PEYGAMBER EFENDİMİZİN ZEYD BİN HÂRİSE`Yİ ÂZAD ETMESİ

Zeyd bin Hârise, Kelb kabilesine mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında bir küçük çoban iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka kabilenin baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarından da Hz. Hatice'nin yeğeni Hâkim bin Hizân tarafından 400 dirheme satın alınıp Mekke'ye getirilmişti.(Tabakât, 1/497; Üsdü'l-Gâbe, 2/224; İsâbe, 1/563) Hz. Hatice, Zeyd'i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.

Bu sırada, Efendimiz, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem, bu küçük çocuğu sevmişti. Bu sebeple Hz. Hatice'den onu kendisine bağışlamasını istedi. Muhterem zevceleri, Peygamberimiz (s.a.v.)in bu arzusunu yerine getirdi.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz de onu alır almaz, azâd etti.(Sîre, 1/264; Tabakât, 1/497)

Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu. Ebeveyni, onun nereye götürüldüğünü, kime satıldığını bilmiyordu. Hârise âilesi, çocukları için her gün gözyaşı döküyordu. Babası Hârise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar dolaşıyor, sormadık kabile ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd için şiirler söylene söylene geziyordu.

Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mes'ud âilenin saâdeti onun da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve âdetâ onun ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle kaynaşmıştı. Onun şefkatli kanatları arasında mes'uddu, sevinçli ve huzurluydu.

- Zeyd bin Hârise’nin kendisini götürmek için gelen babasıyla gitmeyip Peygamberimiz (s.a.v.) ile kalmayı tercih etmesi ve buna karşılık Peygamberimiz’in (s.a.v.) Zeyd bin Hârise’yi evladlık edinmesi nasıl olmuştur?

Zeyd`in Yeri Tesbit Edildi

Günün birinde Kelb kabilesinden birkaç kişi Kâbe'yi ziyarete geldi. Bu arada Zeyd'i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar. Babasının, annesinin durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle yanıp tutuştuklarını Zeyd'e anlattılar.

Fakat Zeyd, gayet sakin ve rahattı. Anne şefkati ve baba sevgisinden daha ulvî ve kudsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde, onlara cevabı şu oldu:

"Annemin babamın, benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sadece sizden şu söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum:

'Ben, her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, kavmimle haber gönderdim ki, hac merâsimi yapılan belli yerler yanındaki Beytullah'da oturuyor, hizmet ediyorum. Artık, aradığınızı elde etmek için son gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar kat' etmekten, develeri yeryüzünde koşturup durmaktan vazgeçin.

Allah'a hamd ederim ki, ben şimdi, öyle hayırlı, öyle şerefli bir aile içinde bulunuyorum ki, Maâdd'ın sulbünden -Uludan uluya geçerek gelmiş olan- şerefliler bu âiledendir."'1

Bu haberi alan Hârise, kardeşi Kâb'la birlikte yanına fazla miktarda akçe de alarak Zeyd'i kurtarmak için derhal Mekke'ye geldi. Sorup soruşturup, Resûl-i Ekrem Efendimizi buldu ve,

"Ey Kureyş Kavminin Efendisi, efendisinin oğlu! Siz, Harem halkı ve Harem-i Şerifin komşususunuz. Beytullah'ın yanında esirlerin esâret bağlarını çözer ve karınlarını duyurursunuz." diye konuştuktan sonra, asıl maksadını şöyle arzetti: "Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve razı edecek bir fidye-i necât (kurtuluş akçesi) iste; biz sana onu verelim, oğlumuzu serbest bırak."

Nebiyy-i Ekrem,
"Oğlunuz kimdir?" diye sordu.
"Zeyd bin Hârise" dediler. Peygamberimiz (s.a.v.),
"Bundan başka bir istediğiniz var mı?" dedi. Onlar,
"Hayır, başka isteğimiz yok." cevabını verdiler. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,

"Eğer sizi tercih ederse, fidye-i necât almaksızın o sizindir, alın götürün. Yok, eğer beni tercih ederse, vallahi, ben, beni tercih edene, kimseyi tercih etmem."

diye konuştu. Hârise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular ve 
"Sen," dediler, "bize karşı çok insaflı davrandın."
Huzura gelen Zeyd'e, Efendimiz,
"Şunları tanıyor musun?" diye sordu. Zeyd,
"Evet, tanıyorum" dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar,
"Kimdir onlar?" dedi. Zeyd,
"Bu babamdır, şu da amcamdır." cevabını verdi. Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd'e,

"Sen benim kim olduğumu öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O hâlde ya beni tercih et yanımda kal; ya onları tercih et, git." 

diyerek onu tercihinde serbest bıraktı. Zeyd'in cevabı şu oldu:

"Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem. Sen, benim için anne ve baba makamındasın."

Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Hârise, hiddetle,

"Yazıklar olsun sana," dedi. "Demek ki, sen köleliği hürriyete, anne, bababa, amcana ve ev halkına tercih ediyorsun."

Fakat Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi. 

"Babacığım," dedi, "ben, bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman başka bir kimseyi tercih edemem."3

Küçük Zeyd, böylece Resûl-i Ekrem Efendimize olan sadakat ve bağlılığını ispatlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbal hazırlıyordu. Bu hâli, onun ilk müjdesiydi.

Efendimizin Zeyd'i Evlâd Edinmesi

Peygamber Efendimiz Zeyd'e, bu eşsiz bağlılığının mükâfatını vermede gecikmedi. Hemen elinden tutarak, onu Kureyş'in oturduğu Hıcır mahalline götürdü ve halka şöyle hitap etti:

"Ey hazır bulunanlar! Şâhid olunuz ki, bundan böyle Zeyd benim oğlumdur. Ben, ona vârisim, o da bana vâristir."

Mekkeliler birini evlâd edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Efendimiz de, onların bu âdetlerine uyarak Zeyd'i böylece kendisine evlâd edinmiş oldu.

Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran Hârise'nin mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi. Demek ki, oğlu emîn bir elde bulunuyordu. Gönül huzuru içinde, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında bırakarak yurduna döndü.4

Bundan sonra, Mekke'de, herkes Zeyd'i "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağırmaya başladı. Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle memur edilip, vahiy gelmeye başlayınca, evlâdlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları emredildi.5 Bunun üzerine, Hz. Zeyd, babasının ismiyle, Hârise oğlu Zeyd diye çağrıldı.

Bu konudaki âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulur:

"Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır..."6

Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiştir:

"Biz, 'Evlâtlıkları babalarının adı ile çağırın' âyeti ininceye kadar, Zeyd'i Hârise oğlu Zeyd diye değil, Muhammed oğlu Zeyd diye çağırırdık."7

Ayrıca, bu âyetle evlâtlıkların evlâd edinen kimseye vâris olması hükmü de ortadan kaldırıldı. Hazret-i Zeyd, Efendimize peygamberlik vazifesi verildikten sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali'yi müteâkip derhal İslâm'ın sinesine koşacak ve üçüncü Müslüman olma şerefine erecektir.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hazret-i Zeyd'i fazlasıyla severdi. Zaman zaman kendisine,
 

"Ey Zeyd, sen kardeşimiz ve azadlımızsın."8 diyerek iltifatta bulunurdu.

Resûl-i Ekrem, daha sonra da çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü Eymen'le evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman terkisinde taşıdığı Üsâme Hazretleri dünyaya gelecektir.

Dipnotlar:

1. Tabakât, 3/41; Üsdü'l-Gâbe, 2/225; İsâbe, 1/523.
2. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225, İsâbe, 1/523.
3. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225.
4. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225, İsâbe, 1/563.
5. Ahzab Sûresi, 5, 40.
6. Ahzab Sûresi, 5.
7. Tabakât, 3/43; Buhari, 3/174; Müslim, 3/131.
8. Buhari, 3/303.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun