Şafi mezhebine göre sigorta ile ilgili hükümler nelerdir?

Modern hayatın doğurduğu şartlar, insanın yaratılışında esasen mevcut olan güven içinde yaşama arzusunu daha da vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirmiştir. Bu ihtiyacı gidermek, canlarını ve mallarını her türlü tehlikeye kar­şı emniyete almak için insanlar bazı tedbirler almaya yönelmişlerdir.Bilindiği gibi bu tedbirlerden biri de sigorta sistemidir. Zamanımızda si­gorta sistemi gerek ulusal gerek uluslararası ekonominin önemli bir bölümü­nü teşkil etmektedir. Çünkü bünyesinde sigorta sistemi bulunmayan hiçbir devlet yoktur. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, sigorta çeşitlerinden biriyle il­gisi bulunmayan kimse hemen, hemen yoktur.Çağımız insanının böyle bir güvenlik sistemine olan ihtiyacını da göz önünde bulundurarak bu konuda şöyle bir sonuca varabiliriz:

 

Devlet tarafından organize edilen sosyal sigorta sistemi, müşterek malî akidlerden olup kamudaki işçi ve memurların yararını amaçlayan zorunlu bir teberru sistemidir.Sigortalılardan tahsil edilen primler, bunu bir teberru sistemi olmaktan çı­karmaz. Çünkü devlet, topladığı primleri görevdeyken aldıkları maaş ve hiz­met sürelerini esas alarak iştirakçilere fazlasıyla ödemektedir. Ayrıca sigorta­lılardan tahsil edilen primler ve kesintiler, onlara ve aile bireylerine âdeta vak­fedilmiş gibi olup devlet tarafından başka yerlere harcanmaz.İşçi ve memurların, bağımsız çalışan serbest meslek erbabının, devlet ta­rafından açılan sosyal güvenlik şemsiyesinin altına girmesi, toplumsal yararın sağlanması açısından devletin kendi vatandaşlarına yapmış olduğu önemli bir yardımdır.Geçmişte böyle bir sistemin mevcut olmayışı, caiz olmasına engel teşkil etmez. Sosyal sigortanın caiz olmadığını savunan hiçbir İslâm hukukçusu yoktur. Çünkü devlet, kendisinin himayesinde yaşamakta olan insanların her türlü ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a), Pey­gamber Efendimiz'in (s.a.v) bu konuda şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ölen bir kişi geride bir mal bırakırsa bu onun mirasçılarının hakkıdır. Geride bir yük (muhtaç bir aile veya borç) bırakırsa onun yükü bize aittir." (Buhârî, Ferâiz, 25, İstikraz, 11.)

 

Bu sorumluluğun bilincinde olan devlet adamları, sorumlulukları altında bulunan vatandaşlarının müreffeh bir hayat sürmesi için sürekli bir çaba için­de olurlar. Nitekim ikinci Ömer diye adlandırılan Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz halife olduğunda ağlamaya başlamış, onu ağlarken gören eşi, niçin ağladığını sorunca şöyle demişti:"Ben her ırktan Muhammed ümmetine mensup insanların idaresini üst­lendim. Bunların arasında aç kalan yoksulların, heder olan hastaların, yorgun düşen çıplakların, garip kalan tutsakların, yaşlanan ihtiyarların, çoluk çocuğu kalabalık ama malı az olan insanların halini düşündüm. Kıyamet gününde rabbimin bana bunlar için ne yaptığımı soracağı aklıma geldi de orada kendi­mi savunamayacağımdan korktum, onun için ağladım."( Süyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, s. 219.)

 

Devletin, kendi himayesinde yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamak ve her türlü sıkıntılarını gidermek için gayret göstermesi gerektiğini söylemiştik. Bunun yanı sıra varlıklı insanlar da bu alanda kendi imkânları nisbetinde aktif rol oynamakla yükümlüdürler.Ebû Musa-i Eş'arî (r.a), Hz. Peygamberin (s.a.v) bu konuda şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Eş'arîler savaştayken yiyecekleri kalmadığında veya Medine'deyken çoluk çocuklarının yiyecekleri azaldığında, yanlarındaki yiyecekleri bir sofrada toplar, sonra da o yiyecekleri bir kapla kendi araların­da paylaşırlardı. Onlar bendendirler, ben de onlardanım." (Buhârî, Şirket, 1.)

 

Sonuç olarak, bireyler arasında cereyan eden sosyal yardımlaşma ve da­yanışma, İslâmî bir görevdir. İlk kuşak müslümanlar bunu büyük çapta reali-ze etmişlerdir. Bize düşen, bu alanda daha ilerilere gitmektir.Yardımlaşma sigortası, değişik fertlerin birleşerek, içlerinden birinin ma­ruz kalacağı musibetin hasarını tazmin etmek üzere yaptıkları bir yardımlaş­madır. Bu yardımlaşma bir akde dayanırsa, karşılıklı sigorta adını alır. Yar­dımlaşma sigortasının kaynağı, İslâm'ın ilk yıllarına kadar uzanır. Tabiidir ki bu yardımlaşma grubuna katılan her fert, yardıma ihtiyaç duyduğu anda ken­disine de yardım edileceğini ummakta ve böyle bir yardımı beklemektedir. Her üyede hem sigortalılık hem de sigortacılık özelliği bulunmaktadır.Yardımlaşma sigortasının yöneticileri, diğer üyelerin vekili olarak iş görür­ler. Üyeler ise birbirlerinin kefili durumundadırlar. Yardımlaşma sigortasında üyelerin amacı kâr elde etmek değildir. Bu sigortalar haram unsurlardan uzak tutuldukları gibi tüm fâsid şartlardan da uzak tutulmaktadırlar.Ticarî sigortalara alternatif olan ve fertlerin teberrularından oluşan bir sandıktan, felâkete uğrayan muhtaç kimselere yardım etme anlamında "te­berru sandığı" şeklinde oluşan yardımlaşma sigortasının meşruluğu hakkında İslâm âlimleri arasında ihtilâf yoktur. Aksine sigortanın bu şekli; İslâm'ın, "İyi­likte yardımlasın" emrinin muhtevası dahilinde görülmüştür. (Dalgın, İslâm'ın Işığında Sigortacılık, s. 245-283.)

 

Kâr amacı güden ticarî sigortalardan yararlanmanın İslâmî açıdan caiz olup olmadığı hususunda çağımız İslâm hukukçuları bir görüş üzerinde birle-şememiş, aksine üç farklı görüş ortaya koymuşlardır:

a)  Ticarî sigortanın her çeşidi haramdır.

b) Ticarî sigortanın her çeşidi helâldir.

c) Ticarî sigortanın bazı çeşitleri helâl, bazı çeşitleri ise haramdır.

Ticarî sigortayı tümüyle haram görenler, bu sigorta türünün aşırı derece­de garar (bilinmezlik) içerdiğini iddia ediyorlar.

Buna cevaben denilebilir ki, ticarî sigortada teminat altına alınan rizikonun gerçekleşmesi durumunda meydana gelecek zarar miktarının önceden biline­memesi dışında başka bir bilinmezlik (garar) yoktur. Bu da benzer kefalet akid-lerinde olduğu gibi görmezden gelinebilecek bir kusur olup akdin sıhhatine za­rar vermez. İhtiyaç halinde az miktardaki garar görmezden gelinebilir.(Darîr, el-Garar, s. 601.)

 

Fıkıhçılar insanın üstlenme mecburiyetinde olmadığı şeylere kefil olması­nın sahih olacağını söylemişlerdir. Örneğin diyet veya kısas cezasına çarptı­rılan bir suçluya kefil olmak sahihtir. Kısasın mahiyetinin, diyetin miktarının bi­linmemesi, bu cezalara çarptırılan suçluya bir başkasının kefil olmasına engel teşkil etmez. Kefilin neye ve kime kefil olduğunu bilmesi, zorunlu olmayan bu kefaletin sahih olması için şart değildir.(İbn Kudâme, el-Mugnî, 5/74.)

 

Kefaletin sırf rizikonun gerçekleşmesi şartına bağlanması da sahihtir. Meselâ alacaklı bir kişiye üçüncü bir şahıs gidip de borçlusunun iflâs etmesi veya ölmesi durumunda ondaki alacaklarına kefil olduğunu bildirirse, kişinin kefaletini fakihler sahih saymışlardır.(İbnÂbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 5/306.)

 

Aşırı derecedeki gararın, akdin sıhhatine engel teşkil etmesinin sebebi, akdin tarafları arasında anlaşmazlığa yol açmasıdır. Oysa sigortacıyla sigor­talı arasında böyle bir anlaşmazlığın meydana gelmesi muhtemel değildir. Çünkü sigortalının ödeyeceği primlerin miktarı ve süresiyle, sigortacının rizi­ko gerçekleşmesi durumunda ödeyeceği tazminatın miktarı ve ödeme zama­nı belli esaslara bağlanmıştır. Kaldı ki, çağdaş İslâm âlimlerince caiz görülen sosyal sigorta ile yardımlaşma sigortalarında da bilinmezlik unsuru vardır.Bu sigorta akidlerini yapan taraflar, sigortalının ne kadar yaşayacağını, ne miktarda ve ne kadar süreyle prim yatıracağını, sigortacının da ne kadar tazminat ödeyeceğini kesin ve net bir şekilde önceden bilemezler. Sırf bilin­mezlik unsurunu içermesi sebebiyle ticarî sigortaya karşı çıkan âlimler, aynı unsuru içeren sosyal sigortaya ve yardımlaşma (mütüel) sigortasına cevaz vermektedirler.

 

Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenler, sigorta akidlerinin, ribe'l-fadl ve ribe'n-nesîe olmak üzere her iki çeşidiyle faiz unsurunu içerdiğini iddia edi­yorlar.Buna cevaben denilebilir ki, burada malın malla mübadelesinden söz edi­lemez. Çünkü sigortalı, ödediği prime karşılık olarak güven ve rahatlığı satın almaktadır ki bu da mal değildir. Onun sigorta şirketinden tazminat alıp alma­yacağı kesin değildir. Tazminat alması, rizikonun gerçekleşmesi şartına bağ­lıdır. Bu durumda malın malla mübadelesi söz konusu olmadığına göre, ne ri-be'l-fadldan ne de ribe'n-nesîeden söz edilebilir.Bazı sigorta şirketlerinin topladıkları primleri faizli muamelelere yatırarak kâr sağladıkları iddiasına gelince, bu gerçek olsa bile, sigorta akdinin bunun­la doğrudan bir bağlantısı yoktur. Bunun dinî sorumluluğu, faiz muamelesin­de bulunan kişiye aittir. Şirketin bu primleri meşru kazanç yollarıyla nemalan-dırması mümkündür.

 

Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenler, sigorta akdinde kumar veya kumara benzer unsurlar bulunduğunu iddia etmektedirler.Buna cevaben denilebilir ki, kumar yada kumara benzeyen müşterek ba­his, yarışma ve diğer şans oyunlarında, ekonomik zararları onarma veya kar­şılıklı yardımlaşma söz konusu değildir. Bu oyunlara başlarken taraflara hu­zur ve güven adına hiçbir şey verilmemektedir. Oysa sigortada bu huzur ve güven, akid yapıldığında sigortalıya verilmektedir. Ayrıca sigortalı, ekonomik faaliyetlerine arız olan zararları giderme imkânını da bulmaktadır.Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenler, sigorta akdinin, borcun borçla satışını içermekte olduğunu ve bunun da İslâm hukukunda haram sayılan akidlerden olduğunu iddia etmektedirler.Buna cevaben denilebilir ki, sigortalı, primleri taksitler halinde ödemeyi taahhüt etse de bu primler onun zimmetinde borç olmaz. Çünkü dilediği za­man sigorta akdini feshederek sigortalı olmaktan vazgeçebilir ve artık prim de Ödemeyebilir. Şayet primler onun zimmetinde borç olsaydı, zimmetten kurtul­mak için mutlaka kalan primleri de ödemesi gerekirdi. Oysa istediği anda si­gortalı olmaktan vazgeçebilir.Primler onun zimmetinde borç sayılmadığına göre, sigorta akdinde bor­cun borçla satışı gibi sakıncalı bir durum söz konusu değildir.

 

Ticarî sigorta akdini tümüyle caiz görmeyenler, sigorta akidlerinde aldat­ma bulunduğunu iddia etmektedirler. Çünkü sigortalı, primlerin tamamını öde­diği halde bazan hiç tazminat alamayabilir ve aldatılmış durumuna düşer. Ay­nı şekilde sigortacı da primin birkaç taksidini tahsil ettikten sonra tazminatın tamamını ödemek mecburiyetinde kalabilir ve bu takdirde aldatılmış durumu­na düşer demektedirler.Buna cevaben denilebilir ki, sigorta akdi yapılırken tarafların hak ve yü­kümlülükleri yazılı olarak tesbit edilir ve bu haklarla yükümlülükler kanunların himayesi altındadır. Bir haksızlık olduğunda mağdurların ilgili mahkemelere başvurma hakları ve böylece mağduriyetlerinin önüne geçme imkânları var­dır. Dolayısıyla tarafların sigorta sisteminin kendisinden kaynaklanan herhan­gi bir mağduriyet veya aldanma durumları söz konusu değildir.Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenlerin iddiasına göre sigorta akidle­rinde insanların mallarını haksız nedenlerle yeme durumu vardır.Şöyle ki: Akid yapıldıktan kısa bir süre sonra riziko gerçekleşirse sigorta­cı, taksitler halinde ödenmesi şart koşulan primlerin tamamını tahsil etmeden tazminatın tamamını ödemek mecburiyetinde kalacağı için zarara uğrayacak­tır. Öte yandan sigortalı, prim taksitlerinin tamamını ödediği halde riziko ger­çekleşmediğinde sigortacıdan tazminat alma imkânını kaybediyor ve primleri boşa ödediği için zarara uğramış oluyor.

Bu itiraz içerik bakımından öncekiyle aynı olduğundan ayrıca cevap ver­meye gerek görülmemiştir.

Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenlerin iddiasına göre sigorta akdi bazı fâsid şartlar içermektedir. Meselâ zamanında ödenmeyen bir primin da­ha sonra faiziyle birlikte ödenmesinin şart koşulması gibi.

Buna cevaben denilebilir ki, bu ve benzeri şartlar her ne kadar akdi bâtıl ve haram kılarsa da sigortalının, prim taksitlerini zamanında ödeyerek bu şar­tın gerçekleşmesini önleme imkânı vardır. Dolayısıyla sigortalının, akidde yer alan bu ve benzeri fâsid şartların akdi ifsad etmemesi için gereken gayret ve titizliği göstermesi icap eder.Ticarî sigortayı tümüyle caiz görmeyenlerin iddiasına göre bazı sigorta akidlerinde İslâm hukukunun vasiyet ve miras hükümlerine ters düşen husus­lara yer verilmektedir. Meselâ hayat sigortası akdinde sigorta tazminatı, rizi­konun gerçekleşmesi durumunda sigortalının belirlemiş olduğu kişiye verilir.

 

Sigortalının belirlemiş olduğu bu kişi kendisinin mirasçılarından değilse ve tazminat da terekenin üçte birinden fazla ise bu durum, İslâm'ın vasiyet ve mi­ras ahkâmına ters düşer.Buna cevaben denilebilir ki, kişinin hayattayken mirasçıları dışındaki bir şahıs lehinde vasiyette bulunma hakkı vardır. Elverir ki bu vasiyetin malî bo­yutu, onun bırakacağı mal varlığının üçte birinden fazla olmasın. Kaldı ki böy­le bir durum sadece hayat sigortasında söz konusu olabilir. Zaten hayat sigor­tası da çağdaş İslâm hukukçularının çoğunluğunca caiz görülmeyen ve yapıl­masına zaruret duyulmayan bir sigorta çeşididir. Ancak Osmanlı şeyhülislâm­lığı, yabancı ülkedeki gayri müslimlere ait şirketlerle yapılan hayat sigortası akdine cevaz vermiştir. (Karaman, İslâm'a Göre Faizsiz Banka Kalkınma ve Sigorta (Önsöz'den sadeleştirilerek alın­mıştır), s. 9-11)

 

Ticarî sigortayı caiz görmeyen İslâm hukukçularının görüşlerini dayandır­dıkları delillerin tahlilinden sonra hayat sigortasına dair itirazlarının makul ol­duğu, dolayısıyla bu sigorta çeşidinin -câizliğini her ne kadar savunanlar var­sa da- gerçekten garar/bilinmezlik, kumar ve benzeri akdi fâsid kılıcı unsurlar içerdiği ve dolayısıyla caiz olmadığı anlaşılmaktadır.Ticarî sigortanın birer çeşidi olan sağlık, mal, kasko ve sorumluluk sigor­talarına gelince elbette ki idealimizde olan, bu alandaki ihtiyacın her bakım­dan İslâmî hükümlere uygun olan yardımlaşma sigortası sistemiyle giderilme­sidir. Ama bu sistemin bulunmadığı yerlerde yaşayan müslümanların, böyle bir sistem kuruluncaya kadar geçici olarak ticarî sigortalardan yararlanıp sağ­lık, mal ve sorumluluklarını sigorta ettirmeleri zaruret nedeniyle caizdir. (Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 17. 09. 1997 gün ve 74 sayılı kararı.)

Kategori:
2640 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun