddi ve manevi kirlerden temizlik yapılır. Bedenî kirlerden tam bir temizlik yapıldığı gibi, günah kirlerinden de bütünüyle bir temizliğe girişilir. Haccın kalpteki pasları gidereceğini, küçük-büyük bütün günahların affına vesile olacağını Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Kim Allah  için hacceder de bu esnada kötü söz, iş ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi temiz ve günahlarından arınmış olarak hacdan döner.” (Buhari, Hac: 4; Müslim, Hac: 79; Tirmizi, Hac: 2) buyurarak haber vermektedir. Bu ifade, haccın her bakımdan büyük bir arınma oluşuyla ilgilidir. Bu hadis-i şerif, haccın ne derece faziletli bir ibadet olduğunu anlatmaya yeter.

Hac, kendisinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Amr b. Âs (r.a.), Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimize biat ederken; ALLAH  tarafından bağışlanmayı şart koşmak isteyince, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

"Bilmez misin ki! Müslüman olmak, önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Hicret de kendinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Hac da kendinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder.” (Müslim; İman: 121) buyurdu.

Tabiî ki hac Allah  için yapılmalıdır. Yani hacda herhangi bir dünyevi çıkar, şöhret, riya v.s. bulunmamalıdır. Pek çok insan şan ve şöhret için hac yapmaktadır. Onlar çektikleri bu kadar sıkıntı ve yaptıkları masrafları sevap yönünden boşuna zayi etmektedirler. Gerçi farz olan hac bu şekilde de edâ edilmiş olur. Ancak sadece Allahuteâlâ’yı razı etmek niyetiyle yapılırsa, farz edâ edilmekle beraber pek çok sevap kazanılmış olur. Bu kadar büyük sevabı, birkaç insan arasında büyük görünmek niyetiyle zayi etmek, ne büyük bir zarar ve hüsrandır.

Hacceden kimselerin Allah  katındaki değeri çok yüksektir. Bu sebeple Yüce Allah onların içtenlikle yapacakları duaları geri çevirmez. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“Hac ve umre için Beytullâh’a gidenler, Müslümanların Allah’a gönderilmiş temsilcileri, Allah’ın misafirleridirler. Dua ederlerse, ALLAH  dualarını kabul eder, afv ü mağfiret dilerlerse, onları bağışlar, affeder.” (İbn Mace; Menasik: 5; Nesai; Hac: 4) buyurmuşlardır.

Hac ve Umre ile İlgili Kavramlar Nelerdir?

İhram: Haccın farzlarından biridir. “İhram” vücudun belden itibaren alt kısmına sarılan ve sırta alınan bir havludan ibarettir. Bu erkekler içindir. Kadınlar ihrama girmez, uzunca bir entari giyerler.

Vakfe: Vakfe “durmak” demektir. Dîni bir terim olarak Arefe günü (Kurban Bayramı'ndan bir gün önce) Arafat’ta bulunmaktır. Orada ibadet ve dua edilir.

Tavaf: Kurban Bayramı'nın ilk üç gününde Kâbe’yi tavaf etmek farzdır. Kâbe’nin etrafında dualar okunarak yedi kez dönmeye tavaf denir. Bir kez dönüşe şavt denir.

Sa’y: Kâbe’nin yakınında bulunan Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmektir. Bu gidiş ve gelişler, Safa’dan Merve’ye dört, Merve’den Safa’ya üç olmak üzere yedi defadır.

Hac ve Umre ile İlgili Mekânlar

Kâbe: Mescidi Haram’ın tam ortasında, köşeleri dört ana yöne denk gelecek şekilde yapılmış dikdörtgen biçiminde bir binadır. Kâbe’nin içinde tavanı tutan üç ağaç sütun ve tavana çıkmak için bir de merdiven vardır. İç duvarı mermerle kaplıdır. Kâbe’nin üstü ve dış duvarları her yıl hac mevsiminde değiştirilen üzeri ayetlerle işlenmiş siyah bir örtü ile kapatılmaktadır. Kâbe’nin köşesinde tavafın başlama noktasını belirten siyah bir taş “Hacer-ül Esved” bulunmaktadır. Kâbe’nin yapılması ile buraya “Mescidü’l Haram” yani güvenlikle ibadet edilecek yer denilmiştir.

Hz. İbrahim (as) Allah’tan aldığı emirle Kâbe’yi yapmıştır. Oğlu Hz. İsmail (as) da kendisine yardımcı olmuştur. Hz. İbrahim (as) Kâbe’nin yapımını tamamladıktan sonra Allah kendisine “Şimdi insanları buraya çağır” diye emretmiş ve o da bu emri yerine getirmiştir. Hac sırasında Müslümanlar Hz. İbrahim (as)’in davranışlarını hatırlayarak onu yeniden yaşarlar. Mekke ve orada bulunan Kâbe, Hz. İbrahim (as)’den sonra yüzyıllar boyu kutsallığını korumuştur. İslâm’ın gelmesiyle Allah Peygamberimize (asv) şöyle buyurmuştur: “İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler.”(Hac, 22/27) İşte, Allah’ın bu emri gereğince Müslümanlar farz olan hac ibadetini yaparlar.

Mescidi Haram: Kâbe’yi çevreleyen, namaz kılmak, tavaf ve dua etmek için kullanılan geniş bir alandan ibarettir. Buraya “Haremi Şerif” de denir. Zemini renkli mermerle kaplı olan bu alanın dört tarafı duvarlarla çevrilmiş olup, pek çok kapısı ve yedi tane minaresi vardır.

Mekke: Hz. İbrahim (as)’den bu tarafa Kâbe kutsal bir yer olarak kabul edilmiştir. Zaman içinde oraya yerleşen insanlar, Mekke şehrini kurmuşlardır. Mekke Kur’an’da şehirlerin anası olarak anılmaktadır. Kur’an, Allah’a ibadet amacıyla yapılan ilk mescidin Mekke’de inşa edildiğini belirtmektedir. Bu konu ile ilgili ayet şöyledir: “İnsanlar için kurulan ilk ev (ibadet yeri) Mekke’de âlemlere hidayet kaynağı olan Kâbe’dir.” (Ali İmran, 3/96)

Safa ve Merve: Kâbe’nin doğusunda yaklaşık 350 metre aralıklı iki tepedir. Güneydeki, Safa, kuzeydeki ise Merve’dir. Bu iki tepe arasında sa’y yapılır.

Arafat Dağı: Mekke’nin doğusunda, Mekke’ye yaklaşık 25 km. uzaklıkta bulunan, hacıların Kurban Bayramı'nın arife günü toplandıkları yerdir. Haccın farzlarından biri olan “Arafat Vakfesi” burada yapılır.(Bakara, 2/198) Peygamberimiz (asv) “Hac Arafat’tır” buyurarak, Arafat Vakfesi'nin önemini belirtmiştir.

Arafat, Sevgili Peygamberimiz (asv)'in, Yüce Allah’ın ümmetinin bağışlanmasını istediği ve onların bağışlanacağına dair ilâhi müjdeyi aldığı yerdir. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (asv) da 632 yılında arkadaşları (ashabı) ile birlikte yaptığı “Veda Haccı” nda yüzbini aşkın Müslüman’a yaptığı konuşmayı, yani “Veda Hutbesi”ni burada yapmıştır.

Müzdelife: Arafat dağı ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır. Hac esnasında Arafat’tan dönüşte Müzdelife’de vakfe yapılır.

Mina: Mekke’nin doğusundaki dağların eteğinde Arafat’a giden yol üzerinde bulunan Müzdelife ile Mekke arasında kalan bir bölgenin adıdır. Hac ibadeti esnasında kurban kesmek ve şeytan taşlama (büyük, orta ve küçük cemreler) burada yapılır.

Haccın Çeşitleri Nelerdir?

1. İfrad Hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke’de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur.

2. Kıran Hac: Bu haccı yapana kârin hacı denir. Hac ile umreye niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve sa’y edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve sa’y yapar.

3. Temettü Hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında, yani Şevval, Zilkade ile, Zilhiccenin ilk on gününde, umre yapmak için ihrama girip ve umre için tavaf ve sa’y yapıp ve tıraş olup ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek, müfrid hacı gibi hac yapandır. Yalnız tavaf-ı ziyaretten sonra da sa’y yapar.

Kârin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmesi vaciptir. Temettü veya Kıran haccı yapanlardan, kurbanlık hayvan bulunmaması veya alınamaması sebebiyle, kurban kesme imkanı olmayanlar, üç gün Hac esnasında, yedi gün Hac’dan sonra olmak üzere on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, ihrama girdikten sonra hac ayları içinde ve kurban bayramının ilk gününden önce Mekke’de tutulmuş olması zorunludur. Kurban kesme imkanı elde edilebileceği ümidiyle bu üç günlük orucun son vaktine kadar geciktirilmesi yani Arefe günü tamamlanmak üzere 7, 8 ve 9 Zilhicce günlerinde tutulması efdaldir.

Temettü Haccında bu oruç henüz Hac için ihrama girmeden Umre ihramından sonra da tutulabilir.

7 Ravza-i Mutahhara'da namaz kılmanın fazileti... Ancak kadınların ziyaretinde öyle izdiham oluyor ki hacda da umrede de yaşadım. Bu şartlarda kılınan namazdan ecir umabilir miyiz?..

Ravza, bahçe ve cennet anlamlarına gelir. Ravza-i Mutahhara geniş anlamıyla, âlemlerin Efendisi Hz. Muhammed (s.a.s)'in medfün bulunduğu yer ve Mescid-i Nebi demek ise de, özel manasıyla Mescid-i Nebi'nin içinde Hz. Peygamber (s.a.s)'in kabr-i saadetleriyle minber-i şerif arasında kalan kısım demektir. Bu yer 10 m. genişliğinde ve 20 m. uzunluğunda 200 m2 lik bir sahadır. Bu alanın fazileti ile ilgili olarak Allah Resulu şöyle buyurur:

"Evimle minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir." (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 268).

Medine'de bulunan Mescid-i Nebi'nin fazileti hakkında Allah elçisi şöyle buyurur:

"Fazla sevap umarak, içinde namaz ve ibadet için şu üç mescid dışında hiç bir mescid için yolculuk yapmak uygun olmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksâ." (Tecrid, IV, 199)

"Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram dışında, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan (sevap yönüyle) daha hayırlıdır." (Tecrid, IV, 249).

Zikredilen faziletleri bünyesinde bulunduran mescidde, Hz. Muhammed (s.a.s)'in medfûn bulunduğu "Hücre-i Saadet", Kâbe dahil yeryüzünün her noktasından, göklerden ve arştan daha üstün ve şerefli kabul edilmiştir (Tecrid, IV 258). Kabr-i saadetlerini ziyaretin faziletiyle ilgili olarak şu iki hadis zikredilir:

"Kabrimi ziyaret edene şefaatim sabit bir hak olur."

"Kim ki, beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir." (Acluni, Keşful-Hafâ, Beyrut 1351, II, 250).

Bu hadisler göz önüne alınınca, Medine'de Hz. Peygamber (asm)'in kabrini ziyaret etmenin ve bu Mescid'de namaz kılmanın sevabı kendiliğinden ortaya çıkar. Bundan dolayı Müslümanlar, gerek hac ve gerekse umre için yaptıkları seyahatlarda bu mübarek yerin ziyaretine çok önem verir. Bu mescid ve kabri ziyaret, İslam âlimlerince mendûb bir amel olarak kabul edilmiştir.

Öte yandan Hanefi bilginleri, mâlî durumları elverişli olan kimseler için bu ziyareti vâcib derecesinde saymışlar; bir zaruret olmaksızın terkedilmesini büyük bir gaflet ve katı yüreklilik olarak kabul etmişlerdir.

Ravza-i Mutahhara'da kılınan namazın sevabı çoktur. Sıkışıklık halinde kılınan namazın sevabı vardır. Ayrıca izdihama sebebiyet olacaksa kılınmayabilir veya sakin olduğu zamanlarda gidip kılmak gerekir.

8 Hacca gitmeden umreye giden kimseye, hacca gitmek farz olur mu?

Üzerine hac farz olan bir kimsenin, herhangi bir sebeple Mekke’ye gitmesi veya umre haccını yapması, hiçbir şekilde üzerindeki hac borcunu kaldırmaz. Çünkü umre haccı sünnettir, farz hac yerine geçmez.

Zaten umre, farz olan hacdaki şart ve esasların bir kısmını taşımamaktadır. “Hac fevrîdir” (yükümlü olunduğu sene gidilmelidir) görüşüne göre, o kimse memleketine dönse de, ilk senede hacca gitmesi gerekir. Ancak haccın "ömrî" olduğu görüşüne göre, başka bir yılda da yerine getirebilir. O ibadet borcunu ödemeden hac farîzasını üzerinden kaldırmış olmaz.

Fakat maddi durumu müsait olmayan bir kimse herhangi bir sebeple Mekke’ye gidip Kâbe’yi görecek olsa, orada bulunduğu vakit hac mevsimine rast gelir ve hac yapma imkânını da bulursa, bu ibadeti yerine getirmesi gerekir. Hac ayları: Şevval, Zilkade ve Zilhicce’nin ilk on günüdür. Fakat Mekke’de bulunduğu vakit hac aylarına tekabül etmiyor, ancak orada kalabiliyorsa, bazı Hanefi âlimlerine göre hac mevsimini bekleyip haccı yapması gerekir. Orada uzun müddet beklemenin zor olacağı ve kişinin bazı işlerinin aksayacağını nazara alan bir kısım âlimlere göre ise, böyle bir insanın Mekke’de kalıp beklemesi mecburi değildir.

Şimdi ise, hac mevsimini beklemek için Mekke’de kalmak mümkün olmamaktadır. Çünkü Suudi Arabistan idaresi, resmi görevlilerden ve orada çalışanlardan başkasına uzun müddet ikamet izni vermemektedir.

Bu durumda, hac mevsiminden önce vazifeli olarak gidip bu vesileyle umre yapan veya herhangi bir sebeple Kâbe’yi gören fakir bir kimseye hac farz olmaz. Zira hapis korkusu ve devletin sınır dışı etme endişesi vardır. Ayrıca zengin de olmadığına göre haccın farz olduğu söylenemez.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kendsine hac farz olduğu halde gidememiş ve daha sonra da hastalıktan dolayı akli muhakemesi zayıflamış kişi, hacca gidemeden ölürse mesul olur mu?

9 Başkasının adına hac veya umre yapılabilir mi? Başkası adına, ibadet yapılıp yapılamayacağı konusunda bilgi verir misiniz?

Ölü ya da hayatta olsun başkası adına hac veya umre yapılarak sevabı bunlara bağışlanabilir. Başkası adına yapılacak nafile hac ve umre için, vekilin ehil olması ve adına haccettiği kimse için niyet edip ihrama girmesi yeterlidir.

İbadetler yalnız bedenle, yalnız mal ile veya hem beden hem de mal ile yapılanlar olmak üzere üçe ayrılır. Hangi şekilde yapılırsa yapılsın, yapılan bir ibadetin sevabı başkasına bağışlanabilir. Kendisine sevap bağışlanan kişi de bundan yararlanır.

Başkası adına, onun yerine ibadet yapılıp yapılamayacağı, şayet yapılabilirse, bununla o kişinin yükümlü olduğu farz ve vâcip ibadetlerin sorumluluğunun düşüp düşmeyeceği hususuna gelince:

a) Namaz, oruç, itikâf gibi sadece bedenle yapılan ibadetlerde vekâlet mutlak olarak câiz değildir. Hiç kimse başkası adına, onun yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz. Bu tür ibadetlerin vekâleten yapılması ile yükümlünün sorumluluğu kalkmaz.

b) Zekât, kurban, sadaka gibi yalnız mal ile yapılan ibadetlerde vekâlet, mutlak olarak câizdir. Bir kimse zekâtını bizzat verebilecegi gibi, kendi adına vermek üzere başkasını vekil de edebilir.

c) Hac gibi hem bedenî hem de malî ibadetlerde ise, yükümlünün bizzat edadan aczi halinde vekâlet câizdir; aksi halde câiz değildir. Ölüm, yaşlılık, devamlı hastalık, kadınların birlikte yolculuk yapacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebeplerle bizzat haccedemeyecek kimselere vekâleten yapılan hac, onlar adına yapılmış olur. Bu durumdaki kimselerden, üzerlerine hac farz olmuş olanların, bedel göndererek vekâleten hac yaptırmaları gerekir. Vekâleten yapılan hac ile bunların hac borçları eda edilmiş sayılır.

Üzerlerine hac farz olduğu halde, kendileri haccetmedikleri gibi, bedel de göndermeden vefat eden kimselerin ise, kendi yerlerine haccetmek üzere bedel gönderilmesini vasiyet etmeleri gerekir. Bıraktıkları mirasın üçte biri, bedel gönderilecek kişinin masrafını karşıladığı halde, mirasçılar bedel göndermezlerse, Allah katında sorumlu olurlar. Mirasın üçte biri bedelin masrafını karşılamazsa veya ölenin bu konuda vasiyeti yoksa, mirasçılar bedel göndermekle sorumlu olmazlar. Ancak, vasiyet olmasa veya mirasın üçte biri bedel göndermeye yetmese bile, mirasçılar masrafını kendileri karşılayarak onun adına hacceder veya ettirirlerse, yükümlünün hac borcu ödenmiş olur. Rivayet edildiğine göre Has‘am kabilesinden bir kadın Peygamberimiz’e gelerek, babasının binek üzerinde duramayacak kadar yaşlı olduğunu söylemiş ve kendisinin onun adına haccedip edemeyeceğini sormuş, Peygamberimiz (asm) de buna izin vermiştir. (Buhârî, Hac, 1; Müslim, Hac, 407).

Şâfiîler'e göre ise, üzerine hac farz olduğu halde, haccetmeden vefat eden kişinin, bu konuda vasiyeti olmasa ve mirasının üçte biri hac masrafını karşılamasa bile, mirasçılar mirasın tamamı ile, onun adına haccetmek veya ettirmekle yükümlüdür. Çünkü Hz. Peygamber (asm) haccı diğer kul borçlarına benzetmiş ve Allah hakkının ödenmeye daha lâyık olduğunu ifade etmiştir. (Buhârî, Cezâü's-sayd, 22). Kendisine hac farz olduğu yıl, hac için yola çıkan fakat haccedemeden vefat eden kişinin bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekmez ise de üzerine hac farz olduğu yıl haccetmeyip, daha sonra hac yolculuğuna çıkan kişi haccetmeden vefat ederse, yerine bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu durumda bedel, Ebû Hanîfe'ye göre bu kişinin memleketinden, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, vefat ettiği yerden gönderilir.

Farz Olan Hac İçin Vekâlet Şartları

Farz olan haccın bedel tarafından yapılan hacla eda edilmiş sayılabilmesi için:

1. Adına haccedilecek kişi vefat etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümidi olmayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunmaması gibi sebeplerle, bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olmalıdır. Bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olduğu konusunda galip zan bulunan kişi, adına vekâleten haccedildikten sonra haccedebilecek hale gelse bile, vekilin yaptığı hacla borcu ödenmiş olur. Fakat acz hâli geçici olan veya bizzat haccedebilecek durumda olan kişi adına vekâleten yaptırılan hac nâfile olur; ayrıca kendisinin haccetmesi gerekir.

2. Adına haccedilecek kişiye hac, önceden farz olmuş olmalıdır.

Üzerine hac farz olmayan kişi adına vekâleten yapılan hac nâfile olur. Bu kişiye daha sonra hac farz olursa, bizzat haccetmesi, hac etmekten aciz olması halinde ise, tekrar bedel göndermesi gerekir.

3. Bedel gönderilecek kişi Müslüman, akıllı, ergenlik çağına ulaşmış veya mümeyyiz olmalıdır. Henüz buluğa ermemiş mümeyyiz çocuk, bedel olarak başkası adına haccedebileceği gibi kadının da başkası adına vekâleten haccetmesi câizdir. Hanefîler'e göre bedel gönderilecek kişinin, daha önce haccetmiş olması efdal ise de şart değildir. Şâfiî ve Hanbelîler'e göre, vekilin daha önce haccetmiş olması gerekir.

4. Vekil, ihrama girerken sadece gönderen adına niyet etmelidir. Vekil kendisi için de niyet eder veya birkaç kişiden vekâlet alıp her biri için niyet ederse, kendi adına haccetmiş olur, aldığı paraları iade etmesi gerekir.

5. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibadettir. İbadetler ücretle değil ancak Allah'ın rızâsını kazanmak için yapılır.

Vekil hacla ilgili masrafları için kendisine verilen parayı israf etmeden ve aşırı kısmadan, normal şekilde harcar. Artan miktarı dönüşünde iade eder. Bunun geri alınmayıp hediye olarak vekile bırakılmasında bir sakınca yoktur.

6. Bedel gönderilen kişinin hac masrafı, gönderen tarafından karşılanmalıdır.

Başkası adına, kendi parasıyla hacceden kişi, kendisi için haccetmiş olur. Bu haccın sevabını başkasına bağışlayabilirse de bununla o kimsenin üzerindeki hac borcu ödenmiş olmaz. Şâfiîler'e göre ödenmiş olur.

7. Adına haccedilen kişi, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.

İzin veya vasiyeti olmadan, bir kimse adına başkası tarafından yapılan hac ile, o kimse üzerindeki hac borcu düşmez. Şâfiîler'e göre düşer.

8. Vekil, haccı bizzat kendisi yapmalıdır.

Hastalık, tutuklanma gibi bir mazeretle gönderenin bilgi ve izni dışında, vekil görevi başkasına devrederse, aldığı parayı iade etmesi gerekir. Ancak bu konuda yetkili kılınmışsa, yerine başkasını vekil edebilir.

9. Vekil, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır.

İfrad haccı istenildiği halde, vekil temettu‘ haccı yaparsa, gönderen adına değil, kendi adına haccetmiş olur, aldığı parayı iade etmesi gerekir. İfrad haccı istenildiği halde, kırân haccı yaparsa, Ebû Hanîfe'ye göre hüküm yine aynıdır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, istihsanen gönderen adına haccetmiş sayılır. Gönderen, ifrad, temettu‘ veya kırân haccından birini ismen belirtmeksizin, sadece "hac yapılmasını" istemişse, ifrad haccı istemiş olduğu kabul edilir. Ancak "dilediğini yap" gibi bir ifade ile seçimi vekile bırakmışsa, vekil dilediği haccı yapabilir.

10. Adına haccedilmesini vasiyet eden kişi, sarfedilecek paranın miktarını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse, buna uymak gerekir. Şayet belirlememişse, vasiyet edilen para veya mirasın üçte biri yeterli ise, vekil adına haccedilecek kişinin memleketinden, yeterli değilse yettiği yerden gönderilir.

11. Vekil, gönderen adına yapılacak menâsiki tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır.

İster hac, ister umre için gönderilmiş olsun, vekil ancak gönderen adına yapılacak menâsiki tamamladıktan sonra, kendisi için umre veya hac yapabilir. Aksi halde yolculuğu kendi adına yapmış sayılacağından aldığı parayı iade etmesi gerekir.

Başkası adına yapılacak nâfile hac için, vekilin Müslüman, akıllı ve mümeyyiz olması, adına haccettiği kişi için ihrama girmesi ve haccı ücret karşılığı yapmaması şartları yeterlidir. Başkası adına hacceden vekil, haccı ifsat ederse aldığı parayı iade eder. İradî olarak işlediği cinayetler için ödenecek fidye ve ceza kurbanlarının bedellerini kendisi karşılayacağı gibi, gönderenin izniyle bile olsa, temettu‘ veya kırân haccı yaptığı takdirde, kırân ve temettu‘ hedylerini de kendi parasıyla keser. İhsâr kurbanı ise, gönderenin parasından kesilir. Çünkü bunda vekilin kusuru ve dahli yoktur.

10 Âdet (hayız) veya lohusa olan bir kadın hac ve umrede tavaf yapamazsa ne yapması gerekir? Hangi ibadetleri yapar, neleri yapamaz?

Kadın Hayız halinde tavaf yapabilir mi?

Kadınlar hayız ve nifas halinde tavaf yapamazlar. Tavafın dışında bütün hac farzlarını yerine getirebilirler. Ziyaret tavafını bu haller bitince yaparlar. Eğer bu durumda tavaf ederlerse, kendilerine bir sığır veya deve kesmek vacip olur.

Adet halinde olan bir kadın vakfe yapabilir mi?

Hayız halinde olan bir kadın, Safa ile Merve Mescid-i Haram'ın içinde olduğu için, bu durumda tavaf edemediği gibi say da yapamaz.

Hayzının nedeniyle, farz olan tavafı yapamadan, memleketine dönen kadının haccı tamam olur mu?

Bu durumdaki bir kadının haccı tam olmaz. Haccındaki bu noksanlığı gidermek için senenin müsait bir gününde Mekke-i Mükerreme'ye varıp Kabe-i Muzazzama'yı yedi şavt tavaf etmesi gerekir. Bu tavafın zamanını geciktirdiği için bir koyun veya keçi kurban etmesi  gerekir. (Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan; Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, Mehmed Emre)

Not: Hac ve umreye giden kadınların bu duruma düşmemesi için, tıbbi bir sakınca yoksa, adet geciktirici kullanmaları güzel bir çözüm olur.

Hacca veya umreye giden, tavaf edeceği zamanda âdetli (hayızlı, kanamalı) olan kadınlarımız, orada temizlik günlerine kadar bekleme imkanları varsa beklerler, temizlenince gusleder sonra da tavaflarını yaparlar. Ancak temizlik günlerine kadar bekleme imkanı olmayan kadınlarımız ne yapacaklar?

Devamlı başa gelen ve sorulan bir soru olduğu, ellerde dolaşan fıkıh ve ilmihal kitaplarında da çözümü bulunmadığı (veya zor çözümler ileri sürüldüğü) için, İbn Kayyim el-Cevziyye'nin (v.751/1350; Hanbelî mezhebinde yetişmiş, müctehid derecesinde bir fıkıh âlimidir) bu konudaki yazısını (İ'lâmu'l-muvakkı'în, Kahire, 1955, C., s.25-41) özetleyerek aktarmayı faydalı buldum.

İbn Kayyim, hayızlı kadının tavâf meselesini, "dinin hükümlerinin değişmesi" konusunu açıklarken misal olarak ele alıyor. Ana konunun başlığı ve girişi levhalık bir ifadedir. Başlık şöyle:

Âdetlerin, niyetlerin, durumların, mekanların ve zamanların değişmesi sebebiyle dinin hükümlerinin (kural ve uygulamalarının) da değişmesi.

Giriş:

Bu bölüm çok önemli bir konuyu ihtiva etmektedir; bunun bilinmemesi şeriatın büyük ölçüde yanlış anlaşılması, bu yüzden, insanlara faydalar getiren yüce şeriatta bulunması mümkün olmayan birçok zorluk, güçlük ve uygulanamaz hükümler getirmesi (getirdiğinin sanılması) sonucunu doğurmuştur. Şeriat böyle hükümler getirmez; çünkü onun dayandığı temel, insanların dünya ve ahiret hayatında geçerli olan hikmetler ve maslahatlardır (faydalı olanın elde edilmesi, zararlı olandan uzak durulmasıdır).

Şeriat bütünüyle adâlettir, rahmettir, faydadır, hikmettir. Her bir hüküm ki adâletten zulme, rahmetten zıttına, faydadan zarara, hikmet ve yerindelikten saçmalığa ve anlamsızlığa geçmiştir -çeşitli yorumlarla şeriata sokulmuş olsa bile- ondan değildir, şeriat dışıdır. Şu halde şeriat kullar arasında Allah'ın adâletidir, yarattıkları için rahmetidir, arzında O'nun gölgesidir, O'na ve elçilerinin doğru söylediklerine delalet eden en doğru ve en eksiksiz hikmetidir.

Şeriat, görenlere O'nun ışığıdır, doğru yolu izleyenlere O'nun kılavuzudur, her hastanın ilacı olan tam şifasıdır. O, devamlı izleyenlerin tam ortasında oldukları "Allah'ın doğru yolu"dur. O gözlerin nurudur, gönüllerin hayatıdır, ruhların lezzetidir. Hatadan, günahtan korunma, hayat, gıda, ilaç, şifa, nur ona bağlıdır. Varlık âlemindeki her iyilik (hayır) ondan gelmiştir, her kötülük (eksiklik) de onun zayi edilmesinden hasıl olmuştur. Eğer ondan bazı kırıntılar (izler, parçalar) kalmış olmasaydı dünya harap olur, evrenin defteri dürülürdü. O (şeriat) insanların korunmasını, evrenin ayakta durmasını sağlamaktadır. Allah göklerin ve yerin kayıp gitmesini onunla engellemektedir. Allah dünyayı harap etmek ve evreni de bitirmek istediğinde onun izlerini huzuruna kaldıracaktır (bizden alacak, biz onu kaybedeceğiz). Şu halde Allah'ın, Elçisi ile gönderiği şeriat (din kuralları) dünyanın direğidir, dünya ve âhiret saadetinin eksenidir.

Bu girişten sonra İbn Kayyim, âdet gören kadının tavâfı konusunda -özetle- şunları söylemektedir:

Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Âişe'ye hitaben, "Kâbe'yi tavaf etmeksizin hac ibadeti yapanın bütün yaptıklarını yap." (Buhârî, Hacc, 81; Müslim, Hacc, 120) buyurarak âdetli kadının, temizleninceye kadar Kâbe'yi tavaf etmesini yasaklamıştır. Bu yasağı bazı kimseler, orada kalma ve bu yasağa uyma imkânına bakmaksızın genel zannetmişler, nassın (yasaklayan hadisin) lafzından anlaşılan (dış) anlamını esas almışlar, hayızın tavâfa engel olmasını, namaza engel olması gibi görmüşler, böyle değerlendirmişlerdir. Bunlara karşı iki gurup müctehid vardır:

Hanefîler ve Hanbelîlere göre tavaf için temiz (olmak) namazın şartı gibi bir şart değildir; kurban kesilerek telafi edilebilecek bir ödevdir (vâcib). Bunlara göre hayızlı kadın böylece tavaf yapar ve bir büyükbaş hayvan kurban ederek eksiği giderir.

İkinci guruba göre tavaf için temizlik şartı, namaz için örtünme vb. şartlara benzer; imkan bulunduğunda bu şartlara uyulur, imkan bulunmadığında şartlar terk edilir ve namaz yine kılınır. Bu müctehidlere göre Peygamberimiz (asv) ve ona yakın zamanlarda hac yöneticileri, hayızlı kadınları beklerler, onlar da temizlenip tavaf yaptıktan sonra kafile Mekke'den ayrılırdı. Sonra durum değişti, kafileler hayızlı kadınları beklemez oldular. Bu durumda teorik olarak sekiz çözüm düşünülebilir:

1. Kadın gurubunu terk eder, Mekke'de kalır, temizlenince tavafını yapar ve tek başına veya yabancılarla memleketine döner. Bunun ne kadar sakıncalı olduğu açıktır.

2. Temizlik şartı bulunmadığı için tavaf da düşer; hac tavafsız tamam olur. Bunu söyleyen bir fıkıhçı yoktur, böyle bir çözüm doğru da değildir; çünkü tavaf haccın temel farzlarından biridir.

3. Hayız günlerini biliyorsa ve bunun vakfeden döndükten sonra tavaf günlerine rastlayacağını hesap ediyorsa haccın tavafını öne alır; yani Arafat'a çıkmadan, farz olan tavafını yapar. Bu da mesela vakfe gibi bir rüknün (temel parçanın) yerini değiştirmek demektir ve doğru değildir.

4. Hayız günleri devamlı olarak tavaf günleri ile çakışıyorsa, hayızdan kesilinceye kadar kadına hac farz olmaz. Bu da birçok kadından hac farzını kaldırmak demektir ve isabetli değildir.

5. Haccın diğer kısımlarını yapar -orada bekleyip temizlenince yapma imkan yoksa- tavafını yapmadan memleketine döner, tavaf yapmadıkça kocası ile cinsel temas yapması yasak olduğu için bunu da yapamaz, sonra imkan bulduğunda tekrar Mekke'ye gider ve temiz olduğunda tavafını yapar. Şeriat böylesine fıtrata aykırı ve zor bir teklif (yükümlülük) getirmemiştir, getirmez.

6. Yolda kalmışlar gibi ihramdan çıkar, memleketine döner, sonra imkan bulunca yeniden haccını yapar. Yolda kalmış, engellenmiş olanlar Mekke'ye ulaşamamışlardır; âdetli kadın ise Mekke'dedir; bu ikisi birbirine kıyas edilemez.

7. Acizler için olduğu gibi bir başkası onun yerine haccını yapar. Hastalık, sakatlık gibi sebeplerle yerine başkasını gönderme ruhsatı burada kullanılamaz; çünkü hayızlı kadının durumu farklıdır.

8. Diğer ibadetlerde nasıl, yerine getirilmesi imkansız veya zor olan şartlar ve kısımlar düşüyor, muaf hale geliyor, geri kalan (mümkün olan) yapılıyorsa, hacda da -bu durumda- temizlenme şartı kalkar ve kadın hayızlı olarak tavafını yapar, kasten bir eksiklik veya aykırı davranış bulunmadığı için kurban kesmesi de gerekmez. Dinin genel kuralları bizi bu sonuca ulaştırmaktadır.

"Bu çözüme göre hem hayızlının mescide girmesine hem de temizlenmeden tavaf yapmasına imkan veriliyor; halbuki bunlar Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır." şeklindeki itirazın cevabı şudur: Hayızlı kadın, güvenlik vb. zorunlu durumlarda veya orada kalmadan girip öteye geçme niyetiyle mescide girebilir. Burada da tavaf zarureti için mescide girer. Tavaf için temizlenmenin şart olması konusunda -başta açıklandığı gibi- ihtilaf vardır. "Hayızlı olarak tavaf eder ve bir kurban keser" diyenlere göre temizlenme, tavafın sıhhat şartı olmuyor. Burada temizlik kasten terkedilmiyor, bir mazeretten dolay terk ediliyor. Bekleme imkanı olmadığı için de Peygamberimizin (s.a.v) yasağına aykırı hareket edilmiş olmuyor. Bu çözümde şeriatın dışına çıkılmıyor; şeriatın -normal şartlara ait olan- bir kuralı, diğer kurallar ile birlikte değerlendirilerek sınırlandırılıyor, mesele bundan ibarettir. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

11 Boşanmış/dul bir kadın tek başına umreye ve hacca gidebilir mi?

Şafiî mezhebine göre haccın kadına vacip olabilmesi için, kocası veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa bir kaç kadın bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir.

Şayet bunlar da bulunmazsa, emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir; amma isterse gidebilir.

Hanefi mezhebine göre kadının yalnız başına yolculuğa çıkması caiz olmadığından, yanında mahreminiz olmadan gitmeniz doğru değildir. Bu bakımdan babanız, erkek kardeşiniz, amca ve dayınız gibi mahrem bir erkeğin yanınızda olması gerekir.

Ancak "alınan tedbirler ve uygun yol arkadaşları sayesinde can, mal, namus güvenliği var ise mahreminiz olmadan da Şafii mezhebini takliden hac ve umreye gidebilir." (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Günümüzde seferilik durumu nasıldır?

- Bir kadının yalnız başına dışarı çıkması veya sefere çıkması caiz midir?

12 İhramlı iken, dikişli ihram, dikişli terlik, dikişli ayakkabı giyilebilir mi?

İhramlı iken, pantolon, palto, mintan gibi dikişli elbiseler giymek de haramdır. Ancak erkeklerin üşüdüğü için veya başka bir zarurete binaen dikişli elbiseleri sırtlarına almalarında bir mahzur yoktur.

Dikişli elbiseden kasıt, vücud ölçülerine göre dikilmiş gömlek, pijama gibi elbiselerdir. Peştemal şeklindeki ihramların kenarındaki dikişlerin zararı yoktur, sökülmesi gerekmez.

Çorap ve ayakkabı giyilmesi de câiz değildir.

Başı açık, ayakları çıplak olup, terlik veya nalın veya sandalet giyebilir. Hadiste şöyle buyurulur:

"Sizden biriniz, bir izâr (alt peştemal), bir ridâ (üst peştemal) ve iki nalınla ihrama girsin. Nalın bulamazsa, mest giysin, mestlerin topuklarından aşağısını ayırsın." (eş-Şevkânî, IV, 305).

İbn Abbâs rivayetinde "topuklardan aşağısını ayırma" ifadesi yoktur. (Buhârî, Hac, 21; Müslim; Hac, 1-3; Dârimî, Menâsik, 31; Tirmizî, Hac, 19; Ahmed b. Hanbel, I, 215, 221, 228, 279, II, 3, 4, 8, 34, 47).

Kadınlar ise, dikişli elbise giyinirler, renkli elbiseye pek iltifat etmez­ler. Ayaklarına da çorap ve ayakkabı giyinirler. Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler. Kendileri du­yacak kadar bir ton da tutmaya dikket ederler. Tavaf esnasında re­mel yapmazlar, Say' ederken iki yeşil mil arasında hızlanmazlar (koşmazlar).

13 Umreye giderken ihrama girildiğinde okunan telbiye Kabe'yi görünce kesilir mi, tavafta hangi dualar okunur?

Telbiye Hanefîlere göre, ihram namazından sonra telbiye getirilir. Çünkü Hz. Peygamber (asv) böyle yapmıştır. Efdal olan da budur. Vasıtaya bindikten sonra telbiye getirip, sonra niyet edilebilir. (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 21). Telbiye şudur:

"Lebbeyke Allahumme Lebbeyk, Lebbeyke Lâ şerîke Leke Lebbeyk. Inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülke, Lâ şerîke leke." (Buharî, Hac, 26, Libâs, 69; Müslim, Hac,147, 269, 271; Dârimî. Menâsik, 22, Tirmizî, Hac, 97).

Hanefilere göre bir kimse mikatta niyet ederek telbiye getirince ihrama girmiş olur. Telbiye, yolda, iniş çıkışlarda, yol arkadaşlarıyla karşılaşmalarda namazların ardından tekrarlanır ve zaman zaman ses yükseltilir.

Telbiye, Mâlikîler dışında çoğunluğa göre, Kurban Bayramı günü Akabe cemresine ilk taşın atılmasıyla kesilir. Çünkü Hz. Peygamber (asv) böyle yapmıştır. (Nesâî, Menâsik, 229, İbn Mâce, Menâsik, 69; Ebû Dâvud, Menâsîk, 27, 28; Tirmizî, Hac, 78, 79). Ancak taşlamadan önce tıraş olunursa, telbiye kesilir. Umre yapan ise tavafa başlamakla telbiyeyi keser.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tavaf esnasında hangi dualar okunur?

14 Safa ve Merve arasında yedi kere gidip gelmenin (Sa'y yapmanın) hikmeti nedir?

Sa’y'i Anlamak:

“Şüphesiz Safâ ve Merve, Allah’ın sembollerindendir.” (Bakara, 2/158) 

Önce, yalçın kayalarla dolu, sert ve yüksek birçok dağa nispetle hayli mütevazı olan iki küçük kaya tepeciğinin, yani Safâ ve Merve’nin “Allah’ın sembolleri” olduğu gerçeğini hatırlatmamız gerekiyor. “Ne özelliği var? Niçin bu iki küçük kayalık seçilmiş?” denilmemeli, Safâ ile Merve’yi Kur’an’da “Şeâirullah” yani “Allah’ın sembolleri” olarak adlandıran ilahî iradeye teslim olunmalı. 

Koşmak, hızlı yürümek anlamına gelen “sa’y”, bir arayıştır. Terim olarak, hac ve umrede Kâbe’nin doğu tarafındaki Safâ Tepesi’nden başlayarak Merve’ye dört gidiş, Merve’den de Safâ’ya üç dönüş olmak üzere bu iki tepe arasındaki gidişgelişe denir. Sa’y esnasında Safâ ile Merve arasında vadinin en derin kısmında (iki yeşil direk arasında) daha canlı ve hızlı yürümeye ise, “hervele” denilmektedir. 

Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz süt emen oğlu İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Dolayısıyla Safâ ve Merve arasındaki sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellilerinden biri olan anne şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Annelik şefkatine ve sevgisine İslam’ın verdiği değeri simgeleyen temsilî bir harekettir. 

Safâ ile Merve arasındaki gelip gitmelerde, işte bu düşünceden kaynaklanan bir duygu seli yaşanır. İnsan, sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e uzanan ilahî rahmetten bir nebze de olsa elde edebilme arzusundadır. 

Sa’y, Müslümanların hac görevleri arasında yer aldığı ve sırf hac niyetiyle yapıldığı için, ibadet anlamı taşıyan bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi ile aynı yola giren, aynı niyet ve duyguları taşıyan diğer Müslümanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu fark eder. 

Hacı, sa’y ederken manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilahî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, zemzeme koşar, sonunda ona kavuşur ve kana kana içer. Birlik içinde yok olarak susuzluğunu gidermeye çalışır. 

Sa’y, tıpkı Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmail’ine hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayıştır. Ve orada hacı, Hacer rolünü canlandıracaktır. Yedi defa canla başla, telaşla, heyecanla arayacaktır kendi İsmaillerini kurtaracak olan o mana suyunu, eskilerin tabiriyle âb-ı hayatı. Memleketinde bıraktığı ciğerparelerinin açlığını, susuzluğunu giderecek olan o hayat suyunu arayacaktır. Aylardır bir damla su görmediğinden çatlayıp paramparça olmuş toprak misali, kafalarda, kalplerde açılan yarıkları kapatacak; orada ahlakı, maneviyatı, ilmi, hayrı, hakikati ve hizmeti yeşertecek, kısaca nesillerimize hayat verecek manevî zemzemi arayacaktır. Şayet o âb-ı hayatı bulamaz, İsmaillerine acilen bu suyu tedarik edemezse, bedenleri yaşamaya devam etse bile çoğunun ruhu ölecektir. 

Hz. Hacer’in İsmail’i, Cebrail’in yerden çıkardığı su ile kurtulmuştu. Aynı şekilde bizim İsmaillerimiz de Cebrail’in getirdiği su ile ama bu defa yerden değil, semadan getirdiği âb-ı hayat ile yani Kur’an ile kurtulacaktır. O hakikat pınarından ne kadar içebilirse, Kur’an ahlakından ne kadar nasiplenebilirse, Kur’anî öğretiyi ne kadar yaşayabilirse, susuzluğunu Allah’ın âyetleriyle ne kadar giderebilirse, o oranda hayat bulacaktır insan.

İşte bu duygu ve düşüncelerle yapılan bir sa’y, sembolize ettiği arayışın amacını gerçekleştirecektir. Orada bu arayışın ne kadar çok yapılması gerektiğinin ifadesi olarak yedi defa koşsa da aslında nesillerinin muhtaç olduğu o kurtuluş suyu yetmiş defa, hatta yedi yüz defa koşacak, arayacak, soracaktır. Buluncaya kadar, tatmin oluncaya kadar, ciğerpareleri kurtuluncaya kadar arayışını sürdürecektir. 

(bk. Haccı Anlamak, Diyanet Yayınları)

15 Namaz, oruç, zekât hac gibi ibadetlerde vekalet olur mu? Başkası yerine hacca gidebilir miyim? Ölmüş kimseler adına hac yapılabilir mi?

İbadetler yalnız bedenle, yalnız mal ile veya hem beden hem de mal ile yapılanlar olmak üzere üçe ayrılır. Hangi şekilde yapılırsa yapılsın, yapılan bir ibadetin sevabı başkasına bağışlanabilir. Kendisine sevap bağışlanan kişi de bundan yararlanır.

Başkası adına, onun yerine ibadet yapılıp yapılamayacağı, şayet yapılabilirse, bununla o kişinin yükümlü olduğu farz ve vâcip ibadetlerin sorumluluğunun düşüp düşmeyeceği hususuna gelince:

a) Namaz, oruç, itikâf gibi sadece bedenle yapılan ibadetlerde vekâlet mutlak olarak câiz değildir. Hiç kimse başkası adına, onun yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz. Bu tür ibadetlerin vekâleten yapılması ile yükümlünün sorumluluğu kalkmaz.

b) Zekât, kurban, sadaka gibi yalnız mal ile yapılan ibadetlerde vekâlet, mutlak olarak câizdir. Bir kimse zekâtını bizzat verebilecegi gibi, kendi adına vermek üzere başkasını vekil de edebilir.

c) Hac gibi hem bedenî hem de malî ibadetlerde ise, yükümlünün bizzat edadan aczi halinde vekâlet câizdir; aksi halde câiz değildir. Ölüm, yaşlılık, devamlı hastalık, kadınların birlikte yolculuk yapacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebeplerle bizzat haccedemeyecek kimselere vekâleten yapılan hac, onlar adına yapılmış olur. Bu durumdaki kimselerden, üzerlerine hac farz olmuş olanların, bedel göndererek vekâleten hac yaptırmaları gerekir. Vekâleten yapılan hac ile bunların hac borçları eda edilmiş sayılır.

Üzerlerine hac farz olduğu halde, kendileri haccetmedikleri gibi, bedel de göndermeden vefat eden kimselerin ise, kendi yerlerine haccetmek üzere bedel gönderilmesini vasiyet etmeleri gerekir. Bıraktıkları mirasın üçte biri, bedel gönderilecek kişinin masrafını karşıladığı halde, mirasçılar bedel göndermezlerse, Allah katında sorumlu olurlar. Mirasın üçte biri bedelin masrafını karşılamazsa veya ölenin bu konuda vasiyeti yoksa, mirasçılar bedel göndermekle sorumlu olmazlar. Ancak, vasiyet olmasa veya mirasın üçte biri bedel göndermeye yetmese bile, mirasçılar masrafını kendileri karşılayarak onun adına hacceder veya ettirirlerse, yükümlünün hac borcu ödenmiş olur. 

Rivayet edildiğine göre Has‘am kabilesinden bir kadın Peygamberimiz’e gelerek, babasının binek üzerinde duramayacak kadar yaşlı olduğunu söylemiş ve kendisinin onun adına haccedip edemeyeceğini sormuş, Peygamberimiz (asm) de buna izin vermiştir. (Buhârî, Hac, 1; Müslim, Hac, 407).

İbn-i Abbas anlatıyor:

Bir kadın hacca gitmeyi adamıştı, ama ömrü vefa etmedi, haccını edâ edemeden öldü. Kadının kardeşi Resûlullah'a (asm) gelerek ne yapması gerektiğini sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

"Ölen kardeşinin borcu olsaydı öder miydin?" diye sordu. Adam: "Evet ya Resulallah!" deyince, Allah Resulü (asm):

"O hâlde Allah'a karşı olan borcunu da öde! Çünkü o ödenmeye daha çok lâyıktır." buyurdu. (Nesâî, Menâsik'ül-Hac, 7)

Yine İbn Abbas (r.a) anlatıyor: Sinan b. Seleme el Cühenî’nin karısı, haccını yapamadan vefat eden annesinin yerine haccedip edemeyeceğinin Rasûlullah (asm)’den sorulmasını istedi. Rasûlullah (asm)’de: “Evet” dedi ve:

“Annenin borcu olsa sen de onu ödemiş olsan borcu düşmüş olmaz mı? O hâlde annesi adına haccetsin.” (Buhârî, Cezaü’s Sayd, 33)

Başka bir rivâyete göre, bir kadın Rasûlullah (asm)’e haccetmeden ölen babasının durumunu sormuştu da: “Babanın yerine haccet” buyurdu. (Buhârî, a.y.; Tirmizî, Hac, 85; Nesai, Menâsik'ül-Hac, 8)

Haccı ihmal etmemek lâzımdır. Üzerine hac farz olan Müslüman, eğer kendisi bu ibâdeti yapmaya güç yetiremiyorsa, kendi yerine güvendiği bir yakınını vekil olarak hacca göndermelidir. Zira haccı ihmal etmek ilâhî musîbeti değil; ilâhî gazap ve kahrı celbediyor. Cezası da "günahların artması" şeklinde tecellî ediyor. (Nursi, Sünûhât, s. 54)

Edâ edilen bir ibâdetin sevabı, okunan bir Kur'ân'ın veya virdin feyzi, yapılan bir hayır ve hasenatın hayrı başkasına bağışlanabilir ve bağışlanan kimse de bundan mânevî olarak eksiksiz istifâde eder. (Nursi, Şuâlar, s. 589)

Ancak hacda vekâletin câiz olması için, hac yükümlüsünün haccı edâ etmekten bizzat âciz olması gerekir. Aksi takdirde, hac yapmaya muktedir olan bir kimsenin, kendisi yerine başkasını hacca göndermesi câiz değildir.

Aşırı yaşlılık, devamlı veya yatalak halinde hastalık, ölüm, kadınlar için birlikte yolculuk yapacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebepler, hac yükümlüsünün bu ibâdeti bizzat kendilerinin eda etmesini mümkün kılmayan sebeplerdir. Bu durumda hac yükümlüsü, güvendiği bir başkasını kendisi yerine hacca göndermelidir.

Vekil olarak hacca gidecek kimse, hac yapmaya ehil olmalı ve bizzat kendisini gönderen yükümlü için niyet ederek hac yapmalıdır. Yükümlü de vekil de Müslüman, âkıl ve bâliğ ve hac işlerini anlayarak yapabilecek kimseler olmalıdır.

Şâfiîler'e göre ise, üzerine hac farz olduğu halde, haccetmeden vefat eden kişinin, bu konuda vasiyeti olmasa ve mirasının üçte biri hac masrafını karşılamasa bile, mirasçılar mirasın tamamı ile, onun adına haccetmek veya ettirmekle yükümlüdür. Çünkü Hz. Peygamber haccı diğer kul borçlarına benzetmiş ve Allah hakkının ödenmeye daha lâyık olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, Cezâü's-sayd, 22; Tirmizî, Hac 85).

Kendisine hac farz olduğu yıl, hac için yola çıkan fakat haccedemeden vefat eden kişinin bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekmez ise de üzerine hac farz olduğu yıl haccetmeyip, daha sonra hac yolculuğuna çıkan kişi haccetmeden vefat ederse, yerine bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu durumda bedel, Ebû Hanîfe'ye göre bu kişinin memleketinden, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, vefat ettiği yerden gönderilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Hacca vekaletle gidecek olan kimsenin yapması gerekenler nelerdir?

16 Kadın tek başına, yalnız olarak hacca gidebilir mi?
17 Hac dönüşü başı açık gezen kadının haccı kabul olmaz mı?

Bir kadının örtünmesi farzdır ve bu husus Kur'an-ı Kerim ve hadislerde ifade edilmiştir.

Dinen hacca gitmeye imkanı olan kişinin gitmesi farzdır; gitmediği takdirde farzı terk etmiş olur.

Kadının başı açık olması, onun hacca gitmesine engel olmadığı gibi, hac dönüşünde başı açık olması da hac ibadetini iptal etmez. Kadının başı açık diye hacca gitmemesi doğru değildir.

Başı açık bir bayan hacca da gidebilir umreye de; namaz kılar, oruç tutar ve yaptıklarının da sevabını alır. Başı açık olmanın günahı da ayrı değerlendirilir. Bu açıdan hacca gitmenin sevabı ayrıdır, başı açmanın günahı ayrıdr. Hac sevabını almakla beraber başını açmanın da günahı vardır.

Her ibadetin sevabı ve her haramın günahı ayrı ayrı değelendirilmelidir. Bir günah işliyor diye yaptığı ibadetleri geçersiz saymak asla doğru değidlir.

Kılınan namazların, yapılan ibadetlerin insanın diğer eksikliklerini de gidereceği ve başını da örtmesine vesile olacağı umulur.

İnsanları böyle boş ve faydasız sözlerle ibadetten uzaklaştırmak çok yanlış bir davranıştır.

İnsanların günah işlemesi ibadete mani olmadığı gibi, günah işliyorum diye ibadetleri terk etmek de doğru değildir...

18 Kâbe'deki Rüknülyemânî köşesi hakkında bilgi verir misiniz?

Rüknülyemânî'nin selamlamanın hikmeti Peygamberimiz (asm)'in bu şekilde yapmış olmasıdır. Ayrıca Peygamberimiz (asm) Kâbe'nin kıble olarak durulması emredilmesinden önce hem Kâbe'yi hem de Mescid-i Aksa'yı önüne almak için Rüknülyemânî bölümünde durarak namaz kılardı.

İslâm'ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e) doğru kılınıyordu. Ancak, Hicret'ten önce Rasûlullah (asm) Mekke'de namaz kılarken, mümkün mertebe Kâbe'yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak şekilde, Rüknülyemânî ile Rükn-i Hacerülesved arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe'ye hem de Kudüsteki Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra Medine'de Mescid-i Aksa'ya yöneldiğinde Kâbe'nin arka tarafta kalmasından Rasûlullah (asm) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu ediyordu. Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim (as)'in kıblesiydi.

İlave bilgi için tıklayınız:

RÜKN-İ YEMÂNÎ

19 Umre ziyaretinde tıraş olmanın hükmü ve saçlar ne kadar kısaltılıyor belli bir ölçüsü var mı? Saçları kesmenin bir anlamı var mıdır?

Tıraş Olup İhramdan Çıkmak:

İhramdan ancak saçlar tıraş edilmek suretiyle çıkılır. Başı traş etmek veyahut saçları kısaltmak vaciptir.

Erkekler saçlarını dipten tıraş eder veya kısaltırlar. Kadınlar ise saçlarının ucundan bir miktar keserler. Kısaltmada saçların uçlarından alınacak miktar, parmak ucu uzunluğundan daha az olmaz.

Tıraş olmayı anlamak:

Önce şeytana taş atan, ardından Allah'a bir baş kurban eden hacı (umrî / umre yapan)), daha sonra traş olmak süretiyle sembolik olarak kendi varlığının bir parçasını da kurban eder. Bu, bir taraftan, gerektiğinde saçını değil, canını da Allah yolunda vereceğini temsil ederken, başından dökülen her saç teli, adeta gökülen günahlarını simgeler.

Hz. Peygamber (asm),

"Allah'ım! Başlarını tıraş ettirenlere merhamet et." (Buhari, Hac, 127)

diye dua etmiş, sahabeden bazıları, "Saçlarını kısaltanlara da dua etseniz ey Allah'ın Resulü?" demişler, O da dördüncüsünde "Saçlarını kısaltanlara da." diyerek onlar için de dua etmiştir. Sahabeden kimileri saçlarını tamamen kazımış, bazıları da saçlarını kısaltmıştır. (Buhari, Hac, 127)

Saçların tıraş edilmesi tevazuyu "başı açık-yalın ayak" diye tabir edilen muhtaç oluşu sembolize eder. Bu husus hanımlarda saçların uçlarından bir miktar alınmasıyla sembolize edilir.

20 Bir kadının, hac ibadeti sırasında karşılaşacağı farklı durumlar nelerdir ve bu hallerde ne yapmalıdır?

Hac ibadeti, maddi durumu müsait, sağlığı yerinde, aklı başında kadın-erkek her Müslümana farzdır. Bir Müslüman erkek, üzerine hac farz olduğu zaman nasıl geciktirmeden hacca gidiyorsa, kadın da aynı şekilde bu farzı yerine getirmeye çalışacaktır. Çünkü, haccın kadının İslami hayatında ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Bir hadis-i şerifte bildirildiği üzere,

“Hac kadının cihadıdır.” (1)

Haccın edasının şartları içinde erkeklerden farklı olarak kadınlara mahsus bir şart daha vardır. O da, hacca gitmek üzere yolculuğa çıkacak olan bir kadının yanında eşi veya babası, oğlu, kardeşi, amcası, dayısı, damadı ve yeğeni gibi ebedi olarak evlenmesi haram olan bir yakınının bulunması gerekir.

Hanefi mezhebine göre, sözü edilen bu mahremlerinden birisi yanında bulunmayan kadına hac farz olmadığı gibi, yolculuğa çıkması da caiz değildir. Getirilen ve şart kılınan bu sınırlama sadece hava yolculuğu için değil, dinen seferilik sayılan bir mesafeye kadının yanında kocası veya bir mahremi olmadan gitmesi de mahzurludur.

Şafii mezhebine göre ise mesele farklıdır. Şafiiye göre, hacca gidecek kadının yanında kocası veya bir mahremi yahut itimat ettiği iki veya daha fazla kadın bulunursa kâfidir. Bunlarla birlikte yola çıkar, hac farizasını yapıp gelirler. Yanında hacca gidecek mahremi olan bir erkek bulunmayan kadın, bu meselede Şafiiyi taklit edebilir.(2)

Kadınların hac ibadeti esnasında karşılaştıkları bir problem de âdet gördükleri veya lohusa bulundukları zamanlarda tavaf, sa'y, Arafat'ta vakfe ve benzeri vazifeleri yapıp yapamayacaklarıdır.

Sünen-i Tirmizi'de İbni Abbas'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Lohusa olan veya âdet gören kadın yıkanır, ihrama girer, hac vazifelerinin tamamını yapar, ancak temizleninceye kadar Kâbe'yi tavaf edemez.”(3)

Hadis-i şeriflerden açıkça anlaşılacağı gibi, kadın hayız gördüğü veya lohusa bulunduğu müddet içinde tavaf hariç, bütün hac vazifelerini yerine getirir. Yani haccın bir rüknü olan Arafat'ta vakfesini yaptığı gibi, Safa ile Merve arasındaki sa'yini yapar, şeytanları taşlar, Mina ve Müzdelife'deki vazifelerini görür. Fakat başka Mescid-i Haram olmak üzere hiçbir mescit ve camiye giremez. Esas itibariyle kadınlar âdetli bulundukları günlerde bütün bu vazifelerini bitirirler, temizlendikten sonra da farz olan ziyaret tavafını yaparlar.

Ancak kadın hac mevsiminde böyle bir hâlle karşılaşınca Harem-i Şerife ve mescitlere girememekten dolayı kalben bir acı ve ıstırap duyacak, âdetinin kesilmeyip uzaması hâlinde de ziyaret tavafını geciktirme ve kafilesinden ayrı kalma gibi sıkıntılardan dolayı daha önce bir tedbir alırsa rahat eder, hac mevsimi boyunca her türlü vazifesini kolayca yapar.

Bu da âdetini geciktirmek için ilaç kullanmak suretiyle olur. Uzman doktorların tavsiye edeceği bir ilacı alarak o ayki âdetini tehir eder. Bu caizdir ve dinen bir mahzuru yoktur. Bu şekilde âdeti geciktirme şekli Asr-ı Saadette de vardı. O zamanlar bunun için “erak suyu” denen bir su kullanılır, böylece âdet geciktirilirdi. Abdullah bin Ömer (r.a.), bu suyun kullanılmasında bir mahzurun olmadığını söylemektedir. Bugün bu durum, artık ilaçla yapıldığından, bu şekilde âdeti geciktirmek mümkündür.

Kaynaklar:

(1) İbni Mace, Menasik: 8.
(2) .el-Mehazibü'l-Erbaa, 1:636.
(3) Tirmizi, Hacc: 100.

İlave bilgi için tıklayınız:

Âdet (hayız) veya lohusa olan bir kadın hac ve umrede tavaf ...

21 Hacerü'l-Esved Cennetten mi geldi?

Kâbe-i Muazzamanın kapısının sol tarafında yer alan ve tavaf başlangıcı olarak kabul edilen Hacerü'l-Esved'in cennetten getirildiği hakkında sahih hadisler mevcuttur.

Sünen-i Tirmizi'de İbni Abbas'tan rivayet edilen hadisin meali şöyledir:

“Hacerü'l-Esved Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Âdemoğlunun hataları kararttı.”(1)

Müsned'deki rivayet de şu mealdedir:

“Hacerü'l-Esved Cennetten gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu müşriklerin hataları kararttı.” (2)

Bu hususta "Kâbe ve Mekke Tarihi" isimli eserde şu bilgilere yer verilir:

Hz. Âdem cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Hak melekler vasıtasıyla ona bir cennet çadırı gönderdi. Hacerü'l-Esved de bu çadırın içindeydi ve beyaz bir yakuttu.

Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail'le birlikte Kâbe'yi inşa ederken, tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail'den bir taş istedi. Hz. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim'e bir taş getirdi. Nuh Tufanında Kâbe de sular altında kalınca, Cenab-ı Hak Hacerü'l-Esved'i Ebû Kubeys dağına emanet etmiş ve “Benim dostumu Kâbe‘yi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar.” buyurmuştu. Hz. Cebrail'in getirdiği bu taş beyazdı. Fakat daha sonra hadiste buyrulduğu gibi, müşriklerin ellerini sürmesiyle; bazı rivayetlerde de zaman zaman çıkan yangınlar sonucu kararmıştır. (3)

İbni Abbas'ın izahı da şu şekildedir:

“Cenab-ı Hakk'ın onu karartmasının sebebi, dünya ehlinin cennet zinetine bakmamaları içindir.” (4)

Kaynaklar:

1. Tirmizi, Hacc:49.
2. el-Fethü'r-Rabbani, 12:26.
3. Ebû'l Veled el-Ezraki. Kabe ve Mekke Tirihi, s. 36-54.
4. Tuhfetü'l-Ahvezi, 3:617.

22 Hac ayları Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır. Halbuki haccın olduğu / yapıldığı ay bir tanedir?

"Haccın zamanı, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır." ifadesi, “Hac bilinen aylardadır...”(Bakara, 2/197) mealindeki ayetin bir açıklaması mahiyetindedir.

Hac görevi, ihrama girmekle başlar. Bunun başlangıcı ise Şevval ayıdır. Bir kimse Şevval'de ihrama girip Zilhiccenin 10. (veya 13.) gününün akşamına kadar, haccın menasikini tamamlayabildiği için, bu aylara hac ayları denilmiştir.

Yani bu aylara "Hac Ayları" denilmesinin sebebi, haccın ilk şartı / rüknü olan ihramın ancak bu aylarda giyilmesinin öngörülmüş olmasıdır. Bu aylardan önce ihrama girmek, Hanefi ve Hanbelilere göre mekruhtur. Bu konuda Buharî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği şu hadis-i şerif alimlerin bu görüşlerinde etkili olmuştur:

“Hac ayları dışında ihrama girmemek sünnettendir.” (bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/64-65).

Şafiilere göre ise, hac ayları dışında alınan söz konusu ihram hac için değil, umre için geçerli olur. Çünkü, “Hac belli aylardadır...”(Bakara, 2/197) ayeti, hac için belirlenmiş aylar dışında ihrama girilemeyeceğini ifade etmektedir.(bk. a.g.e; Muğni muhtac,1/471, Muhazzeb,1/200).

23 Hacda şeytan taşlama, kurban kesme ve tıraş olmayı nasıl anlamak gerekir?..

Şeytan Taşlamayı Anlamak:

Haccın şartlarından birisi de şeytan taşlamadır. Taşlama, Hz. İbrahim (as)'in kendine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir peygamber olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştır.

“Hacca ilişkin görevlerinizi benden alınız.” (Nesai, Menasik, 220)

buyuran Allah Resulü (asm) de, bu işlemi bizzat yapmış, onu insanlara da bizzat öğretmiştir.

Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah için feda erme yolunda, karşısına şeytan nereler de çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk… Kulluğun ve sorumluluğun önde engel olan şeyler her ne ise…

Günümüzde hacı, taşlama yaparken, hem Hz. İbrahim (as)'in rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamber (asm)'in sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan hacı, sembolik olarak taşlarını şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalardan aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını kendi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevi arzusunu, kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları.

Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı, artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı “Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım!” şeklindeki “istiaze” yani “Euzü billahi mineşşeytanir racim” i sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racim” olan şeytandan “Rahim” olan Allah'a sığındığını kavramalıdır.

Şayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse “şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarıda değil, Hz. Peygamber (asm)'in benzetişiyle

“(Şeytan) kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.” (Buhari, İtikaf 11, 12)

Kurbanı Anlamak:

Kurban sırf Allah istediği için malından vaz geçebildiğini ortaya koyduğu ve malını Allah yolunda kurban edebildiğini fiiliyle gösterdiği önemli bir ibadettir. İhramda bir otu dahi koparmak yasak iken Allah'a bağlılığın, fedakarlığın bir göstergesi olarak bayramda canlı hayvanlar kurban edilmektedir. Kurban bir taraftan hac görevlerini yerine getirebilmenin şükrünü eda etmek için kesilmektedir.

Nasıl Ramazan orucunu tamamlayınca Ramazan Bayramı yapılıyorsa, hac ibadetleri tamamlanınca da Hac Kurbanları (Hedy) kesiliyor ve Kurban Bayramı kutlanıyor. Sabır, savaş, şükür ve zafer. Arafat'ta bilgiye, Meşar'da bilince, Mina'da sevgiye ve Cemerat'ta zafere kavuşan hacı, kurban hedyi (hediyyesi) ile takvaya, takva ile de Allah'a ulaşmaktadır.

Kurban Bayramı günlerinde getirilen tekbirler "teşrik tekbirleri" diye isimlendirilmiştir. "Teşrik" cahiliyye döneminde kesilen kurban etlerinin kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulmasına denilmektedir. Böylece hacılar, hacda kesilen kurban etlerini güneş ve taşlar üzerinde kurutarak sonraları yemek üzere kendileri için saklamışlardır. Hacı teşrik tekbirlerini tekrarlarken, sonra kullanmak üzere kendisi için hangi iyi alışkanlıkları, hangi güzellikleri sakladığını, muhafaza ettiğini düşünmelidir. En azından hacca gelirken nasıl takva azığıyla geliyorsa, Mina'dan da geriye yine takva azığı götürmelidir. Allah için ve Allah'ın adıyla kesilen kurbanlar, zikir ve şükrün, tevazu ve teslimiyetin, dayanışma ve kardeşliğin bir göstergesidir.

Özellikle hacıların kurban etlerinden hemen hiç yemeden tamamının yoksul ülkelere gönderildiği günümüzde, hiç tanışmadığı Müslüman kardeşlerine karşı verdiği destek ve sosyal dayanışma haccın en hikmetli bir yönünü oluşturmaktadır. Faraza, ülkemiz hacılarının kurbanlarının, Afrika'da adını bile bilmedikleri bir Müslüman bölgede tüketilmesi ve onların gıyabi dualarını kazanmaları ne kadar güzeldir.

Hacının kurban ettiği koyun, inek, deve değil; heva ve hevesi, şehvetidir. Onun rızası için hepsini kurban etmeli ki bayramı yüreğinde, yakınlığı öz benliğinde hissedebilsin. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, kurbiyyet anıdır, Allah'a yakınlık bayramıdır.

Kurban Bayramı, çok uzak coğrafyalarda olsalar bile haccın anlamını yaşayanların bayramıdır. Burada bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığı güzellikleri gittikleri yerlere de taşıyacaktır. Kendi mekanlarında manevi bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz, terütaze kanlar olacaklardır.

Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimi hacılara hicret yolu, kimilerine ise hasret yolu gözükecektir. Allah için kesilen bu kurbanlardan akıtılan kanlar, kurban sahibinden de günahların döküldüğünü, "kirlerin giderildiğini" sembolize eder.

Hacı Allah için kurban keserken bunun Hz. İbrahim (as)'den kalma bir sünnet olduğunu, Allah yolunda en sevdiği yavrusunun kurban edilmesinden bir bedel olduğunu tefekkür eder. Allah'ın verdiği mal ve evlatların, Allah yolunda engel değil, tam tersine kendisini Allah'a yakınlaştıracak birer vesile olduğunu düşünür. Orada Allah için gönül rahatlığıyla herhangi bir canlıyı kurban ederken, memleketindeki çocuklarının da Allah yolunda olmaları, Allah'a yakın ve yaklaştırıcı olmaları için dua eder, hayatı boyunca da bunu gerçekleştirmek için gayret eder.

Tıraş Olmayı Anlamak:

"Allah'ım başlarını tıraş ettirenlere merhamet et!.." (Buhari, Hac, 127)

Önce şeytana taş atan, ardından Allah'a bir baş kurban eden hacı, daha sonra tıraş olmak süretiyle sembolik olarak kendi varlığının bir parçasını da kurban eder. Bu, bir taraftan, gerektiğinde saçını değil, canını da Allah yolunda vereceğini temsil ederken, başından dökülen her saç teli, adeta dökülen günahlarını simgeler.

Hz. Peygamber (asm), "Allah'ım! başlarını tıraş ettirenlere merhamet et." diye dua edince, sahabeden bazıları, "Saçlarını kısaltanlara da dua etseniz ey Allah'ın Resulü?" demişler, O da dördüncüsünde "Saçlarını kısaltanlara da..." diyerek onlar için de dua etmiştir. Sahabeden kimileri saçlarını tamamen kazımış, bazıları da saçlarını kısaltmıştır. (Buhari, Hac, 127)

Saçların tıraş edilmesi tevazuyu "başı açık-yalın ayak" diye tabir edilen muhtaç oluşu sembolize eder. Bu husus hanımlarda saçların uçlarından bir miktar alınmasıyla sembolize edilir.

24 Kabe, Allah'ın evi, Hz Adem'den bugüne kadar gelmiş ve kutsallık taşıyan bir mekan olduğu halde, neden sadece İslamiyet'te vardır?

Bilindiği üzere, Kâbe’yi -Hz. Âdem (as)’den sonra- Hz. İbrahim (as) ile oğlu Hz. İsmail (as) inşa etmiştir.  Hz. İbrahim (as)’in oğlu İsmail (as) bizzat Kâbe’nin bânisi olarak Hicaz’a yerleşmiş ve hayatta olduğu sürece orayı kutsal bir mekân olarak görmüş ve hep ziyaret etmiştir.

Hz. İsmail (as)’in çocukları olan Araplar da tarih boyunca ataları Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as)’in yolunu tâkip etmiş ve Kâbe’yi hep kutsal saymışlardır. Hz. İbrahim (as)’den beri geçerli olan -bazı yönleri bozulmuş da olsa- kendilerine intikal ettiği kadarıyla hac vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Bu adet ve ibadetlerinin Hz. Peygamber (a.s.m)’in zamanına kadar devam ettiğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Hz. İbrahim (as)’in diğer oğlu Hz. İshak (as) ise, Hicaz bölgesinde değil, Filistin/Kenan/Küdüs bölgesinde yerleştiği için, Kâbe’den uzak yerlerde ikamet ediyordu. Bu sebeple, onun çocuklarının Kâbe ile ilgili bir ibadet geleneğine sahip olmamaları normaldir. Kaldı ki, tarih boyunca, Hz. İbrahim (as)’in torunlarından peygamber olan kollarından gelen Yahudiler her zaman en üstün millet olduklarını düşündükleri için, amca oğulları olan Arapların kutsal mabetlerine bağlanmakla onların himâyesine girmeyi asla kabullenememiştir.

Hikmetli, ilahî kader zaman içerisinde Kâbe’den sonra yeryüzünde ikinci bir kutsal mabet olan Mescid-i Aksa’yı kendilerine bir kıble olarak inşa ettirince, bu ihtiyaçlarını da artık orada yerine getirme imkânını bulmuşlardır. Hatta zamanla, İsrailoğullarından olan Hristiyanlar -Ebrehe olayında olduğu gibi- Kâbe’yi yıkıp ortadan kaldırmayı bile düşünmüşlerdir.

Özetlersek, Yahudî ve Hristiyanlarda Kâbe’den söz edilmemesi, hem coğrafî uzaklıktan, hem de menfi rekabetten kaynaklanan bir tutum olabilir.

Kâbe kutsalı, Hz. İsmail (as)’in torunları olan Araplara mahsus kalması, en son peygamber Hz. Muhammed (a.s.m)’in dininde tam bir kutsal mâbet haline gelmesi de konunun ayrı bir hikmeti olarak değerlendirilebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

KÂBE

25 Kredi kartı ile taksitli olarak hacca ve umreye gitmek caiz mi? Kredi çekip hacca gitmenin caiz olmadığını okudum...

Faizli kredi çekmek caiz değildir. Bu bakımdan böyle bir para ile hacca gitmek doğru değildir. Kredi kartı ile taksitlendirerek hacca gitmek ise caizdir. Çünkü bunda her hangi bir faizli muamele uygulanmamaktadır.

Kredi kartı tek çeşit değildir; faizli olanı var, faizsiz olanı vardır. Gününde ödeneni var, geciktirileni var. Şayet kartla satın aldığınız malın parasını (sözleştiğiniz) günü geçirmeden öderseniz, faize düşmeden ödemiş olursunuz. Böylece kredi kartınızdan gelen bir mahzur söz konusu olmaz.

Kartın borcunu gününde ödemez de geciktirirseniz, elbette borcunuzu faizli ödemek zorunda kalırsınız. Böylece kartınızın mahzuru söz konusu hale gelmiş olur. Bütün mesele, karta tanınan faizsiz ödeme müddetinin geçirilmemesinde, geç kalıp da faiz ödemek zorunda kalınmamasındadır. Faiz ödemeden kullanıyorsanız, mahzuru yok. Faiz ödeyerek kullanırsanız mahzuru çok.

26 Cahiliye diye adlandırılan dönemde hac yapılıyordu. Bu hac hangi din üzere, nasıl ve ne zaman yapılıyordu?

Haccın sebebi olan Kâbe, Hz. İbrahim (as) ve oğlu Hz. İsmâil (as) tarafından Mekke’de yapılmıştır. İnşâat tamamlandıktan sonra Cibrîl (as), tavâfın ve hac ibadetinin nasıl yapılacağını amelî olarak onlara göstermiş, Hz. İsmâil (as) de Hicaz halkına öğretmişler. Ancak, Hz. İbrâhim (as)’in tebliğ ettiği dini hükümler zamanla unutulmuş, Mekke putperestliğin merkezi olmuştur. Hz. İsmâil (as)’in öğrettiği hac usûlü yavaş yavaş değişmiş yerini putperestlerin haccı almıştır.

Cahiliyye dönemindeki putperestler de Kabeyi tavaf edip Hac yapmaktaydılar. Câhiliye döneminde Mekke şehir devleti on üye­li bir meclis tarafından idare ediliyor, ay­rıca dört yabancı kabile de hac yöneti­mine katılıyordu. Resûl-i Ekrem (asv)'in men­sup olduğu Hâşimiler rifâde, sikâye ve Kabe eminliği, Benî Abdüddâr Kabe ve Dârünnedve'nin anahtarlarının muhafa­zası, Benî Nevfel hacılara harcanmak üze­re toplanan vergilerin idaresi, Benî Sehm Kabe'ye yapılan adakların muhafazası ve Benî Kinâne de haccın daima aynı mev­sime rastlaması için takvimde yapılan nesî' ile meşgul olurlardı. Benî Gavs ile Benî Advân ise Arafat'ta ve Müzdelife'de hacılarla ilgilenirlerdi.

Kabe'yi ta­vaf, umre, Arafat ve Müzdelife'de vakfe, kurban kesme gibi âdetler devam ettiril­mekte, hac putperest gelenekleriyle birlik­te sürdürülmekteydi. Umre, nesî' yoluyla hurma mevsimine rast getirilen receb ayında yapılır, Kabe'nin ziyaret edilmesi ve Safa İle Merve arasında yedi defa koşul­ması ile tamamlanırdı. Müşrikler, haccı her yıl bahar mevsimine denk düşürmek için iki veya üç yılda bir tekrarlanan nesî' ile ayların yerlerini değiştirdiklerinden tö­renler, asıl zamanı olan Zilhicce yerine baş­ka aylarda yapılır, ancak yirmi dört yılda bir gerçek Zilhicceye rastlardı.

Hacı aday­ları, hac mevsiminin başlatıldığı ayın ilk günü ihramlı olarak Ukâz panayırına, yir­mi gece burada kaldıktan ve alışveriş yap­tıktan sonra Mecenne panayırına ve on ge­ce de burada kaldıktan sonra, arkasından gelen ayın hilâli ile birlikte Zülmecâz pa­nayırına giderler ve burada sekiz gece ka­lıp terviye günü Zülmecâz'dan ayrılarak arefe günü Arafat'a çıkarlardı. Arefe gü­nü "hille"den olanlar (Kureyş ve müttefik­leri dışındaki kabileler) Arafat'ta, "hums" sınıfından olanlar ise (hac ve Kabe ile ilgili çeşitli imtiyazlara sahip Kureyş ve müt­tefiklerinden meydana gelen kabileler) Harem bölgesi içindeki Nemîre'de hazır bulunurlar ve güneş ufka yaklaşıncaya ka­dar buralarda kalıp sonra Müzdelife'ye akın ederlerdi. O gece Müzdelife'de geçi­rilir, ertesi gün fecirden önce vakfeye baş­lanıp güneş yükselinceye kadar devam edilir, arkasından da Mina'ya doğru ha­rekete geçilirdi; Arafat ve Mina günlerin­de alışveriş yapılmazdı. Mina'da yerine getirilmesi gereken, üç gün müddetle şeytan taşlama ve ayrıca kurban kesme menâsiki tamamlandıktan sonra çeşitli toplantılar düzenlenir, şiirler okunur ve kabileler atalarıyla övünürlerdi. Bu âdet,

"Hac menâsikini bitirince atalarınızı zik­rettiğiniz gibi, hatta ondan daha fazla Al­lah'ı zikredin." (Bakara, 2/200)

mealin­deki âyetle kaldırılmıştır.

Ziyaretçiler Mina'dan Mekke'ye geldikle­rinde şehir halkının evlerinde kalır ve buna karşılık onlara bazı hediyeler verirlerdi. Câhiliye devrinde Araplar Kabe'yi ellerini bir­birine kenetleyerek el çırpıp ıslık çaldıklarını söylemektedir ve humsa mensup iseler elbiseleriyle, hilleye mensup iseler -tavafı günah işledikleri elbiselerle yap­mak istemediklerinden- eğer humstan birinin elbisesini ödünç olarak veya para ile alamazlarsa çıplak tavaf ederlerdi.

Tefsirlerde,

"Onlar bir kötülük yaptıkları zaman, 'Babalarımızı bu yolda bulduk, Al­lah da bize bunu emretti.' derler. De ki, Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bil­mediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"(A'raf, 7/28) 

mealindeki âyetin Kabe'yi çıplak tavaf edenlerle ilgili olduğu belir­tilmektedir. Eğer hille mensubu, üzerindekinin dışında sırf Kabe'yi ziyaret sıra­sında kullanmak amacıyla daha önce gi­yilmemiş başka bir elbise getirmişse ta­vafını onunla yapar, sonra çıkarıp orada bırakır ve "lekâ" denilen bu elbiseye el sürülmez, çürümeye terkedilirdi. Temiz elbise bulamamış hilleye mensup kadınların da avret mahallerini elleriyle ka­patarak çıplak katıldıkları tavaf bittikten sonra Safa ile Merve arasında sa'y ya­pılırdı. Arkasından İsâf'ın putunun (heykel) yanında kurbanlar kesilir, kanın­dan Kabe'nin duvarlarına sürülürdü; kurban kesenler bu etlerden yemezlerdi. Daha sonra her kabile hangi tanrı için ih­rama girmiş ve telbiye getirmişse onun putunu ziyaret eder, yanında tıraş olur ve ihramdan çıkardı. Câhiliye Arapları Kabe dışında Lât, Menât, Uzzâ gi­bi tanrıların tapmaklarını, ileri gelenlerin kabirlerini ve dikili taşları da (ensâb) tavaf eder ve buna "devâr" derlerdi.

Hacılara su ve yemek ikram etme âde­ti {sikâye, rifâde), çok eski devirlerden beri devam ediyordu. Câhiliye döneminde ri­fâde geleneğini sürdürebilmek için önce­leri halktan vergi toplanırdı; daha sonra bu işi şeref kazanmak isteyen zenginler üst­lendi. İlk defa deve etinden yemek yaptı­rıp hacılara dağıtan kişinin Amr b. Luhay olduğu rivayet edilir; onun hacılara elbi­se dağıttığı da bilinmektedir. Kusay za­manında Kabe yakınlarında, civardaki tat­lı su kaynaklarından develerle getirilen su­ların muhafaza edildiği deriden yapılmış su depolan vardı. Zemzem Kuyusu Hz. Peygamber (asv)'in dedesi Abdülmuttalib ta­rafından tekrar açıldıktan sonra, sikâye gö­revi tamamen buradan sağlanan sularla yerine getirildi. Abdülmuttalib develerini sağar ve bunları bal ile karıştırıp zem­zemle beraber hacılara dağıtırdı; üzümle zemzemi karıştırıp dağıttığı da olurdu.

İslâmiyet'in zuhuru sırasında sikâye ve rifâde işini Ebû Tâlib yürütüyordu; ancak daha sonra malî durumu bozulduğu için küçük kardeşi Abbas'a bıraktı. Abbas bu görevi Mekke'nin fethine kadar kesintisiz sürdürdü; fethin arkasından Resûl-i Ek­rem (asv) kısa bir süre için sikâye ve rifâdeyi on­dan aldıysa da daha sonra yine kendisine verdi. Hz. Peygamber 9 (631) yılında Hz. Ebû Bekir (ra)'i hac emîri olarak görevlendir­di ve ona yemek için bir miktar malzeme verdi. Veda haccında ise bu işi bizzat ken­disi üstlenmiş, dolayısıyla vefatından son­ra yerine gelen halifeler de bunu bizzat yü­rütmüşlerdir.

Mekke'nin fethinden sonra Kabe'nin içinde ve etrafında yer alan putlarla bir­likte Hz. İbrahim (as)'in tebliğ ettiği hac ibadetinde bulunmayan şirk unsurları da ta­mamen temizlenmiştir. Hums mensup­ları kendilerine birtakım imtiyazlar tanı­yıp, "Biz ehl-i Haremiz, Kabe'nin bakıcıla­rıyız." diyerek Arafat'ta vakfe yapmazlar­dı. Ancak,

"Sonra insanların -sel gibi- akın ettiği yerden (Arafat) siz de akın edin. Al­lah'tan mağfiret dileyin. Gerçekten Allah çok affedici ve esirgeyicidir." (Bakara 2/ 199)

mealindeki âyetle bu ayrıcalık kaldırılmıştır. Arafat ve Mina'dakİ ticaret yasa­ğı da,

"Rabbinizden -ticaret yaparak- rızık aramanızda size herhangi bir günah yoktur." (Bakara 2/198)

mealindeki âyetin inzali üzerine son bulmuştur. Hacdan ön­ce kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırlar ise bir müddet daha de­vam etmiş, ancak II. (VIII.) yüzyılın sonları­na doğru çeşitli sebeplerle bunlardan vaz­geçilmiştir.

İslâmiyet'in doğuşundan son­ra hille ehli Safa ile Merve arasında yapı­lan sa'y vecîbesini, burada bulunan putla­ra karşı yapıldığı, dolayısıyla Câhiliye âdetlerinden olduğu ve hac menâsikine gir­mediği gerekçesiyle yerine getirmiyorlardı. Bunun üzerine,

"Safa ile Merve şüp­hesiz Allah'ın şiârlanndandır. Her kim hac veya umre yaparak Beytullah'ı ziyaret ederse Safa ile Merve arasında tavaf (say) yapmasında bir günah yoktur. Kim gö­nüllü olarak bir hayır yaparsa şüphesiz Al­lah -onu- bilir, karşılığını verir." (Bakara 2/158)

mealindeki âyet indi ve böylece sa'yin hac menâsikinden olduğu açıkla­narak, bu hususta zihinlerde beliren şüp­heler giderildi.

Kabe'yi çıplak tavaf etme ve hille mensupları tarafından Harem sı­nırları içine sokulan yiyecek ve içeceklerle koyuna getirilen yasak İse,

"Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde elbiselerini­zi giyin. Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyi­niz. Zira Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için yarattığı ziyneti (el­bise) ve güzel (helâl) azıkları kim haram kıl­dı! De ki: Onlar dünya hayatında -inanma­yanlarla birlikte- inananlar içindir. Kıya­met gününde ise yalnız müminlere ait­tir." (Bakara 2/158)

mealindeki âyet­lerle ve Hz. Peygamber (asv)'in hicretin 9. yı­lında verdiği,

"Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapmayacak, kimse Beytullah'ı çıp­lak tavaf etmeyecektir." (Buhârî, Hac, 67)

emriyle ortadan kaldırıldı. (Diyanet İ.A. Hac. Md.)

27 Hacca gidenlerin tüm günahlarının affedileceği sözü nasıl anlaşılmalıdır? Zengin olan insan hacca giderek önceki günahlarından kurtuluyor. Bu ahirette de paranın geçmesi demek olmuyor mu?

Konuyla ilgili bazı hadisler şöyledir:

“Kim Allah için hacceder de kötü söz ve davranışlardan sakınır ve günahlara sapmazsa -kul hakları hariç- annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlardan arınmış olarak döner.” (Buhari, Hac, 4)

"Makbul haccın karşılığı cennetten başka bir şey değildir. Umre de diğer bir umre ile arasındaki günahları siler."(Nesai, Menasik,3-5; Müslim, Hac, 437; İbn-i Mace, Menasik, 3)

"Amellerin hangisi daha faziletlidir?" şeklindeki bir soruya Peygamberimiz (asm):

"Allah ve Rasûlüne iman." şeklinde cevap vermiş;

"Sonra hangisi?" diye sorulunca;

"Allah yolunda cihad." buyurmuş,

"Sonra hangisi?" denince;

"Makbul hac!.." diye cevap vermiştir."(Buhari, Hac, 4; Nesai, Menasik, 4)

"Haccedenler ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. Kendisine dua ederlerse, dualarını kabul eder, bağışlanma dilerlerse onları bağışlar." (İbn-i Mace, Menasik, 5)

"Hac ve umreyi art arda yapınız. Çünkü bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşün pasını giderdiği gibi fakirliği ve günahları yok eder." (Tirmizi, Hac, 2; Nesai, Menasik, 6; İbn-i Mace, Menasik, 3)

Bu ve benzeri hadislerde geçen müjdelerin gerçekleşmesi bazı şartlara bağlıdır. Nitekim "Kim Allah için hacceder de kötü söz ve davranışlardan sakınır ve günahlara sapmazsa" ve "Makbul hac" gibi kayıtlardan bunu anlamak mümkündür.

Hadis kitaplarında geçen bu gibi sözlerin bazıları zayıf olabilir. Ancak yukarıda verdiğimiz bazı hadisler gibi güvenilir olanları da vardır. Bu nedenle bu gibi sözlerin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durmak istiyoruz:

1.  Bir kaide vardır: Bir söz mutlak söylendiğinde en mükemmeli anlaşılır. Örneğin “insan” denilince akla Peygamberimiz (a.s.m.) gelir. Fizikçi denilince en meşhuru aklımıza gelir. Bunun gibi, "şu ibadeti yapan şu sevabı alır" sözünden aklımıza ilk gelecek olan, o ibadetin zirvesidir, en son neticesidir. Yani bu ibadetin en mükemmel sonucu budur, anlamına gelmektedir.

2. Her sözün bazı şartları vardır. Örneğin bir arabanın katalogunda 200 km/saat  hız yapabileceği yazılı olsun. Sadece bunun yazılmış olması o arabanın her zaman ve her sürücünün 200 km/saat yapacağı anlamına gelmez. Stabilize bir yolda, benzinine su karışmış, ön düzeni bozuk, gece vakti farları yanmayan veya başka yere bakan, üstelik de şoförü acemi olan bir araba aynı hızı yapmayınca, bu sözün yanlış olduğu anlamına gelmez. Tam tersine söz doğrudur, ama bazı gerekli şartları yerine getirilmediği söz konusudur. Bu nedenle araba bize fayda verecektir, fakat istediğimiz hıza ulaşamayacaktır. Bunun gibi, biz de Allah’ın yarattığı mükemmel ve canlı bir arabayız. Bu arabanın farları olan gözler, yedikleri, içtikleri, gezdikleri, düşündükleri, ayakları gibi her şeyiyle mükemmel olacak ki o duayı okuduğu zaman o neticeyi alabilsin. Demek ki söz doğrudur; ancak o şartları yerine getirmek kaydıyla.

3. “Her çekirdek bir ağaçtır.” sözü doğrudur. Ancak her çekirdek bir ağacın programını taşıdığı halde şartlarına uyarak ekilmezse ağaç olamaz. Bunun gibi her dua da insanı Allah’a götüren ve günahlarının silinmesine sebep olan bir sır vardır. Ancak çekirdek gibi olan bu sırrın açılması için de bazı şartlar lazımdır. İman, ibadet, niyet ve haramlardan sakınma gibi şartları yerine getiren onu ağaç gibi açacaktır. Geçmiş günahlarının silinmesine vesile olacaktır. Yoksa çekirdek olarak kalacak ve neticeye ulaşamayacaktır. Hatta hayatını yanlış yerde harcadığı için aynı zamanda sorumlu da olacaktır.

Demek ki hacca giden her insanın bütün günahlarının affolunması yolu açıktır. Ancak yukarıdaki şartlara uyulduğu takdirde ve her hacının veya umrecinin durumuna göre günahlarının tamamı veya bir kısmı bağışlanmaktadır.

28 Umre ile ilgili hadis-i şerif veya ayet yazar mısınız?

"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın." (Bakara, 2/196)

Enes b. Mâlik (r.a)'ten rivayete göre şöyle demiştir:
 
"Nebî (s.a.s) dört defa umre yapmıştır. Veda haccı ile birlikte olan dışında, diğerleri Zi'lka'de ayında yapılmıştır. Bunlar: Hudeybiye umresi, ertesi yıl yapılan umre, Huneyn ganimetlerinin bölüştürüldüğü zaman Cirâne'den yapılan umre ve Veda haccı sırasında yapılan umre." (Buhârî, Meğâzî, 35; Müslim, Hac, 217, 220; Ebû Dâvud Menâsik, 79; Ahmed b. Hanbel, I, 246, 321, II, 39, III, 134).

Bu dört umre şunlardır:

1) Hudeybiye umresi: Bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi niyet edilip ihrama girildiği halde, Mekke müşriklerinin izin vermemesi yüzünden yapılamamış ve Hudeybiye sulh anlaşması gereğince ertesi yıla bırakılmıştır.

2) Umretü'l-kaza: Yukarıda açıkladığımız bu umre hicretin yedinci yılında yapılmıştır. Buna Umretü'l kazıyye ve Umretü's-sulh adları da verilir.

3) Huneyn ganimetlerinin paylaştırılmasından sonra Ci'râne'den gelip yapılan umre.

4) Veda haccı ile birlikte yaptığı umre (İbn Sa'd Tabakât, II,170 vd.; Ahmed b. Hanbel, III,134; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul 1981, XIV, 329 vd.). (Hamdi DÖNDÜREN)

"Umre, ikinci bir umreye kadar olan günâhlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir." (Nesaî, Hac, 3, Zekat, 49, İmân, 1; Dârimî, Menâsik, 7, Salât, 135; Tirmizî, Hac, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 387, III,114, 412, IV, 342).

"Hac ve Umre yapanlar Allah'ın misafirleridir. O'ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir. Af isterlerse, onları affeder." (İbn Mâce, Menâsik, 5).

Hadiste şöyle buyurulur:
 
"Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün; demir, altın ve gümüşün pasını yok ettigi gibi, fakirliği ve günâhları yok eder. Mebrûr haccın sevabı ancak cennettir."
(Tirmizî, Hac, 2; Nesâî, Hac, 6; İbn Mâce, Menâsik, 3).

İlave bilgi için tıklayınız:

HAC...

UMRE...

Ramazan’da umreye gitmek...

29 Borç para ile hacca gidilir mi?

Bir Müslüman'ın hac ibadetiyle yükümlü olması için, sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı ve büluğ çağına erişmiş olması gerekir. Bu itibarla servet yönünden haccetme imkanına sahip olmayan kişilerin borçlanarak hacca gitmeleri gerekmez; ancak, borçlanarak hacca gitmeleri halinde, hac ibadeti geçerli olur ve kendilerinden hac görevi düşer.

Diğer taraftan, haccın kendilerine farz olması için gerekli bütün şartları taşıdığı halde, hac mevsiminde hazır parası bulunmayan ve borç aldığı takdirde bunu daha sonra rahatlıkla ödeme gücüne sahip olan kişilerin, bu görevi bir an önce ifa etmeleri için borç alarak hacca gitmeleri uygun olur.

30 Hac ibadeti yaparken, farz tavafı yapılması gerekirken, onun yerine veda tavafına niyet ederek yapılan tavaf yeterli olur mu? Herhangi bir ceza ya da tavafın yeniden yapılması gerekir mi?

Hacla ilgili olarak "kudüm tavafı", "ziyaret tavafı" ve "veda tavafı" olmak üzere ÜÇ tavaf vardır:

Kudüm Tavafı, Mekke'nin dışından gelenlerin yaptığı ilk tavaf olup, yapılması sünnettir.

Ziyaret Tavafı, haccın iki rüknünden biri olup, yapılması farzdır. Arafat vakfesinden sonra yapılan bu tavafa, ifada tavafı da denir. Zamanı, Kurban Bayramının ilk günü başlar. Bayramın ilk üç günü içerisinde yapılması daha iyidir.

Veda Tavafı, Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların, Mekke'den ayrılmadan önce yapmaları gereken en son tavaftır. Yapılması vaciptir.

Tavafta niyet esas olmakla birlikte bu tavafın kudüm tavafı mı, ziyaret tavafı mı yoksa umre ya da veda tavafı mı olduğunu tayin etmek gerekmez; mutlak tavafa niyet yeterlidir.

Ziyaret tavafından önce veda tavafı yapılmaz. Şayet yapılırsa bu tavaf ziyaret tavafı sayılır. Bu itibarla haccınız tamam olmuştur.

Ancak veda tavafı Hanefilere göre vacip olduğundan, ayrıca yapılması gerekir. Terkinden dolayı dem yani kurban gerekir. Bununla birlikte kişi ülkesine dönmüş ise veda tavafının sünnet olduğu görüşünde olan alimlerin kavlince amel edilir ve bu kişiye bir şey gerekmez.

31 Neden hac farz kılınmıştır? Bu sadece o bölgeye gelen peygamberin o bölgenin maddi açıdan gelişmesini sağlamak için uydurduğu bir şey mi?

Allah’a ve gönderdiği dine inanan insanın, Yaratıcısına karşı sorumluluğu “ibadet” kavramıyla ifade edilir.

İbadet, en geniş anlamıyla, mü’minin bütün hayatını, Allah’ın arzu ettiği şekilde tanzim etmesi iken, dar anlamıyla da namaz, oruç, zekat, hac ve kurban gibi çeşitli şekillerde Yüce Allah’a yöneliştir. Her bir ibadetin kendine has bazı özellikleri ve hikmetleri olup, bunların bilinerek yapılması o ibadetleri daha da anlamlı kılar. Özellikle, neredeyse tamamı sembolik eylemlerden oluşan haccın, tarihî, ahlâkî ve kültürel boyutlarının bilinmesi, hikmetlerinin ortaya konulması, haccın ruhunun yakalanabilmesi açısından çok önem arz etmektedir.

Allah’ın emrettiği her şeyde şüphesiz insanların dünya ve ahiret hayatı için pek çok hikmetler vardır. Bu şaşmaz gerçeğe göre haccın da pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

Her insan yaratılışı gereği Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır.

Hac; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki farkı gözetmeksizin aynı amaç ve gayeleri taşıyan milyonlarca Müslümanı bir araya getirerek eşitlik ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluşturur. Bu, lafta kalan kuru bir iddiadan ibaret değildir. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar aynı kıyafetler içinde, aynı mahrumiyetleri yaşayarak, aynı güçlüklere katlanarak, aynı şartlarda hareket ederek fiili bir eşitlik ve kardeşlik eğitiminden geçerler. Trilyonlara hükmeden bir zenginle geçimini zor karşılayan bir fakire aynı kıyafet içinde Arafat’ta beraberce el açıp dua ettiren ve Kâbe’nin etrafında yan yana tavaf ettiren hac ibadeti, insanlara makam, mevki, mal mülkle böbürlenmemeyi, İslâm kardeşliği içinde tanışıp kaynaşmayı ve mahşeri unutmamayı öğretir.

İslâm Dininin doğup yayıldığı, vahyin indiği, Hz. Peygamber (asv) ve Ashabının bin bir güçlük ve sıkıntılar içinde mücadeleler verdiği ve Hz. Adem (as)’den beri bazı peygamberlerin uğrak yeri olmuş kutsal toprakları görmek, müminlerin dini duygularını güçlendirir, İslâm’a bağlılıklarını artırır.

Dünyanın dört bir tarafından gelen, renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı binlerce Müslümanın birbirleriyle kaynaşması ve görüşmesi sağlanmış olur. Bu durum Müslümanların birbiriyle irtibat kurmalarına, birbirlerinin dertlerinden haberdar olmalarına ve hatta ticari bağlantılar kurmalarına imkan sağlar.

Hac ibadetiyle Müslüman, Yüce Allah’ın kendisine lütfettiği sağlık, yetenek, mal ve mülk gibi dünyevi nimetlerin şükrünü eda etmiş olur.

Hac yapan Müslümanlar sabır, tahammül, sıkıntılara katlanma, güçlüklere göğüs gerebilme, büyük kalabalıklarla aynı anda hareket ederek aynı şeyleri yapabilme, yardımlaşma, dayanışma ve belli kurallara adapte olabilme... gibi ahlaki özelliklerini geliştirirler.

Hac, Müslümanlarda ömür boyu silinmeyecek derin hatıralar bırakır. Bu hatıralar; müminin hacdan sonraki yaşamında istikametini kaybetmemesine hizmet eder. Hac, müminin hayatında adeta bir dönüm noktası oluşturur.

Arafat gibi mahşerin örneğini oluşturan bir yerde Allah’a el açıp yalvaran ve günahlarından sıyrılan bir Müslüman bir daha kolay kolay eski işlediği günahlara dönmek istemez. Bu yönüyle hac, günahkar Müslümanlar için bir arındırma ve iyileştirme işlemi görür.

Hac sayesinde Müslümanlar arasında güzel etkileşimler meydana gelir. Müminler birbirlerinden güzel hasletler alırlar. Fikirlerinde müspet anlamda önemli değişmeler olur. İnsanları birbirinden uzaklaştıran ırkçılık gibi olumsuz düşüncelerin törpülenmesi sağlanır.

Kısaca haccın, başka ibadetlerde olmayan kendine özgü pek çok hikmetleri, ahlâkî, sosyal, ekonomik ve psikolojik yararları vardır. Yukarıda yalnızca bunlardan bazıları zikredilebilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hac sırasında tavafta yedi defa dönmenin hikmeti nedir? Tavafın anlamı nedir?

32 Maddi durumum müsait değil, banka kredisiyle hacca gidebilir miyim?

Haram para ile hacca gidenin haccı Hanbeli’de sahih olmaz, diğer üç mezhepte, günahkâr olsa da haccı sahih olur, yani hac borcundan kurtulur.

Haram para ile hacca gidilmez. Gidilirse, hac sahih olursa da, hacdan hasıl olacak sevaba kavuşulmaz.

Bilindiği gibi, kabul olunmuş bir hac, insanın kul hakkıdışındaki bütün günahlarının silinmesine yetiyor. İnsan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için asgari şu beş şarta riayet etmesi gerekiyor:

1. Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi, O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.

2. Tertemiz (tayyib) bir para ile hacca gitmek.

3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak,

4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak,

5. Haccı diğer zahir ve batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.

İşte böyle bir haccın, bütün günahları sildikten sonra insana kazandıracağı sevabın miktarını da ancak Allah bilir. Bu şartlarda ne derece eksiklik olursa haccın sevabında da o derece azalma olur. Hatta bazılarının hacları, farziyeti üzerlerinden düşürmekten başka bir işe yaramaz. Bazılarının ki ise bunu bile yapamayıp sahibine günah dahi kazandırır. Bundan dolayıdır ki, malına haram karışan ya da şüphelilik bulunan zenginlerin hacca borç para alarak gitmeleri ve borçlarını döndükten sonra kendi mallarından ödemeleri tavsiye olunmuştur.

Bununla beraber Imam Gazalî şu tavsiyede de bulunmuştur:

"Haram ya da şüpheli malla hacca giden, hiç olmazsa yiyeceğinin tertemiz helaldan olmasına çaba göstersin. Bunu bütün hac süresi boyunca yapamazsa ihrama girdiği andan çıkacağı anâ kadarki sürede yapmaya çalışsın. Onu da başaramazsa Arafe günü için yapmaya uğraşsın. Bunu da yapamazsa böyle bir malla hac yapmak zorunda kaldığı için her an korku üzüntü ve pişmanlık duysun, umulur ki, rahmet nazarları Arafat'da ona da çevrilir." (Hüseyin el-Mekkî, Irsâdü s-sârî, 3).

33 Umre için ihrama girme, Mikat bölgeleri ve Tenim Mescidi hakkında bilgi verir misiniz?

Mekke çevresinde ihrama girmek için belirlenmiş noktalar vardır. Bunlardan her birine "mikat" denir. Mikat sınırlarının dışından hacca veya umreye gelenler, bu sınırları ihramsız olarak geçemezler. Buna göre:

a. Doğrudan Mekke’ye gidecek olan hacı adayları, uçaklar Cidde’ye indiği ve Cidde de mikat sınırları içinde bulunduğundan, uçağın kalkacağı havalimanında veya evlerinde ihrama girerler. Gerektiğinde uçak mikat sınırını geçmeden uçak içinde de girilebilir. Ancak pratikteki zorluğu sebebiyle uçakta ihrama girme tercih edilmemelidir.

b. Hacdan önce Medine’ye gidecek olan hacı adayları, Medine’de kaldıkları evlerde veya Mekke yolu üzerinde Medine’ye 11 km. uzaklıkta bulunan "Zül-Huleyfe" (Ebyâr-i Ali)’ de ihrama girerler.

Hac veya umre yapacak olanların mikat sınırını ihramsız olarak geçemeyeceklerini belirtmiştik. Mikat sınırını ihramsız olarak geçtikten sonra ihram giyenlere ceza gerekir. Bu durumda olanlar henüz hac ve umre ile ilgili görevlerden birini yapmadan, herhangi bir mikat sınırına dönerek yeniden ihrama girerlerse ceza düşer.

İlave bilgi için tıklayınız:

- İHRAM

- MÎKÂT

34 Haccın faydaları ve hikmetleri hakkında bilgi verir misiniz?

Allah’ın emrettiği her şeyde şüphesiz insanların dünya ve ahiret hayatı için pek çok hikmetler vardır. Bu şaşmaz gerçeğe göre haccın da pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

Her insan yaratılışı gereği Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir.

Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır.

Hac; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki farkı gözetmeksizin aynı amaç ve gayeleri taşıyan milyonlarca Müslümanı bir araya getirerek eşitlik ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluşturur.

Bu, lafta kalan kuru bir iddiadan ibaret değildir. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar aynı kıyafetler içinde, aynı mahrumiyetleri yaşayarak, aynı güçlüklere katlanarak, aynı şartlarda hareket ederek fiili bir eşitlik ve kardeşlik eğitiminden geçerler. Trilyonlara hükmeden bir zenginle geçimini zor karşılayan bir fakire aynı kıyafet içinde Arafat’ta beraberce el açıp dua ettiren ve Kâbe’nin etrafında yan yana tavaf ettiren hac ibadeti, insanlara makam, mevki, mal mülkle böbürlenmemeyi, İslâm kardeşliği içinde tanışıp kaynaşmayı ve mahşeri unutmamayı öğretir.

İslâm Dininin doğup yayıldığı, vahyin indiği, Hz. Peygamber (asm) ve ashabının bin bir güçlük ve sıkıntılar içinde mücadeleler verdiği ve Hz. Adem (as)’den beri bazı peygamberlerin uğrak yeri olmuş kutsal toprakları görmek, müminlerin dini duygularını güçlendirir, İslâm’a bağlılıklarını artırır. Dünyanın dört bir tarafından gelen, renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı binlerce Müslümanın birbirleriyle kaynaşması ve görüşmesi sağlanmış olur. Bu durum Müslümanların birbiriyle irtibat kurmalarına, birbirlerinin dertlerinden haberdar olmalarına ve hatta ticari bağlantılar kurmalarına imkan sağlar.

Hac ibadetiyle Müslüman, Yüce Allah’ın kendisine lütfettiği sağlık, yetenek, mal ve mülk gibi dünyevi nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Hac yapan Müslümanlar sabır, tahammül, sıkıntılara katlanma, güçlüklere göğüs gerebilme, büyük kalabalıklarla aynı anda hareket ederek aynı şeyleri yapabilme, yardımlaşma, dayanışma ve belli kurallara adapte olabilme... gibi ahlaki özelliklerini geliştirirler. Hac, Müslümanlarda ömür boyu silinmeyecek derin hatıralar bırakır. Bu hatıralar; müminin hacdan sonraki yaşamında istikametini kaybetmemesine hizmet eder.

Hac, müminin hayatında adeta bir dönüm noktası oluşturur. Arafat gibi mahşerin örneğini oluşturan bir yerde Allah’a el açıp yalvaran ve günahlarından sıyrılan bir Müslüman, bir daha kolay kolay eski işlediği günahlara dönmek istemez. Bu yönüyle hac, günahkar Müslümanlar için bir arındırma ve iyileştirme işlemi görür. Hac sayesinde Müslümanlar arasında güzel etkileşimler meydana gelir.

Hacda müminler birbirlerinden güzel hasletler alırlar. Fikirlerinde müspet anlamda önemli değişmeler olur. İnsanları birbirinden uzaklaştıran ırkçılık gibi olumsuz düşüncelerin törpülenmesi sağlanır. Kısaca haccın, başka ibadetlerde olmayan kendine özgü pek çok hikmetleri, ahlâkî, sosyal, ekonomik ve psikolojik yararları vardır. Yukarıda yalnızca bunlardan bazıları zikredilebilmiştir.

* * *

NOT: Dr. M. Selim Arık'ın "Hac ve Umrenin Hikmetleri" isimli şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:

Hac, kelime olarak “Allah’a yönelme, günahlardan arınma, Hak yolunda feragat gösterme ve meşakkatleri göğüsleme”1 mânâlarına gelmektedir. Dinî kavram olarak da “Kâbe ve civarındaki kutsal olan özel yerleri, belirli vakit içinde, usûlüne uygun olarak ziyaret etme” anlamını taşımaktadır. Umre ise, hac günleri dışında Kâbe’ye yapılan ziyareti ifade etmektedir. Umre, senenin her zamanında yapılabilen ve Hanefî âlimlerine göre, ömürde bir defa yapılması sünnet-i müekkede olan bir ibadettir.2 Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de

وَلِلَّهِ عَلىَ النَّاسِ حِجُّ البَيْتِ مَنِ اسْتطاَعَ إلَيْهِ سَبِيلاً “Gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi ziyaret etmeleri, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”3

buyurmaktadır. Dolayısıyla sağlık ve servet yönünden haccetme imkânına sahip Müslümanların ömürlerinde bir defa haccetmeleri farzdır.

Hac, sahih rivayete göre hicretin 9. yılında farz kılınmış Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de h. 10. yılda hac farizasını eda etmiştir. Yine râcih görüşe göre Umre’ye “Hacc-ı Asgar” (küçük hac); hac mevsimindeki hacca veya Hz. Peygamber’in haccına “Hacc-ı Ekber” (büyük hac) denilmektedir. Halk arasında söylenilen Arefe günü Cuma’ya rastlayan hac mevsimine, “Hacc-ı Ekber” denilmesi ise sahîh bir kaynağa dayanmamaktadır.

Enes b. Mâlik (r.a) Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) dört umre yaptığını haber vermiştir. Bu umreler şöyledir:

1) Hicrî 6. yıldaki Hudeybiye umresi ki müşrikler Müslümanları Mekke’ye katmamışlardı. Buna aynı zamanda engelleme mânâsına gelen “ihsar” da denir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Naciye b. Cündüb ile hedy kurbanlarını Harem bölgesine (Mekke’ye) göndermiş, kurbanlar kesildikten sonra (veya bir rivayette kurbanlar Hudeybiye’de kesildikten sonra) ashab traş olup ihramdan çıkmış ve böylece umre sevabını almışlardır.

2) Hudeybiye kaza umresi ki, anlaşma gereği bir yıl önce yapılamayan umre ertesi yıl yapılmıştır.

3) Hicrî 8. yıl Huneyn ganimetlerinin taksimi senesi Ci’rane’den ihrama giyilerek yapılan umredir.

4) Hz. Peygamber’in Veda haccı ile yaptığı umredir ki, bu aynı zamanda hacc-ı kırandır.4

Ayrıca İmam Malik, umrenin bir yıl içinde birden fazla yapılmasını mekruh saymıştır. Çünkü ona göre umre bütün insanlara her sene için bir kere olmak üzere sünnet-i kifayedir.5

Hz. Âdem ve Hz. İbrahim Hatıraları

Hac, öncelikle o şerefli yerlerde büyük peygamberleri hatırlama ve hatıralarını yâd etme yönüyle özel bir davettir. Çünkü insanlığın atası olan Hz. Âdem (as) ve eşi Hz. Havvâ Validemiz Cennet’ten çıkarıldıktan sonra o mukaddes yerlerde Allah’ın kapısına sığınarak uzun müddet ağlamışlar, dua ve tövbede bulunmuşlardır. Bunun neticesi olarak tövbeleri Arafat’da kabul olmuştur.

Yine Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu Hz. İsmail (a.s) ile eşi Hz. Hâcer’le beraber Allah’ın emrine uyarak ve O’ndan gelen meşakkatli imtihana sabrederek, orada en büyük şerefi kazanıp Allah’ın rızasına ulaşmışlardır. Nitekim bugün onların hatırasına hac ve umre menasiki olarak Safa ile Merve arasındaki sa’y bunu hatırlatmaktadır. Çölün ortasındaki zemzem suyu Cenâb-ı Hakk’ın kullarına karşı merhametini ve lütfunu göstermektedir.

Yine Hz. İbrahim’e en sevgili oğlu Hz. İsmail’in kurban edilmesi Allah tarafından burada emredilmiş, hattâ Hz. İsmail babası ile birlikte düğüne gider gibi kurban olmaya gitmesiyle Allah’a karşı olan teslimiyetini göstermişti. Bu sırada Mina vadisinde, İsmail’i kandırmaya çalışan lânetli şeytan, Hz. İbrahim tarafından taşlanmış ve kovulmuştur. Bugünkü Mina’da kesilen kurbanlar ve cemarâttaki taşlamalar şeytanı ve bir anlamda kişiye musallat olacak şeytanî duyguların bertaraf edilmelerini hatırlatmaktadır.

Sultan’a Sığınma

Hacca gidenler sanki Kâbe’ye iltica etmişlerdir. Nasıl ki insanlar, felâket veya düşman saldırısı gibi bir şeye karşı direnemedikleri vakit, Sultan’ın himayesine sığınırlar. O felâketin tesirine göre her biri yalın ayak ve sırtı çıplak toz toprak içinde dua edip yardım isterler. Bu esnada yollarda rastladıkları hizmetçi ve saray adamları gibi kimselere hatta hayvan ve bitkilerin bulunduğu Sultan’ın çiftliğine son derece dikkatle saygı gösterip hiç kimseyi incitmemeye çalışırlar. Sultan’ın sarayına varınca da derin bir sessizlik ve sükûnet içinde beklemeye başlarlar. Sonra huzura izin istemeye uygun bir vakit buluncaya kadar sarayın etrafında dolaşırlar. Maksatlarını ifade edebilmek için en anlamlı sözlerle Sultan’ı övmeye başlarlar. Ardından Sultan’ın elini öpmek için izin isterler. İzin verilince de bu lütfu, isteklerinin yerine getirilmesine işaret sayarlar. İşte Hacerü’l-Es'ad'i istilam belki bunları hatırlatmaktadır.

Peygamberimiz (asm), Hacerü’l-Esved’in önemini şöyle haber vermektedir:

“Allah’a yemin olsun ki! Allah Haceru’l-Esved’i kıyamet günü gören iki gözü ve konuşan bir ağzı olduğu hâlde haşredecektir. Burada kendisine hak üzere (usûlüne uygun) istilam edenlere şahitlik edecektir.”6

Nasıl insanda hafıza kuvveti var ve nice malumat orada muhafaza ediliyor, öyle de Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıyla Hacerü’l-Esved’de böyle bir fonksiyon olması gayet tabiîdir. Sanki o taş, binlerce “video bandı” veya “cd” diskleri gibi kendisini istilam edenlerin resim ve seslerini kaydetmekte olup öbür âlemde bunları gösterebilecektir. Sanki Hacer-i Esvet (Es'ad) öbür Âlemde gösterilmek üzere kendisini istilam edenleri video, cd, çip v.s gibi pekçok kayıt aletine kaydetmektedir. Yine hadîste

“Kim Hacerü’l-esved’e dokunur, karşı karşıya gelirse, sanki Rahmân’ın eline dokunmuş gibi olur.”7

şeklindeki teşbihle Hacerü’l-Esved’in Allah katındaki mânevî değeri anlatılmak istenmiştir.

Böylece sevinç ve kemal-i edeple Sultan’ın huzurundan ayrılırlar. Şu hâlde hac ve umre için Kâbe’yi tavaf için yola çıkan kimsenin hâli, şeytanın günah oklarına karşı kendini koruyamayan dolayısıyla mânevî iltica talep eden bir mülteci durumuna benzemektedir.

Özel Misafirlik

İnsan bu âlemde, büyük bir sefere çıkmış yolcu gibidir. Bu yolculuk esnasındaki hac ve umre ise özel bir misafirliği ifade eder. Misafirlerin istekleri de reddedilmeyen dualar arasındadır.8 Hakim olan Cenâb-ı Hak, sanki hac ve umre ile kullarını özel olarak davet ederek yüce kapısında yalvarmalarını ve himayesine girmelerini istemektedir. Bunun için de yeryüzünde Mekke’de mukaddes olarak belirlediği yere “Beytullah” ismini vermiştir.9

Kul, hac ve umre ziyaretiyle sanki Allah’ın bu özel davetine

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerike lek.

 - Buyur Allah’ım buyur! Huzuruna geldim, emrine hazırım. Sen’in eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd Sen’in, nimet Sen’in, mülk de Sen’indir. Eşin ve ortağın yoktur.”

diyerek, samimiyetle icabet etmektedir. Zîrâ ağaçların ve taşların birlikte iştirak ettiği telbiye ile ihrama giren bir mü’min, (Hadîste telbiyenin fazileti şöyle haber verilmektedir: “Telbiyede bulunan hiçbir Müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç ve toprak (hatta çadırlar ve evler) onunla birlikte telbiyede bulunmasın. (Peygamberimiz eliyle işaret ederek) bu iştirak arzın şu (en uzak) yerine kadar devam eder.”10) Rahmân’ın özel misafiri olarak, “Duyûfu’r-Rahman” unvanını almıştır. Nitekim hadîste:

“Hac ve umre yapanlar Allah’ın elçileridir (misafirleridir). Onlar Allah’a dua etseler, derhal dualarına Allah icabet eder. Eğer kendileri için af ve mağfiret talep ederlerse Allah hemen mağfiret eder.”11 buyrulmaktadır.

Dünyevî ve Uhrevî Faydalar

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak,

وَأَذِّنْ فِى الناَّسِ بِالْحَجِّ “insanlar arasında haccı ilan et.” şeklinde haccın ilân edilmesini bildirdikten sonra hemen akabinden لِيَشْهَدوُا مَناَفِعَ لَهُمْ  “Tâ ki kendilerine ait birçok menfaatlere şahid olsunlar.”12

buyurmaktadır. Dolayısıyla haccın hem dünyevî, hem de uhrevî hikmetlerine işaret edilmektedir. Dünyevî olanlar, ticarî ve sosyal faaliyetler münasebetiyle, Müslümanlar arasındaki ekonomik ve içtimâî gelişmeyi sağlamaktadır. Uhrevî olanlar ise günahlara tövbe ile Allah’ın af ve mağfiretine nâil olmaktır. Nitekim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususa şöyle işaret etmektedir:

“Bir kimse hacceder ve hac esnasında kötü söz söylemez, eline ve gözüne sahip olur (büyük günahlardan çekinir, küçük günahları işlemekte ısrar etmezse), o kimse günahlarından arınarak (kul hakkı hariç) annesinden doğduğu günkü gibi hac ibadeti vesilesiyle memleketine tertemiz döner.”13

Yine bir başka hadiste hac ve umrenin mânevî faydası şöyle haber verilmektedir:

“Hac ve umreyi peş peşine yapınız. Çünkü bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşteki pası yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Makbul hac için karşılık, ancak cennet’tir.”14

Bu niyet ve düşünceler içinde haccını eda eden mü’minleri tebrik ediyoruz. Ne mutlu Rahmân’ın bu özel iltifatına nâil olan kullara! Ne mutlu Kâbe’yi, Arafat’ı, Makam-ı İbrahim’i ve Hacerü’l-Esved’i usûlüne uygun olarak ziyaret edip buralarda ibadet edenlere! Müjdeler olsun hac ibadetinden sonra memleketine günahsız dönebilenlere!

Dipnotlar:

1. Komisyon, Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı, s. 210.
2. bk. Mevsılî, el-İhtiyar, I, 157.
3. Âl-i İmrân 3/97.
4. bk. Buhârî, Umre, 3.
5. bk. Abdurrahman el-Cezîrî, Kitabü’l-Fıkh ala’l- mezahibi’l-erbaa, I, 687
6. Tirmizî, Hac,113.
7. İbn Mâce, Menasik, 32.
8. bk. Tirmizî, Birr, 7.
9. Kur’ân’da Kâbe şöyle anlatılmaktadır: “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizli ve insanlar için hidayet rehberidir. Kim Beytullah’a girerse korkudan emin olur.” (Âl-i İmrân, 3/96-97). Kâbe’nin ilk bânisinin Hz. Âdem olduğu, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in ise Kâbe’yi bu temel üzerine bina ettiği rivayet edilir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi), Mescid-i Haram (bazı yasakları olan) ve Beytü’l-Atik gibi isimler verilmiştir. Atik, eski veya yepyeni ve değerli mânâsına da gelir ki, şerefli ve saygı değer ev demektir. (bk. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, V/487)
10. Tirmizî, Hac, 14
11. İbn Mâce, Menâsik, 5.
12. Hac 22/28.
13. Buhârî, Hac, 4
14. Tirmizî, Hac, 2.

 

35 Hac veya umre sırasında, Kâbe'yi kadınla erkeklerin birlikte tavaf etmesi uygun mudur?

- İbnu Cüreyc anlatıyor:

"Ata, bana İbnu Hişâm'ın kadınları erkeklerle karışık olarak tavaftan yasakladığı zaman dedi ki:

"O bunu nasıl yasaklar, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevceleri bile erkeklerle birlikte haccettiler!" Ben Atâ'ya sordum:

"Onların beraber haccları örtünme emrinden önce miydi, sonra mıydı?"

"(Evet, kasem olsun) buna, ben örtünme emrinden sonra şâhid oldum!" diye cevap verdi. Ben tekrar sordum:

"Pekâlâ erkeklere nasıl karışırlardı?" Şu cevabı verdi:

"Erkeklere karışmazlardı, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) erkeklerden ayrı olarak tavaf ederdi, onlara karışmazdı." Hatta bir kadın kendisine:

"Ey mü'minlerin annesi, yürü (Hacerü'l-Esved'e elimizi değerek) istilâm edelim!" demişti de Hz. Aişe ona:

"Sen dilediğin şekilde git!.." deyip kendisi gitmekten imtina etmişti.Onlar geceleyin kim oldukları bilinmez halde çıkarlar, (erkeklerle beraber tavaf yaparlardı.)

Beytullah'a girmek istedikleri zaman da, erkeklerin tamamen çıkarılmış olmalarına kadar durup beklerler, sonra girerlerdi. (Atâ devamla):

"Ben (Mekke kadısı) Ubeyd İbnu Umeyr'le birlikte, Müzdelife'deki Sebir dağında mücâvir (yani ikamet eder) olan Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin yanına giderdim." dedi. Ben hemen sordum:

"Pekâlâ, Hz. Aişe'nin örtüsü ne idi?"

"Keçeden yapılmış küçük bir Türk çadırının içindeydi. Çadırın bir perdesi vardı. Aişe (radıyallahu anhâ) ile bizim aramızda bu perdeden başka bir şey yoktu. Ben Hz. Aişe'nin üzerinde gül renginde bir zıbın gördüm." (Buhârî, Hacc 64)

Kadınlarla erkeklerin beraber tavaf etmeleri caizdir. Ancak kadınlarla erkeklerin birbirlerine değmemeleri için, kadınların seyrek olan yerlerde tavaf etmeleri gerekir.

(Prof. Dr. İbrahim CANAN, Kütüb-ü Sitte)

36 Hanefi mezhebinde bir kadının Şafii mezhebini taklit ederek, tek başına hacca gitmesi caiz midir? Orada haccı nasıl yapmalıdır?

Böyle bir kadın, sadece yolculuk hususunda Şafii mezhebini taklit edebilir; haccı yine kendi mezhebine göre uygular.

Şafiî mezhebine göre haccın kadına vacip olabilmesi için, kocası veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa birkaç kadın bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir. Şayet bunlar da bulunmazsa, emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir. Amma isterse gidebilir.

Hanefi mezhebine göre kadının yalnız başına yolculuğa çıkması caiz olmadığından, yanında mahreminiz olmadan gitmeniz doğru değildir. Bu bakımdan babanız, erkek kardeşiniz, amca ve dayınız gibi mahrem bir erkeğin yanınızda olması gerekir.

Ancak "alınan tedbirler ve uygun yol arkadaşları sayesinde can,mal, namus güvenliği var ise mahreminiz olmadan da Şafii mezhebini takliden hac ve umreye gidebilirsiniz." (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

37 Bakara Suresi, 196. ayette, hac ibadetini yaparken saçları tıraş etmek neden yasaklanmıştır?

Bakara Suresi, Ayet 196:

"Hac ve umreyi de Allah için tamamlayın. Bun­dan engellenirseniz, yapamadığınız bir şey olursa o vakit size kolay gelen kurbanı gönderin. Ama kurbanlar kurban mahalline (Mina) varın­caya kadar başlarınızı tıraş etme­yin. Sizden kim hasta olur veya başından bir rahatsız­lığı varsa ona oruç, veya sadaka, veya kurban­dan fidye gere­kir. Güven içinde olduğunuz zaman hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, temettû yapmak isteyene kolayına giden bir kurban kesmek gerekir. Kim kurban bulamazsa hacda üç gün, hacdan döndüğünüzde de yedi gün olmak üzere tam on günlük oruç vardır. Bu ailesi Mescid-i Haram’da olamayanlar içindir. Allah’tan sakının, bilin ki Allah cezası çok şiddetli olandır."

İslâm’da tıraş önemlidir. Çünkü tıraş hayata yeniden, yeni­ baştan dönmek gibidir. Yâni bir kişinin ihrama girip de Mina’da geceleyip ertesi sabah Arafat’a çıkıp, ertesi akşam Arafat’tan Müzdelife’ye doğru yürüyüp ve sabah namazından sonra da Mina’ya, savaş alanına doğru gitmesi, orada şeytanlarla karşı kar­şıya gel­mesi anına ka­dar artık tamamen dünyayla irtibatını kes­miş, varlı­ğını bitirip sıfırla­mış, hiç bir şeyi kalmamış, herşeyi Allah için ol­muş.

Arafat’ta irfana ulaşıyor, Allah için öğreniyor, Meş’ar’de bu öğ­rendiklerinin Allah için bilincine eriyor, öğrendiklerini şuur haline geti­riyor ve Mina’da da bu öğrendiklerini Allah’a kulluk adına uy­gulamaya koyunca karşısına çıkacak tüm engelleri kurban etme noktasına ula­şıyor, kurban ediyor.

Bambaşka bir dünyada, bam­başka bir hayatın maketini yaşıyor. Ve ondan sonra da ihramdan çıkarken başını tıraş ederek tekrar dünyaya, eski hayatına dönü­yor. Orada yaşadığı bu sembol hayatla bu maket hayatla dünyaya dönüyor.

Yâni orada pra­tikte uyguladığı bir hayat bilgisi ve bilinciyle tekrar hayata dönüyor. Ve onu aynen bundan sonraki hayatında uygulamak bilinciyle hayata dö­nüyor. Artık bir ömür boyu o hayatın aynını gerçekleştirmek zorunda­dır. İşte mo­del bir hayattan, maket bir hayattan yeniden hayata dön­menin başlangıcında kişi, başını tıraş edecektir.

Evet, orada Rabbimiz bize sunduğu, bize yaşattığı o maket hayatın aynısını bir ömür boyu yaşamamızı istiyor. İşte bundan sonraki tüm hayatınız buradaki gibi olsun diyor.

Bu sebeplerden dolayı tıraş olmak en sona ertelenmiştir. Çünkü tıraş hayata yeniden, yeni­ baştan dönmek gibidir. Hac ibadetini tamamladıktan sonra günahlardan temizlenip yeni bir hayata başlanmaktadır. (bk. Besairu'l Kuran, İlgili Ayetin Tefsiri)

Daha geniş bilgi için tıklayınız:  Bakara suresi 196. ayetin açıklaması.

38 Kadın tek başına umreye gidebilir mi? Umre yapan kişiye hac farz olur mu?

Hanefi mezhebine göre, kadının yalnız başına yolculuğa çıkması caiz olmadığından, yanında mahreminiz olmadan gitmeniz doğru değildir. Bu bakımdan babanız, erkek kardeşiniz, amca ve dayınız gibi mahrem bir erkeğin yanınızda olması gerekir.

Ancak "alınan tedbirler ve uygun yol arkadaşları sayesinde can, mal, namus güvenliği var ise mahreminiz olmadan da Şafii mezhebini takliden hac ve umreye gidebilirsiniz." (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Umre yapan kişiye hac farz olmaz. Haccın şartları vardır; bunlara sahip olan kişiye hac farz olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bir kadının yalnız başına dışarı veya sefere çıkması caiz mi?

39 Hacc ve Umre'de yapılacak faziletli ibadetler nelerdir? Nafile namaz kılmak mı yoksa tavaf yapmak mı daha faziletlidir?

- Hac ve Umre için Mekke’ye, Peygamber Efendimizin (sav) Kabri Şeriflerini ziyaret için Medine’ye gidenlerin bunu güzel bir fırsat bilerek en ideal şekilde değerlendirmeleri gerekir. Buralarda kılınan namazlar, yapılan ibadetler, edilen dualar, istiğfarlar, daha makbul ve daha sevaplıdır. Ancak öncelikle Hacc ve Umrenin gereklerini hakkıyla yerine getirirler, ondan sonra diğer ibadetlere ağırlık verirler.

- Mekke’ye gidenler, beş vakit namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya çalışmalıdır. Çünkü, Peygamber Efendimiz (sav), “Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz, diğerlerinde kılınan yüz bin namazdan daha faziletlidir." buyurmuştur. (Krş .İbn Mâce, İkâmetü's-Salât ve's-Sünnetü Fihâ,198; Zebidî, Tecrîdu's-Sarîh, (terc. Kamil Miras) Ankara 1985, IV, 204).

Ayrıca fırsat buldukça bol bol nafile tavaf yapmaya özen göstermelidirler. Uzaktan gelenlerin nafile namaz kılmak yerine, nafile tavaf yapmaları daha uygundur. Bu nedenle alimlerin çoğuna göre, Beytullah’ı tavaf etmek nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Ancak, her zaman tavaf etmek zor olabilir. Bu açıdan günü -uygun bir şekilde- belli ibadetlere ayırmak faydalı olur. Bunların başında, varsa kaza namazları kılmak, yoksa nafile namaz kılmak, Kur’an okumak gelir. Okuma imkânı varsa, Allah’ın bin bir isim ve sıfatlarıyla yapılan nebevî münacatı ihtiva eden Cevşen duasını okumak, ayrıca dua, zikir, tesbihat yapmak; istiğfar ve tövbe etmek de büyük sevap kazındırır. Hatta Kâbe’ye bakmak da ibadettir.

- Mescid-i Nebevî’de ise, kazaya kalmış namazları kılmak, Kur’an okumak, Cevşen duasını okumak, bol, bol salavat getirmek uygun bir ibadet olur. Her yerde  bol bol tövbe ve istiğfar etmeyi asla unutmamak gerekir.

"Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir." (Ahmed b. Hanbel, II, 36, 450, 534; V, 41); “Evimle minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim havzımın üzerindedir." (Ahmed b. Hanbel, II, 236); "Minberimin ayakları Cennet üzerindedir" (Ahmed, b. Hanbel, VI 289, 292, 318; Nesaî, Mesâcid, 8) gibi hadisler, Mescid-i Nebevî'nin, Resulullah'ın minberi de dahil olmak üzere, minberi ile evi arasında kalan bölümün Cennet bahçelerinden birisi hükmünde olduğunu bildirmektedir. Buna göre, burada bilinçli bir şekilde bulunan, namaz kılan veya başka bir ibadetde bulunan, yaptığı şeyleri Cennet bahçelerinden birinde yapmış gibidir.

Mescid-i Nebî'de kılınan namaz, diğer mescitlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir. Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir: Mescidimde namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekât namazdan daha hayırlıdır." (Ahmed b. Hanbel, I,184); Başka bir rivayette "daha faziletlidir" (Hanbel, I, 16; Nesai, Mescid,4)

Bunun içindir ki, hac farizasını ifa etmek için bu topraklara yönelen insanlar, bir müddet Medine'de kalarak Mescid-i Nebî'de ibadet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar.

Namazın dışında, diğer hayırlı ameller için de Mescid-i Nebevî üstün bir mahaldir. Orada yapılan her ibadet kat kat fazlasıyla mükafatlandırılır. Bunun böyle olduğunu vurgulamak için Resulullah (s.a.s) bir hadisinde, Allah yolunda cihat ile kıyas yaparak şöyle buyurmaktadır: "Mescidime bir hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelen, Allah yolunda cihat eden kimse gibidir. .." (Ahmed b. Hanbel, II, 418).

- Başkasının adına niyet ederek hatim yapılabilir. Veya hem kendinizi hem de arzu ettiğiniz kişileri birlikte niyet ederek de hatim yapabilirsiniz. Bu konuda cömert davranmak gerekir. Çünkü Allah Kerimdir/ cömerttir; -sözgelişi- okunan bir Ya Sin’nin sevabı bir milyon kişinin ruhlarına bağışlansa, bölünmeden her kişinin ruhuna tam bir Ya Sin sevabı gider. Güneşin karşısında duranların, ondan tam istifade etmeleri gibi.. Allah’ın sonsuz rahmeti de kulları için böyle tecelli eder.

40 Ziyaretçiler Medine'de niçin sekiz gün kalırlar?

Peygamber Efendimiz (asm)'ın 571'de başlayan mübarek ömürleri 632'de tamamlanmıştır. 63 Yıllık bu mübarek ömrün 53 yılını Mekke-i Mükerreme'de, 10 yılını ise Medine-i Münevvere'de geçirmişlerdir.

Medine'ye uğramak ne haccın, ne de umrenin gereğidir. Hac ve umrenin gerekleri tümüyle Mekke'dedir. Bir hacı yahut da umreci, Medine'ye hiç uğramadan da bu vazifelerini ifa edip dönebilir. Ancak, oralara kadar varıp da Cenâb-ı Resûlüllahın aziz ömrünün on yılını geçirdiği Medine-i Münevvere'yi ziyaret edip, Ravza-i Mutahhara'yı görmeden dönmek, mânevî bakımdan bir zarar, bir mahrumiyettir.

Kaldı ki, Medine-i Münevvere'de sekiz gün kalmayı âdet edinmenin bir sebebi de Resûl-i Ekrem Hazretlerinin kendi eliyle inşa ettiği mescidinde kırk vakit namaz kılmanın faziletine dair söylediği meşhur bir hadisinden ileri gelmektedir.

Hazret-i Resûlüllah bu hadîslerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Ara vermeden benim şu mescidimde kırk vakit namaz kılan kimse cehennem azabından beraat yazısı alır, nifaktan da kurtulma mükâfatına nail olur."(Ahmed, el-Müsned, 12/123.)

Günde beşer vakitten sekiz günde kırk vakit Mescid-i Nebî'de namaz kılan mümin, bu beraata lâyık olmaktadır.

41 Tavaf esnasında hangi dualar okunur?

Tavafa başlarken ve her şavtın başında şöyle dua edilmesi güzel olur:

"Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Hamd, Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah en büyüktür. Bütün güç ve kuvvet şanı yüce ve azamet sahibi Allah’a aittir."

"Salat ve selam, Efendimiz Muhammed aleyhi’s-selama olsun. Allah’ım! Sana iman ederek, Kitabını tasdik ederek, verdiğim sözü yerine getirerek ve Peygamberinin sünnetine uyarak bu ibadetimi yerine getiriyorum."

Yemen köşesi ile Hacer-i Esved köşesi arasında;

"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey günahları çok bağışlayan! Ey alemlerin Rabbi! " duasının okunması güzel olur.

Tavaf esnasında tekbir, tehlil, salât ve selam getirilir ve Kur'an-ı Kerim okunabilir. (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 369).

42 Hac veya Umre için Mekke'de olanlar, mikat sınırları olan Tenim, Cirane ve Hudeybiye'de ihrama girmeseler, kurban kesmeleri gerekir mi?

Umre yapmak üzere ihrama girmek için gittiğiniz Tenim, Cirane ve Hudeybiye bölgelerine sizinle birlikte gelen şirket yetkilisinin ihrama girmemiş olması, umre yapmayacağı içindir. Böyle bir durum için ceza gerekmez.

İhramsız olarak geçildiğinde ceza kurbanı kesilmesi gereken mikat ise, umre veya hac yapmak için Mekke'nin yakınındaki  Tenim, Cirane ve Hudeybiye değil; Hill bölgesini çevreleyen Zülhuleyfe, Cuhfe, Karn, Yelemlem ve Zat-ı Irk adındaki yerleşim yerleridir.

Türkiye'den doğru Mekke'ye gidecekler, kolaylık olsun diye uçağa binecekleri havaalanında ihram bezlerine bürünürler. Önce Medine'ye gidecek olanlar ise, İhram'a girmeden doğru Medine'ye giderler. Medine’den Mekke'ye gidecekleri sırada mikat yeri olan Zülhuleyfe'yi ihramsız geçemezler. Şayet geçerlerse, ya geri dönüp orada ihrama girerler veya bir ceza kurbanı keserler.

İlave bilgi için tıklayınız: 

MÎKÂT.

43 Bakara Suresi 196. ayetini açıklar mısınız? "Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin..."

"Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın. Eğer engellenecek olursanız, o durumda kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta, yahut başından rahatsız olan varsa, ona fidye olarak; oruç tutmak, sadaka vermek, yahut kurban kesmek gerekir. Hastalık veya yol emniyeti olmaması gibi sebeplerle haccınızın engellenmesinden emin olduğunuz zaman ise, her kim hacca kadar umre yaparak sevap kazanmak isterse, onun da kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurbanlık temin edemeyen kimse, üç gün hacda yedi gün de döndüğünüz zaman memleketinde olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bunlar, ailesi Mescid-i Haram’da oturmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu iyi bilin." (Bakara, 2/196)

Sözlükte hac "amaçlamak, yönelmek" demektir. Dinî bir terim olarak "belirli vakitte Arafat'ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uygun olarak Kabe'nin çev­resinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen ibadet"i ifade eder.

Hac ismini taşıyan sûrede (22/27,29) Hz. İbrahim (as)'e hitap eden ve "İnsanlar arasında haccı ilân et..." buyruğu İle başlayan âyetlerden anlaşıldığına göre hac, Kabe'nin de banisi olan Hz. İbrahim (as)'den kalma bir ibadettir. Bazı rivayetlerde bu ibadetin tarihi daha da gerilere, hatta Hz. Âdem (as)'e kadar götürülmektedir. (1) Câhiliye döneminde de -bazı putperest uygula­malar karıştırılmış olmakla birlikte- Kabe'yi tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe,sa'y, kurban kesme gibi uygulamalarla hac ve umre devam ettirilmekte; hacılara yönelik beslenme, barınma, güvenlik gibi hizmetler de düzenli biçimde yürütül­mekteydi. İslâmiyet'in doğuşu sırasında da aynı uygulamalar mevcuttu.

Tercih edilen görüşe göre (bk. a.g.e., s. 388-389) hicretin 9. yılında farz kı­lınan hac İslâm'ın beş şartından biridir. Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farz olduğunu bildiren en kesin ifade Âl-İ İmrân sûresinin 97. âyetidir. Aynca Hz. Peygamber (asm)'in sünneti, Müslüman bilginlerin ortak görüşleri ve bütün Müslümanlann uygulama birliği de haccm farz olduğunu göstermektedir. Hayatında bir defa hac yapan Müs­lüman bu görevi yerine getirmiş olur. Buna göre yoksul iken hacca gitmiş olan bir Müslüman daha sonra zenginleşse artık bir defa daha hac yapması gerekmez.

Hanefîler'e göre hacla ilgili başlıca hükümleri şu şekilde özetlemek müm­kündür: Haccın Rükünleri. Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat'ta vakfe yapmaktan ve ziyaret tavafından ibarettir. Ancak fıkıh bilginlerinin çoğu, hac niyetiyle ihrama girmeyi, Safa ile Merve arasında koşmayı da (sa'y) bu iki rükne eklemişlerdir.

Haccın Farz Olmasının Şartları,

Bir kimseye haccın farz olması için,

a) Müslüman,

b) Akil (temyiz gücüne sahip),

c) Baliğ (ergin),

d) Özgür,

e) Hac yapa­cak güce ve imkâna sahip,

f) Vaktinin elverişli olması gerekir.

Haccı Yerine Getirmenin (Edasının) Şartları,

a) Vücutça sağlıklı olmak,

b) Yol güvenliğinin bulunması,

c) Hac mevsimi sırasında seyahat özgürlüğünün bulunması,

d) Mekke'ye en az 90 km. mesafeden gelecek kadınların yanlarında eşlerinin veya nikâh düşmeyen yakınlarından birinin bulunması,

e) Boşanmış veya eşi ölmüş olan kadının evlenmesini engelleyen bekleme süresini (iddet) tamamla­mış bulunması gerekir.

Mâlikîler'e göre güvenli yolculuk imkânı varsa kadınların grup oluşturmala­rı veya kadınlı -erkekli grup içinde olmaları da yeterlidir. Böyle durumlarda yuka­rıda "Haccı Yerine Getirmenin Şartlan" bölümündeki (d) şıkkında gösterilen şart aranmaz. Günümüz imkân ve şartlarını dikkate alarak, diğer mezhep mensupları­nın da Mâlikîler'in bu görüşüyle amel edebilecekleri kanaatindeyiz.

Haccın Geçerli (Sahih) Olmasının Şartları.

Başlanan bir haccın geçerli ve makbul olması için,

a) Müslüman olmak,

b) Akil (temyiz gücüne sahip) olmak,

c) Hac niyetiyle ihrama girmek,

d) Haccın rükünlerini özel zamanlarda yerine getir­mek,

e) Yine bu rükünlşeri özel mekânlarda yerine getirmek.

Bunlardan başka fıkıh kitaplarında haccın vacipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve davranışlarla hacca hazırlık, gidiş yolculuğu, uygulanması ve dönüş yolculuğunun âdabı gibi çeşitli konularda ayrıntılı bilgiler yer alır. Ayrıca hac hayli ayrıntılı ve karmaşık bir ibadet olduğu, bazı yanlışların ya­pılması halinde bedeller ödenmesi gerektiği için, hac yolculuğunun başlangıcın­dan bitimine kadar süren uygulamasıyla ilgili geniş bilgiler verilir; değişik uygu­lama aşamalarının her birinde okunması uygun olan duaların metinleri aktarılır.

Hem malî hem de bedenî ibadetler olan hac ve umre, gerek birey gerekse ümmet çapında çok geniş etkiler bırakan çok yönlü yararlan bulunan ibadetlerdir. Hac her şeyden önce, Allah'ın buyruğu olması itibariyle önem taşır ve Müslüman, bu buyruğa uymak düşüncesiyle pek çok zorluk ve fedakârlıklara katlanarak bu ibadeti yerine getirmekte inancının derinliğini dışa vurmuş olur. Bu sebeple Gazzâlî haccı, "dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanması" diye tanımlamış­tır. (2)

Hac bir anlamda inanan insanların Allah'ın buyruğuna uyarak yurtlarını, ailelerini, dostlarını, servetlerini terketmeye, arzularını sınırlayıp sıkın­tılara göğüs germeye hazır olduklarının bir ifadesi, bunu yansıtan bir uygulamadır. Bu sebeple bilhassa tasavvuf geleneğinde hacca hazırlık aşaması, bir yönüyle ölü­me hazırlığa, ihram da kefene benzetilmiştir. Çünkü hac ibadeti süresince, özellik­le ihramlı iken kul âdeta dünyayı ve dünya işlerini terketmiş; kendisini Allah'a kulluğa vermiş, O'nun iradesine teslim olmuştur. Böylece bir bakıma hac "ölme­den önce ölmek"tir; Allah'ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kulun kendisiy­le hesaplaşmasıdır. Hac esnasında insanlara ve bitkilere zarar vermenin yasaklan­ması, Müslümların hemcinslerine ve tabiata daha çok saygı duymasını telkin eden anlamlı bir görevdir; şeytan taşlama ise âdeta bütün hacılarca günahlara ve günah­kârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesidir. Bu sebeple namazdaki hare­ketler ve özellikle secde nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve di­ğer hac sembolleri de küçümsenemez, terkedilemez.

Dünyanın hemen bütün milletlerinden, farklı dilleri konuşan, sayısı milyon­ları bulan Müslümaların, İslâm'ın en kutsal beldesinde en kutsal zamanda ruhları aynı inanç, duygu ve heyecanla dolmuş, bedenleri aynı örtüye bürünmüş olarak bir araya gelmeleri, hep birlikte aynı kuralları uygulamaları, aynı tekbir ve tehlîli te­rennüm etmeleri muhteşem bîr tevhid manzarası oluşturur. Çok uzak ülkelerin Müslümanları -birbirlerinin dillerini anlamasalar da- aynı duygu, düşünce ve inan­cı paylaştıklarını hisseder ve yaşarlar; birbirlerini tanıma ve kendi ülkelerindeki dindaşlarına tanıtma fırsatını bulurlar. Hac insanın bedensel ve malî birçok feda­kârlığa katlanarak kulluğunu Rabbine arzettiği, inancındaki sadakati gösterdiği di­nî bir vecîbe olduğu kadar, dünya Müslümanlarının her yıl gerçekleştirdikleri, or­tak sorunlarını en üst düzeyde ve en geniş katılımla görüşüp tartışma imkânını buldukları bir zirvedir. Bizzat Hz. Peygamber (asm), hayatının ilk ve tek haccını bu anlayış içinde icra etmiş; hac pratiklerinin (menâsik) icra edildiği çeşitli mekanlardaki ko­nuşmaları yanında, özellikle "Veda hutbesi" diye tarihe geçen ve Müslümanların ortak meselelerine ilişkin görüşlerini ve çözümlerini içeren (3) konuşmasıyla haccın, yalnız uhrevî yararı olan ruha­nî bir ibadet olmadığını, aynı zamanda dünyevî meselelerin gündeme getirildiği Müslüman milletler arası bir zirve işlevi görmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bütün güzellikleriyle hac Müslüman için bir özlemdir ve Müslüman -başka amaçlar için para kazanması yanında- kendine peygamber yurdunu görüp, zaman sınırlarını aşarak ashap ile bütünleşme duygularını yaşatacak, manevî arınmaya ulaştıracak, dünyadaki kardeşleriyle buluşturacak ve nihayet bağışlanmış olarak dönmek gibi nice erişilmez güzellikleri yaşatacak olan hacca gidebilmek için de para kazanmaya çalışır.

Sözlükte "ziyaret" anlamına gelen umre, dinî bir terim olarak "yerinde giyil­miş ihramla Kabe'nin çevresinde dönmek (tavaf) ve Safa ile Merve arasında koş­mak (sa'y) suretiyle yerine getirilen ibadetı ifade eder. Haccın aksine, umrenin belirli bir vakti bulunmamakla birlikte, ramazan ayında yapılmasının daha sevap olduğunu bildiren rivayetler vardır. Yerine getirilmesi Hanefîlerle Mâlikîlere göre sünnet-i müekkede, Şâfiîler ile Hanbelîlere göre İse vaciptir.

Ayetin hükmünün genel olduğu dikkate alınarak metindeki "etimmû..." keli­mesi "Eksiksiz yerine getirin" şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu âyetin, Hz. Pey­gamber (asm) ve diğer Müslümanların Kabe'yi ziyaretlerine izin verilmemesi üzerine imzalanan Hudeybiye Anlaşması'ndan sonra indiği dikkate alınarak, sözleşme uyarınca bir sonraki yılda yarım kalan bu ziyaretin tamamlanmasını emrettiği, bu sebeple ilgili kelimenin "tamamlayın" diye de çevrilebileceği belirtilmektedir. (4) Âyetteki "Allah için" kaydı, "Haccı ve umreyi yalnız Allah'a ibadet maksadıyla yapın; başka amaçlar gütmeyin, hacca riya katmayın" anlamına gelir,

Müslümanların hicretin 7. yılı Zilkade ayında (5) gerçekleştirdikleri umre ziyaretine İslâm tarihinde "umretü'l-kazâ" denilmiştir. Bu umre yolculuğu­na 2000 civarında Müslüman katıldı; bunlar tekbirler getirerek Mekke'ye girdiler. Mekkeliler, şehri boşaltarak etraftaki tepelerden Müslümanları izlediler. Üç gün süren bu umre süresince bir yandan da muhacirler eski yurtlarını görüp Mekke'de kalan yakınları hakkında bilgi topladılar.

Âyette, "Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin..." buyurulmaktadır. Buradaki engelden maksat ağırlıklı görüşe göre, hac yapma imkânım orta­dan kaldıran veya tehlikeye düşüren hastalık, yol emniyetinin olmayışı, düşman tehlikesi gibi iç ve dış olumsuzluklardır. Nitekim âyetin devamındaki "güvenlikte olduğunuzda" ifadesi de bunu desteklemektedir. Mealinde "kurban" diye çevirdi­ğimiz "hedy" kelimesi, sözlükte "gönderilen, hediye edilen" demektir veya hediye kelimesinin çoğuludur. (6) Dinî bir terim olarak, "Kabe'ye hediye olarak kesilen kurban" anlamına gelir. Konumuz olan âyette de işaret buyurulduğu üzere, aynı hac döneminde hem hac hem de umre yapanların (kıran ve temet­tü' haccı) kurban kesmesi vaciptir; sadece hac (ifrad haccı) yapanlar ise isterlerse kurban kesmeyebilirler.

Âyette bir engel yüzünden Kabe'ye varamayanların uygun bir kurbanlık gön­dermeleri, bir özrü bulunmayanların kurbanlık hayvan, mahalline ulaşıncaya ka­dar tıraş olmamaları istenmektedir. Buradaki "mahal" (mahil) kelimesinin anla­mından dolayı âyetin uygulamasıyla ilgili iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: Keli­meyi "mekân" anlamında alan Ebû Hanîfe gibi âlimlerin görüşüne göre âyette söz konusu edilen kurbanın kesim yeri Harem bölgesi olup hacca gitmesine engel çı­kanlar, birer kurban alıp Harem'e gönderirler ve kurbanları kesilinceye kadar ih­ramdan çıkmazlar. "Mahil" kelimesini zaman ismi olarak alan İmam Şafiî ve ona uyanlara göre kurban kesme yeri engellenenlerin bulundukları yerdir, dolayısıyla kurbanlarını Harem'e göndermelerine gerek yoktur; bulunduktan yerde keser, ih­ramdan çıkarlar.

Hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmaları yasaktır. Ancak âyet sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı ver­mektedir. Fidye, mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli ifade eder. Hac görevleriy­le ilgili bu bedel oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenir. Bir hadise göre orucun süresi üç gündür; sadaka vermek isteyen kişi ise altı yoksulu akşamlı sabahlı doyurur. (7)

Âyette "yoksulu doyurma" anlamında geçen sadaka kelimesinin İslâmî lite­ratürde oldukça geniş bir anlamı vardır. Bu geniş anlamı, "muhtaç durumda bulu­nanlara, karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılan maddî yardım, bağış" şek­linde özetlemek mümkündür. Sadaka kavramı "infak"la da yakından ilgili olmak­la birlikte infak daha geniş kapsamlı olup, sadaka vermenin yanında başka türlü harcamaları da kapsar.(8) Kur'ân-ı Kerîm'de servetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu, Allah'ın dünya malım insanlara emanet olarak verdiği vurgulanarak, sadaka vermek vb. hayırlar yapmak suretiyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gerektiği bildirilerek bunun dinî, ahlâkî ve toplumsal ba­kımdan kazandıracağı yararlar üzerinde önemle durulur. (9) Allah Teâlâ'nın sadaka verenleri ödüllendireceği belirtilir. (10) Ahzâb sûresinde (33/35), iman, ibadet, sabır gibi başlıca görevlere düşkün olmaları sebebiyle Allah'ın bağışına, mükâfatına kavuşacaklar arasında "sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar" da sayılmıştır.

Müslü­manlar arasında güçlü bir kardeşlik bağı kuran ve maddî dayanışmayı İslâm üm­metinin başlıca özelliklerinden biri haline getiren Hz. Peygamber (asm) ile bazı sahâbîler arasında geçen bir konuşma hem İslâmiyet'in çalışmaya verdiği önemi hem de sadaka vermenin gerekliliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir: Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin anlattığına göre Hz. Peygamber (asm) "Sadaka vermek her Müslümanın göre­vidir." buyurdu. Yanındakiler "Ey Allah'ın elçisi, elinde olmayan kişi ne yapsın." diye sorunca Hz. Peygamberimiz (asm) "Elinin emeğiyle çalışıp kazanır, böylece hem kendisine yararlı olur hem de sadaka verebilir." buyurdular. (11) Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde bir yandan sadaka vermenin önemi üzerinde durulurken bir yandan da yüzsüzlük ederek insanlardan dİlenmeyenler övülmekte; el emeğiyle geçinmenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır. (12) Bazı mutasavvıflar insa­nın elinde avucunda ne varsa hepsini sadaka olarak vermesini büyük bir erdem saymışlarsa da, islâm bilginlerinin çoğunluğu bunu onaylamamıştır. Hz. Peygam­ber (asm) de "Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaçtan artakalan maldan verilenidir." buyurmuş­tur. (13)

İslâm dininin getirdiği sadaka anlayışının kurumsal yapı kazanan şekline sadaka-i câriye denir. Sadaka-i câriye deyimi cami, okul, köprü, yol, han, hamam, aşevleri, bakımevleri ve yurtlar gibi sosyal hizmetler verilmesi amacıyla gerçek­leştirilmiş hayır kurumlarını ifade eder. Bu şekildeki sürekli hayır kurumlanılın, özellikle vakıfların doğmasında Hz. Peygamber (asm)'in şu hadisinin büyük etkisi ol­muştur:

"İnsan öldükten sonra ameli (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât." (14)

İslâmiyet'te en başta gelen hayır olmasının ve İslâm'ın başlıca ibadetleri ara­sında yer almasının yanında vergi niteliği de taşıyan zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde -bu isminin yanında- sadaka diye de anılır. Fitrenin dinî literatürdeki adı da sadaka-i fıtırdır. İslâm dini, özel olarak belirlenmiş bu tür sadakalar ve gö­nüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (kefaret) veya bir mazeret sebbiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) olmak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksullara yardım edilmesine ve­sileler hazırlamıştır. Konumuz olan âyetteki sadaka bu son kategoriye girmektedir. (15)

Dipnotlar:

1- bk. Sa­lim Öğüt, "Hac", DÎA, XIV, 386.

2- İhya, I, 314

3- bk. Buhârî, "Hac", 132; Ebû Dâvûd, "Hac", 57

4- bk. Ateş, 1,340

5- Mart 629

6- İbn Âşûr, II, 224

7- Müslim, "Hac", 80-86

8- Geniş bilgi için bk. Bakara 2/254 vd

9- Meselâ bk. Al-i Imrân 3/26; Nûr 24/33; Hadîd 57/7

10- Yûsuf 12/88

11- Buhârî, "Zekât", 30; "Edeb", 33

12- Meselâ bk. Bakara 2/273; Buhârî, İLBüyû" 15; "Hars", 12,15

13- Müslim, "Zekât", 95,97,106

14- Müslim, "Vasiyet", 14; Tirmizî, "Ahkâm", 36

15- Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/201-206.

44 Mekke ve kutsal bölgeler gayri müslimler için ne zaman ve niçin yasaklanmıştır? Çünkü benim bildiğim kadarıyla tavaf İbrahim (as)'dan beri var.

Kur’an-ı Kerim’de Tevbe Sûresi’nin 28. Ayetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

“Ey iman edenler, (Allah’a) ortak koşanlar pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten alîmdir, hakîmdir.

İşte Cenab-ı Allah’ın bu emrine uyarak Müslümanlardan başkası Mescid-i Haram ve çevresine yaklaştırılmamaktadır.

Ey müminler! Müşrikler pislikten başka bir şey değiller. Müşrik olmaları bakımından onlar sırf pislik demektirler. Şirk manevî pisliklerin en fenasıdır. Ayrıca bunlar taharetlenmezler, gusül ve abdest nedir bilmezler, cenabet gezerler, maddi pisliklerden sakınmazlar. Ne bedenleri, ne elbiseleri pislikten arınmaz. Bu bakımdan da kendileri aynen ve bizzat pislik değilse de öyle denecek kadar pisliğe bulanmış ve batmış olan kimselerdir. Bundan dolayı da temiz değillerdir.

Bu mânâyı hakkıyla anlatabilmek için kasır suretiyle ve mübalağa sığasıyla "pislik" buyurulmuştur ki, ayniyle necasetten başka bir şey değiller demektir. Bundan dolayı Abdullah b. Abbas'dan müşrikler tıpkı "Köpek ve domuz gibi aynıyla necistirler." diye, Hasan Basrî'den de "Bir müşrikle musafaha eden abdest alsın." diye birer görüş varsa da, günümüz Caferileri gibi bazı Şiî gruplardan başka bütün mezhepler bu iki kavlin aksinedir.

Zira öylesine ayniyle necis olsalardı, hiçbir şekilde temizlenmeleri mümkün olmazdı. Halbuki onlar da iman ve taharet ile temiz olabilirler. Sonra şer'an da aklen de açıktır ki, bu hüküm insan olarak yaratılmaları açısından değildir, şirk gibi kendi kespleri açısından arızî bir durumdur. Bu husus çok açık ve âşikâr olduğu içindir ki, mübalağa sığasiyle ayniyle pislik olarak gösterilmelerinde bir belağat vardır. Yani müşrikler de birer insan olmak bakımından aynen ve doğuştan değil, müşrik olmaları dolayısıyla itikat ve amel yönünden pisliğe batmışlardır. Sanki bir pislik gibi iğrenilecek durumdadırlar. Dışarıdan pislikleri görünmese bile şirkleri sebebiyle manen pistirler. İşte bundan dolayı:

Bu seneden sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Yani bu ilanın yapıldığı iş bu dokuzuncu hicri seneden sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmaktan menedilmişlerdir. Siz Müslümanlar da bu yasağın uygulanmasından sorumlu tutulacaksınız. Öyleyse onları Mescid-i Haram'a yaklaştırmayınız. Harem-i Şerif'in içine girmek ve orada herhangi bir hizmet ve görev yapmak şöyle dursun, hatta yaklaşmasınlar bile. Harem-i Şerif'in sınırından içeri adım atamasınlar bile. Bu mutlak hükme göre, hiçbir sebep ve maksada ve hatta seyahat ve elçilik veya muhakeme için de Harem dahiline sokulmamaları gerekir.

Oraya girmeye ne hakları vardır, ne de liyakatları. Şu halde bu seneye kadar girmeleri mutad olanlar hakkındaki teamül, artık bu seneden sonra neshedilmiştir. Çünkü pistirler, maddeten olmasa bile manen pistirler.

Acaba ayin ve ibadet dışında bazı faydalar ve işler için de Harem dahiline ve Mekke'ye Müslümanların izni ve gözetimi altında girebilmelerine de cevaz yok mudur?

İmam Malik Hazretleri demiştir ki, gerek Mescid-i Haram'a, gerek diğer mescidlere kâfirlerin girmesi yasaktır. Ancak Resulullah'ın, Medine'de Mescid-i Saâdet'te Sakif ve Necran heyetlerini kabul buyurduğu rivayetlerden bilindiğine göre, Mescid-i Haram'ın dışındaki mescidlere bazı hallerde girebilmelerine izin verilebileceği anlaşılıyor. Ve bu âyetteki Mescid-i Haram'a ait olan bu hükme diğer mescidleri de katmanın âyetteki sarahat ve kıyas açısından doğru olmayacağı da hesaba katılmalıdır. Bu yönüyle konu, daha ziyade yukarıdaki;

"Müşrikler, vicdanlarına karşı kendi küfürlerine kendileri şahit olup dururken Allah'ın mescidlerini imar etmeleri kabil değildir." (Tevbe, 9/17)

âyetinde mülahaza edilebilir.

Halbuki orada da mutlak anlamda girme hakkıdır ki, bu da bazı hallerde müminlerin izniyle girmelerine engel sayılamaz. İmam Şâfii Hazretleri demiştir ki, kâfirler, özellikle Mescid-i Haram'dan menolunurlar. Bundan dolayıdır ki, devlet başkanı Mekke'de bulunsa, müşriklerden bir elçi gelse devlet başkanının onu Harem bölgesinin dışında Hil'de karşılaması ve kabul etmesi gerekir.

Yine Şâfii mezhebine göre, gizlice Mekke'ye girmiş olan bir kâfir, orada ölse ve Müslüman sanılarak toprağa verilmiş olsa da durum sonradan açığa çıksa, onun kemiklerinin çıkarılıp Harem dışına götürülmesi gerekir, demişlerdir.

İmamı Azam Ebu Hanife Hazretleri'nin mezhebine göre, bunlar Mekke'de hac ve umreden yasaklanmışlardır. Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar demek, hacca ve umreye gelmesinler demektir. Zira Mescid-i Haram'a yaklaşmak, onunla ilgili olan işlere ve ibadetlere mahsus olmak açıktır ki, o da hac ile umredir. Nitekim yukarıda da anlatıldığı üzere bu dokuzuncu hicri senede ve hac gününde Hz. Ali (ra) bu berâeyi (Tevbe Suresinin başındaki hükmü) ilan ettiğinde, "Bu seneden sonra müşrikler haccetmeyecek." diye tebliğ eylemiştir. Ve işte âyetin mânâsında bütün mezheplerce üzerinde ittifak edilen cihet de bu yasaklamadır. Yani hac içinde Harem dahiline girmelerine, Mekke, Arafat ve Müzdelife vs. yerlerde Müslümanlarla birlikte hac menasikini icra etmelerine asla izin verilmez. O seneden sonra hac sırf Müslümanlara mahsustur. Ve İslâm usulü üzere yapılacaktır. Şu halde başka mescidlere ve hacla ilgili olmayan hususlarda onlara izin verilebilir, ancak dikkatli olmak ve ihtiyatı elden bırakmamak şartıyla.

Denilebilir ki bu yasak, iktisadın kurallarına aykırı, halkın ticaret ve kazancına engel değil midir? Müşrikler Mescid-i Haram'a yaklaşmaktan menedilip hacdan kesilince onların bu çevreye sağlayageldikleri kâr ve faydalar da sona ermeyecek mi? Ve bu yüzden Hicaz bölgesi ve hatta bütün Arabistan halkı zarar görmez mi? Kâbe bu açıdan da "İnsanları ayakta tutan." bir âmil, bir etken değil midir? Özellikle başlıca gelir kaynakları haccın bereketine bağlı bulunan bu "ot bitmez, ekin yetişmez" (İbrahim, 14/37) vadinin halkı geçim sıkıntısı çekmez mi? Bu gibi birtakım sualler ve endişeler haklı olarak akla gelebilir. İşte bütün bu çeşit sorulara cevaben buyuruluyor ki;

Ve eğer fakir ve muhtac duruma düşmekten korkarsanız, Allah sizi ilerde kendi fazl u kereminden zengin edecektir. İnşaallah: Yani dilerse. Gerçekten de o seneden itibaren hayır ve bereket artmaya başlamış. Tebale ve Cüreş ahalisi gibi birçok bölge insanları Müslüman olmuş. Mekke'ye eskisinden de fazla yiyecek sevkeylemişler. Sonra fütuhat devri başlayınca yeryüzünün her tarafından insanlar oraya akın akın gelmeye başlamışlar.

Bütün bunlar Allah'ın emirlerinin icrasına bağlı olarak gerçekleşmiş bulunan ilâhî vaadlerdir. Bu vaadin inşallah ile takyid edilmiş olmasına gelince: Evvela bütün ümitlerin Allah'a yöneltilmesi hikmetine, sonra da her fert, her durum ve her zaman bu refahın değişmez bir şey olmayacağına işarette bulunmak ve dikkat çekmek içindir. Şüphe yok ki, Allah alîmdir, ahvalinizi, içinizi dışınızı çok iyi bilir. Hakîmdir. Engellemesini de ihsanını da hikmetle yapar. Onun için siz ey müminler, ilâhî bilgiler ve ilâhî hikmetlerle verilmiş olan bu emirleri tutun, bu yasaklara uyun!

(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ)

45 Kimler hacca gidemez?

Müslüman olan herkes hacca gidebilir. Ancak kendisine hac farz olan kimse şunlardır:

Erkek olsun, kadın olsun şartlarını taşıyan her Müslümana, ömründe bir defa haccetmek farzdır. Üzerine hac farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yerine getirmelidir. Üzerine farz olduğu halde bir takım gerekçelerle bu önemli ibadeti yerine getirmeyip ileri yaşlara ertelemek dinen uygun değildir. Bu şekilde haccını erteleyip daha sonra bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimse, yerine bedel (vekil) göndermek zorunda kalır.

Bir kimsenin hac ibadetiyle yükümlü sayılması için; Müslüman, akıllı, erginlik çağına ulaşmış, hür, hac için yeterli malî imkâna sahip ve bu ibadeti yerine getirecek vakte erişmiş olması şarttır. Bu şartlardan birini taşımayan kimseye hac farz olmaz.

Kendisine hac farz olan kimsenin, haccını bizzat eda etmekle yükümlü sayılması için de, sağlıklı olması, tutukluluk veya yurtdışına çıkma yasağı gibi bir engelinin bulunmaması ve yolun güvenli olması şarttır. Ayrıca boşanma veya ölüm iddeti beklemekte olan kadının, beklemesi gereken süreyi tamamlamış olması lazımdır.

Hac yolculuğuna katlanamayacak ya da fiilen haccedemeyecek derecede hasta olanlar ile yaşlılar, tutuklular, yurt dışına çıkışları yasaklanmış olanlar ve iddet beklemekte olan kadınlar, hac kendilerine farz olsa bile, eda ile yükümlü değildirler. Bu durumda olanlar şartları oluştuğu takdirde bizzat haccederler.

46 Haccın farz olmasının şartları nelerdir?

Haccın şartları; erkekleri ve kadınları içine alan genel veya yalnız kadınlarla ilgili özel şartlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar tam olarak bulununca hac ve edası farz olur. Aksi halde farz olmaz.

Haccın Genel Şartları

Bunlar; farz oluşunun, sıhhatinin veya edasının şartları kabilinden olur. Müslüman, akıllı, ergin, hür ve haccetmeye gücünün yeter olması gibi.

1. Müslüman Olmak: Kâfire hac farz olmaz. İbadeti eda ehliyeti bulunmadığı için, onun yapacağı hac geçerli değildir. Münkir hac yapsa, sonra İslâm'a girse, ona İslâm'ın haccı farz olur. Hanefilere göre, kâfir, şeriatın furûu ile muhatap olmadığı için, haccı terkten dolayı hesaba çekilmez. Çoğunluk hukukçulara göre ise o, furû (İslâmî emir ve yasaklar)a muhataptır ve ahirette bunlardan hesaba çekilir.

2. Ergin ve akıllı olmak: Çocuk ve akıl hastaları hacla yükümlü değildir. Çünkü bunlar şer'î hükümlerle yükümlü tutulmamışlardır. Akıl hastasının yapacağı hac veya umre, ibadet ehliyeti bulunmadığı için sahih olmaz. Bu ikisi hac yapsa, sonra çocuk büluğ çağına ulaşsa, akıl hastası iyileşse, bunlara hac farz olur. Çocuğun bülûğdan önce yaptığı hac nafile sayılır. Hadiste şöyle buyurulur:

"Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, gençlik çağına girinceye kadar çocuktan, şifa buluncaya kadar akıl hastasından." (Ebû Davûd, Hudud,17; İbn Mâce, Talâk, 15).

Akıl hastalığı, bayılma, sarhoşluk ve uyku ihramı ortadan kaldırmaz (bk. İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/120 vd.; el Meydânî, el Lübâb, I/177; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I/308 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/218-222, 241, 248-250).

3. Hür olmak: Köle, esir ve mahkûma hac farz değildir. Çünkü hac, süresi uzun, belli bir yolculuğu gerekli kılan ve yolculuğa güç yetirilmesi şart kılınan bir ibadettir: Hürriyetten yoksun olan kimsenin bunu ifa etmesi mümkün olmaz.

4. Vakit: Arafat'ta vakfe ve ziyaret tavafı için belirli vakitlere yetişmedikçe hac farz olmaz. Şu ayetler haccın vakitli bir ibadet olduğunu gösterir:

" Sana yeni doğan ayları (hilaller) sorarlar. De ki: "O, insanların faydası için vakit ölçüleridir." (Bakara, 2/189)

 "Hac ayları bilinen aylardır." (Bakara, 2/197)

Hanefi ve Hanbelîlere göre, hac ayları; Şevvâl, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk on günüdür. Buna Abadile adıyla anılan (İbn Mes'ud, İbn Abbâs, İbn Ömer ve İbnü Zübeyr)'den nakledilendir.

"En büyük hac (hacc-ı ekber) günü, kurban bayramı günleridir." (Buhârî, Hac, 33, 34, Umre, 9; Müslim, Hac, 123; Nesâî, Menâsik, 77; Dârimî, Menâsik, 38; Muvatta ; Hac, 63).

hadîsi delil olarak gösterilir.

Bu sürenin dışındaki vakitler, farz hac için ihrama girmeyi ve haccın rükünlerini ifaya elverişli değildir. Ancak hac niyetiyle ihrama, bu aylardan önce girilse, ihram geçerli ve yapılacak hac sahih olur. Delili:

"Hac ve umreyi Allah için tamamlayınız."(Bakara, 2/196)

ayetidir. Bu durumda hac ayları girmedikçe hac fiillerinden bir şey yapmak caiz olmaz. Hanefilere göre ihram bir şart olup, bunun öne alınması, abdestin namaz vaktinden öne alınması gibidir. Çünkü ihram, hac yapacak kişinin kendisine bazı şeyleri yasaklaması ve bazı şeyleri de gerekli kılmasıdır. Yine bu, ihramı, Mîkat'tan önce başlatmak gibi olur. Bununla birlikte hac aylarından önce ihrama girmek mekruhtur. İbn Abbâs'ın (ö. 68/687) naklettiği; "Hac için, ancak hac aylarında ihrama girilmesi sünnetlerdendir." hadisi delildir (Buhâri).

Mâlikîlere göre, hac ayları tam üç aydır. İhramın vakti, Şevvâl'in başından, yani Ramazarı bayramının ilk gecesinden itibaren başlar, Kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar devam eder. Bir kimse bayram sabahı şafak sökmezden önce, bir an, ihramlı olarak Arafat'ta dursa hacca yetişmiş olur. Geride ziyaret tavafı ve sa'y gibi ibadetler kalır (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II/ 220 vd.; İbn Kudâme, el Muğnî, III/271; eş-Şirâzî, el Mühezzeb, I/200; ez-Zühaylî, a.g.e., III/63-65).

5. Haccı ifaya gücünün yetmesi (istitâa). Bu; beden, mal veya yol emniyeti ile ilgili olabilir. Ayette,

"Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe yi ziyaret edip haccetmek farzdır." (Âl-i İmrân, 3/97)

buyurulur. Ayetteki "hacca yol bulabilen, hacca gitmeye gücü yeten" ifadesi Hanefîlere göre "bedenî, mâlî ve emniyet" unsurlarını kapsamına alır. Bunlar haccın edasının şartlarını oluşturur.

     a. Beden sağlığı ve sağlamlığı. Buna göre; yatalak, hasta, kör, felçli, iki ayağı kesik, binit üzerinde kendi başına duramayan yaşlı kimse, tutuklu bulunan ile zalim yöneticilerin hac için vize vermediği kimseler üzerine hac farz olmaz. Çünkü Allah Teâlâ, haccın farz olması için "gücün yetmesi"ni şart koşmuştur. İbn Abbâs "istitâa"yı yol azığı (zâd) ve binit (râhile) olarak tefsir etmiştir. Ayette,

"Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara, 2/286) buyurulur.

      b. Gerekli maddî güce sahip olmak. Bu yolda tüketeceği yiyecek ve oraya varabilmek için bineceği vasıtadan ibarettir. Buna göre, bir kimseye haccın farz olabilmesi için, hac süresince hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin nafakalarını ve nakil vasıtasını temin gücüne sahip olmalıdır. Mekkeliler ve Mekke çevresinde oturanlar için nakil aracına sahip olmak şart değildir; yaya yürüyecek durumda bulunmaları yeterlidir.

     c. Yol emniyeti. Haccın farz olması için yol güvenliğinin bulunması şarttır. Bu, Ebû Hanife'ye göre, vücûbunun, bazılarına göre ise edasının şartlarındandır.

Kadın için yol emniyeti; beraberinde neseb veya sihrî (evlilikle doğan hısımlık) hısımlardan fâsık olmayan akıllı, ergin veya murâhık (12 yaşla büluğ arası erkek çocuğu) mahrem birisinin veya kocasının bulunmasıyla gerçekleşir. Kadının yanında kocası veya mahrem bir hısımı olmaksızın, Mekke'ye üç gün üç gece (sefer mesafesi) ve daha uzak yerden gelerek hac yapması tahrîmen mekruhtur. O, mahremsiz hac yaparsa kerâhetle birlikte caiz olur. Mahremin bulunması vücûb şartıdır. Eda şartı diyenler de vardır. Günümüzde yaygın fesat sebebiyle, kadın süt erkek kardeşiyle yolculuk yapamaz. Çünkü genç sıhrî hısımlarda olduğu gibi, süt hısmıyla başbaşa kalmak (halvet) mekruhtur. Şâfiîler buna "kadının, kafilede güvenilir diğer kadınlarla birlikte hac yapabileceği" esasını ilave ederler (bk. el-Kâsânî, a.g.e., II/121-125; el-Meydânî, el-Lübâb, I/177; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, II/94-199; eş-Şîrâzî, a.g.e., 196-198; ez-Zühaylî, a.g.e., III/25-32).

Kendinizi bu şartlara uygun görüyorsanız, hac üzerinize farzdır.

47 Ölen kimsenin yerine vekaleten hac yapmak için illa bu kimsenin miras parasından mı kullanmak gerekir, bir yakını kendi kazancından vekaleten hacca gidebilir mi?

Kendisine hac farz olmadığı halde parası olmadığı için hac yapamamış ve vefat etmiş bir kimsenin hayırına hac yapılabilir. Vefat eden kimsenin yerine hac yapmak için illa miras bırakmış olması gerekmez. Bir evlat anne veya babası için kendi parasından da vekaletten onlar yerine hac yapabilir.

Kendisine hac farz olduğu halde haccetmeden vefat edenler, hiç olmazsa kendisi yerine vekil olarak haccedilmesini vasiyet etmiş olmalıdır. Bu durumda mirasçıları, bıraktıkları mirasın üçte birinden masraflarını karşılayarak onun yerine vekâleten hacca gitmeli veya emîn bir kimseyi göndermelidirler.

Vasiyet etmemiş olsa bile, haccını eda etmemiş hac yükümlüsü adına mirasçıları hacceder veya ettirirlerse, yükümlünün hac borcu ödenmiş olur. Şâfiî Mezhebi'ne göre, mirasçıları onun adına bu farîzayı yerine getirmekle yükümlüdürler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Haccı Vasiyet Etmek.

Başkasının yerine hac yapılabilir mi? Vekalet verilebilir mi?

48 Umreye, normal zamanlarda gitmek ile Ramazan ayında gitmek arasında fark var mıdır?

Umre, hac gibi belirli bir zamana bağlı olmaksızın yapılan "Kâbe ziyareti" anlamında bir terim. Umre, Hanefî ve Malikî mezheplerine göre sünnet-i müekkede, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre farzdır.

Hac, sadece hac mevsiminde yapıldığı halde, umre her zaman yapılabilir. Ancak Kurban Bayramının Arefe günü ile, bu bayramın dört gününde umre yapılması mekruhtur. Ramazanda yapılması ise daha çok sevaba vesîledir. (Elmalılı H. Yazır, Halk Dini Kur'ân Dili, II/709).

Umre esas itibariyle, Kâbe'yi tavaf (etrafında yedi defa dönmek) ve Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa sa'y (koşmak) dır. Hacda olduğu gibi; Müzdelife'ye gitmek, Arafat'ta vakfe yapmak, Mina'da şeytan taşlamak umrede yoktur.

Tavafın dört şavtı (Kabe'nin etrafında dört kere dönmek) umrenin rüknüdür. Vakit müstesna, hac için şart olan her şey, umre için de şarttır. Tavafın geri kalan üç şavtı, Safa ile Merve arasındaki sa'y ve bunun bitiminde tıraş olmak ya da saçları kısaltmak da umrenin vacipleridir. Haccın sünnetlerinden Safa ile Merve arasındaki sa'ye kadar olanların tümü umre için de sünnettir (bk. "Hac" mad). Sa'y bitince umre ibadeti sona erdiği için, hacdaki; Müzdelife, Arafat ve Mina ile ilgili sünnetler umrede söz konusu değildir.

Umrenin yapılışı: Mekke dışından olup da umre yapmak isteyen bir Müslüman mikat yerinde, Mekkeli ise Harem dışında ihrama girer. "Allah'ım! Ben umre yapmak istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul et." diyerek dua ve niyet eder, telbiye de bulunur. Harem-i Şerif'e gelince Kâbe'nin etrafına yedi defa dolaşarak tavaf eder. İlk üç dolanışta biraz çalımlı yürür. Her dolanışta Hacerü'l-Esved adındaki kutsal taşı selamlar. Tavaf bittikten sonra iki rek'at namaz kılar ve Safa tepesine gider. Oradan başlayarak, Safa ile Merve arasında yedi kere gider gelir. Buna; sa'y denilir. Daha sonra tıraş olarak veya saçlarını kısaltarak ihramdan çıkar. Böylece sona ermiş olur (el-Mevsılî, el-İhtiyar fi Ta'lili'l-Muhtar, 157; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 483, 508).

Hac için ihrama giren kişinin, ihramda iken yapması yasak olan şeyler, umre için ihrama giren kişi için de yasaktır.
İhramda iken bu yasaklardan birisini yapan kimseye, hac için ihramda iken aynı yasağı işleyen kimse için gerekli olan ceza gerekir.

Umrenin tek rüknü olan tavafın ilk dört şavtını tamamlamadan karısıyla cinsî temasta bulunan kişinin umresi fasit olmuştur. Ancak bu duruma düşen kimse umreyi bırakmaz devam eder. Ceza olarak bir koyun kurban eder ve tekrar umre yapar. Tavâfın dört şavtını tamamladıktan sonra aynı yasağı işleyenin umresi ise fasit değildir, fakat onun da bir koyun kurban etmesi gerekir (Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., 85/9).

49 Hacca gitmek üzerine farz olan bir kimse, hacca mı gitmeli yoksa evlenme yaşında olan çocuğunu mu evlendirmelidir, öncelik hangisine aittir?

1. Sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı ve buluğ çağına erişmiş Müslümanların, ömürlerinde bir defa haccetmeleri farzdır. Bu şartları taşıyan kişinin, imkan elde edince, geciktirmeden bu farzı yerine getirmesi gerekir. Bu itibarla, kişinin evlenme çağında bekar çocuğu da bulunsa, bu şartları taşıması halinde hac etmesi farzdır. Hacca gitmeyip de, hac parasını çocuğunu evlendirmek için kullanırsa, hac yükümlülüğü üzerinden kalkmaz.

2. Ebeveyn/anne-baba, çocuğunu büyütmek ve imkânları nisbetinde eğitimini sağlayıp evliliğine yardım etmek durumundadır. Bu görevlerin bir kısmı dini bir kısmı da gelenekseldir. Nur Suresi'nin 32. ayetinde evlendirme konusu genel anlamda bir görev olarak yüklenmiştir. Ebeveyn evlendirme konusunda da gücü yettiğince evladına yardım etmelidir.

3.  Eğer çocuğun evlenme zamanı gelmişse ve evlenmediği takdirde günaha girme durumu söz konusu olursa, ebeveynin, çocuklarını hemen evlendirmeleri gerekir. Böyle bir durum yoksa hacca gitmeyi tercih etmelidirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gençler İslam ahlakına göre kaç yaşında evlendirilmelidir? Evlendirilmeyen gençlerin mesuliyeti babaya mı aittir?

50 Kutsal mekanlardan taş ve toprak getirmenin hükmü nedir? Hac ve umreye gidenler oralardan taş ve toprak gibi şeyler getirilebilir mi?

Mekke ve Medine’nin taş ve toprağının başka yere nakledilmesinin uygun olmadığı konusunda alimlerin çoğu ittifak halindedir. Ancak, bazı alimler bunu haram, diğer bir kısmı ise, mekruh saymıştır. İmam Şafii ve Beyhakî’nin yaptığı rivayete göre, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Mecmu, VII/454-459).

İmam Zerkeşî  gibi bir kısım alimler ise bunun haram olduğu görüşündedir.(bk. Halil İbrahim, Fezailu’l-Medineti’l-munevvere, I/66).

İhram’a giren bir insanın harem bölgesindeki herhangi bir otu bile koparmasının caiz olmadığı bilinmektedir.

Nitekim bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ım! Muhakkak ki, İbrahim Mekke’yi hürmetli kılarak onu harem bölgesi yaptı. Ben de Medine’yi -iki dağ arasındaki bölgesini- hürmetli kılıyorum…” ( Müslim, Hac, 78),

“Her peygamberin bir haremi vardır, benim haremim de Medine’dir. Onu senin verdiğin değerlerle hürmetli kılıyorum...”  (İbn Hanbel, Müsned, I/318).

Bu ise, (Harem sözcüğünden de anlaşılacağı gibi) kutsal mekânlardaki taş toprak gibi eşyanın da hürmetli olduğunu gösterir.  Hürmetli bir konumdaki eşyaları hürmetsiz bir yere taşımak, onlara karşı bir hürmetsizliktir.

51 Bir başkasının yerine hacca giden kişi, gittiği zaman kendi hacılığını da yapabilir mi?

Hacca bedel gönderecek kimse (ölmüşse yakınları), haccın nasıl yapılacağını bilen ve hac yapabilecek nitelikleri taşıyan, aklı başında, tercihen daha önce hac yapmış ehil bir kimseyi, kendisi adına hac yapmak üzere vekil tayin eder. Normal olarak hac masraflarını karşılayacak parayı kendisine verir. İfrad, kıran veya temettu haçlarından hangisini yaptırmak istiyorsa o hacca niyet etmesini ister.

Vekil, bedel gönderen kimsenin öngördüğü şartlar doğrultusunda hareket eder. Gönderen hangi haccın yapılmasını istemişse onu yapar.

Vekil, hacla ilgili görevleri (menasiki) yaparken hep gönderen adına niyet eder. İhrama girerken, tavafa ve sa'ye başlarken, Arafat ve Müzdelife vakfelerinde, şeytan taşlarken, kurban keserken niyetini hep gönderen adına yapar. Aynı şekilde, öncelikle gönderen adına dua eder. Kendisi ve diğer Müslümanlar için de dua edebilir.

Mesela gönderen, ifrad haccı yapmasını istemişse, vekil ihrama girerken; "Allah'ım! Senin rızan için ..........adına hac yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet eder.

"Allah'ım! ......... adına, Lebbeyk! Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerike lek." diyerek telbiye getirir. Diğer niyetlerde de aynı şekilde hareket eder ve "Haccın Yapılışı" konusunda anlatıldığı şekilde haccı eda eder. Gönderen, temettu haccı veya kıran haccı yapmasını istemişse, onun adına şükür kurbanı keser.

Vekil, kendisini gönderen adına tüm hac görevlerini yerine getirdikten sonra, dilerse kendisi için umre yapabilir, ancak hac yapamaz.

52 Hacda kurban kesmek gerekli midir? Bu kurbanı Türkiye'de bir yakınımıza kestirebilir miyiz?

Yolcu (seferi olan mümin mükellef) bir yerde konakladığında, bu konaklama mesela Hanefî mezhebine göre on beş gün ve daha fazla olacaksa, namazları tam kılar (kasr yapmaz); ama bu kişi yolcu olmaktan çıkmaz, ülkesine dönünceye kadar kurban gibi konularda yine seferidir. Kurban kesmesi vacib değildir.

Temettu Haccı (Aynı hac mevsiminde, önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra hac için tekrar ihrama girilerek yapılan hac) ile Kırân Haccı (Bir niyetle hac ve umre için ihrama girilerek yapılan hac)'nda harem bölgesinde (Kâbe ve civarı) şükür kurbanı (hac kurbanı, hedy) kesilmesi haccın vaciplerindendir (Bakara, 2/196).

Bu nedenle hac ibadetinin tamamlayıcı bir unsuru olan hac kurbanının harem bölgesi dışında kesilmesi caiz değildir. Bu konuda İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Bugün kurban etleri, kurban organizasyonunu yürüten İslam Kalkınma Bankası tarafından fakir ülkelere ulaştırılarak değerlendirilmeltedir.

Hac ibadetini yapan kişilerin udhiye (kurban bayramında kestiğimiz kurbanı) kesmeleri vacip değildir. Ancak bu kişiler, dilerlerse, hac kurbanı dışında, Bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekâlet yoluyla Türkiye''de kestirmeleri daha uygun olur.

53 Mebrur (kabul olunmuş) hac yapabilmek için ne yapmalıyız? Orada hangi duaları okumalıyım?

Kiişi yaptığı haccın mebrur olup olmadığını bilemez. Gerekli şartlar yerine getirilip üzerine düşen yapıldıktan sonra, Allah'ın yapılan haccı kabul etmesi umulur.

Ebû Hureyre'den (ö. 58/677) şöyle dediği nakledilmiştir:

"Allah elçisine hangi amelin daha faziletli olduğu sorulunca şöyle buyurdu:

'Allah'a ve Resullüne iman'. Sonra hangisi, denildi. 'Allah yolunda cihad.', buyurdu. Sonra hangisi sorusuna ise; 'Mebrûr hac.' cevabını verdi" (Buhârî, Cihad l; Hac, 4, 34, 102; Umre, 1; Müslim, İman,135,140; Tirmizî, Mevâkît, 13, Hac, 6,14, 88; Dârimî, menâsik, 8, Salât, 24, 135).

Bilindiği gibi, kabul olunmuş bir hac, insanın kul hakkı dışındaki bütün günahlarının silinmesine yetiyor. İnsan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için asgari şu beş şarta riayet etmesi gerekiyor:

1. Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi, O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.

2. Tertemiz (tayyib) bir para ile hacca gitmek.

3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak,

4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak,

5. Haccı diğer zahir ve batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.

İşte böyle bir haccın, bütün günahları sildikten sonra insana kazandıracağı sevabın miktarını da ancak Allah bilir.

Bu şartlarda ne derece eksiklik olursa, haccın sevabında da o derece azalma olur. Hatta bazılarının hacları, farziyeti üzerlerinden düşürmekten başka bir işe yaramaz. Bazılarınınki ise bunu bile yapamayıp sahibine günah dahi kazandırır. Bundan dolayıdır ki, malına haram karışan ya da şüphelilik bulunan zenginlerin hacca borç para alarak gitmeleri ve borçlarını döndükten sonra kendi mallarından ödemeleri tavsiye olunmuştur.

Bununla beraber Imam Gazalî şu tavsiyede de bulunmuştur:

"Haram ya da şüpheli malla hacca giden, hiç olmazsa yiyeceğinin tertemiz helaldan olmasına çaba göstersin. Bunu bütün hac süresi boyunca yapamazsa ihrama girdiği andan çıkacağı anâ kadarki sürede yapmaya çalışsın. Onu da başaramazsa Arafe günü için yapmaya uğraşsın. Bunu da yapamazsa böyle bir malla hac yapmak zorunda kaldığı için her an korku üzüntü ve pişmanlık duysun, umulur ki, rahmet nazarları Arafat'da ona da çevrilir." (Hüseyin el-Mekkî, Irsâdü s-Sârî, 3).

54 Kadın, kocasının izni olmadan hacca gidebilir mi?

Hanefi Mezhebi'ne göre bir hanım yanında kocası, yahut da nikah düşmeyecek kadar yakını bir erkek bulunmadıkça, tek başına hacca gidemez.

Kadın, şartları haiz bir mahremi olduğu zaman, kocasının izni bulunmasa dahi hacca gidebilir.  Kocanın, hanımının hacca gitmesine engel olması caiz olmaz. Zira kocanın hakkı farzları iskat edemez. Hac ibadeti ise farzdır. Ancak nafile hac hususunda kocasının izni olmadan yola çıkamaz. Zira kocasının nafile hactan menetme hakkı mevcuttur.

İslâm hu­kuk­çu­la­rı­nın ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ko­ca, ka­rı­sı­nın farz hac­cı­na en­gel ola­maz. Çün­kü bu, ilk yü­küm­lü­lük yı­lın­da ( fevrî ) farz ol­muş­tur.

(Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali)

55 Hiç namaz kılmamış birisi hacca giderse ve hactan dönünce namaza başlarsa, önceki namaz borçları silinir mi?

Namaz kılmayan birisi hacca gidiyor ve döndükten sonra da namaza başlıyor, namazlarını aksatmadan kılıyor ise, geçmiş kılmadığı namazları kaza etmesi gerekir. Her ne kadar hacda iken yaptığı tövbe istiğfarla, namaz kılmamaktan dolayı kazanılan günah affedilebilirse de, günah ayrıdır borçlu olmak ayrıdır.

Her hacca gidenin günahının affedileceği de kesin değildir; Allah dilerse affeder dilemezse affetmeyebilir.

Mazeretsiz olarak kılınmayan namazlar kaza edilir, ancak kaza etmekle mesuliyetten kurtulunmuş olmaz ayrıca tövbe etmek de gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hacca giden insanların tüm günahlarının affedileceği sözü nasıl anlaşılmalıdır?..

56 "Kim Hacca gitme imkanı bulduğu halde gitmemişse Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur." hadisini açıklar mısınız?

Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz şöyle buyurdular:

"Kim kendisini Beytullahi'l haram'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zîra, Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:
"Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe'yi haccetmesi gerekir." (Âl-i İmrân 97). (Tirmizî, Hacc 3, (812).

AÇIKLAMA:

Hadiste, hacc yapmaya yetecek maddî imkânı olup da hacca gitmeyenler çok ağır bir üslubla tehdid edilmektedir: Hristiyan veya Yahudi olarak ölme tehlikesi, yani küfür üzere ölmek. Âlimler, bu ifadenin tağliz yani "terhib ve korkutmada şiddete başvurma" güttüğünü belirttikten sonra şu açıklamayı  da yaparlar: Maddî imkâna rağmen farz olan haccı terketmek ya bunun vacib olduğunu inkâr ve istihfafdan gelir, bu ise küfürdür; ya da emr-i İlâhî'ye isyandan gelir. Öyle ise küfre düşerek Yahudi veya Hristiyan mertebesine inme tehlikesi ile başbaşadır.

Haccı terkedenlerin betahsîs ehlikitab'a benzetilmeleri, onların da kitaplarıyla amel etmemelerinden ileri gelir. Zîra haccı yapmayan Müslüman da, kitabının emrini terketmiş olmakla aralarında bir müştereklik hasıl olmaktadır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), haccı emreden âyeti okuyarak, haccetmeyenin bu emr-i İlâhî'yi inkâr veya ona isyan ettiğine ve dolayısıyla beyan ettiği vaîde delil getirmiş olmaktadır. Haccı inkar etmediği halde gitmeyen kişi kafir olmaz, günahkar olur.

(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/297-298.)

57 Şafii Mezhebi'ne göre, bir kadın tek başına hac ve umreye gidebilir mi?

Şafii Mezhebi'ne göre hac ve umre belli şartları taşıyan Müslümanlara ömürde bir defa yapılmak üzere farz kılınmıştır. Bu ibadetin farzlığıyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

"Haccı da umreyi de Allah için tamamlayın."(Bakara suresi, 2/196)

Hacca ve umreye gidecek kadının beraberinde kocası, mahremi veya güvenilir kadın refakatçileri bulunmalıdır. Çünkü kadının yalnız başına yolculuk yapması haramdır. Bu hususta sevgili Peygamberimiz (asv) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan kadına, bir gece ve gündüz devam edecek bir mesafeye, yanında bir mahremi olmadıkça gitmesi helal değildir.”
(Buhari , taksirü’s-salat , 4 hac,419,422; Malik el-muvatta,istizan,37)

Hac ve umre yolculuğunda, yanında kocasının veya mahreminin bulunmaması durumunda, kadına refakat edecek kadın yol arkadaşının en az üç kişi ve güvenilir olması şarttır. (Tahtavi, Haşiye ala merakı’l-felah,s.397.)

Hanefi Mezhebi'ne göre, yanında kocası veya mahremi bulunmayan bir kadının, başka kadınlarla birlikte yolculuğa çıkması caiz değildir.

(Mehmet Keskin, Büyük Şafii İlmihali, s. 391)

58 Ölen kişinin yerine hac yapılır mı? Bir insan malı mülkü olup da sırf keyfiyetten hacca gitmeyip de ölürse, onun yerinede hac yapilabilir mi? Lütfen bildiğiniz bir ayet veya hadis varsa yazar mısınız?
59 Umreye gidenin kul hakkı dışında tüm günahları affolunabilir mi?

Umre, hac gibi belirli bir zamana bağlı olmaksızın yapılan Kâbe ziyareti anlamında bir terim. Umre, Hanefî ve Malikî mezheplerine göre sünnet-i müekkede, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre farzdır.

Hac, sadece hac mevsiminde yapıldığı halde, umre her zaman yapılabilir. Ancak Kurban Bayramının arefe günü ile, bu bayramın dört gününde yapılması mekruhtur. Ramazanda yapılması ise daha çok sevaba vesîledir. (Elmalılı H. Yazır, Halk Dini Kur'ân Dili, II/709).

Umre esas itibariyle, Kâbe'yi tavaf (etrafında yedi defa dönmek) ve Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa sa'y (koşmak) dır. Hacda olduğu gibi; Müzdelife'ye gitmek, Arafat'ta vakfe yapmak, Mina'da şeytan taşlamak umrede yoktur.

Umre yapan kişinin tüm günahları affolunabilir. Ancak hacca veya umreye gider herkesin kul hakkı dışında bütün günahları affolunur gibi kesin bir kayıt yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hacca gidenlerin tüm günahlarının affedileceği sözü nasıl anlaşılmalıdır?..

60 Haram para ile hacca gidilir mi?

Haram para ile hacca gidenin haccı Hanbeli’de sahih olmaz, diğer üç mezhepte, günahkâr olsa da haccı sahih olur, yani hac borcundan kurtulur.

Haram para ile hacca gidilmez. Gidilirse yapılan hac geçerli olur, ancak sevabı helal yolla gidilen bir hac gibi olmaz.

Bilindiği gibi, tam kabul olunmuş bir hac, insanın kul hakkı dışındaki bütün günahlarının silinmesine yetiyor. İnsan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için asgari şu beş şarta riayet etmesi gerekiyor:

1. Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi, O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.

2. Tertemiz (tayyib) bir para ile hacca gitmek.

3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak,

4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak,

5. Haccı diğer zahir ve batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.

61 Aç isanlar varken hac ve umre yapmak uygun olur mu? Ben hac parasını karnı aç bir garibe versem daha iyi etmiş olur muyum? Allah (cc) beni bu davranışımdan dolayı, yani beş farzdan birini yapmadım, gerekçesiyle cehenneme atar mı?

Her ibadetin kendine göre değeri ve önemi vardır. Nasıl ki insan vücudunun her azasının bir yeri, önemi ve değeri vardır. El ve ayak gibi organların yanında göz kulak, beyin ve kalp gibi organlar da vardır. Bu organlardan her biri görevini yerine getirmekle sorumludur. Yoksa insan hayatı devam etmez.

Bunun gibi her ibadetin kendine göre vazifesi vardır. Biri için diğerini yapmamak olmaz.

Ayrıca ibadetler farz, vacip, nafile gibi kısımlara ayrılır. Farz bütün ibadetlerden önce gelir.

Farz olanlar: Allah’ın mutlaka yapmamızı veya terk etmemizi istediği her şeydir. Allah’ın emir ve yasaklarını en iyi şekilde uygulayıp örnek olan Peygamberimiz (asm)'dir. Biz de ona uymak suretiyle en üst seviyede ibadetlerimizi yapmış oluruz. Namaz kılmak , oruç tutmak, zina etmemek, haram yememek gibi...

Vacip olanlar: Dinimizin vacipleri; mesela gece namazını üç rekat olarak kılmak vaciptir.

Nafile olanlar:
İbadetleri yaparken farz ve vaciplerin dışındaki yaptığımız şeylerdir. Mesela namaz kılarken Kur’an'dan bazı sureleri okumak farz, ama subhaneke duasını okumak nafiledir.

Adab olanlar: Bunlara da edeb diyoruz. Yemek yerken, yatarken, camiye, tuvalete girip çıkarken (v.b.) günlük işlerimizi yaparken Peygamberimiz (asm)’e uyarsak, o işi adabına uygun yapmış oluruz.

Demek ki Peygamber Efendimizin (asm) hayatını farz, vacip, nafile ve adap diye ayırabiliriz. Bunların en yükseği ve en faziletlisi bu sıraya göredir.

Bunu bir insanın vücudu gibi düşünebiliriz. İnsanın yaşaması için gerekli organları vardır. Beyin, kalp, kafa vs... İşte iman etmemiz gereken esaslar da ruhumuzun beyni kalbi gibidir.

Vücudumuzun gözü, kulağı, eli, ayağı vs. duyu organları vardır. Farzlar da bunun gibidir. Ruhumuzun gözü, kulağı, eli, ayağıdır. Farzları yapmayan elsiz, ayaksız, gözsüz, kulaksız bir insan gibi eksiktir.

Vücudumuzda bir de parmak, kaş, saç gibi güzellikler ve süsler vardır. Bunlar olmasa da yaşarız. Ama olduğu zaman daha mükemmel insan oluruz. Bunun gibi sünnetin nafile ve adab kısımları da ruhumuzun süsü ve güzelliğidir. Yapsak çok sevabı var, yapmasak günahı yok.

Özetlersek, farz ve vacip kısımlar mutlaka yapılması gereken ibadetlerdir. Nafile ve adap kısımlar ise yaparsak çok sevabı var. Örneğin umre ve nafile hac yapmak yerine insanlara yardım tarafını seçmenin bir sakıncası olmadığı gibi, teşvik etmek de uygundur. Ancak farz haccın yerine sadaka yapmayı tercih etmek asla doğru olmaz.

Buna göre, hac yapması üzerine farz olan bir kimse, bu görevi yapmak zorundadır. Ayrıca malı olanlar da zekat vermek zorundadır. Demek ki farzların dışında yardım etmek sünnet ise de yardım etmeyen günah işlemiş olmaz. Ancak farzı yapmamak günahtır.

Farzlarını yaptıktan sonra fazladan hac yapmak isteyenlere, bunun yerine fakirlere yardım etmesini tavsiye ederiz. Ama yaptıkları nafile haccın ya da umrenin sevabının olmadığını söyleyemeyiz.

62 İhramdayken kokulu sabun kullanan kişi ne yapmalıdır? Hac ve Umre ile ilgili yasaklar nelerdir, bu yasakları çiğneyenlerin ne yapması gerekir?

Bir defada (aynı yerde ve aynı anda) vücudun veya bir uzvun tamamına güzel koku veya yağ sürmenin cezası bir keçi veya koyun kesmektir. İşlenen bu yasak ayrı zaman/mekanda olursa, ceza da tekrar eder. Şayet koku uzvun yarısına sürülmüşse, veya kokusu bir gece bir gündüz devam etmezse, mesela koku sürdüğü bir elbiseyi yarım gün giyip çıkarırsa, bu takdirde bir fıtır/fitre sadakası vermek yeterlidir.

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre, vücudun veya bir uzvun tamamına güzel koku sürmüş kimse üç kefaret arasında serbesttir, dilerse, bir koyun keser, dilerse, altı kişiye yemek yedirir, dilerse üç gün oruç tutar.(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/259-260).

Yalnız kullandığınız sabunun gerçekten kokulu olup olmadığını araştırın ve normal olarak hacıların onu kullanıp kullanmadıklarını öğreniniz, ona göre hareket edersiniz.

Hac ve Umre İle İlgili Yasaklar

    Hac veya Umre için ihrama girmiş olanların din yönünden yapmaları yasak olan şeylere "Cinayetü'l-Hac = Hac Yasakları" denir. Burada kasıd, yanılma, hataya düşme ve unutma birdir. (Şafiîlerce hata ve unutma cezası bağışlanmıştır.)

    Hac ve Umre'ye ait yasaklar (cinayetler) şu beş kısma ayrılır:

    1) Yapılmalarından dolayı yalnız birer dem (koyun veya keçi) kurban edilmesi gereken cinayetler.

    Büluğ çağına ermiş olup da ihrama girmiş bulunan bir kimsenin bir uzvuna (organına) tamamen veya bir uzvu mikdarı olacak şekilde değişik yerlerine hoş kokulu bir şey sürmesi, başına kına yakması, yağ sürünmesi, tam bir gün akşama kadar dikişli bir elbise giyinmesi veya başını örtülü bulundurması, başının en az dörtte birini traş ettirmesi, fazla tüylerini gidermesi, tırnaklarını kesmesi, haccın vaciblerinden birini (mikatta ihrama girmeyi) terk etmesi, cünub veya haiz olarak kudüm veya veda tavafı yapması veya abdestsiz olarak ziyaret tavafında bulunması gibi...

    Kıran haccında bu yasaklardan biri yapılırsa, iki ihramın hürmetini korumak için iki kurban (dem) gerekir.

    Böyle irade ile yapılmalarından dolayı kurban kesilmesi gereken şeylerden biri, bir zaruret ve illet sebebiyle yapılsa, bu işi yapan serbest kalır; dilerse Harem'de bir kurban keser, dilerse istediği yerde üç gün oruç tutar, dilerse altı fakire birer fitre mikdarı sadaka verir. Bu sadakanın Mekke fakirlerine verilmesi daha faziletlidir. Verilecek bu sadakada temlik caiz olduğu gibi, ibahe (ikram suretiyle yemek yedirme) de caizdir. İmam Muhammed'e göre ibahe caiz değildir.

    2) Yapılmasından dolayı Bedene (deve veya sığır) kurban edilmesi gereken cinayetler:

    Bunlar, Arafat'da vakfeden sonra daha traş olmadan veya saçları kısaltmadan önce cinsel ilişkide bulunmak ile ziyaret tavafını cünub, hayız veya nifas hallerinde yapmaktan ibarettir. Bununla beraber herhangi bir tavaf, taharet halinde yeniden yapılırsa cezası düşer.

    Arafat'da vakfeden sonra saçları traşdan veya kısaltmadan önce, bir mecliste cinsel ilişki tekrarlansa, yalnız bir Bedene (deve veya sığır) gerekir. Meclis değişecek olsa, birinci ilişkiden dolayı bir Bedene (deve veya sığır), diğerlerini için de dem (koyun) gerekir. Çünkü birinci ilişkide tavafa noksanlık gelmiştir. Böyle noksan bir tavaf için de "Dem" yeterli olur. Fakat traş olduktan sonra veya saçları kısalttıktan sonra, ziyaret tavafının tamamından veya ilk dört şavtından önce ilişkide bulunsa, yalnız bir koyun kesmek yeterli olur. Buna göre, ziyaret tavafının tamamından veya dört şavtından sonra kurulacak ilişki ile ceza olarak ne bedene ne de dem gerekir.

    3) Her birinin yapılmasından dolayı yarım sa' (bir fitre mikdarı) beşyüz yirmi dirhem sadaka verilmesi gereken cinayetler.

    Bunlar, İhramda bulunan bir kimsenin uzuvlarından (organlarından) birinin az bir kısmına hoş kokulu bir şey sürmesi, bir günden az dikişli elbise giymesi veya başını örtmesi, başının dörtte birinden azını traş etmesi, yalnız bir tırnağını kesmesi, başkasını traş etmesi, başkasının tırnağını kesmesi, abdestsiz olarak Kudüm tavafı veya Veda tavafı yapması gibi şeylerdir.

    Tedavi için hoş kokulu şey kullanılması, ceza gerektirirse de, zeytin yağı gibi bir yağ kullanılması ceza gerektirmez.

    Kırık bir tırnağı koparmak da caizdir; çünkü bunda büyüme hali kalmamıştır.

    4) Her birinin yapılmasından dolayı bir fitre mikdarından, yarım sa'dan (beş yüz yirmi dirhem buğdaydan) az bir sadaka verilmesi gereken cinayetler (yasaklar):

    Bunlar, İhramda bulunan kimsenin çekirge öldürmesi, kendi üzerinde bulunan biti öldürmesi veya onu yere atması, başkasının üzerindeki biti öldürmesi için onu göstermesi gibi işlerdir.

    İhramda iken bunlardan birini yapan kimse, dilediği bir mikdar sadaka verir.

    Öldürülen bitler üçten çok ise, bir fitre mikdarı sadaka verilir. Yolda görülen bir biti öldürmek yasak değildir, bunun için cezası yoktur. Çünkü bu, aslında eziyet veren bir hayvan olduğundan öldürülmesi caizdir.

    İhramda bulunan kimse, ihramdan çıkıncaya kadar hazin, perişan ve mütevazı bir hal içinde ihtiyacını Yüce Allah'a arzetmesi gerektiğinden üste başa düzen verilmemesi biri kulluk ve ihtiyaç nişanının bir ifadesi olur.

    5) Her birinin yapılmasından dolayı bedel değer ödemek (Zıman) gereken yasaklar (cinayetler)dir.

    Bunlar da ihramda bulunanın av hayvanlarını öldürmesinden veya Harem Bölgesindeki yaş ağaçları ve yeşil otları kesip koparmasından ibarettir. Bunun için İhramda olan kimse (muhrim), gerek Harem Bölgesinde ve gerek Harem dışında hiçbir kara hayvanını öldüremez ve öldürülmesi için de onu başkasına gösteremez.

    Yine, ihramda olan bir kimse, Harem bölgesindeki yaş ağaçları ve yeşil otlan kesemez. Bunlan yapınca, kıymetlerini öder.  Şöyle ki:

    Öldürülen hayvan eti yenmeyen hayvanlardan ise, onun cezası bir koyun veya keçi kurban etmekten ziyade olmaz. Fakat eti yenilir hayvanlardan ise, öldürüldüğü yerdeki kıymeti, iki adalet sahibi kimse tarafından belirlenerek tamamen sadaka verilir. Eğer bu kıymet bir fitre mikdarından az ise, buna karşılık bir gün oruç tutmak da yeterlidir.

    Bununla beraber kıymeti bir kurban değerine eşitse, yasağı işleyen serbesttir. Dilerse bu kıymet karşılığında fakirlere dağıtılmak üzere fitre mikdarı buğday, arpa ve hurma alır. Dilerse her fitre mikdarı karşılığında birer gün oruç tutar. Bu oruç değişik zamanlarda da tutulabilir.

    Öldürülen hayvan av için öğretilmiş doğan ve köpek gibi bir hayvan ise, sahibine öğretilmiş olduğuna göre kıymeti ödenir. Ayrıca öğretilmemiş olduğuna göre de fakirlere kıymeti sadaka olarak verilir.

    Ağaçlara ve otlara gelince, bunlara kendiliğinden bitmiş olup kimseye ait değilse, Harem Bölgesinin hakkını korumak için kıymetleri sadaka olarak verilir. Fakat bir kimsenin mülküne ait ise, birer kıymetlerini de sahiblerine vermek gerekir.

    Harem Bölgesindeki bir ağacın yalnız yapraklarını almak, ağaca zarar vermezse caizdir. Bundan dolayı ceza gerekmez.

Hac İle Umrenin Yasaklarına Dair Çeşitli Meseleler

    - Bir hayvan ayağını kırmak, bir kuşun kanadını kırıp onu uçamaz hale getirmek, bir kuşun yumurtasını kırmak, ihramda olan kimse için, o hayvanı veya kuşu öldürmek hükmündedir.

    - Bir hayvanın tüylerini ve kıllarını kesmek veya kaçıp kurtulmasına engel olmayacak bir şekilde bir uzvunu (organını) kesip kırmak da, onun kıymetine getireceği noksanlık mikdarını sadaka vermeyi gerektirir. Eğer bu şekilde hayvanın yaralanması sonunda hayvan iyileşirse, ceza vermek gerekmez.

    - İhramda olan kimsenin avladığı hayvan kendiliğinden ölmüş olursa yine cezayı gerektirir. Çünkü hayvanı ele geçirmesi, onu yok etme sayılır.

    - İhramda olanın av hayvanını satın alması da yasaktır. Çünkü o hayvan, ihramda olan kimse için kıymeti bulunan bir mal sayılmaz.

    Fakat ihramda bulunmayan kimsenin kendisi için veya ihramda olanın emri bulunmaksızın onun için harem dışında avlamış olduğu hayvanın etinden kendisi yiyebileceği gibi, ihramda olan da yiyebilir.

    - İhramda olan kimse, tavuk ve koyun gibi, yaratılış gereği olarak kaçıp ürkmeyen evcil hayvanları kesip yiyebilir. Fakat karadaki av denilen yabanî hayvanları kesecek olsa, onun etinden kendisi de başkaları da yiyemez. Çünkü bu ölü (besmelesiz kesilmiş) yerindedir. Deniz kuşlarını da avlayamaz; çünkü bunlar aslen kara hayvanıdır. Bunları öldürmek cezayı gerektirir.

    - Harem Bölgesinde öldürülen av, İki İmam'a göre, ölü (Besmelesiz) hükmündedir. Bunu öldüren ihramlı, onun etinden yese istiğfar etmesi gerekir. İmam Azam'a göre, cezasını ödedikten sonra etinden yese, yediği mikdarın kıymetini sadaka olarak vermesi gerekir.

    - Harem bölgesindeki bir avı atıp vurmak yasak olduğu gibi, Harem'de olan kimse de Harem dışındaki bir ava atıp onu vuramaz. Bunların ikisi de haramdır. Çünkü Harem'deki av güvence altındadır. Harem dahilinde olan kimse de, dışandaki ava bir şey atmaktan yasaklanmıştır.

    - Mekke'nin Harem bölgesindeki av hayvanlarını avlamak, kendiliğinden bitip yetişen yeşil otlarını koparmak, yine kendiliğinden yetişmiş yaş ağaçları kesip koparmak yalnız ihramda olana değil, olmayana da helâl değildir. Onun için Mekke halkından ihrama girmemişler için bunları avlamak veya koparıp kesmek, kıymetini ödemeyi (fakirlere sadaka olarak vermeyi) gerektirir. Bunun karşılığında muhrim (ihramda olan) gibi oruç tutmak yeterli olmaz. Çünkü işleri yapmak, ihramda bulunmayan Mekkeli hakkında bir boçlanmadır, keffaret değildir. İhramda olmayanın böyle bir şeye yol gösterip yardımcı olması da günahtır. Fakat bu hareketinden dolayı kendisine bir borç ödeme cezası gerekmez.

    - Harem bölgesinde hayvanları otlatmak ve kendiliğinden biten otları biçmek helâl değildir. Fakat Mekke samanı denilen "İzhir" otu ile mantarları kesip toplamakta bir sakınca yoktur.

    Yine, kurumuş ağaçları kesmek, bir ağacın kırık bir dalını koparmak caiz olduğu gibi, ekilmiş ekinleri ve sebzeleri kesip toplamak da helâldır. Aynı zamanda insanların yetiştirdiği cinsten olup da kendiliğinden biterek yetişen ağaçları da kesmek helâldir.

    Yalnız insanların yetiştirdiği cinsten olmayıp da, kendiliğinden biten ağaçları kesmek cezayı gerektirir. O da bu ağacın kıymetini ödemekten ibarettir.

    -İhramda bulunan birkaç kişi, bir av hayvanını öldürecek olsa, İmam Azam'a göre, bunlardan her birine tam bir ceza gerekir.

    (İmam Şafıîye göre, hepsine yalnız bir ceza gerekir. Aynı şekilde ihramda olmayanların Mekke'de Harem Bölgesinde öldürecekleri bir av hayvanından dolayı da yalnız bir ceza gerekir.)

    - Bir kimsenin yapmış olduğu cinayetlerin cinsleri ve meclisleri bir olursa, bir ceza yeterlidir. Fakat cezaların cinsleri ve işledikleri yerler değişik olursa, ceza da ona göre çok olur.

    Örnek: İhramda olan bir kimse, bir zaruret olmaksızın bir mecliste birkaç uzvuna (organına) hoş kokulu bir şey sürse veya bir elinin veya bir ayağının veya iki eli ile iki ayağının tırnaklarını keserse, hepsi için bir "dem" (bir koyun kurban etmek) yeterli olur. Eğer bir elinin veya bir ayağının iki veya üç parmağını kesse, her tırnak için fitre miktarı sadaka vermek gerekir. Bunların kıymeti bir kurban kıymetine denk olursa, ihramda olan kimse bundan dilediği kadar noksan bir şey sadaka verebilir.

    Yine, bir elinin beş tırnağını kestikten sonra, henüz keffaret vermeden aynı mecliste diğer elinin beş tırnağını da kesecek olsa, yine yalnız bir dem (bir koyun kurban etmek) yeterlidir. Fakat bir mecliste veya başka başka meclislerde ellerinin tırnaklarını kesip başını traş ettirse ve bir uzvuna da hoş kokulu bir şey sürse, yapmış olduğu bu yasaklardan her biri için ayrıca bir kurban gerekir. Çünkü yasakların cinsi değiştiği gibi meclis de değişmiştir.

    - İhramda olan bir kimse, hastalık gibi bir özürden dolayı gündüzleri bir müddet dikişli elbise giyip geceleri çıkaracak olsa, bundan dolayı ceza olarak bir kurban yeterli olur.

    Fakat bu hastalık gittikten sonra başka bir hastalıktan dolayı tekrar böyle dikişli bir elbise giyecek olsa, bunun için de ayrıca bir kurban gerekir.

    - İhramda bulunan bir kadının eline kına yakması kurban kesmeyi gerektirir. Erkeklerin sakallarını kına ile boyamaları ise sadaka vermeyi gerektirir, kurban değil.

    - Arafat'da vakfeden önce, bir insanın guslü gerektirecek şekilde ön veya arka yönde ailesi ile yapacağı temastan dolayı hac bozulur ve ceza olarak ertesi sene kaza etmesi gerekir. Bununla beraber bu bozulan hac da noksan bırakılmayıp tamamlanır. Yapılan yasak işten dolayı da bir kurban kesmek gerekir. (İmam Şafiîye göre, bir bedene (deve veya sığır) kurban etmek gerekir.)

    - Hac için ihrama geren zevc ile zevce, Arafat'da vakfeden önce cinsel ilişki kursalar, her ikisi de aynı şekilde cezalanırlar. Her birine bir dem (bir koyun) kurban etmek gerekir. Ertesi yıl ihrama girdikleri zaman biribirlerinden ayrılırlar, başka başka yollardan giderek Arafat'da durur ve bozulan haclarını kaza ederler. Birbiriyle ilişki korkusu olunca, böyle birbirlerinden ayrı yürümeleri mendubdur.

    - Şehvetle bakmak, öpmek ve okşamak veya iki yoldan biriyle olmaksızın cinsel ilişki kurmak haccı bozmaz, meni gelmiş olsa bile... El ile meni getirilmesi ceza olarak kurban kesmeyi gerektirir. Uykuda rüyalanmadan (ihtilâmdan) dolayı bir şey gerekmez.

    - Umre için ihrama giren kimse, henüz tavafın dört şavtını (devrini) yapmadan cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulur. Bununla beraber bu umreyi tamamlamaya devam eder ve ceza olarak bir koyun kurban eder. Sonra da bu bozulan umreyi bir vacib olarak kaza eder. Tavafın dört şavtından sonra cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmaz, yalnız bir kurban kesmesi gerekir.

    - İhramda olan kimsenin zarar veren karga, çaylak, akrep, yılan, fare, sinek, karınca, pire, kene, arı, kertenkele, kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan böcekleri ve üzerine saldıran köpeği ve yaratılışında eza bulunan kurt gibi herhangi yırtıcı bir hayvanı öldürmesi bir ceza gerektirmez.

    - İhramda bulunan bir kimse, ihramdan çıkmak kasdı ile bir çok av hayvanını vurup öldürecek olsa, yalnız bir dem (ceza olarak bir koyun kesmek) gerekir. Çünkü bu iş, cinayet işlemek kasdı ile değil, ihrama son verme niyetiyle yapılmıştır.

    - İhramda bulunan kimsenin yanındaki kafeste olan kuşu veya evinde olan bir av hayvanını salıvermesi gerekmez. Çünkü bu durum, av hayvanına saldırı sayılmaz. (İmam Şafiîye göre, böyle hayvanları salıvermek gerekir. Çünkü avı mülkte tutmak, ona saldırı demektir.)

Hedy'in Mahiyeti ve Hükümleri

    - Yüce Allah'ın rahmetine yaklaşmak veya işlenen bir cinayete keffaret olmak için Harem bölgesinde kesilmek üzere götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurbana "Hedy" denir. Bu da en az bir yaşındaki koyun ile altı ayını doldurup bir yaşındaki koyun gibi görünen tokludur. Beş yaşını tamamlamış deve ile iki yaşını doldurmuş sığır da olabilir. Bunların erkekleri ile dişileri birdir. Kurbanlık hayvanlarda aranan vasıflar, aynen bunlarda da gereklidir.

    Koyun cinsinden olan kurbana "Dem", deve ve sığır cinsinden olana da "Bedene" denir. Hedyin en iyisi bedenedir.

    - Bir hayvanın hedy olması ya açık şekildedir veya delâlet şekli iledir. Meselâ: "Hedy için" denilerek satın alınıp Mekkeye gönderilen bir koyun açık bir şekilde hedy olmuş olur. Hedy olmasına kalben niyet edilen bir koyun veya hedy olmasına niyet edilmeksizin Harem bölgesine kesilmek üzere gönderilen bir koyun veya deve, delâlet sureti ile hedy olmuş olur.

    - Hedy hayvanına binilmesi, yük yükletilmesi, bir zaruret olmadıkça caiz değildir. Bu hürmete aykırıdır. Bu yüzden kıymetinde bir noksanlık olursa, bu noksan mikdarını sadaka olarak vermek gerekir.

    - Hedy kurbanının sütünü, etini yemek kendisine caiz olan bir kurban olsa bile, içmez. Memelerini soğuk su ile yıkayarak sütünü kesmeye çalışır. Hayvana zarar verecekse, yapılmaz. Bu durumda sütü fakirlere sadaka olarak verilir. Eğer kurban sahibi sütünden faydalanırsa veya sütünü zenginlere verirse, bunun kıymetini (bedelini) fakirlere sadaka olarak vermesi gerekir.

    - Allah rızası için bağışlanan bir şeyin aynını sadaka vermek caiz olduğu gibi, kıymetini ve bir rivayete göre dengini de sadaka vermek caizdir. Buna göre, bir kimse kendi koyunlarından belli birini hedy olmak üzere tayin etse, bunun kıymetini veya dengini hedy olarak Harem-i Şerife gönderebilir.

    - Nafile olarak gönderilen bir hedy yolda çalınsa veya ölse, yerine başkasını göndermek gerekmez. Vacib olarak gönderilmiş olunca, yerine başkasını göndermek gerekir. Fazla kusurlandığı takdirde de, noksanın bedelini sadaka vermek gerekir. Ancak hedy kurbanının sahibi fakir ise, o zaman bu kusurlu hedy yeterli olur.

    Yine, Haremde kesilip de, eti henüz sadaka verilmeden çalınsa, artık başkasını kesmek gerekmez. Çünkü vacib yerinde yapılmıştır.

    - Önce de yazıldığı gibi, Temettü haccı ile Kıran haccından dolayı hedy (Harem bölgesinde kurban kesmek) vacibdir. Bunun koyun cinsinden olması da yeterlidir. Bu kurbanlar, Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilebilir. Fakat birinci günde kesilmesi daha faziletlidir. Bu, bir şükür kurbanı olduğundan bunun etinden sahibi de yiyebilir. Geri kalanını Mekke fakirlerine dağıtmakta fazilet vardır.

    - Hac mevsiminde nafile olarak Harem'de kesilen her cins kurban da birer hedy'dir. Bunların etlerinden sahibleri yiyebilirler.

    - Hacla ilgili cinayetlerden (yapılması yasak şeyleri yapmaktan) dolayı ceza veya keffaret olarak kesilecek kurbanlar de hedy sayılır. Ancak bunların etlerinden sahibleri ile zevceleri, usul ve füruları yiyemezler. Çünkü bu ceza kurbanları zekât, adak kurbanı ve fitre sadakası yerinde sayılırlar. Bunların etinden yiyecek olurlarsa, kıymetlerini fakirlere sadaka verirler.

    - Bedene (deve-sığır) cinsinden olan kurbanlık, nafile, adak, Temettü haccı ve Kıran haccı için olunca, bunların bir nişanla kurbanlık olduklarını belirtmek müstahabdır. Bu, başkalarına güzel bir örnek olur. Fakat ceza ve keffaret kurbanlarına böyle bir alâmet konulmamalıdır. Çünkü bunları açığa vurulması değil, gizli tutulması uygundur.

    - Hedy kurbanlarının kesileceği yer, mutlak surette Mekke'nin Harem Bölgesidir. Bunların Mina'da kesilmesi şart değildir, bir sünnettir. Ancak yolda sakatlanmış olan nafile bir hedy yolda kesilebilir. Bu durumda etinden yemek sahibine helâl olmaz, bütününü sadaka vermek gerekir. Çünkü bunun etinden sahibinin yiyebilmesi, bunun Hareme kavuşması şartına bağlıdır.

Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali

63 Haccın farzları nelerdir? Hakkıyla hacc farzların yerine getirmemizin şartları nelerdir, nelere en çok dikkat etmemiz lazım? Dedem Hristiyan, kapandım diye beni istemedi, bir yıl oldu onlara gitmiyorum, dedeme gidip helalik almam gerekir mi?

Bir kimse hacdan önce nelere dikkat etmesi gerekiyorsa, hacdan sonra da aynı şekilde dinimizin emir ve yasaklarına uymaya çalışması gerekir.

Dedenizle irtibatı kesmeniz doğru değildir. Dedenizin hidayete gelmesi için onu ziyaret edip İslamın güzelliklerini anlatmanız gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Haccın Şartları...

64 Bana sorulan soruların başında "Niçin kabeyi tavaf ediyoruz ve yedi kez tavaf etmemizin özel bir nedeni var mı?" şeklinde. Yardımcı olur musunuz?
65 Kâbe'yi tavaf etmek, nafile bir namazdan daha mı hayırlıdır? Kâbe'yi seyretmek ibadet midir?

- Sünen kitaplarında yer alan bir hadiste, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Kâbeyi tavaf etmek, bir nevi namaz kılmaktır. Şu var ki, Allah tavafta konuşmaya izin vermiştir. O halde, tavaf esnasında konuşan kimse hayırdan başka bir şey konuşmasın.” (İbn Hacer, 3/482; Hakim, 2/267)

Hadisin bu ifadesinden, tavafın da namaz gibi faziletli bir ibadet olduğunu anlayabiliriz. Farz olan tavaf farz namaz gibi, nafile tavaf da nafile namaz gibidir.

- Rivayete göre, namaz ile tavaftan hangisinin daha faziletli olduğu sorusuna, Abdullah b. Abbas; “Mekke halkı için namaz, dışarıdan gelenler için tavaf, daha faziletlidir.” şeklinde cevap vermiştir. (bk. el-Fakihî, Ahybaru Mekke, 1/468-şamile)

Said b. Cubeyr de aynı görüşü seslendirmiştir(bk. a.g.e, 1/470).

Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber (a.s.m) “Kâbe’ye bakmak ibadettir.” diye buyurdu.(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 34647).

 

Kâbe, sadece oradaki taş binadan ibaret değildir. Kâbe, ferşten Arşa uzanan nurani bir direk gibidir. Kâbe'ye yönelenlerin niyeti Allah'ın emrine uymak ve emredilen yöne yönelmektir. Kâbe yeryüzünde inşa edilen ilk mesciddir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

KÂBE.

Kabe’nin, dünyanın merkezi olduğu iddiası.

66 Hacc-ı Temettunun yapılışı hakkında bilgi verir misiniz?

Temettu haccı, aynı yılın hac ayları içinde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra yeniden hac için ihrama girerek yapılan hacdır.

Temettu haccı yapacak olanlar, mikat sınırında veya daha önce umreye niyet ederek ihrama girerler. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar. Daha sonra zamanı gelince hac için ihrama girerler. Haclarını eda ettikten sonra ihramdan çıkarlar.

Ülkemizden giden hacılar, değişik iklim şartlarında uzun süre ihramda kalmanın doğurduğu zorlukları dikkate alarak genellikle "temettu haccı" yapmayı tercih ederler. Biz de bu durumu göz önünde bulundurarak haccın yapılışını anlatırken, haccın eda şekillerinden "Temettu haccı" nı esas alacağız. Haccın diğer eda şekillerine ise, Temettu haccı ile bunların arasındaki farkları belirterek yetineceğiz.

Şimdi "Temettu haccı" nın nasıl yapılacağını anlatalım:

1. İhrama Girmek

Hacc yapacak bir kimsenin ilk işi ihrama girmektir. İhrama girmek haccın şartıdır. İhrama girmeden hac yapılamaz.

     a. İhram Nedir?

Haccın şartlarından biri olarak ihram, hac ya da umre yapmaya niyet eden kişinin, başka zamanlarda işlemesi mübah olan bazı fiil ve davranışları, belirli bir süre kendisine haram kılması, yasaklamasıdır. Buna "ihrama girme" de denir. İhrama girmiş olmanın gereklerinden biri olarak bürünülen havlu ve benzeri türden dikişsiz kıyafete de halk arasında ihram denmektedir. Ancak "ihram" bu değildir. Usulüne göre ihrama girilmediği sürece söz konusu bu örtülere bürünmekle ihrama girilmiş olunmaz.

     b. İhrama Nasıl Girilir?

İhrama, "Niyet" ve "Telbiye" ile girilir. "Niyet" ve "Telbiye" ihramın rükünleridir. Bunlar olmadan ihrama girme gerçekleşmez.

Niyet: "Niyet", yapılacak haccın şeklini kalben belirlemektir. Ayrıca lisanen söylenmesi müstehaptır. Burada temettu haccının yapılışı esas alındığına göre niyet umre için yapılacaktır.

Şöyle niyet edilir: "Allah’ım umre yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle."

Telbiye: "Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, innel hamde ve’n-ni’mete leke ve’l mülk lâ şerike lek." demektir.

"Allah’ım! Davetine icabet ediyorum. Emrine boyun eğiyorum. Bütün varlığımla sana teslim oldum. Senin hiçbir ortağın yoktur. Tekrar tekrar davetine icabet ediyorum. Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet senindir mülk de senin... Senin hiçbir ortağın yoktur."

Böylece niyet edilip telbiye söylenince ihrama girilmiş olur. Ancak ihrama girmeden önce, sünnet ya da müstehap olarak yapılması gereken hususlar vardır. İhrama girerken bunlara da riayet edilmelidir. Buna göre:

İhrama girmek isteyen kimse, ön hazırlık olarak tırnaklarını keser. Gerekiyorsa koltuk altı ve kasık kıllarını temizler, saç ve sakal traşı olup bıyıklarını düzeltir. Mümkünse gusleder. Bu gusül temizlik amacıyla yapıldığı için özel durumda olan bayanlar da guslederler. Gusül mümkün olmadığında abdest alır. Varsa güzel koku sürünür. Giymekte olduğu normal giysilerini ve iç çamaşırlarını (atlet ve kilotunu) çıkarıp, sadece "izar" ve "rida" denilen iki parça ihram örtüsüne sarınır. Başını açar, çoraplarını ve ayakkabılarını çıkarır. Terlik ve benzeri şeyler giyer. Bayanlar normal kıyafetlerini değiştirmezler.

Bundan sonra, kerâhat vakti değilse iki rek’at "ihram namazı" kılar. Namazdan sonra yukarıda belirtildiği şekilde niyet eder. Arkasından da yüksek sesle telbiye söyler. Bayanlar telbiye söylerken seslerini yükseltmezler.

Niyet ve telbiyenin yapılmasıyla ihrama girilmiş ve "ihram yasakları" başlamış olur. İhrama giren kimseye, ihramlı olduğu sürece "muhrim" denir.

     c. Kadınların İhramı

İhrama girme konusunda kadınlar da erkekler gibidir. Ancak kadınlar normal elbise ve kıyafetlerini değiştirmezler. Çorap, ayakkabı ve eldiven giyebilirler. Başlarını örterler. Fakat yüzlerini açık bırakırlar. Telbiye ve tekbir getirirken, dua ederken seslerini yükseltmezler.

Özel hallerinde bulunan kadınlar ihrama girerken şu hususu dikkate almalıdırlar: Şayet adetleri bitmeden Arafat’a çıkmak zorunda kalacaklarsa, ifrad haccına niyet etmelidirler.

     d. İhrama Nerede Girilir?

Mekke çevresinde ihrama girmek için belirlenmiş noktalar vardır. Bunlardan her birine "mikat" denir. Mikat sınırlarının dışından hacca veya umreye gelenler bu sınırları ihramsız olarak geçemezler. Buna göre:

        1) Doğrudan Mekke’ye gidecek olan hacı adayları, uçaklar Cidde’ye indiği ve Cidde de mikat sınırları içinde bulunduğundan, uçağın kalkacağı havalimanında veya evlerinde ihrama girerler. Gerektiğinde uçak mikat sınırını geçmeden uçak içinde de girilebilir. Ancak pratikteki zorluğu sebebiyle uçakta ihrama girme tercih edilmemelidir.

        2) Hacdan önce Medine’ye gidecek olan hacı adayları, Medine’de kaldıkları evlerde veya Mekke yolu üzerinde Medine’ye 11 km. uzaklıkta bulunan "Zül-Huleyfe" (Ebyâr-i Ali)’ de ihrama girerler.

Hac veya umre yapacak olanların mikat sınırını ihramsız olarak geçemeyeceklerini belirtmiştik. Mikat sınırını ihramsız olarak geçtikten sonra ihram giyenlere ceza gerekir. Bu durumda olanlar henüz hac ve umre ile ilgili görevlerden birini yapmadan, herhangi bir mikat sınırına dönerek yeniden ihrama girerlerse ceza düşer.

     e. Hac İçin İhrama Ne Zaman Girilir?

İhrama, "hac ayları" içinde girilir. Hac ayları, Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Bu aylar, hac menasikinin başladığı ve devam ettiği aylardır. Bazı İslâm bilginleri mekruh olmakla birlikte hac ayları başlamadan önce de ihrama girilebileceğini söylemişlerdir. Ancak en uygunu ihrama hac ayları başladıktan sonra girmektir.

     f. İhramlıya Yasak Olan Şeyler

İhrama giren kimse için bazı iş ve davranışlar yasaktır. Bunlara "ihram yasakları" denir. Bu yasaklar ihrama girildiği andan, yani niyet ve telbiye anından itibaren başlar, ihramdan çıkıncaya kadar devam eder.

İhramlı kimsenin "ihram yasakları" na uyması vaciptir. Yasakları ihlal edenlere, yasağın çeşidine ve ihlal biçimine göre değişen cezalar gerekir.

İhramlı için yasak olan şeyler şunlardır:

- Cinsel ilişkiye girmek veya sevişmek, öpüşmek, oynaşmak.... gibi cinsel ilişkiye götüren davranışlarda bulunmak. Şehevi duyguları tahrik edici şeyleri konuşmak.

- Tırnak kesmek, saç sakal tıraşı olmak, vücudun herhangi bir yerindeki kılları koparmak veya kesmek, saç sakal ve bıyıkları yağlamak, boyamak, saçlara biryantin veya jöle sürmek, kadınlar oje ve ruj kullanmak, vücuda veya ihram örtüsüne koku sürmek ve parfüm kullanmak.

- Elbise giymek, başı ve yüzü örtmek, eldiven, çorap, topuklu ayakkabı giymek. Kadınlar normal giysilerini çıkarmazlar. Ancak ihram süresince yüzlerini açık bulundururlar.

- Harem denilen bölgenin (Mekke ve çevresinin) bitkilerini kesmek, koparmak. (Harem bölgesinin bitkilerini kesmek, koparmak ihramsız olanlar için de yasaktır.)

- Başkalarına zarar vermek, kavga etmek, sövmek, kötü söz ve davranışlarda bulunmak.

İhramlı için şunlar yasak değildir:

İhramlının yıkanması, kokusuz sabun kullanması, diş fırçalaması, diş çektirmesi, kırılan tırnağı ve zarar veren bir kılı koparması, kan aldırması, iğne yaptırması, yara üzerine sargı sardırması, kol saati, yüzük ve bilezik takması, kemer kullanması, omuza çanta asması, yüzü ve başı örtmeden üzerine battaniye, pike ve benzeri şeyler alması, palto ve benzeri giysileri giymeksizin omuza alması yasak değildir.

İşte, usulüne göre ihrama giren hacı adayları, ihram yasaklarına riayet ederek, telbiye, tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife söyleyerek, Mekke’ye ulaşırlar. Harem bölgesine ulaştıklarından dolayı dua ederler. İsteyenler Dua kitabındaki Mekke’ye Girişte Okunabilecek duayı okuyabilirler.

Evlere yerleşip dinlendikten sonra fazla vakit geçirmeden telbiye ve tekbir getirerek Harem-i Şerif’e giderler. Kabe’yi görünce telbiyeyi kesip tehlil ve tekbirlerle dua ederler. Daha sonra "Umre tavafı" nı yaparlar.

2. Tavaf

     a. Tavaf Nedir?

"Tavaf", Hacer-i Esved köşesinden veya hizasından başlayarak tavaf niyetiyle Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmektir. Her bir dönüşe "Şavt" denir. Yedi şavt bir tavaf olur.

     b. Tavafın Yapılışı

Hacer-i Esved hizasına gelmeden: "Allah’ım! Senin rızan için Umre tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet edilir.

Tavafa başlamadan önce erkekler “Iztıba” yaparlar. Böylece Hacer-i Esved’in hizasına doğru gidilir. Bu esnada tekbir, tehlil getirilmesi ve dua edilmesi uygun olur.

Hacer-i Esved’in hizasına varılınca eller, içleri Kâbe’ye doğru olacak şekilde namaza durur gibi omuz veya kulak hizasına kadar kaldırılıp "Bismillahi Allahu Ekber" denildikten sonra Hacer-i Esved "istilam" edilir. İstilam, elleri Hacer-i Esved’in üzerine koyup onu öpmek demektir. Ancak hac mevsiminde bu mümkün olmamaktadır. Bu sebeple Hacer-i Esved’e uzaktan elle işaret edilip sağ avucun içi öpülmekle yetinilir.

Hacer-i Esved’i istilam etmek sünnettir. Başkalarına eziyet etmek ise haramdır. Sünneti yerine getireceğim diye insanlara eziyet vermekten ve böylece haram işlemekten şiddetle sakınılmalıdır.

Bundan sonra Kâbe sola alınarak tavafa başlanır. Tavafa başlarken ve her şavtın başında:

"Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Hamd, Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah en büyüktür. Bütün güç ve kuvvet şanı yüce ve azamet sahibi Allah’a aittir."

"Salat ve selam, efendimiz Muhammed aleyhi’s-selama olsun. Allah’ım! Sana iman ederek, Kitabını tasdik ederek, verdiğim sözü yerine getirerek ve Peygamberinin sünnetine uyarak bu ibadetimi yerine getiriyorum" diye dua edilmesi güzel olur."

Tavafın, Hatim’in dışından yapılması gerekir. Tavafın ilk üç şavtında mümkün olduğu sürece erkekler "Remel" yaparlar.

Tavaf esnasında dua edilir, tekbir ve tehlil getirilir. Kur’an okunabilir. Tavafta telbiye getirilmez. En uygunu herkesin içinden geldiği gibi ihlâsla ve samimiyetle dua etmesidir. Mutlaka bir takım Arapça duaların okunması şart değildir. İsteyenler Dua kitabında yer alan tavaf dualarını okuyabilirler.

Tavafın kesintisiz olarak yapılması sünnettir. Bu sebeple tavaf sırasında farz namaz için kamet getirilmesi, abdestin bozulması, ya da tavafı kesmeyi gerektiren başka bir mazeretin ortaya çıkması gibi durumların dışında tavafa ara verilmemelidir.

"Yemen" köşesine gelindiğinde, bu köşe de istilam edilir. Diğer köşeler istilam edilmez.

Yemen köşesi ile Hacer-i Esved köşesi arasında;

"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey günahları çok bağışlayan! Ey alemlerin Rabbi! " duasının okunması güzel olur.

Hacer-i Esved köşesine ya da hizasına varılınca ilk şavt tamamlanmış olur. Beklemeden tekrar istilam yapılarak ikinci şavta devam edilir. Diğer şavtlar da aynı şekilde yapılır. Yedinci şavtın sonunda Hacer-i Esved tekrar istilam edilerek tavaf bitirilir. Sonra Harem-i Şerif’in uygun bir yerinde iki rekat tavaf namazı kılınır. Tavaf namazının, kerahat vakti değilse tavafın hemen peşinden kılınması daha iyidir.

Tavaf namazından sonra dua edilir ve zemzem içilir. İsteyenler dua kitabında yer alan tavaf namazı duasını okuyabilirler. Ancak herkesin kendi dilinde içinden geldiği gibi dua etmesi daha güzeldir.

Sonra Hacer-i Esved tekrar istilam edilerek sa’y yapmak üzere Safa tepesine gidilir.

3. Sa’y

     a. Sa’y Nedir?

"Sa’y" kelimesi; koşmak, hızlı yürümek anlamına gelmektedir. Hac ve umrede Kâbe’nin doğu tarafındaki "Safa" tepesinden başlayarak "Merve" ye dört gidiş, Merve’den Safa’ya üç dönüş olmak üzere bu iki tepe arasındaki gidiş-gelişe denir. Safa’dan Merve’ye her bir gidişe ve Merve’den Safa’ya her bir dönüşe "şavt" denir. Safa ile Merve arasındaki yaklaşık 400 metre uzunluğundaki yürüme alanına "Mes’a" denir.

Sa’y yapmak vaciptir.

Sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail (AS) için su ararken bu iki tepe arasında koşması hatırasına dayanmaktadır.

     b. Sa’yin Yapılışı

Hacer-i Esved istilam edilerek Safa tepesine çıkılır. "Allah’ım! Senin rızan için umre sa’yini yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet edildikten sonra Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil, salavat okunur ve içtenlikle dua edilir. Sonra Merve tepesine doğru yürünür.

Sa’y esnasında herkes içinden geldiği şekilde dua eder. İsteyenler dua kitabındaki sa’y dualarını okuyabilirler. Yeşil ışıklı direklerin arasında, erkekler koşar adımlarla yürürler. Buna "Hervele" denir. Yeşil direkler arasında her gidiş ve gelişte:

"Rabbim! Günahlarımızı bağışla. Bize merhamet et. Bize ikram et. Bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün kusurlarımızı biliyorsun, bunları affet. Çünkü Sen mutlak güç, kerem ve ihsan sahibi olansın." diye dua edilmesi güzel olur.

Merve’ye varınca bir şavt tamamlanmış olur. Burada da yine Kâbe’ye yönelerek tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife getirilip dua edilir. Sonra Merve’den Safa’ya doğru yürünür. Safa’ya varınca ikinci şavt tamamlanmış olur. Diğer şavtlar da aynı şekilde yapılır. Yedinci şavt tamamlandıktan sonra Merve’de Kâbe’ye karşı dönülerek dua edilir. İsteyen dua kitabında yer alan Sa’y bittikten sonra Merve’de okunabilecek duayı okuyabilirler. Fakat en güzeli, içe doğan duaların yapılmasıdır.

Bundan sonra tıraş olup ihramdan çıkılır.

4. Tıraş Olup İhramdan Çıkmak

İhramdan ancak saçlar tıraş edilmek suretiyle çıkılır.

Erkekler saçlarını dipten tıraş eder veya kısaltırlar. Kadınlar ise saçlarının ucundan bir miktar keserler. Kısaltmada saçların uçlarından alınacak miktar, parmak ucu uzunluğundan daha az olmaz. Tıraş olduktan sonra umre ihramından çıkılmış olur. Hac için tekrar ihrama girinceye kadar eşiyle cinsel ilişki dahil, bütün ihram yasakları kalkar.

İhramdan çıkma aşamasına gelmiş ihramlı kimseler, birbirlerini tıraş edebilirler. Bu aşamaya gelmedikçe ihramlılar bir başkasını tıraş edemezler.

Kıran ve ifrad haccına niyet edenler ihramlı kalmaya devam ederler. Bu aşamada kesinlikle ihramdan çıkamazlar.

Temettu haccına niyet etmiş olanlar böylece umrelerini bitirip ihramdan çıktıktan sonra, hac için ihrama girinceye kadar Mekke’de ihramsız olarak kalırlar. Bu günlerini mümkün mertebe iyi değerlendirmelidirler. Beş vakit namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya ve fırsat buldukça bol bol nafile tavaf yapmaya özen göstermelidirler. Uzaktan gelenlerin nafile namaz kılmak yerine, nafile tavaf yapmaları daha uygundur. Tavaf ve namazın dışında Mescid-i Haram’da Kur’an-ı Kerim tilaveti, dua, zikir ve tesbihatla meşgul olurlar.

Hac için ihrama girinceye kadar böylece ibadetlere devam edilir. Zamanı gelince hac için ihrama girilip vakfe için Arafat'a çıkılır.

5. Hac İçin İhrama Giriş ve Arafat’a Çıkış

Temettu haccına niyet edip de umresini yapmış ve böylece Mekke’de kalmakta olan hacı adayları uygulamada, hac için ihrama genellikle Zilhicce’nin sekizinci günü (Terviye günü) girmektedirler.

Buna göre Zilhicce’nin sekizinci gününe gelindiğinde Mekke’deki evlerde, umre ihramında belirtildiği şekilde ön hazırlıklar yapılır. Kerahat vakti değilse, iki rekat ihram namazı kılınır. Sonra: "Allah’ım! Senin rızan için hac yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diyerek niyet edilir. Arkasından telbiye getirilerek hac için ihrama girilir. Böylece tekrar ihram yasakları başlamış olur.

Hac için ihrama girildikten sonra, Arafat’a çıkmadan önce nafile bir tavafın ardından haccın sa’yi yapılabilir. Haccın sa’yini bu şekilde önceden yapanlar artık "Ziyaret tavafı"ndan sonra sa’y yapmazlar. Fakat sünnete uygun olan, haccın sa’yinin Ziyaret tavafından sonra ve ihramsız olarak yapılmasıdır.

Bu şekilde ihrama girildikten ve arzu edildiği takdirde haccın sa’yi yapıldıktan sonra kafile ile birlikte Arafat’a hareket edilir.

İntikal esnasında telbiye, tekbir, tehlil, salavat getirilir ve bol bol dua edilir. Bu mübarek günlerin bereketinden olabildiğince yararlanılmaya çalışılır. Arafat’a varıp çadırlara yerleşilir. Hacı adayı bir süre istirahat ettikten sonra bütün varlığı ile Allah’a yönelip dua eder, telbiye, tekbir ve tehlil getirir, Kur’an okur, namaz kılar, günahlarına tevbe ederek göz yaşı döker, zikir ve tesbihle meşgul olur. Zeval, yani öğle vaktine kadar böylece ibadet etmeye devam eder.

6. Arafat’ta Öğle ve İkindi Namazlarının Birleştirilerek Kılınması

Öğle vaktine kadar çadırlarda ibadetle meşgul olunarak bu mübarek mekanın ve zamanın feyzinden ve bereketinden azami derecede istifade etmeye çalışan hacı adayı, öğleye doğru namaz için hazırlık yapar.

Öğle ezanı okunduktan sonra öğle ve ikindi namazları birleştirilerek kılınır. Buna "Cem-i takdim" denir. Öğle ve ikindi namazı birleştirilerek şöyle kılınır:

Ezan okunduktan sonra, önce öğlenin ilk sünneti kılınır. Sonra kamet getirilerek öğlenin farzı eda edilir. Selam verildikten sonra teşrik tekbiri getirilir. Arkasından tekrar kamet getirilerek ikindinin farzı kılınır. Selamdan sonra teşrik tekbiri getirilir. Böylece öğle ve ikindi namazı bir ezan ve iki kametle eda edilmiş olur.

Bu iki farz namazı arasında başka namaz kılmak mekruhtur. Bu sebeple öğlenin son sünnetiyle ikindinin sünneti kılınmaz.

Namazdan sonra "Vakfe" yapılır.

Öğle ve ikindi namazları cem-i takdim ile kılınırken seferî olanlar öğleyi de ikindiyi de ikişer rek’at olarak kılarlar.

7. Arafat Vakfesi

     a. Vakfe Nedir?

"Vakfe", durmak demektir. Arafat Vakfesi ise belirlenen zamanda hac için ihramlı olarak Arafat sınırları içinde bulunmaktır. Arafat vakfesi, haccın en önemli rüknüdür. Çünkü süresi içinde orada bulunamayanlar o sene hacca yetişememiş sayılırlar. Hz. Peygamber (asm) "Hac Arafat'tır." buyurmuştur.

Arafat, Mekke’nin 25 km. güneydoğusunda bulunan geniş bir alanın adıdır. Arafat vakfesi bu alanda yapılır. Bu geniş alanın sınırları levhalarla gösterilmiştir.

Arafat vakfesinin sahih olabilmesi için hac ihramına girmiş olmak ve belirlenen süre içinde Arafat’ta bulunmak gerekmektedir.

     b. Arafat Vakfesinin Zamanı

Arafat vakfesinin zamanı, Zilhiccenin 9. günü, yani Arefe günü öğleyin güneşin tepe noktasına gelip batıya meyletmeye başladığı andan (Zeval vaktinden) bayramın birinci günü fecr-i sadık dediğimiz tan yerinin ağarmaya başladığı ana kadarki süredir. Bu süre içinde her ne halde olursa olsun (uykuda, baygın, vakfenin farkında olsun, ya da olmasın) bir an orada bulunan kimse vakfe farzını yerine getirmiş olur. Uygulamada ise Arafat vakfesinin yapılışı aşağıda belirtildiği şekildedir.

     c. Arafat Vakfesinin Yapılışı

Arafe günü Arafat’ta öğle ve ikindi namazları birleştirilerek kılındıktan sonra ayağa kalkılarak kıbleye karşı dönülür. Arafat duasının ayakta yapılması müstehaptır. Telbiye, tekbir, tehlil ve salavat getirilir. Tövbe, istiğfar ve dua edilir. Esas olan herkesin içinden geldiği gibi dua etmesidir. Ancak isteyenler Dua kitabındaki Arafat Vakfesi duasını okuyabilirler. Bir süre bu şekilde vakfe yapılıp bol bol dua edildikten sonra hacılar Arafat’tan ininceye kadar kalan süreyi yine ibadet, dua ve zikirle değerlendirmeye çalışırlar.

Arefe günü hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, bir Müslüman için en büyük nasiplerden biridir. Çünkü, bu kutsal yerde ve bu mübarek zaman diliminde yapılan ibadetler geri çevrilmez. Bu itibarla Müslüman Arafat’ta gönlünü her türlü dünyevi düşünce ve gailelerden arındırarak, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelmeli, el açıp yalvarmalı, içine düştüğü günahları hatırlayıp göz yaşları içinde tevbe etmeli, af ve mağfiret dilemeli, kendisi, anne-babası, kardeşleri, çocukları, yakınları, milletinin fertleri ve tüm Müslümanlar için içtenlikle dua etmelidir.

Arafat’ta içinde bulunulan zaman diliminin her dakikasının çok büyük kıymeti vardır. Bu değerli vakitleri faydasız konuşmalarla, lüzumsuz meşguliyetlerle ve pek gerekli olmayan eş-dost ziyaretleri ile geçirip heba etmemelidir. Hele hele başkalarına sıkıntı ve eziyet vermekten, kötü söz ve davranışlardan, haklı bile olsa bir takım gereksiz tartışmalardan şiddetle sakınmalıdır. Bilinmelidir ki, bu mübarek yerde sevaplar nasıl kat kat olursa, günahlar da öylece katlanır.

Güneş battıktan sonra Arafat’tan Müzdelife’ye intikal başlayacağından, akşama yakın gerekli şahsi hazırlıklar yapılır. Güneşin batmasıyla birlikte Arafat’tan Müzdelife’ye doğru hareket başlar. Kafileler belli bir plan dahilinde yola çıkarlar. Akşam namazı, Müzdelife’de yatsı vaktinde, yatsı namazıyla birleştirilerek (cem-i tehirle) kılınacağı için, kendi vaktinde kılınmaz. Yolda yine telbiye, tekbir, tehlil, salavat ve duaya devam edilir. Elden geldiğince bu kıymetli vakitler değerlendirilmeye çalışılır.

Müzdelife’ye varınca yatsı vaktinde, akşam ve yatsı namazı birleştirilerek kılınır.

8. Müzdelife’de Akşam ve Yatsı Namazlarının Birleştirilerek Kılınması

Yatsı vakti girip ezan okunduktan sonra kamet getirilerek ilk önce akşam namazı kılınır. Selam verdikten sonra teşrik tekbiri getirilir. Sonra ezan okunmadan ve kamet getirilmeden yatsının farzı kılınır. Selamdan sonra yine teşrik tekbiri getirilir. Böylece iki vaktin farzı bir ezan ve bir kametle eda edilmiş olur. Buna "Cem-i tehir" denir. Bundan sonra yatsının son sünneti kılınabilir. Daha sonra vitir namazı kılınır.

Akşam ve yatsı namazları bu şekilde birleştirilerek kılındıktan sonra "vakfe" yapılacak zamana kadar ibadetle meşgul olunur. İhtiyaç varsa istirahat edilir. Şeytan taşlamada (cemaratta) atılacak taşlar toplanır. Bu taşların Müzdelife’den toplanması zorunlu değildir. Başka yerden de toplanabilir. Taşlar nohuttan büyük, fındıktan küçük olmalıdır. Taşların temiz olmama ihtimali varsa yıkanır.

9. Müzdelife Vakfesi

Müzdelife, Arafat ile Mina arasında ve Harem sınırları içinde kalan bir bölgenin adıdır. Müzdelife’nin sınırları levhalarla belirtilmiştir. Müzdelife’de vakfe yapmak haccın vaciplerindendir.

     a. Müzdelife Vakfesinin Zamanı

Müzdelife vakfesi, bayram gecesi, gece yarısından itibaren güneşin doğuşuna kadarki süre içerisinde yapılır. Bu süre içinde her ne halde olursa olsun kısa bir an burada bulunan kimse vakfe görevini yerine getirmiş sayılır.

Ancak sünnete uygun olan, Müzdelife vakfesinin sabah namazından sonra yapılmasıdır. Şu kadar var ki, izdiham sebebiyle belirtildiği gibi gece yarısından sonra vakfe yapıp ayrılmakta bir sakınca yoktur.

     b. Müzdelife Vakfesinin Yapılışı

Yukarıda belirtilen süre içerisinde, Arafat vakfesinde olduğu gibi, telbiye, tekbir, tehlil, salavat getirilir ve dua edilir. Asıl olan herkesin içinden geldiği gibi dua etmesidir. Ancak isteyenler Dua kitabındaki "Müzdelife Vakfesi Duası"nı okuyabilirler.

Müzdelife vakfesinden sonra Mina’ya hareket edilir. Kafileler belli bir plan çerçevesinde yola çıkarlar. Yol boyunca telbiye, tekbir ve tehlile devam edilerek Mina’da kalınacak çadırlara gelinir. İsteyenler burada bir müddet istirahat edip ihtiyaç giderirler. Daha sonra izdihamın olmadığı uygun bir zamanda Büyük Şeytanı (Akabe Cemresini) taşlamak üzere şeytan taşlama (cemarat) mahalline gidilir. Uygulamada Türk hacıları genellikle akşam namazından sonra taşlamaya götürülmektedir.

10. Şeytan Taşlamak (Remy-i Cimar)

Bayramın 1,2,3 ve 4 üncü günlerinde Mina’da bulunan ve "Büyük Şeytan-Akabe Cemresi", "Orta Şeytan-Orta Cemre" ve "Küçük Şeytan-Küçük Cemre" diye adlandırılan üç taş kümesine usûlüne uygun olarak taş atmak haccın vaciplerindendir. Bayramın birinci günü Büyük Şeytana 7, ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerinde ise her üç şeytana yedişerden 21’ er taş atılır. Taşlama küçükten büyüğe doğru yapılır. Ancak, Mina’da kalınmadığı takdirde dördüncü günü taş atılması gerekmez. Uygulamada bayramın dördüncü günü Mina’da kalınmadığı için bu gün taş atılmamaktadır.

Şeytan taşlama; kötülükleri, haksızlıkları, zulmü ve zorbalığı bir protesto anlamı taşır. Şeytan taşlayan hacı, bu hareketiyle şeytana, şeytanın yoluna uyanlara ve bütün kötülüklere karşı çıkışını sergilemiş ve kendisinin de bundan böyle asla şeytana uymayacağını ortaya koymuş olmaktadır.

     a. Taşlamanın Yapılışı

Taşların atıldığı kümeye yaklaşarak, atılacak taş, sağ elin baş ve şehadet parmaklarının uçlarıyla tutulur. "Bismillah, Allahu ekber rağmen li’ş-şeytani ve hizbih" diyerek atılır. Taşların her biri ayrı ayrı atılmalıdır. Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır. Taşlar, kümelerin üzerine veya kümeleri kuşatan havuzlara düşecek şekilde atılmalıdır.

     b. Taşlamanın Zamanı ve Atılacak Taş Sayısı

         1) Bayramın Birinci Günü

Bayramın birinci günü, Büyük Şeytana tarif edildiği şekilde yedi taş atılır. Atılan ilk taşla birlikte telbiyeye son verilir. Birinci günkü taşlamanın zamanı gece yarısından itibaren başlar, bayramın ikinci günü tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

          2) Bayramın İkinci Günü

Bayramın ikinci günü, küçüğünden başlanarak her üç şeytana yedişerden toplam yirmi bir taş atılır. İkinci günkü taşlama zeval vaktinde yani öğleyin güneşin tepe noktasına gelip batıya yönelmesiyle birlikte başlar, gece tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

          3) Bayramın Üçüncü Günü

Bayramın üçüncü günü de ikinci günde olduğu gibi küçük şeytandan başlamak üzere her üç şeytana yedişerden toplam yirmi bir taş atılır. Üçüncü günde taşlamanın zamanı zeval vaktinden yani öğleyin güneşin tepe noktasına gelip batıya yönelmesiyle birlikte başlar, gece tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

          4) Bayramın Dördüncü Günü

Bayramın dördüncü günü tan yeri ağarıncaya kadar Mina’dan ayrılmamış olanlar, tan yerinin ağarmasından itibaren güneş batıncaya kadar her üç şeytana yedişerden toplam yirmi bir taş daha atarlar. Tan yeri ağarmadan Mina’dan ayrılanların bu günün taşlarını atmaları gerekmez. Uygulama da böyledir.

Taşlamalarda, çok kalabalık olan gündüzün izdihamlı saatleri yerine, tenha olan gece saatleri, ya da akşam saatleri tercih edilmelidir.

Küçük ve orta şeytanlara taş atıldıktan sonra, mümkünse bir kenara çekilip dua edilir. Büyük şeytana taş atıldıktan sonra beklenmez, orası hemen terk edilir.
 
      c. Taşlamada Vekâlet ve Atılamayan Taşların Kazası

Gücü yetenlerin taşları bizzat kendilerinin atmaları gerekir. Vekalet vererek başkasına attıramazlar. Hastalık, yaşlılık ve sakatlık gibi mazeretlerle taşları bizzat kendisi atamayacak durumda olanlar, vekâlet vererek taşları bir başkasına attırırlar.

Vaktinde atılamayan taşların, bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar atılması vaciptir. Atılmadığı takdirde ceza gerekir.

11. Hac Kurbanı (Şükür Hedyi)

Temettu ve Kıran haccı yapanların, hac kurbanı (şükür hedyi) kesmeleri vaciptir. Her ne kadar sünnete uygun olan, hac kurbanının, büyük şeytana taş attıktan sonra kesilmesi ise de, taş atmadan önce de kesilmesi mümkündür. Hac kurbanı, Harem Bölgesi sınırları içerisinde, bayramın birinci günü tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren kesilir.

Hac kurbanının etinden sahibi dahil herkes yiyebilir.

Temettu ve Kıran haccı yapanlar, Kurban kesme imkânı bulamazlarsa bunun yerine on gün oruç tutarlar. Bu on gün orucun üç günü, hacdan önce ve hac ihramına girdikten sonra (Mekke’de) tutulur. En uygunu 7, 8 ve 9. Zilhicce günlerinde tutulmasıdır. Geri kalan yedi gün ise, bayramın dördüncü gününden sonra olmak üzere, hacdan sonra tutulur. Bu yedi günün memlekete döndükten sonra tutulması daha uygundur. Bunların peşpeşe tutulması şart değildir.

Hacılar, Kurban Bayramında şartlarını taşıyan her müslümanın kesmekte olduğu kurbanı (Udhiyyeyi) kesmek zorunda değillerdir. Fakat sevap kazanmak için nafile olarak kesebilirler. Nafile olarak bu kurbanı kesmek istedikleri takdirde vekâlet vererek memleketlerinde kestirmeleri daha uygun olur.

12. Tıraş Olup İhramdan Çıkma

Bayramın birinci günü Büyük şeytana taş atılıp kurban kesildikten sonra tıraş olup ihramdan çıkılır. Her ne kadar sünnete uygun olan, önce Büyük Şeytana taş atmak, sonra kurban kesmek, daha sonra da tıraş olup ihramdan çıkmak ise de, taş atmadan, ya da kurban kesmeden önce de tıraş olup ihramdan çıkmak mümkündür.

Umre ihramından çıkış konusunda da anlatıldığı gibi, ihramdan çıkmak için erkekler saçlarını dipten tıraş eder veya kısaltırlar. Kadınlar ise saçlarının ucundan bir miktar keserler. Böylece hac ihramından çıkışın birinci aşaması gerçekleşmiş olur. Buna "ilk tehallül" denir.

Bu aşamada eşiyle cinsel ilişki dışında bütün ihram yasakları kalkar. Cinsel ilişki konusundaki yasak ise, ancak Ziyaret tavafından sonra kalkar.

13. Ziyaret Tavafı

Ziyaret tavafı, haccın farzlarındandır. Haccın iki rüknünden birisidir. Buna "İfada tavafı" da denir.

     a. Ziyaret Tavafının Vakti

Ziyaret tavafının vakti, bayramın ilk günü gece yarısından itibaren başlar, ömrün sonuna kadar devam eder. Uygulamada ziyaret tavafı, tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra yapılmaktadır.

Ziyaret tavafının, bayramın ilk üç gününde yapılması usûle uygun ise de, daha sonraki günlerde de yapılabilir.

     b. Ziyaret Tavafının Yapılışı

Önce, "Allah’ım! Senin rızan için ziyaret tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diyerek niyet edilir. Daha sonra Hacer-i Esved hizasına gelerek "Tavafın Yapılışı" konusunda anlatıldığı gibi tavafa başlanır ve yedi şavtla tavaf tamamlanır. Tavaf tamamlandıktan sonra belirtildiği şekilde tavaf namazı kılınır. Böylece haccın ikinci rüknü de tamamlanmış olur. Ziyaret tavafının tamamlanmasıyla hac ihramından çıkışın ikinci aşaması da gerçekleşmiş olur. Buna "ikinci tehallül" denir. Böylece eşiyle cinsel ilişki yasağı da ortadan kalkmış olur.

Ziyaret tavafının, tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra yapılması sünnete daha uygundur.

Özel hallerinde bulunan kadınlar, ziyaret tavafını bu halleri sona erinceye kadar ertelerler.

Arafat’a çıkmadan önce haccın sa’yini yapmamış olanlar, ziyaret tavafından sonra bu sa’yi yaparlar.

14. Haccın Sa’yi

Sa’y yapmak, haccın vaciplerindendir.

Arafat’a çıkmadan önce haccın sa’yini yapmamış olanlar ziyaret tavafının ardından, "Allah’ım, Senin rızan için hac sa’yini yapmak istiyorum, bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet ederek daha önce "Sa’y" konusunda belirtildiği şekilde hac sa’yini yaparlar.

Hac sa’yinin, tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra yapılması sünnete daha uygundur.

Bundan sonra hacı, Mekke’de kaldığı süre içinde beş vakit namazı Harem-i Şerif’te kılmaya özen gösterir. Bol bol nafile tavaf yapar. Mekke’den ayrılacağı sırada da "Veda Tavafı" yapar.

15. Veda Tavafı

Hacca uzaklardan yani Mikat sınırları dışından gelmiş olanların (Afakilerin) Mekke’den ayrılmadan "Veda Tavafı" yapmaları vaciptir. Bu, hacıların hacla ilgili olarak yapacakları son görevdir (nüsüktür). Buna "Sader Tavafı" da denir.

Veda Tavafı, "Allah’ım! Senin rızan için Veda tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet edilerek tıpkı diğer tavaflar gibi yapılır. Tavafın arkasından, tavaf namazı da kılındıktan sonra çokça dua edilir, af ve mağfiret dilenir. Göz yaşı dökülür. İsteyen Dua kitabındaki veda tavafından sonra okunacak duayı okuyabilir.

Nihayet ayrılığın üzüntüsü içinde göz yaşlarıyla Kâbe’ye ve Mescid-i Harama veda edilir.

Ziyaret tavafından sonra herhangi bir nafile tavaf yapılıp veda tavafı yapılmadan Mekke’den ayrılma durumunda kalınmışsa, yapılan bu nafile tavaf, veda tavafı sayılır.

Özel hallerinde bulunan kadınlar, bu durumları sona ermeden Mekke’den ayrılmak zorunda kalırlarsa, veda tavafı yapmazlar, bundan dolayı bir ceza da gerekmez.

UYGULAMADA TEMETTU HACCI İLE İFRAT VE KIRAN HACCI ARASINDAKİ FARKLAR

Buraya kadar hac ibadeti yerine getirilirken nerede, nasıl hareket edileceği, Temettu haccı esas alınarak anlatılmaya çalışıldı. Şimdi İfrat haccı ve Kıran haccının, Temettu haccından farklı olan taraflarına kısaca işaret edelim.

1. İfrad Haccı

Bilindiği gibi ifrad haccı, umresiz yapılan hacdır. İfrad haccı yapacak olan kimse, Mikat sınırında veya daha önce ihrama girerken "Allah’ım! Senin rızan için hac yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diyerek yalnız hacca niyet eder ve telbiye getirir. Bu şekilde hac için ihrama girdikten sonra, artık bayramın birinci günü tıraş oluncaya kadar ihramdan çıkamaz.

İfrad haccı yapan kimsenin Mekke’ye varınca yapacağı ilk tavaf, Kudüm Tavafı dır. Bunun için "Allah’ım! Senin rızan için "Kudüm Tavafı" yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet eder. Tıpkı "Tavafın yapılışı" konusunda anlatıldığı şekilde Kudüm tavafını yapar.

İfrad haccına niyet edenler, hac ihramına girmiş olduklarından dilerlerse, haccın sa’yini Kudüm tavafının ardından yapabilirler. Bu takdirde Kudüm tavafını yaparken "Iztıba" ve "Remel" yaparlar. Bunlar, artık "Ziyaret tavafı"ndan sonra sa’y yapmazlar.

İfrad haccı yapanların Hac kurbanı (Şükür hedyi) kesmeleri gerekmez. Ancak arzu ederlerse sırf sevabını elde etmek için nafile olarak kesebilirler.

2. Kıran Haccı

Kıran haccının, aynı yılın hac aylarında Umre ve Hacca birlikte niyet ederek ikisini aynı ihramla yapmak olduğunu belirtmiştik. Kıran haccı yapacak olan kimse, Mikat sınırında ya da daha önce ihrama girerken "Allah’ım! Senin rızan için umre ve hac yapmak istiyorum. Bunları kolaylaştır ve kabul eyle." diyerek, umre ve hacca birlikte niyet eder ve telbiye getirir. Bu şekilde niyet edip ihrama girdikten sonra bayramın birinci günü tıraş oluncaya kadar ihramdan çıkamaz.

Kıran haccı yapan kimsenin Mekke’ye varınca yapacağı ilk tavaf umre tavafıdır. Bunun için, "Allah’ım! Senin rızan için umre tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet eder. Tıpkı "Tavafın yapılışı" konusunda anlatıldığı gibi umre tavafını yapar. Bu tavaftan sonra umrenin sa’yi yapılacağından tavafta "Iztıba" ve "Remel" yapılır. Tavaftan sonra sa’y bahsinde anlatıldığı şekilde(36) umrenin sa’yi yapılır. Sa’ydan sonra tıraş olunmaz. Belirtildiği gibi, bayramın birinci gününden tıraş oluncaya kadar ihramda kalmaya devam edilir.

Kıran haccına niyet eden kimsenin, umresini tamamladıktan sonra Kudüm tavafı yapması sünnettir. Kudüm tavafından sonra isterse haccın sa’yini yapabilir. Bu takdirde artık Ziyaret tavafından sonra sa’y yapmaz. Sa’yi, Kudüm tavafından sonra yapacaksa, tavafta ıztıba ve remel yapar.

Bundan sonra Arafat’a çıkıncaya kadar bol bol nafile tavaf ve ibadetle meşgul olur. Beş vakit namazını Harem-i Şerif’te kılmaya özen gösterir.

Kıran haccı yapanların da, Temettu haccı yapanlar gibi, hac kurbanı (şükür hedyi) kesmeleri vaciptir.

HACDA KADINLARLA İLGİLİ BAZI ÖZEL DURUMLAR

Hac ve umrenin yerine getirilişi açısından kadınlarla erkekler arasında bir fark yoktur. Ancak, kadınlar için erkeklerde olduğu gibi özel bir ihram kıyafeti söz konusu değildir. Elbise, baş örtüsü, çorap, ayakkabı gibi her zaman giydikleri kıyafetlerini giyerler. Yalnızca yüzlerini örtmezler.

Bir de erkeklerin yaptığı gibi telbiye, tekbir, tehlil, salavat okurken ve dua ederken seslerini yükseltmezler. Tavafta hızlı ve çalımlı yürüyerek "Remel", Sa’yda da yeşil direkler arasında koşar adımlarla yürüyerek "Hervele" yapmazlar.

İzdiham olan yerlerde mümkün olduğu kadar erkeklerin arasına girmemeye özen gösterirler. Özellikle namaz kılarken, erkek safları arasında kalmayıp kadınlara ait yerlerde namaz kılarlar.

Adetliyken ihrama giren veya ihrama girdikten sonra adet görmeye başlayan kadınlar, tavafın dışında haccın bütün menasikini yerine getirebilirler. Harem-i Şerif’e giremezler.

Adetliyken ihrama giren ve ihrama girdikten sonra adetleri bitmeden Arafat’a çıkmak durumunda kalan hanımlar daha baştan ihrama girerken İfrad haccına niyet etmelidirler.

(Diyanet Hac Rehberi)

67 Hacda ihramda bulunan kişinin, zaruretten dolayı koku sürünmesi veya kokulu sabun kullanmasının hükmü nedir? Ve yine ihramda ilaç hükmünde krem sürmek -mesela güneş alerjisi olan kişi için güneş koruyucu krem sürmek- caiz midir?

Kullanılan sabun veya şampuanlara koku katıldığı için bunları kullanmak yasaktır. Ancak içine koku maddesi katılmamış saf sabunları kullanmanın bir mahzuru yoktur.

Kişi zaruretten veya bilmeden veya unutarak koku sürünürse yine kefaret gerekir.

(İHRAMDA İKEN) GÜZEL KOKU VE YAĞ SÜRÜNMENİN CEZASI:

İnsanların faydalandığı ve kendisinde güzel koku bulunan her şeye "Tîyb" denilir. Bedene sürülen şeyler genellikle üç çeşittir:

Biricisi: Bizzat koku olan; misk, anber, kâfûr ve benzerleri!..
İkincisi: Kendisi bizzat koku olmadığı halde, koku için asıl olan ve ilâç olarak da kullanılan zeytinyağı ve benzeri maddeler. Bunlar eğer bedeni yağlamak için kullanılırsa, koku hükmü verilir. Yemeğe katılırsa "koku" hükmünde değildir.
Üçüncüsü: Bizzat koku olmadığı gibi, kokunun asıl maddesi de olmayan ve hiçbir sûrette bu mahiyette kullanılmayan maddeler. Meselâ iç yağı gibi maddeler.

Güzel koku sürünen ihramlı kimse üzerine kefaret lâzım gelir. Eğer bir uzvun tamamına veya daha fazlasına güzel koku sürmüşse kurban kesmesi icabeder!.. Fakat bir uzuvdan azına sürülmesi halinde, buğdaydan yarım sa', (yaklaşık olarak 1,667 kg.) fidye vermesi gerekir. Bir uzvun yarısından fazlası, tam hükmünde kabul edilir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Koku sebebiyle ceza gerekmesi hususunda; mükellefin unutarak veya kasden sürmesi arasında fark yoktur. Erkek ve kadın da; hüküm noktasından müsavidir. Bedai'de de böyledir. Bir kimse vücûdunun tamamını kokulamış olsa bile, bir kurban (dem) gerekir. Çünkü cins birliği mevcuddur. Tebyin'de de böyledir." hükmü kayıtlıdır.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kına güzel bir kokudur." hadis-i şerifini esas alan Hanefi fûkahası "Başını kına ile boyayan mükellefin üzerine bir kurban lâzım gelir." hükmünde ittifak etmiştir.

Meşru bir özüre binaen, ihram içerisindeki mükellef güzel koku sürünür, tıraş olur veya dikişli elbise giyerse muhayyerdir. İsterse bir koyun kurban eder, dilerse üç gün oruç tutar veyahut altı fakire üç sa' miktarı (yaklaşık olarak 10 kg.) buğdayı sadaka olarak verir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de:

"...Artık içinizden kim hasta olur, yahut başından bir eziyyeti bulunursa ona oruçtan, ya sadakadan yahut kurbandan (birisiyle) fidye vacip olur." (Bakara, 2/196)

hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası bu Ayet-i Kerime'de fidyeler arasında beyan edilen "ev" (veya) kelimesinin muhayyer kıldığını esas almıştır. Şurası unutulmamalıdır ki, fidye olarak kurban kesilecek olursa, bunun harem dairesinde yapılması gerekir. Dürri'l Muhtar'da: "Kurban keser de kokuyu gidermezse, onu yerinde bıraktığı için ikinci bir kurban lâzım gelir." hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken: "Yerinde bıkaktığı için ikinci bir kurban lâzım gelir. Çünkü iptidaen koku sürünmek haram idi. Binaenaleyh devamı için de iptida hükmü verilir." demiştir.

Zeytinyağı ve susamyağı ile vücûdunu yağlarsa; velev ki bunlar halis olsun, kurban gerekir. Çünkü bunlar kokunun ana maddeleridir. Ayrıca menekşe yağı gibi güzel kokulu ve bunun benzeri yağlarda ittifakla kurban lâzım gelir. Kendisi bizzat koku olmadığı gibi, kokunun ana maddesi de olmayan yağlar (iç yağı vs...) vücûda sürülürse hiçbir şey lâzım gelmez!.. Bizzat koku olmayan, ancak kokunun ana maddesi olan yağları yemekte de, bir beis yoktur. Zira bunlar kokulanmak için kullanılmadığı müddetçe; kendilerine "koku" hükmü verilmez. İhrama girmeden önce sürülmüş kokunun eseri zarar vermez.

68 Hac ibadeti için kasap, berber veya refakatci olmadığı halde öyle görünüp gitmek caiz midir?

Kişi hacca giderken kullandığı metodlar dinen uygun değilse de haccı geçerlidir. Ayrıca kullandığı metotlar yanlış ise dinen mesul olur ve hac sevabını azaltır. Kasap veya berber olarak giderken başkasının sırasını almamışsa kul hakkına girmez.

Ancak kasap veya berber olarak gittiği zaman, orada bu vazifeleri yaparsa bir mesuliyet olmaz. Fakat kendisine verilen görevleri yapmadan hac yapıp gelse mesul olur. Haccı kabul olur, fakat yaptığı hatadan dolayı mesul olur. Görevli olarak gidip orada kendisine görev verilmemişse mesul olmaz.

Kişi talip olduğu görevin gerektirdiği liyakata sahip olmadığı halde, böyle bir göreve getirilirse elbbette sorumlu olacaktır. Çünkü Kur'an'da emanetlerin ehli olanlara verilmesi emredilmektedir.

Kişi karşı tarafa yanlış beyanda bulunarak bir takım haklar elde edebilir, ancak bunlardan dolayı kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Kamunun imkanlarını şahsi işlerinde kullanmak uygun değildir.

Kişi haksız bir şekilde hacca gitmişse, hac farızasını yerine getirmiş sayılmakla birlikte haksız fiilinden dolayı sorumlu olur. Bu manada görevli olarak hacca gidenlere, orada bir görev verilmezse bundan dolayı görev vermeyenler de sorumlu olurlar.

69 Hac ve umre ibadetinde, ihrama girmeden önce kokulansak ve saçımıza jole sürsek sakıncası olur mu? Yani ihramlıyken yapılması yasak olan bazı şeyleri, ihramı giymeden önce yapıp öyle ihramı giysek olur mu?

İhrama girmeden önce koku sürünmenin bir sakıncası yoktur. Hatta sünnettir.

İhrama girme, hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda helâl olan bazı fiil ve davranışları, hac veya umrenin rükünleri tamamlanıncaya kadar kendine haram kılmasıdır.

İhramın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü vardır. Niyet, hac veya umre yapmaya karar vermektir. Niyetin dil ile yapılması müstehaptır. Telbiye ise, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek (Allâh’ım, davetine isteyerek uydum, emrine amadeyim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd senin, nimet senin, mülk de senindir. Eşin ve ortağın yoktur)” demektir.

İhrama girmeden önce, tırnakları kesmek, temizlik için gusletmek, güzel kokular sürünmek, ihram denilen iki parça örtüye bürünmek ve ihram elbisesini giydikten sonra iki rekat namaz kılmak sünnettir. Namazı kıldıktan sonra niyet eder ve telbiye söyleyerek ihrama girer. İhramda bulunduğu sürece fırsat buldukça yüksek sesle telbiye getirmesi de sünnettir.

Niyet ve telbiye ile birlikte ihramın yasakları başlar. İhramlıya, vücudundaki saç ve kılları kesmesi, yolması veya tıraş etmesi; tırnak kesmesi; dikişli elbise giymesi (erkekler için); güzel koku sürünmesi; süslenmek için yağ, boya vb. makyaj malzemesi kullanması; başını (erkekler için) ve yüzünü örtmesi, eldiven, çorap ve topukları örten ayakkabı giymesi; cinsi münasebette bulunması; avlanması; harem bölgesindeki bitkileri kesmesi yasaktır.

İHRAMLA İLGİLİ SÜNNETLER

1. İhrama girmeden önce, tıraş olmak, koltuk altı ve kasık kıllarını temizlemek, tırnak kesmek ve güzel koku sürünmek.
2. İhrama girerken gusletmek veya abdest almak.
3. İhramın sünneti niyyetiyle iki rekat namaz kılmak.
4. İzar ve rida denilen iki parça örtüye sarınmak.
5. İhramlı bulunduğu sürede her fırsatta telbiye yapmak.
6. Telbiye her başlayışta üç defa tekrarlamak.
7. Telbiyeden sonra salevat-ı şerife, salevattan sonra dua ve niyazda bulunmak.

70 Hacca vekaletle gidecek olan kimsenin yapması gerekenler nelerdir?

İbadetler yalnız bedenle, yalnız mal ile veya hem beden hem de mal ile yapılanlar olmak üzere üçe ayrılır. Hangi şekilde yapılırsa yapılsın, yapılan bir ibadetin sevabı başkasına bağışlanabilir. Kendisine sevap bağışlanan kişi de bundan yararlanır.

Başkası adına, onun yerine ibadet yapılıp yapılamayacağı, şayet yapılabilirse, bununla o kişinin yükümlü olduğu farz ve vâcip ibadetlerin sorumluluğunun düşüp düşmeyeceği hususuna gelince:

- Namaz, oruç, itikâf gibi sadece bedenle yapılan ibadetlerde vekâlet, mutlak olarak câiz değildir. Hiç kimse başkası adına, onun yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz. Bu tür ibadetlerin vekâleten yapılması ile yükümlünün sorumluluğu kalkmaz.

- Zekât, kurban, sadaka gibi yalnız mal ile yapılan ibadetlerde vekâlet, mutlak olarak câizdir. Bir kimse zekâtını bizzat verebileceği gibi, kendi adına vermek üzere başkasını vekil de edebilir.

- Hac gibi hem bedenî hem de malî ibadetlerde ise, yükümlünün bizzat edadan aczi halinde vekâlet câizdir; aksi halde câiz değildir. Ölüm, yaşlılık, devamlı hastalık, kadınların birlikte yolculuk yapacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebeplerle bizzat haccedemeyecek kimselere vekâleten yapılan hac, onlar adına yapılmış olur. Bu durumdaki kimselerden, üzerlerine hac farz olmuş olanların, bedel göndererek vekâleten hac yaptırmaları gerekir. Vekâleten yapılan hac ile bunların hac borçları eda edilmiş sayılır.

Farz olan haccın, bedel tarafından yapılan hacla eda edilmiş sayılabilmesi için dikkat edilmesi gerekenler:

1. Adına haccedilecek kişi vefat etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümidi olmayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunmaması gibi sebeplerle, bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olmalıdır. Bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olduğu konusunda galip zan bulunan kişi, adına vekâleten haccedildikten sonra haccedebilecek hale gelse bile, vekilin yaptığı hacla borcu ödenmiş olur. Fakat acz hâli geçici olan veya bizzat haccedebilecek durumda olan kişi adına vekâleten yaptırılan hac nâfile olur; ayrıca kendisinin haccetmesi gerekir.

2. Adına haccedilecek kişiye hac, önceden farz olmuş olmalıdır.

Üzerine hac farz olmayan kişi adına vekâleten yapılan hac nâfile olur. Bu kişiye daha sonra hac farz olursa, bizzat haccetmesi, hac etmekten aciz olması halinde ise, tekrar bedel göndermesi gerekir.

3. Bedel gönderilecek kişi Müslüman, akıllı, ergenlik çağına ulaşmış veya mümeyyiz olmalıdır. Henüz buluğa ermemiş mümeyyiz çocuk, bedel olarak başkası adına haccedebileceği gibi kadının da başkası adına vekâleten haccetmesi câizdir. Hanefîlere göre bedel gönderilecek kişinin, daha önce haccetmiş olması efdal ise de şart değildir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre, vekilin daha önce haccetmiş olması gerekir.

4. Vekil, ihrama girerken sadece gönderen adına niyet etmelidir. Vekil kendisi için de niyet eder veya birkaç kişiden vekâlet alıp her biri için niyet ederse, kendi adına haccetmiş olur, aldığı paraları iade etmesi gerekir.

5. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibadettir. İbadetler ücretle değil, ancak Allah'ın rızâsını kazanmak için yapılır.

Vekil hacla ilgili masrafları için kendisine verilen parayı israf etmeden ve aşırı kısmadan, normal şekilde harcar. Artan miktarı dönüşünde iade eder. Bunun geri alınmayıp hediye olarak vekile bırakılmasında bir sakınca yoktur.

6. Bedel gönderilen kişinin hac masrafı, gönderen tarafından karşılanmalıdır.

Başkası adına, kendi parasıyla hacceden kişi, kendisi için haccetmiş olur. Bu haccın sevabını başkasına bağışlayabilirse de bununla o kimsenin üzerindeki hac borcu ödenmiş olmaz. Şâfiîlere göre ödenmiş olur.

7. Adına haccedilen kişi, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.

İzin veya vasiyeti olmadan, bir kimse adına başkası tarafından yapılan hac ile, o kimse üzerindeki hac borcu düşmez. Şâfiîler'e göre düşer.

8. Vekil, haccı bizzat kendisi yapmalıdır.

Hastalık, tutuklanma gibi bir mazeretle gönderenin bilgi ve izni dışında, vekil görevi başkasına devrederse, aldığı parayı iade etmesi gerekir. Ancak bu konuda yetkili kılınmışsa, yerine başkasını vekil edebilir.

9. Vekil, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır.

İfrad haccı istenildiği halde, vekil temettu` haccı yaparsa, gönderen adına değil, kendi adına haccetmiş olur, aldığı parayı iade etmesi gerekir. İfrad haccı istenildiği halde, kırân haccı yaparsa, Ebû Hanîfe'ye göre hüküm yine aynıdır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, istihsanen gönderen adına haccetmiş sayılır. Gönderen, ifrad, temettu veya kırân haccından birini ismen belirtmeksizin, sadece "hac yapılmasını" istemişse, ifrad haccı istemiş olduğu kabul edilir. Ancak "dilediğini yap" gibi bir ifade ile seçimi vekile bırakmışsa, vekil dilediği haccı yapabilir.

10. Adına haccedilmesini vasiyet eden kişi, sarfedilecek paranın miktarını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse, buna uymak gerekir. Şayet belirlememişse, vasiyet edilen para veya mirasın üçte biri yeterli ise, vekil adına haccedilecek kişinin memleketinden, yeterli değilse yettiği yerden gönderilir.

11. Vekil, gönderen adına yapılacak menâsiki tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır.

İster hac, ister umre için gönderilmiş olsun, vekil ancak gönderen adına yapılacak menâsiki tamamladıktan sonra, kendisi için umre yapabilir. Aksi halde yolculuğu kendi adına yapmış sayılacağından aldığı parayı iade etmesi gerekir.

12. Vekil, yürüyerek değil, vasıtaya binerek haccetmelidir. Vasıta ücretini kendisine alıkoymak için, yürüyerek haccederse, kendisi adına haccetmiş olur.

Başkası adına yapılacak nâfile hac için, vekilin Müslüman, akıllı ve mümeyyiz olması, adına haccettiği kişi için ihrama girmesi ve haccı ücret karşılığı yapmaması şartları yeterlidir. Başkası adına hacceden vekil, haccı ifsat ederse aldığı parayı iade eder. İradî olarak işlediği cinayetler için ödenecek fidye ve ceza kurbanlarının bedellerini kendisi karşılayacağı gibi, gönderenin izniyle bile olsa, temettu` veya kırân haccı yaptığı takdirde, kırân ve temettu` hedylerini de kendi parasıyla keser. İhsâr kurbanı ise, gönderenin parasından kesilir. Çünkü bunda vekilin kusuru ve dahli yoktur. (bk. Diyanet İslam İlmihali, Hac konusu; TDV. İslam Ansiklopedisi, Hac md.)

İlave bilgi için tıklayınız.

Namaz, oruç, zekat hac gibi ibadetlerde vekalet olur mu? Başkası yerine hacca gidebilir miyim? Ölmüş kimseler adına hac yapılabilir mi?

71 Hac ve Umre için ihram giydikten sonra, ihramdan çıkmanın bir zararı olur mu? Berber veya kasap olarak hacca gitmenin bir sakıncası var mıdır?

Bildiğiniz gibi ihram, hac veya umre için yapılan niyettir. Sarılan bez ise, o niyeti dışa yansıtan bir simgedir. Buna göre, söz konusu adamlar, Medine’de niyet getirerek ihrama girmişler. İhram elbisesi olan bezin çıkarılmasıyla ihram ortadan kalkmaz. Yapılması gereken şey, polisin icbarıyla ihram elbisesini çıkardıktan sonra da yine ihram yasaklarına riayet etmektir. Mekke’ye varınca tekrar ihram elbisesini de giyerler.  İhramın diğer yasaklarına riayet ettikleri takdirde, çiğnemiş oldukları tek yasak, dikili elbise giymiş olmalarıdır.

Hanefî Mezhebi'ne göre, dikili elbise giyilmesi on iki saatten daha az ise, bunun cezası yalnız biraz sadaka vermektir. Eğer on iki saatten fazla olursa, o takdirde bir kurban kesmeleri gerekir. Buna göre, eğer bu kimseler, ihram elbiselerini çıkardıktan sonra acele edip on iki saat içerisinde Mekke’ye ulaşır ulaşmaz, veya yolda iken, dikişli elbiselerini çıkarırlarsa, yalnız bir sadaka vermiş olurlar. Şayet on iki saatten fazla bu elbiselerde kalırlarsa, bu takdirde bir kurban keserler ve hac ibadetlerini yerine getirirler.

Berber veya kasap olarak hacca gitmekte bir sakınca yoktur.
Ancak, Suudî yetkilileri bunlardan görevlerini hakkıyla yapmalarını istediği zaman -mukavele gereği- onu yapmak zorundadırlar. Sanırız, bu görev hac ibadetini yerine getirmelerine engel değildir. Ayrıca zannediyoruz, bu görevle giden kimselerin önemli bir kısmının hac maksadıyla gittikleri Suudîlerce de bilinmekte ve bu tolerans bir teamül haline gelmektedir.

72 Hacca ya da umreye gidenleri, gitmeden önce bizim mi ziyaret etmemiz daha doğru yoksa onların mı gitmeden önce akrabaları ziyaret edip helalleşmesi ve bizim de onlar döndükten sonra ziyaret etmemiz mi doğru? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nasıl yapmıştır?

 Hacca gidecekleri ziyaret etmek ve uğurlamak faziletlidir. Hac yolculuğuna çıkan kişinin de ailesi, komşuları ve dostlarıyla vedalaşması, helalleşmesi müstehaptır. Vedalaşırken iki kimse birbirine şöyle demelidir:

"Dinini, emanetini, işlerinin neticesini Allah'a havale edip ısmarlıyorum. Allah seni takva ile azıklandırsın, günahını bağışlasın, nerede olursan ol hayırları sana kolaylaştırsın!"

Hac vazifelerini yerine getirip memleketlerine dönen hacıların eş, dost, komşu ve arkadaşları tarafından ziyaret edilmesi güzel olur. Ziyarete gelenler,

"Allah haccını kabul etsin, günahlardan korusun. Bu yolda yaptığın masrafların yerini doldursun..."

gibi sözlerle, hacıyı tebrik ederler. Hacı da onlar için dua edip Cenab-ı Hakk’ın onları affetmesini ve bağışlamasını diler, onlar için istiğfar eder. Peygamber Efendimiz (asv):

“Allah’ım, hacıyı ve hacının bağışlanmasını dilediği kimseleri bağışla!”(Hakim, Müstedrek, I/441)

buyurmuştur. Bu bakımdan hacının duasını almak güzel olur.

Hacı, kendisini ziyarete gelenlere hacda şahit olduğu güzellikleri anlatmalıdır. Karşılaştığı bir takım olumsuzluklardan bahsetmemelidir. Hacının, kendisini ziyarete gelenlere imkânları ölçüsünde ikramda bulunması da dinen güzel olur.

73 Umre yapmak isteyen bir kişi Arafat'tan ihrama girebilir mi; yoksa Tenim'den girmek zorunda mıdır?

Arabistan'da mikatlar dışında oturanlarla, dış ülkelerden hac veya umre niyetiyle Hicaz'a gidenler için geldiği bölge veya ülkeye göre ihrama girme yerleri (mikat) belirlenmiştir. Bunlar, Zülhuleyfe, Cuhfe, Karn, Yelemlem ve Zat-ı Irk adındaki yerleşim yerledir.

Türkiye'den doğru Mekke'ye gidecekler, kolaylık olsun diye uçağa binecekleri havaalanında ihram bezlerine bürünürler. Önce Medine'ye gidecek olanlar ise, ihrama girmeden doğru Medine'ye giderler. Medine’den Mekke'ye gidecekleri sırada mikat yeri olan Zülhuleyfe'yi ihramsız geçemezler. Şayet geçerlerse, ya geri dönüp orada ihrama girerler veya bir ceza kurbanı keserler.

Ancak, hac veya umre için Mekke'ye gidip tekrar umre yapmak isteyenler için, en yakın ihrama girme yeri, Medine istikametinde "Ten‘îm"; en uzak olanları ise Tâif yönünde "Ci‘râne" (Şi‘bü Âl-i Abdullah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında "Aşâir"dir. Diğerleri ise, Irak yolu üzerinde "Seniyyetülcebel", Yemen yolu üzerinde "Edâtü Libn" (Hüseyniye) ve Arafat sınırında "Batn-ı Nemîre"dir.

Bu itibarla, iki sene sene önce umreye gittiğinizde din görevliniz bilinçli olarak sizleri Arafat bölgesindeki, "Batn-ı Nemîre"ye götürerek ihrama niyet ettirmiştir. Bu nedenle umre geçerlidir ve herhangi bir ceza da söz konusu değildir.

Umre için "Hill" bölgesine çıkıp ihrama girmek zorunludur. Ten'im, "Hill" bölgesi ile "Harem" bölgesinin sınırında "Hill" bölgesi içinde yer almaktadır. Mekke'de ikamet edenler orada bulundukları süre içinde umre yapmak istediklerinde "Hill" bölgesine çıkarak ihrama girmek zorundadırlar. Ulaşım ve diğer imkânlar bakımından Ten'im en elverişli yerdir. Bu itibarla orada ihrama girmektedirler. Yoksa dileyen gidip Taif yolu üzerinden veya Arafat sınırından ya da diğerlerinden de "Hill" bölgesine çıkarak ihrama girebilir.

74 Umreye gidene hac farz olur mu?

Bütün masrafları siz karşılamış dahi olsanız umreye gitmekten dolayı hac farz olmaz.



Bu soru daha önceden sitemizde cevaplanmıştı.

Daha önceden verilen cevapları arama motorunda aratıp bulabilirsiniz.

Önceden verilen cevaplara ulaşmak için tıklayın.

Doğrudan arama motoruna geçmek için tıklayın.

75 Şafi mezhebine göre, tavaf yaparken abdest bozulursa ne yapmak gerekir?

Şafii mezhebine göre, abdestli olarak tavaf yapmak farzdır. Tavaf esnasında  kişinin ebdesti bozulursa, gider abdestini alır ve geriye kalan şavtlarını / dolanımlarını tamamlar. Tavafı yeniden başlamak şart olmayıp sünnettir. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamîk,3/157).

Hanefi mezhebine göre ise, Kâbe-i Muazzama'yı tavaf etmek için abdest almak vaciptir. Bir kimsenin Kâbe'yi abdestsiz tavaf etmesi vacibi terk ettiğinden dolayı sorumlu olmakla beraber yaptığı, bu tavaf câiz ve geçerlidir. Ancak bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

"Tavaf, namaz gibidir. Fakat tavaf sırasında konuşmak câizdir. Tavafta konuşan kimse hayırlı söz söylesin." (Tirmîzî, Hacc, 112; Nesâî, Menasik, 126).

Farz olan tavaf abdestsiz olarak yapıldığı takdirde, bir küçükbaş hayvan kurban etmek gerekir. Cünüb olan kimsenin ise böyle bir farz tavafı yapması hâlinde bir büyükbaş hayvan kurban etmesi lâzımdır. Ancak bu farz tavaf, abdest alınarak yeniden yapılırsa, böyle bir kurbana gerek kalmaz. Fakat farz günler dışında tekrar yapılması hâlinde geciktirilmiş olduğundan dolayı kurban kesmek gerekmektedir.

Yapılması vacip olan vedâ tavafını abdestsiz olarak yapan kimse bir miktar sadaka vermelidir. Fakat vacip olan tavafı cünüb olarak yapanın bir küçükbaş hayvan kurban etmesi lâzımdır.

Tavaf yaparken abdest bozulursa, abdest aldıktan sonra eksik şavtlar tamamlanabilir veya tavaf yeniden başlanarak yapılır.

76 Umreye gitmek yerine bu parayla başka bir hayır yapmak daha faziletli değil midir?

Umreye gitmek veya umre parasıyla hayır yapmak arasında tercih yapmakta insan serbesttir. Dilerse bu parayı tasadduk eder dilerse umreye gider. Bundan dolayı hiç kimse kınanamaz.

Ancak hangisinin daha faziletli olduğu konusuna gelince, bu durum şartlara göre değişir. Bazı zaman olur ki, küçük bir miktar para tasadduk etmek bir hayat kurtarır veya buna benzer bir fayda sağlar. Bu durumda tasadduk etmekten dolayı daha fazla sevap kazanabilir. Bazı insanlar da umreye gittiklerinden dolayı girdikleri manevi atmosferle daha fazla hayır yapabilir. Umreye gitmese belki o manevi atmosferi hissedemeyerek fazla hayır hasenat yapamayabilir. Bundan dolayı "hangisi daha faziletlidir" sorusuna kesin bir cevap verilemez, çünkü bu durum şartlara göre değişiklik arzeder.

Dikkat edilmesi gereken bir husus ise; umre sünnettir. Bir kimse umreden dolayı bir vakit namazını kazaya bıkramak zorunda kalsa umreden kazanacağı sevapla, o namazın kazaya kalmasıyla kaybettiği sevabın yerini dolduramaz. Bu durumda bir vakit dahi olsa umreden dolayı kazaya kalacak olsa bu kimse zarar etmiştir.

Bu durumda umreye gitmeyi çok arzu eden kimselerin umre parası kadar da hayır yapıp öylece umreye gitmesi en uygun olanıdır denilebilir.

77 İçki satan kişiye dükkanı kiralamak ve bu para ile hacca gitmek caiz mi?

İmam-ı Azam'a göre bir kişi dükkanını içki satan kişiye kiraya vermesi caizdir. Bu bakımdan İmam-ı Azam'a göre bu kira geliri ile hacca gitmek caizdir.

Bununla beraber diğer müctehid imamlara göre içki satan kişiye dükkanı kiraya vermek caiz olmadığı gibi, böyle bir para ile de hacca gidilmez.

Bilindiği üzere İslam dini alkollü içkilerin içilmesini yasakladığı gibi bunların yapılmasını ve satılmasını da yasaklamıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de,

"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar(putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap (içki) ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?"(Maide, 5/90-91) buyurulmaktadır.

Hz. Peygamber (a.s.m) de şöyle buyurmaktadır;

"Yüce Allah içkinin kendisine, onu üretene, kendisi için ürettirene, sunana, içene, taşıyana, taşıtana, satana, satın alana ve satıp parasını kullanana lanet etmiştir."Ebu Davud , 4/82 No:3674 Eşribe, 2;  İbn-i Mace, II/1122 No:3380 Eşribe, 6)

Dinimizde alkollü içki içmek haram olduğu gibi, alkollü içkilerin içilmesine vesile olmak da haramdır. Bu itibarla bir Müslüman’ın, alkol satacağından emin olduğu bir işletmeye dükkanını kiraya vermesi uygun olmamakla birlikte, buradan elde edeceği kazancının tamamı haram olarak değerlendirilmediğinden bu para ile hacca giderse, hac farizasını yerine getirmiş olur. Ancak, böyle bir para ile hacca gittiğinden, tövbe istiğfar etmesi gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ev veya dükkanı haram iş yapan kişiye kiraya verilir mi?..

78 Kâbe'nin kuzeyi olan Hicr-i İsmail'de tavaf yapılabilir mi, namaz kılınabilir mi, kılınan namaz geçerli midir? Bir de umre ya da hacda işlenen sevaplar ve kılınan namazlar yüz yirmi bin kat deniliyor, orada işlenen günahlar için de bu geçerli mi?

Tavafı Hatim'in dışından yapmak gereklidir. Altın oluğun alt kısmına gelen ve bir ihata duvarını andıran Hatim'le Kâbe duvarının arasında geçilecek kadar bir açıklık vardır. Tavaf yapılırken bu açıklıktan değil, Hatim'in dışından yapmak vaciptir. Zira burası Hicr-i İsmail'dir ve Kâbe'nin içine dahil kabul edilir.

İslâm bilginleri, Kabe'nin içinde namaz kılınıp kılınmayacağı konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Hanefîlere ve Şafiîlere göre Kabe'nin içinde hem farz hem de nafile namaz kılmakta hiçbir sakınca yoktur. Hanbelilere göre ne içinde ne de bacasında farz namaz kılınmaz, ancak nafile kılınabilir. Malikilere göre Kabe'nin içinde farz namaz kılmak caiz, fakat mekruhtur. (el-Fıkh alâ'l-Mezâhib: 1/204).

Hcr-i İsmail de Kabe'den sayıldığından, aynı hükümler burası için de geçerlidir.

79 Tavaf esnasında konuşmak caiz midir? Cep telefonuna cevap verebilir miyim?

Tavaf esnasında dünya ile ilgili konuşmalar yasaklanmamış olmakla beraber, konuşmamak müstehabtır. İhtiyaç ve zaruret hâlinde ise, konuşmanın bir sakıncası olmaz.

Sünen kitaplarında yer alan bir hadiste, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Kâbeyi tavaf etmek, bir nevi namaz kılmaktır. Şu var ki, Allah tavafta konuşmaya izin vermiştir. O halde, tavaf esnasında konuşan kimse hayırdan başka bir şey konuşmasın.” (İbn Hacer, 3/482; Hakim, 2/267)

Hadisin bu ifadesinden, tavafın da namaz gibi faziletli bir ibadet olduğunu anlayabiliriz. Farz olan tavaf farz namaz gibi, nafile tavaf da nafile namaz gibidir.

Hz. Aişe (r.anha)’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber (a.s.m) “Kâbe’ye bakmak ibadettir.” diye buyurdu.(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 34647).

Kâbe, sadece oradaki taş binadan ibaret değildir. Kâbe, ferşten Arşa uzanan nurani bir direk gibidir. Kâbe'ye yönelenlerin niyeti Allah'ın emrine uymak ve emredilen yöne yönelmektir. Kâbe yeryüzünde inşa edilen ilk mesciddir.

Dünyevi hiçbir konuşma yapmadan tamamlanan bir tavafın faziletiyle ilgili bir hadisin meali şöyledir:

"Kim Kâbe'yi yedi defa (dönerek) tavaf eder ve (tavaf esnasında) "Allah'ın her nevi noksanlıklardan pâk ve nezih olduğuna inanırım. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur ve Allah (her şeyden) büyüktür. Günahlardan dönüş ve ibadete güç ancak Allah'ın yardımıyladır" sözünden başka bir şey (yani dünya ile ilgili her hangi bir laf) konuşmazsa, onun on günahı silinir, onun için on hasene (sevabı) yazılır ve bu ibadet sayesinde onun mertebesi on derece yükselir. Kim de tavaf eder ve tavaf esnasında (dünya ile ilgili herhangi bir laf) konuşursa, (yalnız) ayakları suya batan kimse gibi onun (yalnız) ayakları rahmete batar."
(İbn Mâce, Hac, 33, 2957)

Tavaf esnasında dünya ile ilgili şeyleri konuşan kimsenin, ayaklarının rahmete batmasından maksat şu olabilir: Böyle davranan kimsenin bütün vücûdu rahmetten pek yararlanmaz, vücûdu kısmen yararlanır. Fakat tavaf esnasında zikir ve duâ gibi şeylerle meşgul olan kimse ise vücûdunun tümüyle rahmetten yararlanır. (bk. İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 8/174-175)

Tavaf esnasında zikir, tehlil, dua, tefekkür gibi ibadetlerle meşgul olunmalı, lüzumsuz konuşma ve boş şeyleri terk etmeye çaba gösterilmelidir.

80 Bir Müslüman hacca gidip hacı olduktan sonra, hacca gittiği paranın haram olduğunu öğrenirse, hacılığı kabul olur mu?

Haram para ile hacca gidenin haccı Hanbeli mezhebine göre sahih olmaz, diğer üç mezhepte, günahkâr olsa da haccı sahih olur, yani hac borcundan kurtulur.

Haram para ile hacca gidilmez. Gidilirse yapılan hac geçerli olur, ancak sevabı helal yolla gidilen bir hac gibi olmaz.

Bilindiği gibi, tam kabul olunmuş bir hac, insanın kul hakkı dışındaki bütün günahlarının silinmesine yetiyor. İnsan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için asgari şu beş şarta riayet etmesi gerekiyor:

1. Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.

2. Tertemiz (tayyib) bir para ile hacca gitmek.

3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallik almak; Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak,

4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak,

5. Haccı diğer zahir ve batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.

İlave bilgi için tıklayınız:

Babamın haram parasıyla umreye gitsem olur mu, yaptığım ibadetlerden sevap alır mıyım?..

81 Namaz kılmayan hacca gidebilir mi ve hactan geldikten sonra namaz kılmayanın haccı geçersiz olur mu?

Hacca gitmek için namaz kılmak şart değildir. Namaz kılmayan kimse de hacca gidebilir.

Namaz kılmamanın günahı ayrıdır, haccın sevabı ayrıdır. Namaz kılmayan kimse haccın sevabından mahrum kalmaz.

Hacdan döndükten sonra namaz kılmayacak olan kimsenin haccı da geçerlidir. Geçersiz olması söz konusu değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Başı açık bayan, hac dönüşünde başını kapatmazsa haccı geçerli olur mu?..

Namaz kılmamanın hükmü nedir?

82 Kaç umre bir hac sayılır?

Zayıf bir ihtimal de olsa; eğer bu soru, "Kaç umre haccın yerine geçer, artık kişinin hac yapmasına gerek kalmaz?" anlamında soruluyorsa, cevabı: böyle bir şey yoktur. Bir milyon umre de olsa, hac yerine geçmez. Fazladan oruç tutmak, namazın yerine geçmediği gibi. Ramazan dışında devamlı oruç tutsa, Ramazan yerine geçmediği gibi. Geceler boyu namaz da kılsa, farz namazın yerine geçmediği gibi...

"Kaç umre, sevap bakımından bir hac sayılır?" sorusuna gelince; doğrusu kaynaklarda, böyle bir açıklamaya yer verilmemiş gibi görünüyor.

Hanefi ve Malikilere göre, umre sünnettir. Buna göre bakılırsa, hac ile umre arasında, farz ile sünnet arasındaki mesafe kadar fark vardır.

Şafii ve Hanbelilere göre, umre de farzdır. Bu görüş doğrultusunda konuya bakıldığında, ikisi arasındaki fark oldukça azalacaktır. Şafi ve Hanbelilere göre,

"Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın..." (Bakara, 2/196)

mealindeki ayette her ikisinin birlikte zikredilmesi, bu görüşü desteklemektedir. (bk. Nevevî, el-Mecmu, VII/7; Vehbe Züheyli, el-fıkhu'l-İslamî, III/18-19).

Tirmizi dışında, kütübü sitte de yer alan bir hadis-i şerifte,

"Ramazanda yapılan bir umre hac kadar sevaplıdır." (Şevkânî, Neylu'l-Evtar, III/608)

denilmiştir. Kişilerin samimiyeti, ihlâsı, takvası, bilgisi, ibadetlerin faziletini eksiltip artırmakta önemli bir ölçüdür.

83 Erkek hanımını hacca götürmek zorunda mı? Yani, gerekli zenginliğe ulaşmış bir ailede, koca kendisi hacca giderken hanımına "Ben seni hacca götürmek zorunda değilim." demesi normal mi?..

Haccın farz olması için, kişinin gerekli maddi zenginliğe ve imkana sahip olması gerekir. Bu bakımdan kadının kendine ait malı varsa hac kendisine farz olur; kocanın zengin olması kadına haccı farz kılmaz.

Her ne kadar zengin olan erkek dinen hanımını hacca götürmek zorunda olmasa da, çocuklarının annesi olması ve evine bu kadar hizmet etmesi hasebiyle, imkanı varsa eşini hacca götürmemesi örfen hoş karşılanmaz.

84 Mekke'ye ihramsız girilebilir mi? Taif mikat alanının dışında. Mekke'ye bir saatte gidebilmemiz mümkün. 120 km, onun için sık sık gitmek istiyoruz.

Mikat, ihrama girme yeri ve zamanı demektir. Mekke çevresinde, çeşitli bölge ve ülkelerden hacca gelenlerin ihrama girecekleri özel yerleri ifade eden bir fıkıh terimi; çoğulu mevakit gelir. Bir kimsenin hac veya umre için mikatleri ihramsız geçmesi caiz değildir. Aksi halde bir kurban cezası veya mikat yerine dönmek gerekir.

MİKATI İHRÂMSIZ GEÇMEK:

Mikat'ı ihrâmsız geçmek, Hanifelere göre, genellikle haramdır. Yani Mekke dışından gelen kimselerin -ister hac ve umre için, ister ticaret ve başka bir maksad için olsun- ihrâmsız Mekke'ye girmele­ri haramdır.

Mikatı ihramsız geçen kimselerin, vakit müsaitse, dönmesini engelleyici zarurî bir durum yoksa dönüp mikatı ihramlı geçmesi gerekir. Aksi halde bir kurban kesmesi gerekir.

Bunun gibi, Mekke dışında oturup oraya ticaret veya başka bir konu için girmek isteyen kimsenin mikatı ihramlı bir vaziyette geçmesi ve ihramlı bir halde Mekke'ye girmesi gerekir. Eğer mümkün değilse, bir kurban kesmelidir.

Hanefîler, fetih maksadıyla Mekke'ye giren ve savaş halinde olan Resulüllah'ın (asm) ihramlı bir vaziyette girmesi o gün için düşünülemezdi; zira her an bir olay ve vuruşma meydana gelebilirdi, diyerek bunu bir istisna olarak saymışlar ve sonra da delil olarak İbn Abbas (r.a.) dan rivayet edilen şu hadisi göstermişlerdir:

"Mekke'ye ihramsız bir vaziyette girmek haramdır." Ayrıca şu hadisle de istidlal ettikleri söz konusudur: "Haberiniz olsun ki, Mekke, Cenâb-ı Hakk'ın onu yarattığı günden beri haramdır. Ne ben­den önce bir kimseye, ne de benden sonra bir kimseye helal kılınmıştır. Ancak benim için gündüzün bir saatinde helal kılınmış bulunuyor ve o saatten sonra tekrar helal harama dönüyor ve bu kıyamete kadar böyle kalacaktır.." (Buhari, İlim, 39, Cenaiz, 76, Sayd, 9,10, Lukata 7, Cizye, 22, Mağazi, 53, Diyet, 8)

Buna göre, ister hac ve umre, isterse ticaret ve seyahat maksadıyla Mekke dışından gelen kimse mikatı ihramsız geçerse ya bir ceza kurbanı keser veya geri dönüp mikat yerinde ihrama girer.

Mekke'ye girme niyeti olmaksızın mikatı ihramsız geçene bir şey lâzım gelmez (bk. el-Kâsânî, Bedâyi, Beyrut 1394/1974, II, 163 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, II, 131-134)

Şafiî imamlarına göre, hac veya umre için Mekke dışından ge­lenlerin herhalde Mikat'ı ihramla geçmesi gerekir. Ticaret veya ben­zeri bir maksatla gelenlerin ihrâmsız olarak girmeleri caizdir. Şafiî'­nin de en sahih kavli budur ve fetva o mezhepte buna göre verilmiş­tir. İmam Şafiî bu hususutaki icdihadına şu hadîsi delil göstermiştir:

"Resûlüllah (a.s.m.) Efendimiz, üzerinde siyah bir sarık bulundu­ğu halde Mekke'ye girdi." (Müslim, Hac 451, 452; Ebu Davud, Libas: 20; Tirmizi, Libas, 11)

İbn Ömer'in (ra) de Mekke'ye ihrâmsız girdiği sahih kaynak­larda geçmektedir. Bunun için İbn Şihab diyor ki: "Mekke'ye ihrâm­sız girmek caizdir." (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/387.)

İlave bilgi için tıklayınız:

MÎKÂT

İHRAM

85 Hac için Mekke'ye gidenler on beş günden fazla kalıyorlar. Hac kurbanından başka bir kurban daha kesmesi gerekir mi?

Yolcu (seferi olan mümin mükellef) bir yerde konakladığında, bu konaklama mesela Hanefî mezhebine göre onbeş gün ve daha fazla olacaksa namazları tam kılar (kasr yapmaz); ama bu kişi yolcu olmaktan çıkmaz, ülkesine dönünceye kadar kurban gibi konularda yine seferidir. Kurban kesmesi vacib değildir.
(Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

 

Temettu Haccı (aynı hac mevsiminde, önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra hac için tekrar ihrama girilerek yapılan hac) ile Kırân Haccı (bir niyetle hac ve umre için ihrama girilerek yapılan hac)'nda harem bölgesinde (Kabe ve civarı) şükür kurbanı (hac kurbanı, hedy) kesilmesi haccın vaciplerindendir. (Bakara Suresi, 2/196). Bu nedenle hac ibadetinin tamamlayıcı bir unsuru olan hac kurbanının harem bölgesi dışında kesilmesi caiz değildir. Bu konuda İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Bugün kurban etleri, kurban organizasyonunu yürüten İslam Kalkınma Bankası tarafından fakir ülkelere ulaştırılmaktadır.

Hac ibadetini yapan kişilerin udhiye (kurban bayramında kestiğimiz kurbanı) kesmeleri vacip değildir. Ancak bu kişiler, dilerlerse, hac kurbanı dışında, Bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla Türkiye'de kestirmeleri daha uygun olur.

86 Yeteri kadar param olmasına rağmen hacca gitmedim, çünkü Araplara para yedirmek istemiyorum; diyen birisine nasıl cevap vermeliyiz?

Bu düşüncede olanlara, öncelikle imanı telkin etmek gerekir. "Araplara düşmanlık" başlı başına dine karşı duyulan bir alerjiden kaynaklanmış olabilir. Bu gibi adamlar ya gerçekten dine böyle bir alerji taşıyor veya kendilerini güya çok vatansever göstererek paralarını başkalarına vermemek için direttiklerini lanse etmeye çalışıyorlar. Böyle düşünenlere şu soruları sormakta fayda vardır?

a. Gücü yeten kimselerin hac yapması Allah’ın emridir. Allah’ın emri olduğu halde Araplara para yedirmemek için bu emri çiğneyecek misin?

b. Eğer Arap aleminde sana milyarları, trilyonları kazandıracak bir iş teklif edilse “Ben Araplara iş yapmam” deyip bu menfaatini geri çevirir misin? Şu anda yüzlerce Türk’ün Arap aleminde iş yapması, bu soruya cevap niteliğindedir ve aklın gereği de budur. Şimdi, Allah -Arapların bulunduğu bölgeye giderek- hac görevini yapmana cennet gibi bir ebedî saadet yurdunu vereceğini söz verdiği halde, sırf Araplara para vermemek bahanesiyle cenneti elinin tersiyle itmenin makul bir davranış olduğunu söyleyebilir misiniz?

c. İman ettiğin Hz. Muhammed (a.s.m) Arap soyundandır. Sırf Arap oldukları için onlara karşı alerji duymak veya onlara bir katkım olmasın diye hac gibi en önemli bir görevi bile terk etmeye kadar işi vardırmak, Muhammed-i Arabî (asv)’e iman etmekle nasıl bağdaştırılır? Yarın mahşer gününde nasıl ondan şefaat bekleyebilirsiniz?

d. Günlük hayatımızda, ticaretlerimizde -dost düşman ayırımı yapmadan- işimize gelen ürünleri aldığımız, işimize gelenlere para verdiğimiz, işimize gelenlerle ortaklık yaptığımız halde, sıra Müslüman Arap kardeşlerimize gelince mi “TÜRKLÜĞÜMÜZ ve VATANSEVERLİĞİMİZ" tutar? Bu bir çelişki değil midir?

e. Müslümanlığımızı Araplara borçlu olduğumuz güneş gibi açık bir gerçektir. Başta Hz. Muhammed (a.s.m), Kur’an ve sahabeler olmak üzere bütün dinî kaynaklarımız Arapçadır. Yalnız bu açıdan bile olsa Müslüman Arapları canımız kadar sevmek imanımızın bir gereği olduğu halde, “onlara bir zırnık vermeme” düşüncesiyle kendi dini görevlerini bile yapmamak hangi akla, hangi vicdana sığar?

f.
Muhammed-i Arabî (a.s.m) ile olan irtibat ve bağlılıktan başka, hiçbir soy-sopçuluğun, hiçbir yurtseverliğin beş para fayda vermeyeceği kabirde ve mahşerde, başımıza gelecekleri düşünemeyecek kadar aklımız yok diyemeyiz. “Araplara zırnık vermemeyi” düşünen kimsenin kabir ve mahşerdeki durumunu düşünmemesi mümkün değildir?

Cennetin tek anahtarı olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in getirdiği dine imanı ve onunla amel etmeyi ihmal edenin, bazı bahanelerle, nefis ve şeytanın telkinleriyle görevini yerine getirmeyen kimsenin bunun karşılığını iyi düşünmesi gerekir. Kur’an’da “cehennemden kurtulmak için elinden gelse kişi çoluk-çocuğu dahil bütün akrabalarını, sevdiklerini ve bütün dünyayı fidye vereceğini” anlatıyor. Araplara para yedirmemek için cehennemi tercih eden kimsenin akıllıca davrandığı söylenebilir mi?

Allah “Türkler kardeştir” demiyor, “müminler kardeştir” diyor. Allah’ın öngördüğü İslam kardeşliğini bırakıp, şeytanın kurduğu “Irk kardeşliğini” esas alan kimseyi, yarın mahşerde Allah’ın elinden kim kurtaracak? Bunu çok iyi düşünmek  ve ona göre bir hayat çizgisini takip etmek gerekir.

87 Başı açık bir bayanın umreye gitmesi halinde, başını örtmezse bunun mesuliyeti ne olur?

Amellerin yeri ayrı ayrıdır. Bir insan herhangi bir günahı işlese de yaptığı ibadete engel değildir. Her ibadeti yapabilir ve sevabını da alır.

Başı açık bir bayan hacca da gidebilir umreye de, namaz kılar oruç tutar ve yaptıklarının da sevabını alır. Başı açık olmanın günahı da ayrı değerlendirilir. Kılınan namazların, yapılan ibadetlerin insanın diğer eksikliklerini de gidereceği ve başını da örtmesine vesile olacağı umulur.

İnsanları böyle boş ve faydasız sözlerle ibadetten uzaklaştırmak çok yanlış bir davranıştır. İnsanların günah işlemesi ibadete mani değildir.

Bir kadının örtünmesi farzdır ve bu husus Kur'an-ı Kerim ve hadislerde ifade edilmiştir.

Kadının başı açık olması onun hacca veya umreye gitmesine engel olmadığı gibi, hac ve umre dönüşünde başı açık olması da hacc ve umre ibadetini iptal etmez.

88 Bir erkek veya kadın ihramdan özürlü ya da özürsüz çıkmak zorunda kalsa, cezası var mıdır?

Önce kısaca bilgi verdikten sonra, açıklama yapmayı uygun göryoruz.

Hac veya umre için ihrama giren kişinin, öncelikle elbisesini çıkartıp ihram bezlerine bürünmesi ve hacda birinci tahallül gerçekleşinceye kadar, umrede ise tavaf ve sa’yi yapıp tıraş oluncaya kadar, ihramlılık halini sürdürmesi gerekir. Ancak kişi bu süre zarfında ihramlı iken ihram yasaklarını işlerse ceza olarak bir dem (koyun veya keçi kesmesi) gerekir. (İbn Âbidin, Reddu’l-muhtâr, II, 162, 163).

Şâfiî mezhebine göre ise, muhayyerlik haklarından yararlanıp; ceza olarak bir dem (koyun veya keçi kesme), üç gün oruç tutma veya altı fitre miktarı sadaka verme seçeneklerinden birini tercih edebilir (Nevevî, el-Mecmû, VII, 371; İbn Kudâme, Muğnî, III, 493).

Şu kadar var ki Hanefilere göre bir özür sebebiyle ihram yasaklarını işlerse yukarıdaki muhayyerlik haklarından yararlanabilir.

İhram yasaklarının ihlâli fıkıh literatüründe "cinayet" diye adlandırılmış, müeyyide olarak bedenî ve malî bazı mükellefiyetler öngörülmüştür. İhram yasaklarının ihlâli, yasağıne ihlâlin ağırlık derecesine göre hac veya umrenin fâsid olması ve kazasının gerekmesi, büyük baş hayvan (bedene) yahut koyun veya keçi (dem) kesme, fıtır sadakası (fidye) kadar bağışta bulunma, bedelini ödeme, sadaka verme, oruç tutma gibi farklı sonuçlar doğurur.

İhlâllerin müeyyidesi olarak ibadet cinsinden fiillerin seçilmesi ferdi ıslah etme ve ihlâl dolayısıyla uğraması muhtemel mahcubiyeti giderme, ayrıca bu vesileyle toplumsal dayanışmayı güçlendirme gibi amaçlar taşımakta olup bu yaklaşım, İslâm'ın kefaretler ve cezalandırma konusunda takip ettiği genel tavra da uyum gösterir.

Hac için ihrama girdikten sonra ve Arafat vakfesinden önce cinsel ilişkinin haccı fâsid kılacağında fakihler görüş birliği içindedir. Ancak hac tamamlanmadan ihramdan çıkılamayacağı için bozulan bu haccın yarım bırakılmayıp tamamlanması ve ertesi yıl kaza edilmesi, bu ihlâl sebebiyle de koyun veya keçi kurban edilmesi gerekir.

Vakfeden sonra, fakat tıraş olup ihramdan tam çıkmadan önceki ilişki de Hanefî mezhebinin dışındaki diğer üç mezhebe göre haccı yine fâsid kılar. Hanefî mezhebine göre bu durumda hac fâsid olmamakla beraber ceza kurbanı olarak bir bedene kesmek gerekir. Hanefîler'in bu görüşü, Hz. Peygamberin,

 "Hac Arafat'tır.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 68)

hadisinden hareketle şartlarına uygun olarak Arafat vakfesini eda eden bir kimsenin haccının esasen tamam olduğu gerekçesine, bedene cezası için İbn Abbas'tan gelen bir rivayete dayandırılmaktadır. (Muvatta, Hac, 50)

Umre için ihrama giren kimsenin umrenin rüknü olan tavafın ilk dört şavtını tamamlamadan önce cinsel ilişkide bulunması halinde Hanefî mezhebine göre umresi fâsid olur. Bozulan umre yarım bırakılmayıp tamamlanır, ihramdan çıkıldıktan sonra umrenin kaza edilmesi, ihlâl sebebiyle de bir koyun veya keçi kurban edilmesi gerekir. Mâliki mezhebine göre sa'y tamamlanmadan, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise tahallülden önce vuku bulan cinsel iliki umreyi ifsat eder.

Süslenme, koku sürünme, giyinme, tıraş olma türündeki yasakların ihlâli durumunda ihlâl ciddi boyutta ise koyun veya keçi kurban edilmesi, değilse fidye ödenmesi, küçük çaptaki ihlâllerde ise sadaka verilmesi gerekir.

Hangi tür ihlâlin hangi ağırlıkta sayılacağı mezhepler arasında ayrıntılara inen geniş bir tartışma konusudur. Meselâ saç veya sakalın tamamını tıraş etmek, bir organın tamamına güzel koku sürünmek, erkeklerin bir tam gün başını örtmesi ciddi ihlâl sayılıp dem gerektirirken saçın veya sakalın dörtte birinden azını tıraş fidye, bir tırnağın kesimi sadakayı gerektirir.

Cinsel ilişki dışındaki cinsî yasakların ihlaliyle ilk tahallül sonrası ve ziyaret tavafından önceki cinsel ilişki de dem gerektirir.

Avlanma veya Harem bölgesinin tabii ağaç ve bitki örtüsüne zarar verme halinde kural olarak bunların bedeli tasadduk edilir. Bazı durumlarda her fidye miktarı karşılığında bir gün oruç tutulabilir.

İhram yasaklarının bilgisizlik, yanılma, unutma gibi mazeretlerden dolayı çiğnenmesi uhrevî sorumluluğu kaldırabilirse de bu cezaları düşürmez. Ancak hastalık gibi haklı mazeretlerin bulunması veya ihlâlin başkasının fiilinden kaynaklanması gibi gayri iradî olması halinde ilgili şahsa kurban kesme, fidye ödeme veya oruç tutma arasında seçim hakkı tanınır.

İhram yasaklarının kalkması (tahallül veya hil) umrede sa'yin tamamlanmasından sonra saçları tıraş etmek veya kısaltmak suretiyle, hacda ise iki kademede gerçekleşir. İfrad haccı yapanlar bayramın birinci günü Akabe cemresine taş attıktan sonra, temettü' ve kıran haccı yapanlar ise kurbanın kesilmesinden sonra saç tıraşı olup ihramdan çıkarlar.

Haccedenler bu safhada kendi saçlarını kesebilecekleri gibi birbirlerini de tıraş edebilirler. Kadınların saçlarının ucundan biraz kesmesi yeterli olur.

Fıkıh literatüründe ilk veya küçük tahallül denilen bu safhadan sonra cinsel ilişki ve Mâlikîler'e göre ayrıca avlanma dışındaki ihram yasakları kalkar.

Haccın rükünlerinden olan ziyaret tavafından, Hanefîler'in dışındaki diğer üç mezhebe göre sa'yin de yapılmasından sonra tıraş olmakla ikinci tahallül gerçekleşir ve bütün ihram yasakları kalkmış olur. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi İhram md.)

89 Yaşlılıktan dolayı hacca gidemeyen kişi ne yapmalıdır?

Umre farz olan haccın yerine geçmez. Bu bakımdan kendisine hac, farz ise gitmesi gerekir. Ayrıca yaşlılıktan dolayı gidemiyorsa yerine başkasını vekil olarak da gönderebilir.

Veda haccı esnasında Has'am kabilesinden genç bir kadın Resulullah'a (asm) gelerek:

"Ya Resulallah! Allah'ın hac hususundaki farz emri babama çok yaşlı iken erişti. Deve üzerinde bile duracak halde değildir. Onun yerine vekâleten hac edebilir miyim?" diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): "Evet! Vekâleten hac edebilirsin!" buyurdu.1

İbn-i Abbas anlatıyor:

Bir kadın hacca gitmeyi adamıştı, ama ömrü vefa etmedi, haccını edâ edemeden öldü. Kadının kardeşi Resûlullah'a (asm) gelerek ne yapması gerektiğini sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

"Ölen kardeşinin borcu olsaydı öder miydin?" diye sordu. Adam:

"Evet ya Resulallah!" deyince, Allah Resulü (asm):

"O halde Allah'a karşı olan borcunu da öde! Çünkü o ödenmeye daha çok lâyıktır." buyurdu.2

Haccı ihmal etmemek lâzımdır. Üzerine hac farz olan Müslüman, eğer kendisi bu ibâdeti yapmaya güç yetiremiyorsa kendisi yerine güvendiği bir yakınını vekil olarak hacca göndermelidir. Zira haccı ihmal etmek ilâhî musîbeti değil; ilâhî gazap ve kahrı celbediyor. Cezası da "günahların artması" şeklinde tecellî ediyor. 3

Edâ edilen bir ibâdetin sevabı, okunan bir Kur'ân'ın veya virdin feyzi, yapılan bir hayır ve hasenatın hayrı başkasına bağışlanabilir ve bağışlanan kimse de bundan mânevî olarak eksiksiz istifâde eder.4

Zekât, kurban, sadaka gibi doğrudan sırf mal ile yapılan ibâdetlerde "vekâlet" câiz olduğu gibi; hem bedenen, hem de mal ile yapılan hac ibâdetinde de "vekâlet" câizdir. Ancak hacda vekâletin câiz olması için, hac yükümlüsünün haccı edâ etmekten bizzat âciz olması gerekir. Aksi takdirde, hac yapmaya muktedir olan bir kimsenin, kendisi yerine başkasını hacca göndermesi câiz değildir.

Aşırı yaşlılık, devamlı veya yatalak halinde hastalık, ölüm, kadınlar için birlikte yolculuk yapacak mahremlerinin bulunmayışı gibi sebepler, hac yükümlüsünün bu ibâdeti bizzat kendilerinin eda etmesini mümkün kılmayan sebeplerdir. Bu durumda hac yükümlüsü, güvendiği bir başkasını kendisi yerine hacca göndermelidir.

Vekil olarak hacca gidecek kimse, hac yapmaya ehil olmalı ve bizzat kendisini gönderen yükümlü için niyet ederek hac yapmalıdır. Yükümlü de, vekil de Müslüman, âkıl ve bâliğ ve hac işlerini anlayarak yapabilecek kimseler olmalıdır.

Kendisine hac farz olduğu halde haccetmeden vefat edenler, hiç olmazsa kendisi yerine vekil olarak haccedilmesini vasiyet etmiş olmalıdır. Bu durumda mirasçıları, bıraktıkları mirasın üçte birinden masraflarını karşılayarak onun yerine vekâleten hacca gitmeli veya emîn bir kimseyi göndermelidirler. Vasiyet etmemiş olsa bile, haccını eda etmemiş hac yükümlüsü adına mirasçıları hacceder veya ettirirlerse, yükümlünün hac borcu ödenmiş olur. Şâfiî Mezhebine göre, mirasçıları onun adına bu farîzayı yerine getirmekle yükümlüdürler.

Dipnotlar:

1. Sahih-i Buharî, Hac, c.6, s. 52; Nesâî, c. 5, s.147,
2. Nesâî, Menâsik'ül-Hac, c. 5, s.146,
3. Bediüzzaman, Sünûhât, s. 54,
4. Bediüzzaman, Şuâlar, s. 589.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hacca farz olduğu sene hemen gitmeli mi?

90 Bir bayan annesiyle umre veya hacca gidebilir mi?

Şafiî mezhebine göre haccın kadına vacip olabilmesi için, kocası veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa bir kaç kadın bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir. Şayet bunlar da bulunmazsa, emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir. Amma isterse gidebilir.

Hanefi mezhebine göre kadının yalnız başına yolculuğa çıkması caiz olmadığından, yanında mahreminiz olmadan gitmeniz doğru değildir. Bu bakımdan babanız, erkek kardeşiniz, amca ve dayınız gibi mahrem bir erkeğin yanınızda olması gerekir.

Ancak, alınan tedbirler ve uygun yol arkadaşları sayesinde can, mal, namus güvenliği var ise, mahreminiz olmadan da Şafii mezhebini takliden hac ve umreye gidebilirsiniz.

91 Arafat'ta öğle ve ikindi namazlarını, Müzdelife'de ise akşam ve yatsı namazlarını birleştirmenin sebebi nedir?

Her namazın kendi vakti içinde kılınması prensibinin istisnası, hacc yapanların Arafat'ta öğle ile ikindi namazını, öğle vaktinde; Müzdelife'de de akşamla yatsı namazını yatsı vaktinde birleştirerek kılmalarıdır.

Bu konuda fakîhler arasında görüş birliği vardır. Çünkü Veda Haccı sırasında Hz. Peygamber (asv)'in uygulaması ve sözleri, namazın vakitleriyle ilgili ayet ve hadisleri tahsis edecek kuvvettedir. Abdullah b. Mesud (r.a.)'den, şöyle dediği nakledilmiştir:

"Ben Rasûlullah (asv)'ın bir namazı kendi vaktinden başka bir vakitte kıldığını görmedim. Ancak iki namaz müstesna: Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de ise akşamla yatsıyı birlikte kılmıştır."(1)

Yine Abdullah b. Mesud, Hz. Peygamber (asv)'in vefatından sonra yaptığı bir hacc sırasında, Müzdelife'de akşamla yatsı namazlarını birleştirerek kılmış, sabah namazını da erkence kıldırdıktan sonra, Rasûlullah (asv)'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

"Akşamla yatsıdan ibaret olan şu iki namazın, şu Müzdelife mevkiinde mutat olan vakitleri değiştirilmiştir. Sakın insanlar yatsı vakti girmeden Müzdelife ye gelip de bu iki namazı erkenden birleştirmesin."(2)

Dipnotlar:

(1) bk Buhârî, Hacc, 99; Müslim, Hacc, 288; Tecrid-i Sarîh Tercümesi, II, 487, 488, VIII, 374; A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi, İstanbul 1977, IV, 136

(2) bk. Buhârî, Hacc, 97; Ahmed b. Hanbel, V, 202; Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul (t.y.), XVII, 273, 274).

92 Faizli para ile hacca gidilebilir mi?

Haram para ile hacca gidenin haccı Hanbeli’de sahih olmaz, diğer üç mezhepte, günahkâr olsa da haccı sahih olur, yani hac borcundan kurtulur.

Haram para ile hacca gidilmez; gidilirse yapılan hac geçerli olur, ancak sevabı helal yolla gidilen bir hac gibi olmaz.

Bilindiği gibi, tam kabul olunmuş bir hac, insanın kul hakkı dışındaki bütün günahlarının silinmesine yetiyor. İnsan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için asgari şu beş şarta riayet etmesi gerekiyor:

1. Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.

2. Tertemiz (tayyib) bir para ile hacca gitmek.

3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak,

4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak,

5. Haccı diğer zahir ve batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.

93 Mekke emin belde ise, Kabe'deki vinç kazasında hacıların ölmesi nasıl açıklanabilir?
Kur’an’da yukarıdaki ayetlerde, Tin suresinde ve başka ayetlerde Mekke için “El-beledu’l-emin=Emin belde” ifadesi kullanılmıştır. Bunun anlamı şu değildir: İnsanlar Mekke’de kaza-belaya uğramayacaklar, orada ölmeyecekler, orada zarar etmeyecekler, orada hırsızlık yapılmayacak, adam öldürülmeyecek .. vs.  Bu düşünce tarzı İslam ve Kur’an’ı anlamamaktan kaynaklanıyor. Çünkü;
 
a) Eğer Mekke’de kimse ölmezse, oradaki insanlar nerede ölecekler?  Eğer Allah kendisine kulluk edenleri, namaz kılanları, oruç tutanları, zekât verenleri, hacca gidenleri saati vakti geldiğinde öldürmezse, bunlar nasıl ölecekler? Allah’tan başka “Bâki” bir varlık olmadığına göre, herkes gibi ecelleri geldiğinde mutlaka ölmeleri gereken hacıları bundan istisna etmenin nasıl bir mantığı olabilir?
 
Her insanın eceli belli olduğu gibi, onların nerede, ne zaman ve ne şekilde ölecekleri de Allah tarafından takdir edilmiştir. Söz konusu hacıların durumu da bunun dışında değildir. Onların o günde, o saatte, Mekke’de o kazayla ölmeleri mukadder idi ve bu kaderin hükmü tecelli etmiştir. Demek ki, bu olay -haşa- Allah’a rağmen olmamıştır. Bilakis onun bilgisi, izni dahilinde olmuştur. İnsanların bir ihmali varsa onların sorumluluğu elbette olacaktır. Fakat insanların sebep olduğu ölümü yaratan da Allah’tır. 
 
Uhud savaşında ölenleri bahane ederek İslam’a saldıran münafıklar: “Eğer o arkadaşlarımız -savaşa gitmeyip- bizim yanımızda kalsalardı. şimdi onlar da hayatta olacaklardı” şeklindeki dedikodularına Allah şöyle cevap vermiştir: “(Resulüm! Onlara) De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı”(Al-i İmran, 3/154). Bu ayette, “herkesin ölmesi gereken yerde öleceğine” dair gerçeğin altı çizilmiştir.
 
b)Mekke için “emin belde” ifadesinin ne anlama geldiği konusuna gelince; bu konuda alimlerin farklı görüşleri vardır:
 
1) Mekke’ye “emin belde” denilmesinin sebebi, Allah’ın orayı Fil vakasında Ebrehe ordusundan korumasıdır. Kâbe için Beyt-i Atik ifadesi kullanılmıştır. Atîk, özgür ve hür olmak anlamına gelir. Hürmetli Kâbe de zalim despotların sataşmalarından kurtulduğu için ona bu isim verilmiştir. Bu mânâ bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber'den de rivayet edilmiştir. Buyurmuş ki: "Yani yüce Allah Kâbe'ye "el-Atîk" adını verdi. Çünkü onu despotların şerrinden korumuştur. Hiçbir zaman bir zorba ona galebe edemedi." (bk. Tirmizî, Tefsir, Hâcc, 3169)
 
2) İslam dinine göre orası “emin belde”dir. Çünkü, İdama mahkum olan kimse bile Mekke’ye/hareme girse bu hüküm orada infaz edilmez. 
 
3) Mekke’nin “emin belde” olmasının hikmeti, Kabe’de bulunan Hacru’l-Esveddir. Hz. Ali’nin dediği gibi, insanların yaptıkları işlerin hepsi bu taşa yazılır ve kıyamete kadar “emin bir elde” olmuşçasına kaybolmaz ve kıyamet günü olduğu gibi ortaya dökülür(bk. Razi, Tin, 95/3. ayetin tefsiri).
 
4) "Onlar görmediler mi ki, çevrelerindeki insanlar çarpılıyorlar iken biz Mekke'yi emin bir yer yaptık" (Ankebut, 67)mealindeki ayette bu husus açıkça ifade edilmiştir. Yani, cahiliye devrinde bile, Allah’ın -Kâbe sayesinde-bu beldeye kazandırdığı kutsallık sebebiyle, başka yerlere yapılan saldırılardan emin kılınmıştır. Oranın halkı, (Kureyş Suresinde belirtildiği üzere) ticaret yapmak üzere yaptıkları seyahatlerinde de kutsal belde sayesinde eşkıyaların saldırılarından emin oluyorlar ve her yerde saygı görüyorlardı.
 
5) Al-i İmran, 97’de de geçtiği üzere, Mekke'nin Kâbe sayesinde hem insanlar hem kuşlar ve diğer canlılar için “emin belde” olması demek, onların hayatlarının orada korunmuş omasıdır. Öyle ki, cahiliye devrinde bile adam babasının katilini orada görse öldürmez. Araplar avlamayı çok sevdikleri halde, Mekke harem bölgesindeki canlıları avlamıyorlardı.
 
-Özetle: “Beled-i Emin” unvanı, “orada kaza-bela olmaz, kimse orada ölmez” şeklinde bir garantinin belgesi değildir.
- Bununla beraber, orada ölen hacıların eceli gelmişse evde de olsalardı -ilahi takdirin taalluk etmesiyle- yine öleceklerdi.
 
Ancak, Allah bunları götürüp en kutsal bir mekânda canlarını aldı ve o kutsal topraklara defnettirdi.
 
Üstelik, enkaz altında bırakarak bir nevi manevi şehitlik makamına yükseltti. Hac sevabını da almaları o sonsuz rahmetin şanındandır.
 
Bu bir kaç dakikalık sıkıntılarına mukabil onları cennetine gönderdi inşaallahurrahman.
 
Bu açıdan bakıldığı zaman bu ölüm onlar için büyük bir ilahi lütuf ve ikram olmuştur.