Peygamberimiz (sav)'in çocuklara davranışından örnekler verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Çocuğun Yetişmesinde Sevgi ve Şefkat:

Günümüz terbiyecilerinin ısrarla üzerinde durdukları bir husûs, çocuğun sevgiye olan ihtiyâcıdır. Bu ihtiyâcın şiddetini belirtmek için, sevgi ihtiyâcını ekmek ve suya ve hatta temiz havaya olan ihtiyâca benzetirler. Bu benzetmede asla mübâlâğa yoktur. Sevgi görmeyen çocukların ne karakter ne de zekâ ve kabiliyetler yönüyle gelişmeyeceği, çocuğun bencil bir hâl alıp içine çekileceği, rûhî kuvvelerinin yeterince inkişâf etmeyeceği belirtilmiştir. Kezâ bedenen sağlıklı inkişâf da onun rûh hâliyle ilgilidir. Sevgisiz yetişen çocuklar, hayâtları boyunca bunun eksikliğini ve bu eksiklikten hâsıl olan pek çok maddî, mânevî, rûhî, psikolojik sıkıntıları çekecektir.

Hz. Peygamber (sav) de çocuklara karşı izhâr edilecek şefkat ve sevgi üzerinde ısrarla durur, şiddetle buna teşvîk eder:

“Küçüklerimize şefkat etmeyen ... bizden değildir.”
(Müstedrek, 1, 62, Ebû Dâvûd, Edeb 66 ) “Çocuklarınızı çok öpün, zîrâ her öpücük için size cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beş yüz yıllık mesâfe mevcuttur. Öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.” (Zeyd İbnu Ali İbni Huseyn İbni Ali İbni Ebî Tâlib, Müsnedu Zeyd İbnu Ali, Lübnan, 1966, s. 505 )

Efendimiz aleyhisalâtu vesselam, kendi yakınlarına karşı çok müşfik davranmış, çocuklarını, torunlarını ve diğer yakınlarını yeri geldikçe öpmüştür. Bu sebeple Hz. Enes, Aleyhissâlâtu vesselam’ı: “İyâline karşı insanların en şefkatlisi” olarak tavsîf etmiştir.

Hemen belirtmeliyiz ki, onun çocuklara olan sevgisi, kalpte kalan, izhâr edilmeyen bir sevgi olmayıp, fiile dökülen, başkalarınca görülen, çocuklar tarafından hissedilen ve fiilen yaşanan bir sevgidir. Yani Aleyhissalâtu vesselam rûhunun derûnunda beslediği samîmî duygularını "öpmek, kucaklamak, dizine oturtmak, başından okşamak, şakalar yapmak: dil çıkarmak, saçından tutmak, isim takmak, yüzüne ağzından su püskürtmek; ikramda bulunmak, selam vermek, selamlarını almak, omuzuna almak, sırtına bindirmek, göğsüne çıkarmak, çocuksu konuşma ve telaffuzla hitâp etmek, bineğine almak gibi..." çeşitli yollarla fiile dökmüştür. Bu nevî sevgi ve şefkat izhârlarını, Resûlullah (asv), sâdece kendine yakın olan çocuklara değil, bütün çocuklara yapardı. Bu sebeple yine Hz. Enes’ten gelen bir rivâyete göre “Aleyhissalâtu vesselam, insanlar arasında, çocuklara en müşfik olan kimseydi.”

Çocuklarını öpmediklerini söyleyen Bedevîlere Hz. Peygamber (sav)’in tepkisi:

“Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?”
demek olmuştur. (Geniş bir tahlil için bk. İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 148-157 )

Çocuğu Murakabe Altına Alma:

Hz. Enes’in beyânlarından hareketle, nebevî terbiyede müdâhalesizliği bir prensip olarak belirlemiş isek de, bununla çocukları başıboş bırakmayı, onları hevâlarına terk etmeyi de kast etmedik. Konunun yanlış veya eksik anlaşılmaması için belirtmek isteriz ki, Hz. Peygamber (sav), çocukların eve giriş çıkış saatlerinden, verilen vazîfeleri yapıp yapmadıklarına, kılık kıyâfette edep ve yasağa uyup uymadıklarına, vs. varıncaya kadar pek çok teferruatta murâkabeyi, tâkip etmeyi esas kılmış, tâkip etmiştir. Birkaç örnek:

Hz. Enes, kendisine Resûlullah (asv)’ın mûtad dışı verdiği bir işten dolayı bir gün evine gecikerek döndüğünü, annesinin kendisini: “Niye geç kaldın?” diye sigaya çektiğini, “Resûlullah bir işe yollamıştı” cevabı üzerine: “O iş de ne idi?..” diye iyice tahkîk ettiğini belirtir. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, Kahire, 1379, s. 389; Ebû Avâne, Ya’kub İbnu İshâk (v. 316 h.), Müsnedu Ebî Avâne, 5, 469)

Yani, Enes Resûlullah (asv)’a hizmete geliyor ama, alışılmış dönüş vakitleri var. Bir kere gecikme dikkat çekiyor ve sebebi soruluyor.

Yine Enes’in anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselam, kendisini bir işe gönderir. Fakat aksiliği tutar “Gitmeyeceğim” diyerek evden ayrılır. Yolda rastladığı bir grup çocukla oyuna takılır. Derken Resûlullah gelip ensesinden yakalar. Dönüp yüzüne bakınca görür ki yakalayan Resûlullah (asv)’dır ve tebessüm ederek: “Ey Enescik! Sana emrettiğim yere git!” diye tekrar emretmektedir. Ve Enes: “Gidiyorum” diyerek gider. (Azîmâbâdî, Ebu’t-Tayyib Muhammed, Avnu’l-Ma’bud, Medîne, 1968, 13, 127)

Yani verilen işten çocuğun kaytarması, ciddî takiple önlenmelidir; aksi takdirde bu kötü bir alışkanlık hâline gelebilir.

Nûman İbnu Beşîr anlatıyor: “Hz. Peygamber’e Tâif üzümünden bir miktar hediye getirilmişti. Beni çağırarak: “Şu salkımı al, annene götür!” dedi. Aldım, fakat yolda giderken yedim bitirdim. Birkaç gün sonra (karşılaşmıştık ki sordu): “Salkımı ne yaptın, annene ulaştırdın mı?” “Hayır!” dedim. Bunun üzerine beni gunder (vefâsız) diye tesmiye etti.” (İbnu Mâce, Et’ime 61 (3368h.).)

Yani çocuk takip edilecek, verilen işi yerine getirmediyse, bir sûrette hoşnutsuzluk ihsâs edilecek.

Bazı rivâyetler Resûlullah (asv)’ın çocuklara, günün belli saatlerinde dışarı çıkmayı yasakladığı görülmektedir: 

- Öğle sıcağında {Müstedrek, 3, 165 (zayıf)}

- Ve güneşin batmasından (Mecmau’z-Zevâid, 8, 111) akşamın alaca karanlığı çıkıncaya kadar ki vakitte.(Feyzu’l-Kadîr, 1, 180).

Bilhassa dayakla ilgili bazı rivâyetlerden hareketle, çocuk üzerinde, murâkabe edildiği hissinin canlı tutulması gerektiği netîcesi bile çıkarılabilir. Çünkü Hz. Peygamber (sav), değneği ev halkının göreceği bir yere asmayı tavsiye etmektedir:

“Kamçıyı ev halkının göreceği bir yere asın. Zira (böyle yapmak onlar için edebtir.)” (bk. Abdurrezzak, Musannef, 9, 447; es-Sirâcu’l-Münîr, 3, 400/b) 

Bir başka rivâyette: “Âilen halkından sopayı ref etme (yani görmeyecekleri yere koyma), onları Allah ile korkut.” (Taberânî, Ebu’l-Kasım Süleyman İbnu Ahmed (v. 360 h.), el-Mu’cemu’s-Sağîr, Kahire, 1968, 1, 144; İbnu Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye, Kuveyt, 1973, 2, 82-83) 

“Allah, âilesini te’dîb için evine kamçı asan kişiye rahmetini bol kılsın.” (Feyzu’l-Kadîr, 4, 25 (4428. h.))

Bu hadîsler teker teker ele alındıkta zayıf ise de, birbirlerini güçlendirirler. Ve bunlar, çocukların terbiyelerinde muayyen bir disiplinin, murâkabenin olması gerektiğine, belli düstûrlara ve yasaklara uymaya mutlaka alıştırılmalarına ve yasak ihlallerinin bir müeyyidesinin olması gerektiğine işâret ederler. Hz. Peygamber (sav), şahsî hayâtında kimseye karşı kamçı kullanmamıştır; ama mükerrer çağırmalarına rağmen cevap alamadığı, sonra oyunda yakaladığı hizmetçiye misvak çubuğunu göstererek: “Eğer kısastan korkmasaydım şu çubukla canını yakardım.” dediği mervîdir. (el-Metâlibu’l-Âliye, 2, 387 (2538. h.))

Şu hâlde bu meselede kullanmaktan kaçınma sünnet ise de, kamçıyla korkutarak da olsa disiplini sağlamak esastır.

Çocuklara Eşit Muâmele:

Hz. Peygamber (asv)’in çocuk terbiyesinde ısrarla üzerinde durduğu bir husûs, eşit muâmeledir. Bu, aynı âile içerisindeki çocuklar arasında olduğu gibi, okulda aynı hocanın nezâreti altındaki çocuklar arasında da uygulanması gereken bir düstûrdur. Yani anne ve babalar çocukları arasında kızdır-erkektir, büyüktür-küçüktür, şudur-budur diye bir ayırım yapmaktan yasaklandığı gibi, hocalar da ders verdikleri talebeler arasında hür çocuğu-köle çocuğu, akrabâ çocuğu-yabancı çocuğu vs. gibi akla gelebilen her çeşit tefrîk ve ayırımlardan yasaklanmıştır.

Nûman İbnu Bişr anlatıyor: “Babam bana malından bir şeyler hibe etmişti. Annem Amra Bintu Ravâha: “Bu hibeye Resûlullah’ı şâhit kılmazsan kabul etmiyorum” dedi. Bunun üzerine bana yaptığı hibeye şâhit kılmak için babam, beni de alarak Resûlullah’a gitti. Durumu öğrenen Hz. Peygamber (sav): “Başka çocukların da var mı?” diye sordu. “Evet!” cevabı üzerine, “Aynı şekilde bütün çocuklarına hibede bulundun mu?” diye sordu. Babam: “Hayır!” deyince, “Allah’tan korkun, çocuklarınız husûsunda âdil olun!” dedi. Babam oradan ayrıldı ve hibeden rücû etti.”

Bu hadîsin başka vecihlerinde, Hz. Peygamber (asv)’in şu cümleleri de sarfettiği belirtilmektedir:

“Çocuklarınızın arasını eşit tutun”, “Bunu iade et”, “Beni şâhit kılma, ben cevre (zulme) şahitlikte bulunamam”, “Bu doğru değil, ben ancak hakka şahâdet ederim”, “Buna benden başkasını şâhit kıl”, “... çocuğun senin üzerindeki haklarından biri, onlara eşit davranmandır.”


Tirmizî’nin açıklamasına göre, bu hadîsten hareketle, İslâm âlimleri, “ihsân ve atiyye”de olduğu gibi “öpücüğe varıncaya kadar” zâhire akseden her husûsta eşitliği şart koşmuştur. (Kaynaklar ve geniş bilgi için bk. İbrahim Canan, Hz.Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 172-177)

Ulemâ bu hükme giderken, Resûlullah’ın: “Allah, öpücüğe varıncaya kadar her husûsta, çocuklar arasında adâletli davranmanızı sever.” hadîsini esas almış olmalıdır. (el-Câmiu’s-Sağîr, 2, 297 )

Muallimlerin eşit davranmasıyla ilgili emir, Aleyhissalâtu vesselam’ın şu tâlimatından anlaşılır:

“Bu ümmetten üç çocuğun ta’lîmini üzerine alan bir muallim, bunların zengin ve fakirini yan yana müsâvî olarak ta’lîm etmezse, kıyâmet günü hainlerle haşredilir.” (İbnu Sahnun, age, s. 353 )

Evlâdlara eşit davranmanın gerekçesi, mevzûmuz, yani çocukları suç işlemekten koruma tedbîrleri açısından önemli ipuçları vermektedir. Yukarıda kaydettiğimiz Nûman İbnu Bişr hâdisesinde Hz. Peygamber (sav), Nûman’ı, çocuklarına maddî bağışta farklı davranmaktan men ederken sorar: “Çocuklarının sana karşı hürmet ve lütufta adâletli olmaları seni memnûn etmez mi?” Nûman: “Evet Ya Resûllallah!” deyince: “Öyleyse başkasını şâhit kıl!” Bir başka rivâyette: “Onların sana eşit bir şekilde iyilik etmeleri nasıl senin hakkınsa, senin de onlara eşit muâmelede bulunman öylece onların hakkıdır.”

Şu hâlde çocuğun babasına karşı hürmetini, kardeşlerine karşı da sevgi ve dayanışmasını korumak, aradaki “sıla-ı rahm” denen yüce bağları korumak, öncelikle bu adâletli davranışa bağlıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yûsuf (as)’la ilgili kıssada, Cenab-ı Hakk, kardeşler arasındaki kin ve çekememezlik hislerini, babaları Hz. Yakub (as)’un Yûsuf (as)’a olan ziyâde alâkasıyla illetlendirir. Böyle bir his, kardeşleri Yûsuf’u kuyuya atma cinâyetini işletmeye sevk ettiği gibi, arkadan, babalarının gözlerini kaybetmesine sebep olacak üzüntülere ve sıkıntılara da sebebiyet vermiştir.

Bu noktada şu hadîsi hatırlatmada da fayda var:

“Çocuğunun kendisine iyi davranmasında, ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.”
(el-Câmiu’s-Sağîr, 4, 29)

Çocuklar arasında eşit davranmayı vâcip gören İslâm âlimleri şöyle bir muhâkeme yürütürler:

“Eşit muâmele vâcibin mukaddemesidir. Çünkü kardeşliğin kopması ve ebeveyn hukukuna riâyetsizlik (kat’u’r-rahm ve’l-ukuk), dinen harâm kılınan iki husûstur. Öyle ise, bu iki harâma müeddî olan vâsıtalar da harâmdır. Çocukların birini öbürüne karşı kayırmak ise bu iki harâma müeddî olur.” (İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî, 6, 141)

Bir başka âlim, bu adâletsizlik meselesini çok daha geniş bir buutta ele alarak şöyle der:

“Dünyâ ve âhiretin intizâmı adâlete bağlıdır. Çocuklar arasında farklı muâmele, (kardeşler arasında) karşılıklı kin, buğz ve adâvete, ebeveyne karşı da bir kısmının muhabbeti ve diğer bir kısmının buğzuna sebep olur. Bu durumdan ebeveyne ve kardeşlere karşı haksızlıklar neşet eder.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5, 557)

Şu hâlde, gerek evde ve gerek okulda çocuklar arasında adâletsiz davranış, çocukları çok farklı cürümlere itecek bir vetîrenin başlangıcı olmaktadır. Yûsuf sûresi bu meselede güzel mesajlar vermektedir.

(Geniş bilgi için bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Hz.Peygamber’in Sünnetinde Terbiye)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.