Kur’an’da, “Biz bir kavmi veya bir topluluğu helak etmeden önce gökten nimet yağdırırız ve sonra da bir gecede işini bitiririz.” diye geçen bir ayet var mıdır?

Tarih: 18.05.2011 - 13:14 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur’an’da, sorudaki şekliyle bir ayet yoktur. Konuyla ilgili bazı ayetlerin meali şöyledir:

“Senden önce de birtakım ümmetlere resuller gönderdik. Dinlemediler: Hakka dönüş yapsın, suçlarının affı için niyaz etsinler diye onları çetin bir yoksulluk, hastalık ve sıkıntılarla cezalandırdık. Bâri, kendilerine şiddetimiz geldiği vakit yalvarsaydılar, tövbe etseydiler! Fakat heyhât! Onların kalpleri kaskatı olmuş, şeytan da yapmakta oldukları mâsiyet ve günahları kendilerine süslemiş, şirin göstermişti."

"Kendilerine verilen öğütleri terk edip unutunca, üzerlerine her şeyin, her zevk ve nimetin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlikle tam ferahlandıkları sırada, ansızın onları kıskıvrak yakaladık da bir anda bütün ümitlerini kaybediverdiler!"

"Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.” (Enam, 6/42-45)

Bu ayetlerden öncek iki âyette inkârcılar, Allah'ın azabı ve ölümle (veya kıyamet) tehdit edilerek uyarılmışlardı. Bu âyetlerde ise onlara daha önce bu şekilde cezalandırılmış olan âsi kavimlerden söz edilerek bundan ibret almaları amaçlanmıştır. Ayrıca burada müşriklerin inat ve inkârlarından dolayı üzüntü duyan Hz. Peygamber (asm) için de bir teselli vardır. Çünkü kendilerine bildirilen ilâhî hakikatleri reddedenler sadece Arap müşrikleri değildir.

Bu âyetlerde verilen bilgilere göre Hz. Muhammed (asm)'den önceki milletlere de peygamberler gönderilmiş; yüce Allah, bunlar arasında inkârcı olanların, akıllarını başlarına toplayıp doğru yolu seçmeleri için peygamberlerini tasdik ederek kendisine niyazda bulunmaları, yalvararak af dilemeleri için onları geçim sıkıntısı, hastalık gibi sıkıntılara mâruz bırakmıştı.

Bu milletlerin, musibet gibi görünen bu fırsatlardan yararlanarak Allah'a tazarru ve niyazda bulunmaları gerekirdi. Çünkü az çok basireti olanların, olaylardan ibret almaya yatkınlığı bulunanların, bunun bir uyarı olduğunu fark etmeleri gerekirdi. Nitekim bazı âyetlerde insanların genellikle, hiç olmazsa zor durumda kaldıklarında, Allah'ın dinini tanıyarak ihlâsla O'na yalvardıkları bildirilmektedir. (Meselâ bk. İsrâ, 17/67; Ankebut, 29/65; Lokman, 31/32)

Ancak burada ifade buyurulduğuna göre, söz konusu eski milletlerin "kalpleri iyice katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını (tuttukları bâtıl yolu) şirin göstermiş" ve bu yüzden onlar kötüyü iyi görmüşlerdi. Sonuçta terbiye olmaları için uğratıldıkları musibetler de kâr etmedi.

İnsanlar, kıtlıktan bolluğa, hastalıktan sağlığa, sıkıntıdan esenliğe kavuştukları zaman, bunda kendileri için bir imtihan bulunduğunu düşünmeli ve her zamankinden daha dikkatli, daha sorumlu hareket etmeli, bu nimet ve imkânları veren Allah'a minnet ve şükran hissi duymalıdırlar. Âyette söz konusu edilen kavimler, bu imkânların bir imtihan olduğunu düşünerek uyarılara önem verecekleri yerde, kendileri için bir istidrâc (insanın günahlarını daha da arttırmasına yol açabilecek nimetler; bk. A'râf 7/182), bir imtihan olan bu bolluk ve rahatlığa aldandılar; "sonunda kendilerine verilenler yüzünden şımardıktan sırada" Allah Teâlâ onları ansızın yakaladı. "Bir anda bütün ümitlerini yitirdiler; böylece artık zulmeden -yani şükretmeleri gerekirken küfredip başkaldıran- kavmin kökü kesildi." Bu şekilde ıslah olma ümidi kalmamış olan kötülerin Allah tarafından yok edilmesi iyiler hakkında bir rahmet olduğu için, bu gelişmeleri anlatan âyetlerin sonunda "Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." buyurulmuştur.

"Allah, zaten fasiklardan ve zalimlerden başkasini helâk etmez." (En`âm, 6/47; Ahkâf, 6/35).

Ama bu helâk etme işi birden olmaz. Fitne ve fesadin kol gezdigi, İslam`in unutulup horlandigi bir yere, Allah önce uyarıcılar gönderir (Şuarâ, 26/208; Kasas, 28/59). Fakat toplumda fitne ve fesadı körükleyen fâsıklar, zâlimler, tâgutlar, uyarıcılara, Allah'a ve Onun dini'ne karşı cephe aldıkları gibi; çogunlugu oluşturan yığınlar da genellikle sessiz kalırlar.

Bu durum, söz gelimi, Hz. Nuh`un kavminde oldugu gibi, gerektiginde 950 yıl, yani uzun bir süre devam eder. Bu süre içinde Allah tâgutlara, fâsıklara, zâlimlere, hak yola gelmeleri ve aynı zamanda da yaptıklarının helâki hak edecek seviyeye gelmesi izin mühlet verir. Onlar ise bu mühlet verişi anlamazlar, helâk olmayacaklarını, yaptıklarından hesaba çekilmeyeceklerini sanırlar.

Ayrıca, belki hayatlarında bir kez olsun başları ağrımadığı gibi, dünya işleri oldukça yolunda gider; en güzel evler onlarındır; en yüksek makamlarda onlar oturur; en iyi yiyip en iyi giyen ve en güzel kadınlara sahip olanlar onlardır:

"Eger insanlar (hep küfre sapan) bir ümmet hâline gelmeyecek olsalardı, biz o Rahman'ı inkâr eden(ler)in evlerine gümüşten tavanlar, üzerlerine çıkacakları merdivenler ve evlerine (odalarına) kapılar ve üzerlerine yaslanacakları kolluklar ve altın zinetler yapardık." (Zuhrûf, 43/33-35).

İşte, Allah`ın kendilerine verdiği büyük nimetleri, sıhhat, kabiliyet, başarı, makam ve mevkileri; dünya hayatında çıkardıkları her türlü fısk, fitne ve fesatlarına, isyan ve fücurlarına rağmen başlarına ilahî felâketlerin gelmemesini, daha doğru deyişle gecikmesini haklarında hayır sanan Şeytan'ın velileri azgınlıklarında daha da ileri giderler ve sonunda helâktan kurtulamazlar. Fakat, helâklerine kadar içinde bulundukları durum, Allah`ın onları aslında derece derece helâke götürmesinden başka bir şey değildir; yani sadece "istidrac"tır.

Rivayete göre Hz. Peygamber (asm),

"Bir topluluk günah işlemekte ısrar ederken yine de Allah'ın onlara istedikleri şeyleri verdiğini görürseniz, bilin ki bu bir istidrâc’dır."

buyurmuşlar, ardından da başta mealini verdiğimiz Enam Suresinin 44. ayetini okumuşlardır. (bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/145)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun