Varlık, yaratılış ve inanma hakkında bilgi verir misiniz
Değerli kardeşimiz,
BEING, CREATION AND BELIEF
Prof. Dr. Yusuf SANCAK
Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Erzurum, Türkiye [email protected]
Abstract
The realm of existence is not limited to what can only be seen by the human eye. Today, science has to accept a wide range of rays, sounds, souls and spiritualities. The harmonious unity and integrity of the universe, galaxies, the order of the stars, the Earth, the celestial bodies and the stars including the Sun are at the appropriate distances of one another, in addition to the appropriate structure and size ratios, the world's atmosphere, carbon, oxygen, life, from vitality to the elements and gases, especially in front of our eyes, especially animals, animals, human beings many of these universes, stars, the world, inanimate objects, plants and human beings are designed and created by a God who knows everything. The idea that the universe and the beings in it are created by themselves, by chance or by nature, and the arguments and philosophies of evolution are ideas and ideologies that are not in line with reality. It is one of the most fundamental realities that the universe was created.
As the Qur'an declares, the integrity of the universe and the order of the beings in it require an eternal existence of a God with infinite knowledge, power, power of art and wisdom. This God is the Creator and He has created these beings, the universe. When one thinks deeply about this matter, with his mind and conscience, he finds, knows and understands. In the heart of the human soul, there is a desire to believe in an Almighty creator, to desire Him, to seek refuge against one’s fears, and a desire to give Him what He expects. Since the beginning of human existence, this belief and this tendency have existed. Man has always believed in a Creator throughout his history. The history of humanity is in the historical field of religions. History of Religions may be studied. Nonbelief is the exception, the exception of deviating defiance, and it is personal, philosophical, perhaps ideological.
So, what can the whole universe be, what might be more rational, more scientific, than it is with the design of the Supreme Creator and His plan?
Key Words: Being, The Qur'an, Creation, Belief
VARLIK, YARATILIŞ VE İNANMA
Prof. Dr. Yusuf SANCAK
Özet
Varlık alemi sadece insan gözüyle görülebilen şeylerle sınırlı değildir. Bugün bilim de çok çeşitli ışınlar, sesler, ruh ve ruhanî birçok farklı varlığı kabul etmek durumundadır. Kainatın uyumlu birlik ve bütünlüğü; galaksiler, yıldızların düzeni, dünyanın, gök cisimleri ve yıldızların güneş ve biri birleriyle olan uygun uzaklıkları, yapı ve büyüklük oranları, dünyanın atmosfer, karbon, oksijen gibi hayata, canlılığa gerekli element ve gazları bulundurması, gözümüz önündeki bilhassa bitki, hayvan insan gibi varlıkların hassas ölçülü yapıları, hayat düzenleri gibi çok şey bütün bu kainatın, yıldızların, dünyanın, cansız, bitki ve insan gibi bütün varlıkların ve hayatın tasarlandığını, yaratıldığını, her şeyi bilebilen, görüp yapabilen bir Zat tarafından var edilip yaratılmış olduklarını gösteriyor. Kainatın ve varlıkların tesadüfen, kendi kendine, ya da tabiat tarafından var edildiği, evrimle olduğu iddia ve felsefeleri gerçekle uyumlu olmayan düşünce, zan ve ideolojilerdir. Kainatın yaratılmış olduğu en temel gerçeklerden biridir.
Kur’anın da beyan ettiği gibi, kainatın bütünlüğü ve içerdiği varlıkların düzeni; sonsuz bir ilim, kudret, sanat gücü ve hikmet sahibi olan, ezeli ve ebedi bir Zatın öncelikli olarak var olmasını gerektiriyor. İşte bu Zat, Yaratandır ve bu varlıkları, kâinatı O var etmiştir. İnsan bu hususu derin düşünmesiyle; aklıyla ve vicdanıyla da bulur, bilir ve anlar. İnsan ruhunda kalbinde ve vicdanında Yüce bir yaratıcıya inanma, korkularıma karşı ona sığınma arzu ve beklentilerini ondan isteme temayülü, arzusu ve fıtratı vardır. İnsan varlığının başlangıcından beri de bu inançta ve bu temayüldedir. İnsanoğlu tarihi boyunca da daima bir Yaratıcıya inanmıştır. İnsanlık tarihi, dinler tarihi meydandadır. Bu konuda Dinler Tarihine bakılabilir. İnanmama arizî, istisnaî sapma ve marazidir, şahsî felsefi, belki de ideolojiktir.
Öyleyse bütün kâinatın, içindeki her şeyiyle Yüce Yaratıcının takdiri ve Onun tasarımıyla olmasından daha doğru, daha mantıklı, daha ilmî ne olabilir, hangi yol olabilir?
Anahtar Kelimeler: Varlık, Kur’an, Yaratıcı, İnanma
GİRİŞ
Genel insanlık tarihini tetkik edenler ve Dinler Tarihini inceleyenler, Tarih boyunca insanlık için en önemli hususlardan birinin inanç, iman, dinî konular ve insanlar arasında dini hareketlerin devamlılığı olduğunu görürler.
Bir açıdan, insan düşüncesinin, kâinatı kuşatan yüce ilahi iradeyi tanımaya doğru tedrici olarak uyanması; bütün varlık âlemini yöneten ve kainatı kaplayan ruhu; kudret ve rahmeti idrak edinceye kadar fertlerin ve milletlerin geçirdiği devirler, en derin ehemmiyeti haiz bulunan hususları ve dersleri teşkil eder. İnsanlık, birtakım maddi şekilleri mukaddes olarak tanımaktan Allah (C.C)’a ibadet seviyesine yükselmek için yol alırken türlü türlü gecikmelere uğramıştır. Nice insan kitleleri bu ilerleme yolundan saparak nefsanî arzularının telkinlerine teslim olmuşlar, kalplerinin isteklerine boyun eğmişler, insanlığın çocukluk çağına ait putlarda sembolleşen istek ve arzulara ibadete geri dönmüşlerdi. Fakat ilahi vahiy insanları Hakk’a davet edegelmiş ve zamanı gelince Allah’ın (C.C.) gönderdiği Peygamberler insanın kendi nefsine çevresine ve yaratıcısına karşı mükellef olduğu vazifeleri öğretmeye çalışmışlardır. Bu kudsî vazifeyle gelenler Allah (C.C)’ın elçileridir. Bunlar, kendi devirlerinin evladı olarak mensup oldukları milletlerin arasında zuhur etmişler, hak ve adalete susamış olan insan ruhunun isteklerine tercüman olmuşlardır. Bunların her biri insanlığın ve kendi devrinin en temel ruhi ihtiyaçlarını ifade ediyordu. Her biri, çöküntüye uğrayan bir ırkı, bir toplumu, yozlaşan bir topluluğu temizlemek ve düzeltmek ve yükseltmek için gelmişti.(bk. Ali,1979).
Uzun çağlar boyu insanlar, varlık, kâinat, hayat ölüm ve yokluk gibi temel şeyleri merak etmiş, araştırmışlardır. İnsan nedir, nasıl var oldu, insanlık nerden gelip nereye gidiyor gibi çok önemli soruların, problemlerin cevabını, gerçeğini, mahiyetlerini merakla bunların gerçeğini sırrını öğrenmeye çalışmışlardır. Çok kere de dinleri inançları fikirleri uğrunda tartışmış, kavga etmiş savaşmışlardır. Bu sorulara en doğru, en yetkili cevabı Kuran-ı Kerimle Hz. Peygamber veriyor. (Nursî,1980a).
1. VARLIK VE KAİNAT
Evren, kâinat içindeki elemanları, öğeleriyle; elementler, madde, bitki, hayvan, insan vb. bir birlik, bir bütünlük nizam, düzen, uyum ifade ediyor. İnsan ise bu kâinat içinde çok özel konumu olan bir varlıktır.
Kâinat, evren denen bu kadar büyük varlık, içindeki bütün şeyler; gökler, yerler, yıldızlar ve kürelerle büyük bir varlık, büyük bir birlik, birliktelik, bütünlük oluşturuyor. Bu kadar sanatlı, uyumlu, intizamlı ölçülü, anlamlı... hedef ve gayesi olduğu anlaşılan bir varlığın, bütünlüğün, oluşumun kendi kendine, tesadüfen, ya da başlangıçta henüz mevcut olmayan; sıcak, soğuk, hava, su, hareket vb. sebeplerle kendiliğinden meydana gelmiş olması asla mümkün olamaz. Yine bu kainat içinde her biri anlamlı gayeli varlıkların; element, mineral, canlı; bitki hayvan ve insan, dünya güneş ay, yıldızlar, galaksiler; bunların çok düzenli yapıları uyumları, düzenleri çok intizamlı bir şekilde çevrelerinde, yörüngelerinde, yollarında hareketleri, yine bilhassa canlıların, tek tek ve bütünüyle, bu kadar sanatlı, manalı, ölçülü, uyumlu bir şekilde bir bütünlük oluşturması kendi kendine, tesadüfen ya da özellikle ilk varoluşta henüz mevcut olmayan, sonra yaratılacak bir tabiatın eseri olamaz. Her şeyin ilk ve asıl sebebi kâinatı var eden Allah’tır.(bk. Çakar,1977).
İnsanoğlu gökyüzünü araştırıyor. Belki bir gün gökyüzünde birçok şeyler keşfedilir. Fakat hiç bir zaman yıldızların ve diğer gök cisimlerinin ilk maddesinin nasıl var olduğunu çözemiyoruz. Güneş sistemine dahil bazı yıldızların güneşten ayrıldığı faraziyesini kabul edebiliriz. Fakat güneşin ilk maddesinin nasıl meydana geldiğini bilemiyoruz. Demek oluyor ki insanoğlu ancak bir nevi gözü önünde var olan şeylerin sebep ve sonuçlarını bulabiliyor. Fakat kâinatın ilk tohumunun ve ilk maddenin nasıl var olduğunu çözemiyor. Ancak çözemediğimiz bir şeyin sebebini inkâra da lüzum yoktur. Enerji formüllerini bilmesek bile, enerjinin varlığını inkâr etmemek gerekir. Yahut bir matematik problemini çözmesek bile, bu problemin varlığını inkâr etmemek icap eder. O halde kâinatın ilk nedenini çözemiyoruz diye, böyle bir nedeni inkâr etmeğe lüzum yoktur. İşte insanoğlunun çözemediği bu ilk neden Allah'tır. Her şeyi yaratan da, yoktan var eden de Odur. ? Tabiatın sırrını çözemiyoruz diye onu nasıl yok sayabiliriz? İnsanın bir şeyi anlamaması, o şeyi inkâr etmesini gerektirmez. Aksine böyle bir durum, duyumlar ve akılla çok anlaşılamayan bir şeyin varlığını gösterir.(bk. Morrison,1977).
Gözümüz önündeki her varlık, her nesne, her canlı; atom, molekül veya canlı hücre doku; sonra bunların bütün yapıları, içerdikleri yapı, sanat düzen ve dizinleri gibi hususlar; içindekilerle kâinat bütünlüğü; bir ve bütün halindeki intizamı; sonsuz bir ilim, kudret, sanat, hikmet ve irade gibi hususları ve bunlara sahip, ezeli ve ebedi bir Zatın öncelikli olarak mevcut olmasını gerektiriyor. İşte bu zat Yaratandır ve bu varlıkları, kâinatı o var etmiştir. Her şey, Onun bildirdiği şekilde ve o gerçeklik üzeredir. İnsan bu hususu derin düşünmesiyle; aklıyla sonra vicdanıyla da bulur, bilir ve anlar.
O, gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) Yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "ol" der, o da hemen olur.” (Bakara Suresi, 2/117)
“O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiya Suresi,21/ 30)
“ Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişletiyoruz.”(Zariyat Suresi,51/ 47) Kâinatın bir yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu, varlığın evrenin en temel gerçeklerinden biridir.
Natüralizm, materyalizm, evrimcilik vb. fikir ve ideolojiler kâinatın Yüce bir yaratıcı, Allah tarafından var edilip yaratıldığını nakzetmeye yönelik ideoloji ve felsefelerdir, gerçekle alakalı değillerdir.
İçindeki varlıklarla birlikte bütün kâinat, oluşumlar, nesneler, geçmiş ve gelecekleri, yapıları, geleceklerinin ne ve nasıl olacağıyla ilgili olarak; her şeyi bilen, gören sanatlı, anlamlı faydalı ve gerekli bir şekilde var edebilen, takdir edebilen bir Yaratıcının varlığı, zorunlu olarak önümüze çıkıyor. Böyle bir Yaratıcının varlığı bütün varlıkların var olabilmesi için en açık ve en gerekli şeydir. Bu gerçeği kabul mantığın gereğidir. Her şeyiyle, bütün bu varlık âleminin, kainatın bir var edicisi vardır, gerçeğine karşı, bilhassa ideoloji ve yanlış felsefeler, anlayışlar ve algıların teşvik edildiği bir dünyada bilim-felsefe ve ideoloji karışımı, ortaya atılan nazariyeler, kendisiyle birlikte Yüce Yaratıcıyı inkar ya da yanlış tanıma ve tanıtma özü taşımakta ve ortak bir payda ve eksen oluşturmaktadır. Bu fikri yönelim ve nazariyeler içinde; natüralizm, determinizm, pozitivizm nihayet Darwinizm materyalizm, Marksizm, ateizm ve postmodernizm gibi felsefe ve fikri anlayışlar, da ister istemez akla gelmekte ve öne çıkmaktadır.
2. FELSEFE VE KELAMDA İNANÇ
Şüpheci, inkarcı veya kendine has özellikleri olan belli sayıda bazı düşünürler bir tarafa bırakılırsa, Doğulu ve Batılı değişik zamanlarda yetişmiş birçok filozof, Allah'ın varlığını kabul etmişler kainatın ve insanın yaratılışını O’na nisbet etmişlerdir.
Sokrates, kendi hiçliğini ve eksikliğini hissettiği anda, içinde duyduğunu hissettiği Tanrı'nın sesi ile bir vecd haline yükseliyordu. Bu da bizzat insanın Tanrı'yı hissetmeyi kendi içinde bulacağının bir kanıtı olarak gösterilebilir. Yunan filozoflarından Sokrates, Atina'nın tanrılarının üstünde yeni bir Tanrı anlayışını gençliğe aşıladığı için ölüme mahkûm edilmişti.
Eflatun kâinata düzen veren bir Tanrı'nın varlığını kabul eden filozoflardandır. Eflatun en yüksek derecede iyilik idesinin Tanrı ile aynı şey olduğunu ima etmiştir. O, maddeye idelere göre biçim veren Demiurg adında bir Tanrı'nın varlığından söz etmiştir. Ona göre görünen âlem ideler alemine uygun olarak böyle üstün bir kuvvet tarafından düzenlenmiştir. Tanrı, en iyi ve en olgun olanın başıdır. O var olan her şeyin sebebidir. Başka bir ifadeyle Tanrı, iyilik idesinin ve her şeyin nedeninin kendisidir. Her şeyin üstünde olan Tanrı, bilginin ve ahlakiliğin de özüdür. Eflatun'un görüşlerinden Allah'ın varlığına dair başlıca iki delil bulunabilir. Bunlar; hareket ve kozmolojik delillerdir. Eflatun'a göre âlemin hareketi düzenli dairevi harekettir. Bu hareket âlemin gücü dışında olan bir harekettir. Bu hareketin sebebi düşünen(bilen) bir varlıktır. Bu da Allah'tır.
Kâinatta bir güzellik ve düzen vardır. Eşyanın cüzleri arasında da bir düzen vardır. Bu düzenin tesadüfi olması imkânsızdır. Her şeyi bir amaçla yapan bir düzenleyici vardır. Bu da Tanrıdır. Diğer yandan Eflatun'a göre görünen âlemdeki güzellik vasıfları, eşyadan eşyaya değişmektedir. Bu da adı geçen vasıfların güzelliğin zatî olmadıklarını gösterir. Onların asılları, ideler âlemindeki güzellik ve iyilik idesidir. Bu ideler, iyinin ve doğrunun kaynağıdır. Böylece Eflatun en yüksek derecede iyilik idesinin Tanrı ile aynı şey olduğunu ima etmiştir.
Eflatun, özellikle Timaios'da maddeye idelere göre biçim veren bir Tanrı'nın varlığından söz ediyor. Ona göre görünüşler alemi ideler alemine uygun olarak böyle üstün bir kuvvet tarafından düzenlenmiştir. Eflatun, Devlet'in ikinci kitabına ve biraz da Phaidros'da din düşüncesine dokunuyor. Ona göre Tanrı, en iyi ve en olgun olandır. O var olan her şeyin sebebidir. Başka bir deyimle Tanrı, iyilik idesinin ve her şeyin nedeninin kendisidir. Her şeyin üstünde olan Tanrı, bilginin ve ahlakiliğin de özüdür. Eflatun'un görüşlerinden Allah'ın varlığına dair başlıca iki delil çıkarmamız mümkündür. Bunlar da hareket ve kozmolojik delillerdir.
Aristo da her şeyin nedeni olan bir Tanrının varlığını kabul etmiştir. Ancak Aristo'ya göre madde de öncesizdir. Stoalılar da Tanrı'nın varlığını kabul etmişlerdir. Onlara göre alemde etken prensip ve edilgen madde vardır. Etken prensip bizzat Tanrı'dır. O maddeye etki yapar.
İslam filozoflarından el-Kindi(ö.252/866) alemin, evrenin hadis yani; sonradan olduğunu dolayısıyla bir var edicisi bulunduğunu isbattan sonra, kainattaki nizam, hikmet vb. deliller ile de Allah’ın varlığını isbat eder. Kindî’nin Allah'ı isbatı doğru, kapsamlı ve mantıklıdır. Bazı filozoflarındaki gibi sadece varlığın icabı olan itici ve hareket verici bir kuvvetten ibaret değildir. Kindi Allah' ın varlığını bir takım sıfatlarla da anlatmıştır. Ona göre gerçek varlık Allah’tır. O hiç yok olmamıştır ve olmayacaktır. O yaratıcı olarak devam etmektedir. O, birdir, diridir. Onda çokluk olmaz. O, kendisi için sebep bulunmayan bir Sebeptir. Kendisi için fâil bulunmayan bir Fâildir. Tamamlayıcısı bulunmayan bir mütemmimdir. Her şeyi yoktan yaratan O’dur. Bazı şeyleri, diğer bazıları için sebep yapan da O’dur ". Allah öncesizdir. Yokluk onun için söz konusu olamaz. Onun varlığı başkasına bağlı değildir. Öncesiz varlık için sebep aranamaz. Allah öncesizdir. Yokluk onun için söz konusu olamaz. Onun varlığı başkasına bağlı değildir. Öncesiz varlık için sebep aranamaz.
Farabi (ö. 339 / 95o), Allah'ın varlığını isbat delilleri açıklamaktadır: Alemi var eden bir etken sebep vardır. Bu sebep, varlıkların en üstün ve en önce olanıdır. Onu var eden diğer bir sebep yoktur. O kendiliğinden vardır. O yetkindir, olgundur ve tamdır. Bu sebeple onda eksiklik bulunmaz. O sebeplerin sebebidir. İbn Sinâ (ö. 428 / ı o37) birçok konuda Fârâbi'nin (ö. 339 /95o) izinden giden İbn Sinâ, Allah' ın varlığının isbatında da onun görüşlerinden faydalanmıştır.
Gazzâlî (ö. 505 / 1111) Gazzâlî Allah' ın varlığını isbatlamak için kendinden önce gelen İslam filozoflarından ayrıntılı deliller kullanmayı ihmal etmemiştir.
Yine, ibn Tufeyl (ö. 581/1186), İbn Rüşd (ö. 595 /198) gibi birçok İslam filozof ve alimi çok çeşitli delillerle Yüce Allah’ın varlığını isbat etmişlerdir.
Büyük İslam kelamcıları da en mantıklı yöntemlerle Allah’ın varlığını isbat ederler.
Eş'ari (ö. 33o/936) Allah'ın varlığını şöyle isbatlar: İnsan olgun bir varlıktır. Başlangıçta insan, küçük bir meni parçası idi. Daha sonra pıhtılaşmış bir madde oldu. Sonra onda et, kan ve kemik türedi. En sonra da insan oldu. İnsanda olgunluğa doğru olan bu değişmeleri yapan bizzat insanın kendisi değildir. Çünkü insan olgun halinde bile işitme ve görme duyusunu yaratmaktan yoksundur. Sperm halinde ise olgun halindeki durumundan daha güçsüzdür. O halde insandaki bedeni olgunluğa doğru olan değişmelerin sebebi bizzat insan olamaz. İlk tohumu yaratan da insan değildir. O halde onu yaratan ve halden hale değiştiren murid bir sebep vardır. Bu da Allah'tır. Görülüyor ki var olan bir eserin, bir yapıcısı da vardır. O halde insanı ve kâinatı yapan ve yaratan sebep de vardır. Bu sebep de âlim ve hakim olan Yüce Allah'tır.
Eş'ari ise bu konuda orta bir yol tutmuştur. Ona göre Allah'ı tanımak ilkin akıl ile sağlanır. Sonra Şeriatla da vâcip olur.
Maturidi’ye (ö.333 /944) göre Allah' ın varlığı akılla, dini teklif ise Şeriatla bilinir.
İslam İlâhiyatı, Allah'ın âlemi hür iradesiyle yarattığını ve bunu yapmağa kâdir olduğunu şüpheye yer vermeyecek biçimde açıklamıştır. İbn Rüşd'ün âlemin kıdemi düşüncesine karşı olmakla beraber, onun Allah' ın zat itibariyle her şeyden önce var olduğunu doğrulamasını da takdirle anarız. Filozofumuzun Allah' ın varlığını kendine özgü delillerle kaleme al ışı da İslâmiyet aç ısından lehinde kaydedeceğimiz hususlardandır.
Görülüyor ki ister kelamcı, ister sûfi, isterse de filozof olsun büyük İslam düşünürleri Allah' ın varlığında kesin bir mutabakat içindedirler. İslam ilahiyatı ilk Peygamber ve ilk insan olan Hz. Adem'in tek bir Allah'ın varlığına inandığını ve onun emirlerine uyduğunu kabul eder. (bk.Çubukçu,1983).
3. İNSAN
İnsan, maddesi, sonsuza açılan manasıyla, aklı, kalbi, ruhu ve duygularıyla kısaca madde ve manasıyla ele aldığımızda; onun çok kıymetli, çok önemli bir varlık, bir yaratık olduğunu görürüz. O belki bütün kainat içinde en değerli varlıktır. Bu insan bütün kainatı değerlendirebiliyor, inceleyebiliyor, kainatın bütünlüğünü, sistemini müşahede edebiliyor. Kainat ve insanın yaratılışında bütün kainatı ve ihata eden bir rahmet, bir merhamet, inayet açıkça hissediliyor. O rahmet, o inayet makro alemden mikro aleme kadar kainatı bir bütünlük bir birlik içinde gösteriyor. Sonra o inayet, o rahmet insanda temerküz ediyor. Kainat ve insan birlikteliğiyle tam bir bütünlük, yüksek bir gaye görülüyor. Yine, bütün kainat canlılar ve özellikle insanın, bütün kainatı her şeyiyle kuşatan bir ilim, kudret, hikmetin sanat ve bir gayenin eseri olarak var edildiği görülüyor. İnsanın vücudu, yüzü, sesi, anatomisi, aklı, ruhu, duyguları, kabiliyeti bütünüyle; dikkatle incelendiğinde, bakıldığında şu fikri veriyor. Bu insan tesadüfen, kendi kendine, şuursuz sebeplerin, tabiatın etkisiyle meydana gelemez, vücut bulamaz. Şimdi bu insanı tesadüflerin var ettiği nasıl söylenebilir. Böyle bir varlığın, tesadüflerle kendi kendine, şuursuz, tek hücreliden evrilip gelerek; bozulmalarla, değişmelerle, mutasyonlarla ortaya çıktığı, varlık alemine geldiği nasıl iddia edilebilir? Böyle isbatsız bir iddia, nazariye nasıl kabul edebilir?
İnsan organları beyni, aklı, insanın erkek ve dişi olması, bütün bu canlılar ve kainatın bütünü büyük bir birliktelik oluşturuyor. Bu varlıkların devamı, canlıların ihtiyaçlarının temini, hazırlanması, hazırlanmış olması, tesadüfen, kendi kendine var olması mümkün değildir. Öyle ise bütün kainatı her şeyiyle, her ihtiyacıyla bilen, her şeye gücü yeten takdir eden, planlayan, ilmi gücü ve diğer sıfatlarıyla eşsiz benzersiz bir zatın olması gerekiyor. O zat Allah’tır.(krş. Çubukçu,1988; Morrison, 1977).
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 96/1-3)
"Rahimlerde size dilediği gibi suret veren O'dur. O'ndan başka İlah yoktur; O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Al-i İmran Suresi,3/6)
Bu büyük ve sınırları bizce bilinemeyen kainat, evren içinde insan çok özeldir. Bedenî yapısı, aklı, kalbi ruhu, duyguları, psikolojisi, arzuları ümitleri, beklentileri, korkuları, kaygıları, sıkıntıları, sevgileri şefkati, özlemleri... vb. küçük bir kainat gibidir. Bütün kainatı değerlendirebilir, anlayıp, kavrayabilir yapı ve potansiyeliyle adeta kainat üstünde bir değer taşır. Elbette böyle bir varlığın; böcekten, sürüngenden vb ara formlardan evrimleşerek değil, doğrudan kendisinin; bu üstün, “ahsen-i takvim” yapısıyla yaratılması, dinin, aklın, naklin gösterdiği en uygun izahtır.( krş. Nursî 1980a).
Kur’ân-ı Kerîm’e göre Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. Özellikle Âl-i İmrân sûresinin elli dokuzuncu âyetinde, “Allah nezdinde -yaratılış bakımından- Îsâ’nın durumu Âdem’e benzer; Allah onu topraktan yarattı; sonra ona “ol dedi ve oldu” denilerek bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağanüstü duruma işaret edilmiştir.
Hz. Âdem’in yaratıldığı madde, çeşitli ayetlerde değişik terimlerle ifade edilmektedir. Fahreddin er-Râzî bu âyetlerde onun yaratılış keyfiyetinin muhtelif şekillerde tasvir edildiğini belirterek bunları şöyle sıralamaktadır: Toprak (türâb), su (mâ’), çamur (tîn), akışkan veya süzme çamur (sülâle min tîn), yapışkan çamur (tîn lâzib), kurumuş çamur (salsâl). Salsâl Kur’an’da farklı ifadelerle tekrarlanmıştır (bk. el-Hicr, 15/26, 28, 33; er-Rahmân, 55/14). Râzî’ye göre bunların ilkinde “porselen (hazef) gibi ses çıkaran (fehhâr) kurumuş çamur”, ikincisinde “bir müddet suda kaldığından rengi siyahlaşmaya yüz tutmuş madde (hame’)”, üçüncüsünde de “kokusu değişmiş madde (mesnûn)” kastedilir (bk. Mefâtîhu’l- Gayb, VIII, 74-75). Bu âyetleri ve burada belirtilen tâbirleri bir nevi tekâmül anlayışı içinde yorumlamak isteyen teşebbüsler görülmektedir. Özellikle, “İnsanın üzerinden öyle uzun bir zaman geçti ki -o vakit- o, anılmaya değer bir şey bile değildi” meâlindeki âyetten (el-İnsân, 76/1), Hz. Âdem’in yaratılışından bedenî ve ruhî yönleriyle tam bir insan haline gelmesine kadar uzun bir zaman geçtiği mânası çıkarılabilir. Nitekim Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivayette, Âdem’in çamur halinden başlayarak her yaratılış safhasında kırk yıl kaldığı belirtilmektedir. Fakat bu rakamı kesin kabul etmeyip çokluktan kinaye saymak gerekir. Ayrıca göklerin, yerin ve bunlardaki şeylerin altı günde yaratıldığını bildiren âyetlerdeki “gün” tâbirini “devir” şeklinde yorumlayan görüşün tercih edilmesi ve Râzî’nin de işaret ettiği gibi gerçek insanın “düşünen nefs” olduğunun kabul edilmesi halinde, bedenin bu nefsi yahut ruhu kabullenecek duruma gelinceye kadar uzun bir gelişme devresi geçirdiğini düşünmek mümkündür.
Kur’an, sahih hadisler ve bunlara dayanan diğer güvenilir İslâmî kaynakların Hz. Âdem hakkında verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Âdem topraktan yaratılmıştır. Konuyla ilgili âyetlerden, bu yaratılışın belli bir gelişme seyri takip ettiği ve süresi bilinmemekle birlikte belli bir zaman içinde tamamlandığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak bu gelişme hiçbir zaman, ilâhî irade ve kudretin tesiri olmaksızın tabii bir tekâmül şeklinde anlaşılmamalıdır. Bütün ilgili âyetlerde Âdem’in yaratılması olayında Allah’ın irade ve kudretinin etkisine özellikle dikkat çekilmiştir. Ayrıca Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül suretiyle değil, topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün ilk atası, yeryüzünde, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli mânevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı açıklanmıştır.
İslâmî kaynaklarda, Hz. Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde insan veya ona benzer akıllı ve şuurlu bir varlık bulunup bulunmadığı konusu tartışılmıştır. Bu tartışmanın sebebi, Âdem’in yaratılışıyla ilgili âyetlerde geçen halîfe kelimesiyle, Bakara sûresinde meleklere atfedilen, “Yeryüzünde orayı fesada verecek ve kan dökecek birilerini mi yaratacaksın?” manasındaki ifadedir. Bir görüşe göre, Kur’ân-ı Kerîm’de Âdem’e ve onun soyuna halife denildiğine bakılırsa yeryüzünde Âdem’den önce başka bir insan türü yaşamış olmalıdır. Bunlar orayı fesada verdikleri ve kan döktükleri için helâk edilmişlerdir. Bu sebeple Âdem ve soyu halife yani bu eski insanların halefi olmuş, onların yerine geçmiştir. Melekler Âdem’in neslinin fesat çıkaran ve kan döken varlıklar olacağını bu eski insanlarla kıyaslayarak ileri sürüyorlardı. Bundan başka, Hz. Âdem’den önce yeryüzünde Hin ve Bin veya Tim ve Rim diye adlandırılan varlıklar bulunduğu, bunların cinlerden önce var olduğu, dünyada fesat çıkardıkları, kan döktükleri ve bu yüzden Allah’ın bunları helâk ettiği şeklinde rivayetler varsa da bunlar İsrâiliyat’tan veya eski İran folklorundan geçmiş hikâyeler olup İslâmî bir temele dayanmamaktadır. İbn Haldûn bu tür rivayetleri asılsız bulmakta, Âdem ve soyu hakkında Kur’an’da bildirilenlerden başka güvenilir bilgiye sahip olmadığımızı belirtmektedir
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’ in durumu; toprak gibi basit bir maddeden yaratılmış olmakla birlikte bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan olması, varlıklar içinde mevkiinin yüksekliği ve ilgili âyetlerde bu konu genellikle üç ayrı noktadan ele alınmıştır: Öncelikle Âdem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedeni ve ruhî yönleriyle kamil insan haline getirilip yaratılması ve Allah’ın kudreti, Onun mevkii ve şerefi, O ve soyunun yeryüzünün halifeleri olması, meleklerin Ona secdesi ve üstünlüğü, bir de Onun Peygamberliği (Bolay,1996).
İnsan; tesadüfen, şuursuz tabiatın, değişmelerin, bozulmaların, mutasyonların eseridir, bunlar sonucunda ortaya çıkmıştır” demek imkansız derecede zorken neden mümkün görünmeyen bu anlamsız yolda gidelim. İnanalım kolayca, akılla, ilimle, bilgiyle rahatça yaratılışı Allah’ın yaratması olarak kabul edelim. Dikkat edilirse şu hususlar açıkça görülür: mahlukat içinde kendisini ve bütün kainatı içindekilerle birlikte yani onların görevleri, fonksiyonları nedir okuyabilen değerlendirebilen varlık insandır. Yine bütün kainattan istifade eden insandır. Ve bunun sonucu olarak da bütün kainat üstünde bir değer ortaya koyabilen insandır. Aynı zamanda insan adeta bütün kainatın sonucudur, meyvesidir, özüdür, özetidir. Bütün kainatla ilgilidir. Maddesi ve manasıyla, fiziği ve ruhuyla, aklı, kalbi ve duygularıyla insan her şeyi bilen, yaratan, sanatlı kılan, her şeye gücü yeten, hikmetli ve anlamlı kılan, kainatı ve insanı yaratan, bir Yaratıcı, bir Rabbin eseridir.
Gözü önünde insanın bir hücreden yaratılarak bu muazzam hale getirilmesini kalbi, ciğeri, böbreği, gözü, kulağı, eli, ayağıyla, beyniyle aklıyla, bütün vücuduyla bu muazzam yapıya kavuşturulduğunun görülmesinden sonra ona nasıl “tesadüflerin eseridir”, denebilir? Sebeplere isnat edilebilir?(krş.Nursî,1980a)
Ayrıca, İnsan ruhunda kalbinde ve vicdanında Yüce bir yaratıcıya inanma, korkularına karşı ona sığınma arzu ve beklentilerini ondan isteme temayülü ve arzusu vardır. O, bu fıtrat üzeredir. İnsan varlığının başlangıcından beri de bu inançta ve bu temayüldedir. İnsanoğlu tarihi boyunca da daima Yaratıcıya inanmıştır. İnsanlık tarihi, dinler tarihi meydandadır. Bu konuda Dinler Tarihine bakılabilir. İnanmama arizî, istisnaî sapma ve marazidir, şahsî felsefi ve ideolojiktir.
SONUÇ
Batı ortaçağı; antik çağdan başlayıp Rönesansla (düşüncede doğruya ulaşma, hürriyet ve yenilenme)sona eren, tamamen din adamlarının muharref ve hurafeci Hristiyanlığın kontrolünde, filozofları, düşünce adamları, din adamları olan bir dönemdir. Ortaçağda felsefe tamamen Hristiyanlık üzerine yapılanmış ve dinin kontrolünde bir felsefe vardır (Skolastik Felsefe). Rönesans’la (14.yy sonları 16.yy ortaları) felsefe din adamlarının boyunduruğundan kurtulma çabası göstermiş ve nisbeten bağımsızlaşmaya başlamıştır. Akıl, deney, tecrübe öne çıkmış Hıristiyanlık ve felsefe birbirinden uzaklaşma temayülüne girmiştir. Bu dönemden itibaren muharref ve yanlış din baskısından kurtulma seyrinde olan batı filozofları, varlık, kainat ve insan gerçeklerini, böyle bir ortamda yetişmiş mücerret akılla, çok kere de hatalı ve sapmalı açıklamalarla açıklamışlardır. Çünkü bu izah ve açıklamaları daha çok kendi gelişme ortamlarının etkisiyle ve onun bir uzantısı olarak maddeci materyalist, seküler tamamen dünyevi; mana ruh ve maneviyata önem vermeyen, Allah’ı tanımayan anlayışlarla olmuştur. Ayrıca derin oluşumların ideolojik, dini vb. menfaat çevrelerinin çeşitli etki ve baskılarıyla ve maddi algılarıyla bir anlamda felsefe, bilim ve ideoloji birbirine karışmıştır. Çağdaş teknoloji, sanayi fen de büyük oranda batıdan Avrupa’dan geldiği için Türkiye ve İslam coğrafyasında bazıları batıdan gelen her fikir her düşünce ve her şeyin doğru olduğuna inanma temayülü gösterdi. Hâlbuki batıda ortaya çıkıp dünyaya yayılan; fikir, ahlak, anlayış, davranış vb. çok şeyde yanlışlar, sapmalar da vardır. Biz kendi maddi ve manevi ihtiyaç ve ortamımıza bakmalıyız. Bu meselelerde Kur’anın, vahyin Peygamberimizin (sas.) ve gerçek ilmin açıklamalarına önem vererek bütüncü bir şekilde hakikati aramalıyız. Böylece tam doğruyu bulabiliriz.
Eski çağ felsefelerine oranla bu gün çok net bilinen bir gerçek vardır; madde ezeli değildir. Kâinatın yaşı hesap edilebilmektedir. Kâinatta, evrende ilk varlık ve varlıklar, ilk madde kendi kendini var edemeyeceğine göre sonradan var edildi. Bu var edilme, yaratılma ona kendi dışından geldi. Madde kendi kendini var edemez ve kendi kendine hayat bulamaz. Maddeye ve kâinata varlık ve hayatın verilmesi kendi dışından gelmiştir. Kâinatın, maddenin enerjinin olmadığı bir durumda; tabiattan, sebeplerden ve tesadüften bahsedilemeyeceğine göre, yine; yok şeyin ve şeylerin de kendi kendisini yapamayacağına, var edemeyeceğine göre, kâinat ve sonra her şey sonsuz bir ilim ve kudret sahibi tarafından var edildi. Öyleyse kâinatta; madde ve enerji var edildi, hayat var edildi. Bugün kâinatın yaşı hesap edilebiliyor. İlk dönem Yunan filozoflarından bir kısmı kâinatın, maddenin ezeli olduğunu iddia etmişlerdi. Hatta bu görüşe meyleden bazı İslam filozofları olmuştur.(krş. Çubukçu,1983). Fakat “kainat, madde ezelidir” sözü bu gün için mazide kalmış kuru bir iddiadır. Bilim bu gün kainatın yaşını hesap etmekte, belirleyebilmektedir. Bilim bununla Yüce Yaratıcıyı da itiraf ve isbat etmiş oluyor. Çünkü hiçbir şey kendi kendine var olamaz. Her şeyi bir var eden vardır. O, Allah’tır.
Kainat ve insan; her şeyi bilen, gören, her şeye gücü yeten ve hikmetle yapan rahman, rahîm, kerim bir zat eliyle yaratılmıştır. O zat, insanı da çok özel yaratmış, kendisinden çok yansımalar vermiştir. Kâinat, insan her şey, Allah’ın eseridir. Bunu kabul ve anlamak son derece kolaydır ve makuldür. Bütün bunları da en doğru anlatan Kur’an’dır, Hz. Peygamberdir.
Bütün kainat ve insan, varlıklar, nesneler ve hâdiselerin gerçek mahiyeti ancak bu kabul, tasdik ve imanla anlaşılabilir, açıklanabilir ve anlamlandırılabilir. İnsanın yaratılışını anlamak istiyorsak kainat üstü bir gücü, kuvveti, kudreti, ilmi ve bunların sahibi, her şeye gücü yeten, bilen yaratan, terbiye eden varlığı kendisinden olan, harici bir şeye bağlı olmaksızın ezeli ve ebedi bizzat var olan bir Allah’ı tanımakla, iman etmekle anlaşılabilir. Bizzat mevcut, mutlak, Vacibu’l-Vücûd olan bir zat var ki mutlak, sınırsız olarak yaratıyor. Onun yaratmasına hiçbir şey engel olmuyor, olamıyor.(bk. Nursî, 1980b).
Özet olarak; bütün varlık, kâinat ve insan, nesneler ve olayların gerçek mahiyeti ancak imanla anlaşılabilir, açıklanabilir, anlamlandırılabilir. İnsanın var edilişini, yaratılışını anlamak Allah’ tanımak ve imanla olur. Çünkü kainatı ve insanı Allah yaratmıştır. İnsan, kâinat üstü bir gücü, kuvveti, kudreti, ilmi olan, her şeye gücü yeten, bilen, yaratan, terbiye eden, varlığı kendisinden olan, harici bir şeye bağlı olmayan, ezeli ve ebedi bizzat mevcut bir Allah’ın eseridir ve Onun var etmesiyle var olmuştur.
KAYNAKLAR
- Bediüzzaman, Saîd Nursî, Mesnevî, mütercim Abdülmecid Nursî, Sözler Yayınevi, (1980a).
- Bediüzzaman, Saîd Nursî, Sözler, Sözler Yayınevi, (1980b).
- Bolay., S. Hayri, Âdem, DİA,T.D.V. Yay. 1996; 1: 358-363.
- Çakar, Muharrem, Varlığın Sebebi Allah, İstanbul,1977.
- Çubukçu, İbrahim Agah, İslam Felsefesinde Allah’ın Varlığının Delilleri, Ankara.1983.
- Kam, Ferit, Dini Felsefi Sohbetler, notlar ilave ederek sadeleştiren S. Hayri Bolay Ankara,1987.
- Morrison, A. Cressy’ in Man Does Not Stand Alone isimli eserinin Mahmûd Salih el- Felekî’nin Arapça’ya tercümeden istifadeyle hazırlayan Nurettin Boyacılar, İlim İman Etmeyi Gerektirir, D İ B, Başbakanlık Basımevi, Ankara,1977.
- Seyyîd Emir Ali, Rûh-u İslâm, ter. Ömer Rıza Doğrul, Ünsal Yayınevi, İstanbul,1979.
Kaynak: Bilim Işığında Yaratıloış Derneği
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Tevrat, İncil, Kur'an ve hadis-i şeriflerde Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın yaratılışı nasıl anlatılıyor?
- Evrim, bilim ve yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
- Hz. Âdem'in yaratılışı ile alakalı bilgi verir misiniz?
- İnsan niçin kötülük yapmaya meyilli yaratılmıştır?
- Çizgi filmlerdeki tehlikeler nelerdir?
- Sanat Nedir?
- Kur'an-ı Kerim'de yaratılış nasıl anlatılıyor?
- Bilim, ateizmin ve materyalizmin egemenliğinden nasıl kurtulacak?
- Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın yaratılması ve nesillerin devamı hakkında bilgi verir misiniz?
- Big-Bang üzerinde çalışan bilim adamlarının neredeyse tamamı ateist midir?