Gayrimüslimler, İslami hizmetlere neden ve nasıl izin veriyor?
Müslüman olmayan ülkelerde İslami gruplara, İslami hizmetlere nasıl izin veriliyor? ABD din karşıtı olmasına rağmen Tarikatlara, Cemaatlere, Risale-i Nur’un okunmasına ve araştırılmasına, bu minvalde bazı Vakıflar ve STK’lar kurulmasına nasıl izin veriyor? Almanya diğer belli birtakım cemaatlerin kendi ülkesinde faaliyet göstermesine nasıl izin veriyor? Ya da Fransa, Rusya, Çin ya da tüm Avrupa? Genelinde tüm ehl-i küfür bu tarz girişim ve organizasyonlara (yurt, okul, kültür merkezi, İslami araştırma vakfı vb…) İzin veriyor? Bakıldığında kesinlikle yasaklamaları ve izin vermemeleri gerekiyor. Bu durum diğer insanların aklında “acaba bunların gavurla bir iş birliği mi var?” sorusunu oluşturuyor.
Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim.
Değerli kardeşimiz,
Burada öncelikle “izin vermek” ile “desteklemek” arasındaki farkı ortaya koymak gerekir. Bir gayrimüslim devletin Müslümanların cami açmasına, dernek veya vakıf kurmasına, kitap okuyup dinlerini anlatmasına izin vermesi, o devletin İslâm'ı benimsediği veya bu faaliyetleri desteklediği anlamına gelmez.
Birçok ülkede bunun temel sebebi, din ve vicdan özgürlüğünün hukuk tarafından korunmasıdır. Devletin yaklaşımı çoğu zaman şudur: “İnancınızı yaşayabilirsiniz; ancak bunu ülkenin kanunları çerçevesinde yapmalısınız.”
Nitekim ABD ve Avrupa'nın birçok ülkesinde dinî faaliyetler hukuk tarafından belirli ölçüler içinde güvence altına alınırken, bazı ülkelerde bu faaliyetler daha sıkı denetlenmekte veya sınırlandırılmaktadır.
Dolayısıyla bir ülkede İslâmî bir cemaatin, vakfın veya kültür merkezinin faaliyet göstermesine izin verilmesi, tek başına “Bunlar gayrimüslimlerle iş birliği yapıyor” şeklinde yorumlanamaz. Böyle bir iddia için ayrıca somut delil gerekir.
Ancak burada diğer uçta da dikkatli olmak gerekir: Hüsnüzan, safdillik demek değildir. Tarihte ve günümüzde dinî yapılanmaların çeşitli devletler veya başka güçler tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılabilmesi ihtimali tamamen göz ardı edilemez. Bu nedenle “Nasıl olsa İslâmî hizmet yapıyorlar, kesinlikle kötü bir şey olamaz” demek de doğru değildir.
Peki bunu nasıl ayırt edeceğiz?
Öncelikle bir ilişkinin varlığına değil, mahiyetine bakılmalıdır. Bir cemaatin devlet kurumlarıyla görüşmesi, resmî izin alması, bir belediyeden bina tahsis edilmesi, üniversitelerle çalışma yapması veya hukukî olarak tanınması tek başına şüpheli değildir. Bunlar açık ve hukukî ilişkiler olabilir.
Fakat ortada gizli ve açıklanamayan maddî destekler, sürekli gizlenen ilişkiler, güvenilir belgelerle ortaya konan yönlendirmeler veya İslâmî faaliyet görüntüsü altında başka amaçlara hizmet edildiğini gösteren somut deliller varsa, bunlar elbette ciddiye alınmalıdır.
Burada önemli olan bir başka nokta da şudur: Şüphe ile delil aynı şey değildir.
“Bu ülkede faaliyet gösteriyorlar, demek ki devlet bunları kullanıyor” şeklindeki bir çıkarım delil değil, varsayımdır. Aynı şekilde bir devletle görüşmek de otomatik olarak gizli iş birliği anlamına gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de de zandan sakınmamız emredilir: “Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât, 49/12)
Bu, ortada açık ve güvenilir emareler varken hiçbir şeyi araştırmayacağımız anlamına gelmez; fakat söylenti ve zan üzerinden insanları suçlamamamız gerektiğini gösterir.
Bu sebeple ölçüyü şöyle özetleyebiliriz:
Normal ve şeffaf bir ilişki varsa hüsnüzan; şüpheli bir emare varsa temkin ve araştırmak; güvenilir ve somut delil varsa değerlendirmek gerekir.
Sonuç olarak, bir gayrimüslim devletin İslâmî faaliyetlere izin vermesi tek başına şüphe sebebi değildir. Aynı şekilde hüsnüzan etmek de bizi somut delilleri görmezden gelmeye götürmemelidir.
Müslümanın görevi ne her şeyi komplo olarak görmek ne de her şeyi sorgusuz kabul etmektir.
Ölçü; hüsnüzan, basiret ve delildir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet