Yaratan ve yaratılışla ilgili sorulara nasıl cevap verilebilir?
Allah’ın varlığı niçin herkes tarafından tasdik edilmiyor?
Allah kendi varlığını niçin daha aşikâr göstermiyor?
Allah’ın ezeli olmasını anlamakta niye zorlanıyoruz?
Allah âlemi niçin yarattı?
Allah’ı niçin tam bilemiyoruz?
İnsanlar Allah’ın sıfatlarında niçin hata ediyorlar?
Allah âlemi her şeyiyle nasıl idare ediyor?
Allah şimdi de yaratıyor mu?
“Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” diyorlar, öyle midir?
“Âlemi Allah yarattı” dediğimizde bilim yapamaz mıyız?
Değerli kardeşimiz,
Allah’ın varlığı niçin herkes tarafından tasdik edilmiyor?
Şu dünya bir imtihan dünyasıdır. Bu imtihanın en büyük sorusu Allah’ın varlığına imandır. Malumdur, sınavda sorular sorulur, ama cevabı verilmez. Onun gibi yüce Allah da varlığını bir derece perdeli kılmıştır. Ama niceleri çok ince de olsa bu perdelere takılmış, en büyük gerçeği görememiştir.
Bir de görmek için bakmak gerektir. Ateist olanların pek çoğu oyun eğlence dünyasında yaşamakta, içki ve uyuşturucuyla kendinden geçmekte, bu sebeple ilâhî gerçeklere bakamamaktadır. Bakmayanın görmeyeceği aşikârdır.
Bir de ülfet durumu vardır. Bunu ifade için şöyle bir temsil anlatılır: Yavru balık anne balığa sormuş: “Anne, sen bize hep denizden bahsederdin, o deniz nerde?” Hâlbuki denizde doğmuş, denizde yaşamaktadır ve deniz onu her canipten sarmış ve kuşatmıştır. Bu durum, Hayalî’nin “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” sözü ile bir mesel olarak şöhret bulmuştur.
Demek ki bir şeyin varlığı çok aşikâr olduğunda var olduğunun bazan farkına varılmaz. Mesela hava daima vardır ve her taraftan bizi kuşatmıştır. Ama nedense onun varlığı pek de hatırımıza gelmez. Buna “Şiddet-i zuhurundan gizlenmek” denir.[1]
Nitekim bu manayı ifade babında şöyle denmiştir:
"Zuhuru perde olmuş zuhura.
Gözü olan delil mi arar nura?"
Allah kendi varlığını niçin daha aşikâr göstermiyor?
Üstte de ifade edildiği gibi, din bir imtihandır, Allah’ın insanları sorumlu kılması onları denemektir. Bu da âli ruhlar ile süfli ruhların müsabaka meydanında birbirinden ayrılması içindir. Nasıl ki bir madene ateş verilir ta elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de şu dünyadaki imtihanla iyiler ve kötüler, mü’minler ve kafirler birbirinden ayrılır.
Eğer Allah gökyüzünde yıldızlarla açık bir şekilde “La ilâhe illallah” yazmak gibi varlığını gösterse o zaman şu dünya hayatı bir imtihan olmaktan çıkar, herkes ister istemez tasdik ederdi. Kömür gibi bir ruhla elmas gibi bir ruh beraber kalırdı.
Allah’ın ezeli olmasını anlamakta niye zorlanıyoruz?
Allah’ın ezeli olması, O’nun yaratan ama yaratılmayan olduğunu ifade eder. Buna, trenin vagonlarıyla lokomotif arasındaki farkı misal olarak verebiliriz. Vagonlar lokomotif tarafından çekilir, ama lokomotifin hareketi kendindendir. Yani o, çeken ama çekilmeyendir.
Bir de şu cihetten bakabiliriz: Hepsi üç boyutlu varlıklar olmakla beraber, bir bitki hayvanın dünyasını, bir hayvan insanın dünyasını anlayamaz. Bu cihetle, insanın yüce yaratıcıyı layıkıyla anlaması elbette düşünülemez. İnsanın gözü bütün ışığın güneşten geldiğini görür, ama gözünü gündüz vakti güneşe çevirse o göz birkaç dakika içinde kamaşır, artık bir şey görmez hale gelir. Benzeri bir şekilde insanın akıl gözü “Bütün varlıklar Allah’tandır, Onun yaratmasıyladır” der. Ama “Acaba O’nun zatı nasıldır?” dese o alanda ilerleyemez. Dolayısıyla Allah’ın zatına taalluk eden konularda meseleyi tam anlayamayacağımızı anlamak hayli anlamak demektir.
Âlemin Allah’ın eseri olduğunu kabul etmeyenler maddeyi ezeli kabul etmişler ve “Atomlar ezelden beri vardır” demişlerdir. Bu cihetten baktığımızda karşımıza çıkan durum şudur: Nice ateist Allah’ın ezeliyetini kabulde zorlandığından O’nu inkara yönelir. Ama bunu yaparken sığınacağı tek görüş “maddenin ezeliyetidir.” Bunu kabullenmek de -tabir yerindeyse- ateistlerin imanıdır! Ama bu iman(!) Allah nezdinde makbul olmadığından sahibine bir fayda sağlamayacaktır.
Allah âlemi niçin yarattı?
Allaha vacip bir şey yoktur. O, âlemi “lutfen” yani bir lütuf olarak yarattı. Ressamlığın zirvesinde olan biri hiç resim yapmasa da elbette yine ressamdır. Resim yaptığında güzel tablolar açığa çıkar ve san’ata müştak olanlar bunları seyretmekten keyif alır. Temsilde hata olmasın, yüce Allah yaratmayı tercih ederek bu muhteşem eserleri varlık sahasına çıkarmış, insan ve melek gibi varlıklara da bu san’ata muhatap olabilme kabiliyeti vererek onları mesrur ve mahzuz kılmıştır.
Allah’ı niçin tam bilemiyoruz?
Kur'ân-ı Kerim “Size ilimden çok az şey verildi” der.[2] Topyekûn insanlık âlemi olarak aslında âlemin sırlarını çözmede hayli yol aldık. Ama öğrendiğimiz her şey bizi yeni bilinmeyenlere götürdü. Mesela mikroskobu keşfederek hücreye muhatap olduk. Mikroskobun gösterme ve büyütme kapasitesi arttıkça daha keşfedilmeyi bekleyen ne kadar fazla şey olduğunu anladık. İşte, Allah’ın san’atını bile tam anlayamazken o yüce san’atkârı tam idrak edebilmemiz elbette mümkün değildir.
Varlık kategorisinde bir alt mertebede olan, bir üst mertebeyi hakkıyla idrak edemez. Sözgelimi bizim gibi hayat ve şuur sahibi olan, ama kendisine akıl nimeti verilmeyen evdeki kedimiz bizim dünyamızı bilemez. Keza iki boyutlu bir düzlem, üç boyutlu olan küre gibi bir cismi kuşatamaz. Mesela masa düzlemine top konulduğunda düzlemde derinlik olmadığı cihetle topa ancak iki boyuttan muhatap olur.
İşte, peygamber gibi büyük zatlar Allah’ı en iyi bilen kimseler olmakla beraber “Ya Rabbi, seni tenzih ederiz. Seni hakkıyla bilemedik” demişlerdir.
İnsanlar Allah’ın sıfatlarında niçin hata ediyorlar?
Allah’ı en iyi Allah bilir. O, gönderdiği elçiler ve indirdiği kitaplarla kendini isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Öte yandan mücessem bir kitap olarak âlem kitabıyla da kendini tanıtmaktadır. Ancak mücerret akılla O’nu anlamaya çalışanlar her ne kadar “O, âlemi yaratan yüce yaratıcıdır” deseler de -genelde O’nun sıfatlarında hata etmişlerdir. Mesela Felsefe tarihinde ayrıntılarını görebileceğimiz şu beşerî fikirlere bakalım:
-Âlem, Allah ile beraber ezelidir.
-Allah yaratmaya mecburdur. Güneş varsa ışığı da olacaktır. Allah varsa elbette yaratacaktır.
-Allah âlemin içindedir.
-Allah’ın bizim gibi eli, yüzü vardır.
- Allah âlemi yaratmış, gerisine karışmamaktadır…
Daha bunlar Allah’ın sıfatlarıyla ilgili gibi nice batıl görüşler bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerim nice âyetleriyle bu tür yanılgıları tashih eder. Mesela:
- “Hiçbir şey O'na denk değildir.”[3]
-“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”[4]
-“O, her an bir şe’n / icraat üzeredir.”[5]
-“Allah ne dilerse yapar.”[6]
Allah âlemi her şeyiyle nasıl idare ediyor?
Allah’ın âlemi nasıl idare ettiğini bilmiyor, ama idare ettiğini görüyoruz. Yukarı âlemde yıldızlar, galaksiler tam bir intizamla idare edildiği gibi, dünyamızda da her şey yerli yerinde ve tam da olması gerektiği şekilde idare edilmektedir. İnsan vücudu da mikro bir evren olarak gayet mükemmel bir şekilde insan iradesi dışında çalışmaktadır. Şu âlemde akıllı varlık olarak insan çok mümtaz bir konumda olmakla beraber bu insanın kendi vücudunun idaresinde herhangi bir dahli bulunmamaktadır. Kalbimiz ömür boyu otomatik olarak çalışmakta, yediğimiz gıdalar hücrelerimizin ihtiyacına göre dağıtılmaktadır. İnsanda bulunan milyarlarca hücrenin her birinde her an binlerce reaksiyon gerçekleşmekte, insanın bunlardan haberi bile olmamaktadır.
Şu misalle Allah’ın âlemdeki icraatına bakabiliriz: Full otomasyon bir fabrika kursak o fabrikada meydana gelen binler faaliyetleri oturduğumuz yerden yönetebilir ve yönlendirebiliriz. Ama bir karınca açısından bunu idrak etmek hiç de mümkün görülmemektedir. Bu durumda
-ya anlamasa da bunun böyle olduğunu kabul edecek, yani -tabir yerindeyse- iman edecek
-ya da inkâr ile kendi küçücük aklıyla çeşitli ihtimaller üzerinde duracaktır.
Bediüzzaman Allah’ın âlemi gayet kolaylıkla idare etmesini nuraniyet, şeffafiyet, muvazene, intizam ve imtisal sırlarıyla açıklar. Şöyle ki:
Güneş gibi nurani bir varlık, nuraniyet sırrıyla aynı anda sayısız aynalarda görünür.
Ayna gibi parlak her bir şey, şeffafiyet sırrıyla nuraniye ayna olur.
Muvazene sırrıyla denge halinde olan hassas bir terazinin bir kefesine artı bir kuvvet uygulandığında o terazinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir. Bu terazinin iki kefesinde birer yıldız veya birer ceviz olması neticeyi değiştirmez.
İntizam sırrıyla koca bir gemi küçük bir oyuncak gemi gibi kolayca çevrilebilir.
İmtisal (itaat) sırrıyla bir kumandan, “Arş” emri ile bir askeri harekete geçirdiği gibi, aynı emir ile bir orduyu harekete geçirir.[7]
İşte Allah nuraniyet sırrıyla her mahlûkta tecelli eder. Her mahlûk, mahiyetinin şeffafiyeti ile Allah’ın esma ve sıfatlarına parlak bir ayna olur. Eşyanın yaratılması veya yoklukta kalması terazinin dengede olması misalidir. Böyle olunca Allaha bakan yönüyle küçük büyük ve az çok farketmez. En büyük bir şeyi en küçük şey kolaylığında yaratır. Her şeyi intizamlı yaptığı cihetle, insanın şehir büyüklüğünde full-otomasyon bir fabrikayı tuşlara basarak idare etmesinden çok daha kolay bir şekilde bütün âlemi bir tek şey gibi kolayca idare eder. Kaldı ki bütün âlem O’nun askeri gibidir. O’nun emirlerine müştak ve itaatkardır.
Allah şimdi de yaratıyor mu?
Yaratmak geçmişte olup biten bir olgu değil, devam eden bir süreçtir. Yeni doğumlar, yeni varlıklar hatta var olanların her an vücutlarında gerçekleşen icat fiilleri bunu açıkça göstermektedir. Mesela oturduğumuz sandalye dıştan bakıldığında cansız, hareketsiz bir şeydir. Ama bilim gözüyle baktığımızda o da diğer varlıklar gibi atomlardan meydana gelmiştir. Bir toplu iğnesi başında ömür boyu saymakla bitiremeyeceğimiz kadar atom bulunur. Her bir atom âdeta küçük bir güneş sistemidir. Bu atomların merkezinde çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında dönen elektronlar vardır. Güneş sisteminde ise merkezde güneş, etrafta gezegenler yer alır.
Dolayısıyla sabit ve hareketsiz gördüğümüz cansız cisimlerde bile böyle bir hareketlilik varsa, yukarıya doğru canlılarda ne kadar muhteşem faaliyetler ve hareketlilikler olduğu anlaşılır. Mesela şu âyete bakalım:
“O, analarınızın karnında üç karanlık içinde bir yaratılıştan başka bir yaratılışa sizi yaratır.”[8]
Fiil varsa elbette faili, hareket varsa elbette onun muharriki (harekete geçireni) vardır. Dolayısıyla Allah mazide yaratmış, şimdi de yaratmaktadır. İstikbalde de yeni yeni şeyler yaratmaya devam edecektir. Allah bu meyanda -mesela- şöyle bildirir:
“Hem binesiniz diye hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri yarattı. Bilemeyeceğiniz daha neler neler yaratır.”[9]
“Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” diyorlar, öyle midir?
Fransız kimyacısı Lavoisier şöyle der: “Madde yoktan var edilemediği gibi, vardan da yok edilemez. Sadece birinden ötekine dönüşebilir.” Buna “Kütlenin korunumu kanunu” denilir. Bu kanun, kapalı bir sistemde var olan çevrimler ve işlemler ne olursa olsun, kütlenin sabit kalacağını belirtir. Başka bir ifadeyle, kimyasal reaksiyonda reaksiyona giren maddelerin kütleleri toplamı, reaksiyon sonunda oluşan ürünlerin kütleleri toplamına eşittir. Ancak gerçekte reaksiyon sonunda bir miktar kütle enerjiye dönüşür. Fakat bu kütle oldukça az olduğundan ihmal edilir.
Bununla birlikte kütlenin korunumu prensibinin geçerli olmadığı durumlar da mevcuttur. Özellikle Einstein’in bulduğu izafiyet teorisi ve maddenin enerjiye dönüşümü durumu, fizik dünyasında önceki bakış açılarını kökten değiştirmiştir. 20. yüzyılın başlarından bu yana konuşulan Kuantum Fiziği de bilim adamlarını âdeta metafiziğe yönlendirmiştir.
Bahse konu olan kanunu -hâşâ- Allah hakkında değil, insana bakan yönüyle anlamak gerekir. İnsan gerçekten de bir şeyi yoktan var edemez, varı da yok edemez. Faraza laboratuvarda yaptığı işlemlerde maddeye farklı şekiller verir. Terkip ve tahlillerle yeni yeni şeyler yapar. Ama bunların hiçbiri yoktan yaratmak değildir. Şekillerini ve özelliklerini kaybedenler açısından da yok olup gitmek değildir, yeni şekiller ve özellikler kazanmaktır. Bu, aynı legolarla devamlı yeni yeni şekiller elde etmeye benzer. Madde aynı kalmakta, ama şekiller değişmektedir.
Bir de Lavoisier’in nazara verdiği bu durumu dar bir alanda “İnşa ile yaratma” çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Erzurum’da üniversite öğrencilik günlerimizde zaman zaman sohbetlerini dinlediğimiz Mehmed Kırkıncı Hoca latife yollu şöyle derdi: “Allah’ın işine bakın! Dünün patatesleri gelmişler bugün ders dinliyorlar!”
Allah elementleri yaratmış, tabiattaki bu elementlerle daima bitki, hayvan, insan gibi yeni yeni varlıklar meydana getirmektedir. Yoksa yoktan yaratmayı ifade eden “İbda ile yaratma”ya bunun şümulü olamaz. Nitekim Amerika’da bu kanun, “Ancak Allah yapabilir” ilâvesiyle okutulmaktadır. Öyle ya, yoktan var olmuyorsa çeşit çeşit bu varlıklar nereden meydana geldi? Kaldı ki insan şu uçsuz bucaksız âlemin çok çok az bir kısmına muhatap olabilmektedir. Mevcut varlıkları yoktan yaratan bir kudrete yeni yeni şeyler yaratmak neden uzak görülsün. Bazılarının “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” demeleri gibi, ilâhî sonsuz kudretin şu gördüğümüz ve bildiğimiz şeyleri yaratması, henüz görmediğimiz ve bilmediğimiz nice şeyleri yaratabileceğinin teminatıdır.
Her baharda, milyonlarca canlı türlerinin şekilleri, sıfatları, belki atomlarından başka bütün nitelikleri ve halleri gözümüz önünde hiçten icad edilmektedir. Tabir caizse Allah her an bir âlemi yok etmekte, yeni bir âlemi varlık sahasına getirmektedir. Öğretmen boş tahtayı anlamlı cümlelerle doldurur, ardından bunları siler yeni yeni cümleler yazar. Temsilde hata olmasın yüce Allah da mekân üzerinde her an yeni yeni cümleler yazmaktadır. Her insanın simasının, sesinin, göz özelliklerinin, parmak uçlarındaki işaretlerinin, hatta genetik yazılımına kadar ayrıntılarının farklı olması, her kar kristalinin altıgen olmakla beraber farklı desenler ihtiva etmesi gibi durumlar Allah’ın her an yaratmasının hayret verici misalleridir.
“Âlemi Allah yarattı” dediğimizde bilim yapamaz mıyız?
Hâşâ, böyle bir durum asla söz konusu olamaz. “Allah yarattı” dediğimizde “Nasıl yaratmış, ne gibi kanunlar koymuş?” gibi soruların cevabına bulmaya çalışırız. Ateist olanlar ise âlemi Allah’ı nazara almadan anlamaya çalışırlar. Mimar Sinan’ın Selimiye eserini incelediğimizde daha işin başında bu eserin Mimar Sinan’a ait olduğunu bilmemiz onu bir san’at eseri olarak incelememize mâni değildir. Benzeri bir şekilde âlemi ilâhî bir san’at eseri olarak incelememiz bilimsel araştırmalara engel değildir.
Bir bilim insanı âleme Allah namına baktığında kendini ilâhî san’atı anlamaya çalışan biri olarak görür. Allah’ı nazara almadan bakan biri ise, eşyanın bizatihi kendisini anlamaya çalışır. Mesela arıyı ve onun yaptığı balı inceleyen bilim insanı dindar biri olduğunda “Allah ne güzel yaratmış!” der, hayranlıkla ilâhî san’atı temaşa eder. Aynı alanda Allah’ı bilmeyen bir bilim insanı ise “Arı ne kadar san’atlı! Bal ne kadar muhteşem!” diyerek hayranlığını eşyaya yöneltir.
Bizlerin tatlı yapmada arıdan geri kalmamız onun bizden daha akıllı olmasından değil, kendisine bu işin ilham edilmesindendir. O küçücük varlık Allah’ın ona verdiği kanatlarla uçar, gün boyu çiçekten çiçeğe konar, şaşırmadan kendi kovanına gelir. Şifa kaynağı olan balı biiznillah insanlara takdim eder. Bu haliyle o canlı bir bal makinesi gibidir.
[1] Gazali, Mişkatu'l- Envar, Ter. Şadi Eren, DİB Yay. Ankara 2019, s. 16.
[2] İsra, 17/85.
[3] İhlas, 112/4.
[4] Zümer, 39/62.
[5] Rahman, 55/29.
[6] Hac, 22/18.
[7] Bkz. Nursi, Sözler, s. 527-528.
[8] Zümer, 39/6.
[9] Nahl, 16/8.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Ateizmi çürütecek bilgiler verir misiniz?
- Allah kendisini Kur’an’da nasıl tarif etmektedir?
- Stephen Hawking gibi bilim adamları niçin ateist oluyorlar?
- "Benlik" duygusu insana niçin verilmiştir?
- HAŞR SURESİ 24. AYETE GÖRE YARATILIŞ İMKÂNI VE MAHİYETİ
- Yaratılan Her Şey Allaha Aynadır
- Allah her hücrede var mı?
- Bilimi İslam’a göre yorumlama becerisini nasıl alabilirim?
- Allah’ı tanımanın yolları nelerdir?
- Sicim teorisi hakkında bilgi verir misiniz; varlık ile yokluk hakkında Kur'an ne diyor?