Hz.Hüseyin ile akrabalarının kerbelada şehit olmalarının ve hilafetin Al-i Beyt'te devam etmemesinin hikmeti nedir? Mümin ile Müslüman arasındaki fark nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu yazımızda Hilafetin Hz. Hüseyin (ra)'de devam etmemesi ve onun öldürülmesinin sebeplerine değineceğiz.

İslam tarihinde dine hizmet ve dini hayata hakim kılma amaçlı olarak ortaya çıkan çeşitli anlayış, mezhep ve hizmet ekollerini, yüzeysel ve genel olarak sınıflandırmaya çalışırsak başlıca iki tür hizmet metodunu benimsediklerini görürüz. Bunlardan birincisi; hedefine insanı koyan, ferdi esas alan ve dini hayatına hakim kılma hususunda maddi iktidarı ele geçirmeği gerekli görmeyen anlayış; ikincisi ise: iktidara endekslenmiş, din adına siyaseti ön plana çıkaran, başka bir anlatımla üst yapı olarak görülen "devleti" ele geçirerek alt yapıyı şekillendirmeyi amaçlayan anlayış şekli.

Kur'an-ı Kerim'in ilk nazil olan "Mekki ayetler"inin iman ve ahlaka dair olması, Peygamber Efendimizin (asm) "büyük-küçük" cihad tarifi ve müşriklerin vahyin ilk tebliğ yıllarında kendisine teklif ettikleri 'idarecileri olma' tercihini ellerinin tersi ile teperek, tebliğ ve irşad vazifesinde bile idarecilik konumundan ve avantajlarından istifadeyi düşünmemesi gösteriyor ki, nebevi yol ve Ehl-i Beyt çizgisi ve haliyle Hz. Hasan (ra)'ın mesleğidir.

Siyasi önderlik anlamındaki halifeliğin Ehl-i Beyt'te kalmayacağı hususunun Hz. Hasan'a malum olduğunu Hz. Hasan'ın vefat edeceği esnada kardeşi Hz. Hüseyin'e yaptığı tavsiyesinden anlıyoruz. Bu tavsiyesinde, Allah'ın nübüvvetle hilafeti, kendilerinde (Ehl-i Beyt'te) bir araya getirmeyeceğine dair düşüncesini ona söyleyerek, Emevilerle kendi barışının izahını yapmak istemiş, hem de kendisinden sonra kardeşinin herhangi bir harekete girişmesine engel olmak istemiştir.(1)

En fazla layık olanlar onlar (Ehl-i Beyt) olduğu halde neden maddi kuvvet ve yetki anlamındaki hilafet ve saltanatın onlarda kalmadığı sorusuna Bediüzzaman tarafından verilen cevap, konumuza ışık tutması açısından son derece anlamlıdır.

"Dünya saltanatı aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, İslam hakikatlerini ve Kur'an'ın hükümlerini muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya nebi gibi masum olmalı veyahut Hülefa-i Raşidin ve Ömer İbn-i Abdulaziz'i Emevi ve Mehdi-i Abbasi gibi çok mükemmel bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın..."

Daha sonra Fatımi Hilafeti, Muvahhidin Hükümeti ve Safevi Devleti'ni örnek göstererek dünyevi saltanatın Al-i Beyt'e yaramadığını ve asıl vazifeleri olan, dini muhafaza ve İslamiyet'e hizmeti onlara unutturduğunu, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve mükemmel bir şekilde İslamiyet'e ve Kur'an'a hizmet ettiklerini şöylece misallendirir:

"Hz. Hasan'ın neslinden gelen aktablar; hususan aktab-ı Erbaa(2) ve bilhassa Gavs-ı Azam olan Şeyh Abdulkadir-i Geylani ve Hz. Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelabidin ve Cafer-i Sadık ki her biri birer manevi mehdi hükmüne geçmiş, manevi zulmü ve zulümatı dağıtıp envar-ı Kur'aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Ceddi emcedlerinin birer varisi olduklarını göstermişler."(3)

Bediüzzaman, yine bu konu sadedinde Hz. Ali ile ilgili, fevkalade iktidarı, mükemmel zekası ve yüksek liyakatı ile beraber kendisinden önceki halifelere nispeten, siyasi açıdan görülen muvaffakiyetsizliğine yönelik olarak, sorulan bir soruyu, hikmet bakış açısıyla şöyle cevaplandırır:

"O mübarek zat siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere layık idi, şayet siyasette tam muvaffak olsaydı şah-ı velayet unvanını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki, zahiri ve siyasi hilafetin çok üstünde manevi bir saltanat kazanmış ve bu saltanatı kıyamete kadar baki kalacak."(4)

Hz. Muaviye döneminden itibaren ehl-i hakikatin kahir ekseriyetinin iktidara karşı mesafeli durduğu, iktidara ve saraya yakın durmanın ümmet nazarında değer düşürücü bir etkiye neden olduğu gerçeği "kurb-u sultan ateş-i suzandır" sözüyle adeta vecizeleşmiştir. Bediüzzaman, birçok alim ve ediplerin zekavetlerinin verdiği bir hırs ile idarecilerin kapısında görünmelerini iktisat ve izzetle bağdaştırmayarak, onları zarif bir şekilde tenkit etmektedir.(5)

Ehl-i hakikat ile devleti ön plana çıkaran iktidar mensupları arasındaki mesafeli duruşun net bir örneğini dört mezhep imamının tavırlarında da görmek mümkündür. Söz konusu imamların tümü mevcut iktidarların gadrine maruz kalmışlardır. İmam-ı Azam, Emevi sultanlarına karşı olduğu gibi; Abbasiler döneminde de teklif edilen baş kadılık görevini reddettiğinden hapse atılmış ve işkence görmüştür. İmam Malik, hakim zihniyetin beklentisine uymayan bir içtihadı nedeniyle Abbasi sultanı Mansur'un işkencesine maruz kalmıştır. İmam Şafii de iktidar ile iyi geçinememiş kısa süreli bir hapis hayatından sonra siyasi iktidarın bir nevi taşrası sayılan Mısır'da asıl çalışmalarını yapmıştır. Ahmed b. Hanbel'in, Me'mun'un sarayında ciddi işkencelere maruz kaldığı ve bu işkencelerin tesiriyle vefat ettiği bilinen bir husustur.(6)

İslam tarihinde, hem ulema hem de tasavvuf erbabının kahir ekseriyetinin, gerek ilmin izzetini koruma ve gerekse siyasilerin güdümüne girmemek için devlet erkanıyla aralarında bir mesafe bıraktıklarına dair bir çok misaller bulmak mümkündür. Bunlardan bazıları:

Mutasavvıflardan İbrahim b. Edhem bizzat sahip olduğu saltanatı terk ederek yüzyıllar sonrasında bile milyonlarca insanın gönlünde taht kurmuştur.

İmam-ı Gazzali'yi "Hüccetü'l-İslam" yapan husus meşhur Nizamiye Medresesi'nin başına geçmesi değil; bu görevi bırakarak yaşadığı uzlet sonrasında memleketine gidip zamanın idarecilerinden uzak durmasıdır. Başta "İhya-i Ulumi'd-Din" olmak üzere "Kimyâ-yı Saadet, Eyyuhe'l Veled" vb. onlarca eseri bu inziva döneminde yazmıştır. İnzivadan sonraki hayatında, tedris faaliyeti esnasında söylediği rivayet edilen, "Eskiden mevki kazandıran ilmi öğretiyordum, şimdi ise mevki terk ettiren ilme çağırıyorum." sözü meşhur olmuştur.(7)

Keza, Anadolu Selçukluları'nın başkenti olan Konya'da yaşamış olan Mevlana'ya ait hatıralar içinde onun sultanla sıkı bir ilişkisinin varlığına işaret eden kayıtlara rastlanmayışı da bu mevzuya örnek gösterilebilir.(8)

Kaynaklar:

1. Bahaüddin Varol, Ehl-i Beyt Gerçeği, Şamil Yayıncılık, İstanbul t.y., s. 258
2. Seyyid Abdulkadir-i Geylani, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki (Osmanlıca-Türkçe Büyük Lûgat, TürdavYay.)
3. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 100-101.
4. Bahaüddin Varol, Ehl-i Beyt Gerçeği, Şamil Yayıncılık, İstanbul t.y., s. 57
5. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, 19. Lem'a, 7. Nükte.
6. Metin Karabaşoğlu, Devletçilik: Bir Zihniyetin Anatomisi, Köprü Dergisi, S. 58, s. 14.
7. İbrahim Kâfi Dönmez, "Gazzali", TDV İslam Ansiklopedisi, C. 13, İstanbul 1996, s. 493.
8. Karabaşoğlu, a.g.m., s. 14.

(Hikmet HOCAOĞLU, Köprü Dergisi 91. sayı, 2005)

İlave bilgi  ve sorunuzun ikinci kısmının cevabı için tıklayınız:

- Kerbela olayı ile ilgili bilgi verir misiniz?

- Mümin ile Müslüman/İslam ile iman, arasındaki fark nedir? Aralarındaki farkı bildiren ayet var mıdır?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun