"Ey imân edenler! Allah'dan korkup sakının; O'nun Peygamberine inanın ki,.." (Hadid, 57/28) Bu ayette neden hem "ey iman edenler" diyor, hem de "Peygambere inanın" diyor?

Tarih: 19.10.2011 - 06:46 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Siyak ve sibakını yani ayetin öncesini ve sonrasını da göz önünde bulundurarak ayetin mesajını anlamaya çalışmalıyız.

Hadid Suresi 26-29. Ayetler:

26. "And olsun ki, Nuh'u ve İbrahim'i (peygamber olarak) gönderdik; soylarına peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan kimi doğru yol üzeredir; çoğu ise, ilâhî sınırları aşan sapık yozmuşlardır."

27. "Sonra onların izleri üzerine peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa'yı da onların ardından gönderdik ve ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerinde bir şefkat ve rahmet meydana ge­tirdik. Üzerlerine gerekli kılmadığım halde, Allah'ın rızâsına erişmek için, ruhbaniyyeti din adına icâd edip ortaya çıkardılar; buna rağmen ona da hakkıyla riâyet etmediler. Onlardan imân edenlerin mükâfatını verdik. Ço­ğu ise ilâhî yoldan çıkan yozmuşlardır."

28. "Ey imân edenler! Allah'tan korkup sakının; O'nun Peygamberine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin; size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr sağlasın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir."

29. "Tâ ki, Kitap Ehli bilsinler ki, Allah'ın geniş lûtfundan, bol ihsanın­dan bir şeye (onu elde etmeye veya geri çevirmeye) güçleri yetmez ve el­bette geniş lütuf, bol ihsan Allah'ın elindedir; onu dilediği kimseye verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir."

İlgili Hadîsler:

«Üç kimse var ki, ecirleri (mükâfatları) kendilerine iki defa verilir:

1. Kitap Ehli'nden bir kişi hem kendi peygamberine hem de bana imân etmiş olursa, ona iki ecir vardır.

2. Kölelik kaydı altında bulunan kişi hem Allah'ın hakkını hem de efendisinin hakkını ödemiş olursa, onun için de iki ecir vardır.

3. Cariyesini güzelce terbiye ederek edeplendirdikten sonra onu azâd edip kendine nikahlayan adama da iki ecir vardır.» (Ebû Dâvud, Nikâh: 46)

«Sizin misalinizle Yahudi ve Hristiyanın misali, birkaç işçi tutup ça­lıştıran kimseye benzer:

O, işçilere «Kim benim için sabah namazından gün ortasına kadar birer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Haberiniz olsun ki, Yahudi (buna olumlu cevap verip) çalışmıştır.

Sonra o adam : «Kim ba­na öğle namazından ikindi namazına kadar birer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Dikkat edin (onun bu teklifine) Hristiyan (olumlu cevap verip) çalışmıştır.

Sonra o adam: «Kim bana ikindi namazından güneş batıncaya kadar ikişer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Haberiniz olsun ki, sizler (ona olumlu cevap verip) çalıştınız.»

Bunun üzerine Hıristiyan ve Yahudi olanlar, öfkelendiler ve: «Bizler daha çok çalışıyoruz, daha az karşılık veriyorsunuz!» diyerek, itirazda bu­lundular. O adam onlara: «Sizin ücretiniz tam ödendi, bu hususta bir hak­sızlık ettim mi?» diyerek sordu. Onlar da: «Hayır...» diye cevap verdiler. O adam sonra şöyle dedi: «Bu benim fazl-ü keremimdir ki dilediğime veririm.» (Buharî, icâre: 8, Enbiyâ: 50; Tirmizî, Edeb: 82; Ahmed: 2/6, 111; Kırat: Bir dinarın dörtte birinin altıda biri nlsbetinde bir ağırlık birimidir. (Kamus) ve bu ölçüdeki paradır.)

Hadîste benzetme yoluyla mecazî bir anlatım vardır: Son peygamber gönderilmeden önce kendi peygamberine inanıp uyan Yahudi ve Hristiyana birer ecir vardır. Bu iki milletten son peygamber Hz. Muhammed'e (asm) ulaşıp Ona da inanıp uyanlara ve bir de başka inançlara saplanıp henüz ölmeden son peygambere ulaşan ve Ona iman edenlere ikişer ecir vardır.

Ayrıca Hz. Muhammed (asm) Efendimiz'den sonra artık peygamber gönderilmeyeceğine işaret edilmektedir. 

Kitap Ehline Seslenme:

«Ey imân edenler! Allah'tan korkup sakının; O'nun Peygamberine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin...»

Bu âyetle, Musa Peygambere ve Tevrat'a, İsa Peygambere ve İn­cil'e imân eden Kitap Ehline seslenilmektedir. Son Peygamber Hz. Mu­hammed'e (asm) imân edip uydukları takdirde kendilerine iki nasip, iki kat mükâfat verileceği va'dediliyor ve böylece ancak yollarını Kur'ân'ın hidâ­yet nuruyla aydınlatabilecekleri bildiriliyor.

Zira hem Tevrat, hem de İncil aydınlatıcı, yönlendirip düzen ve dengede tutucu dönemini ve devresini tamamlamış bulunuyor. Aynı zamanda bu iki kitap yeryüzünde yaşayan bütün kavim ve milletlere değil, sadece İsrailoğulları'na hitap etmek üzere indirilmiştir. Şüphesiz üç bin yıl önceki sosyal hayat ve iki bin yıl önceki şart­lar çok farklıdır. O günden son peygambere kadar birçok değişiklikler meydana gelmiş, aynı zamanda milletler ve kavimler arasında haberleşme imkânları doğmuştur.

Böylece Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar sosyal geliş­meleri de hesaba katarak bütün milletlere ve çağlara seslenebilen son ki­tabını indirmiş ve son peygamberini göndermiş bulunuyor. Kur'ân bu kap­samlı kudretiyle yepyeni ve kalıcı hükümlerle, esas ve prensiplerle donatıl­mıştır. Zaman aşımıyla aşınmaz, olayların değişmesiyle özelliğini kaybet­mez; gelişip gerçeği bulan ilimle ters düşmez. İndiği gibi yazılmış ve ya­zıldığı gibi korunmaktadır.

Tevrat ve İncil ise, indiği gibi korunamamış, orijinal nüshaları kaybolmuş ve birtakım noksanlıklarla, ilâvelerle yeniden yazılıp değişik nüshaları vücuda getirilmiştir. O bakımdan Kur'ân bu iki semavî kitapta meydana gelen hatâları, ilâve ve noksanları münasebet düş­tükçe tashih etmekte ve aydınlatıcı bilgiler vermektedir.

«Size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur sağlasın» sözünden maksat, Kur'ân'dır. Zira Tevrat ve İncil artık aydınlatıcı olma özelliklerini kaybet­miş durumdadır. Onun için Hz. Muhammed'in (asm) yolundan başka bütün yollar kapalıdır. Kur'ân'ın nurundan başka insanların kalbini ve ruhunu; dünyasını ve âhiretini aydınlatan bütün nurlar kararmıştır.

Kitap Ehli'nin, böyle bir nura ve bu nuru kalp ve kafalara aksettiren Hz. Muhammed'e (asm) yönelip gelmesi, onlar için mutlak rahmet ve mağ­firettir. Çünkü İslâm kendinden önceki küfür ve günahları kökünden kopa­rıp temizler, inanan kişiyi yepyeni bir hayat düzenine günahsız olarak alır. Resûlüllah (asm) Efendimiz bu gerçeği şu mübarek sözleriyle açıkla­mış bulunuyor:

«Şüphesiz İslâm kendinden öncekini (günah, inkâr ve her türlü manevî kiri) kesip atar ve temizler.» (Müsned-i Ahmed:  4/199, 204, 205)

O bakımdan 28. âyetin sonunda «Allah çok bağışlayan ve çok merha­met edendir.» buyuruImaktadır.

Peygamberlik de, Semavî Kitap da Önceki Kitap Ehlinin İnhisarına Terkedilmemiştir:

«Tâ ki, Kitap Ehli bilsinler ki, Allah'ın geniş lûtfundan, bol ihsanından bir şeye (onu elde etmeye veya geri çevirmeye) güçleri yetmez ve elbette ge­niş lütuf, bol ihsan Allah'ın elindedir...»

Yahudilerin bu ilâhî iltifatın tezahürü olan kitap ve peygamberlik pa­ye ve iltifatına yalnız İsrailoğulları'nı lâyık görmeleri; Hıristiyanların da İsa'yı (A.S.) ilâhlaştırıp başka peygamber tanımamaları, doğrudan, Allah'ın kendi mülkünü idare edip yönlendirmesine karşı bir müdahale anlamını taşır. Oysa Allah kendi irâde, fiil ve tasarrufunda muhtardır. O'nun eşi, dengi, benzeri, ortağı ve yardımcısı yoktur. O'nun her fiili ve tasarrufu ezel­de hazırladığı bir plâna ve tesbite göre tecelli eder. Kimsenin hatırı için ne o plânını değiştirir, ne de koyduğu kanunları iptal eder.

Fazl-ü kerem, nîmet-u ihsan, lûtf-u inayet sahibi O'dur ve her şey O'nun kudret elinde bulunuyor. Peygamberlik emanetini dilediğine vermiş­tir. Kitabını da dilediği peygamberlere indirmiştir. Başkalarının bu hususta bir müdahale ve imtiyaz hakkı yoktur.

29. âyetle, bu gerçek bütün incelik ve hikmetiyle yansıtılmakta ve Ki­tap Ehli uyarılmaktadır. Zira âyetteki «fazıl»dan maksat, peygamberlik payesidir.

Hadîd Sûresi, her şeyin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ettiği bil­gisiyle başlamakta ve her türlü fazl-ü keremin, inayet ve ihsanın O'nun kud­ret elinde olduğu beyân edilerek sûre noktalanmaktadır.

(bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6040-6043.)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun