Cennette insan neden fazladan eve ihtiyaç duyar?

Cennette insan neden fazladan eve ihtiyaç duyar?
Tarih: 04.08.2022 - 11:49 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Peygamber (asm) bir mescit inşa edenin Allah'ın cennette de benzer bir ev inşa edeceğini söylemiştir.
- Benim sorum şu, herkesin Cennette bir evi olacak. Peki bir insan neden fazladan eve ihtiyaç duyar?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Aynı anda birçok yerde olamayan ve sadece bir yerde olabilen bir kişinin fâni, elemli, geçici olan şu dünyada bile yazlık, kışlık gibi evlerinin olması gösteriyor ki, bir anda sayısız yerde olabilecek bir insan için sonsuz ve ebedi âlemde binler sarayının olması hikmete gayet uygundur ve öyle olacaktır.

Ayrıca, şunu hep hatırda tutalım ki, alt boyutlarda olan birinin üst boyutları layıkıyla anlaması pek zordur.

Örneğin x-y düzleminde yaşayan bir canlının x-y’ye ilave olarak “z” aksının bulunup üçüncü boyutu oluşturduğunu anlaması oldukça zordur. Bazen sadece kabullenmek gerekir.

Biz bu dünyada türabi bir beden içerisindeyiz. Ruhumuz latif ve nurlu, fakat bu nurlu ruh toprak beden ile sınırlı. Onun içindir ki fâni toprak bir beden nurlu ruhun beka isteyen isteklerini hayallerini karşılayamaz. O nurlu ruhun hayallerini ancak, mutlak nur olan Baki olan bizi yaratan Allah karşılayabilir.

Bu sebeple istisnasız dünyadaki her insan aslında Allah’ı arar ama kimi bunun farkındadır, kimi farkında değildir, kimi ise reddeder. Ama her şartta Allah’ı aramaktadır.

İşte nur alemi olan cenneti de dünyadan hayal edebilmemiz oldukça zordur. Rabbimiz bize bunu teşbihlerle anlatmaktadır. Her ne kadar cennette de ahirete layık bir bedenimiz ve gene bedene ait hazlarımız olacaksa da buradakilerin fevkinde, her türlü hayalimizin ötesinde olacaktır.

Herkesin kendine özel sarayları, bağları, bahçeleri olacağı gibi, herkesin istifade edebileceği yerler de olacaktır.

Kıskançlık, sahiplenme, mal biriktirme gibi dünyevi endişe ve kötü huylar olmayacağı için cennette, diyebiliriz ki bütün cennet bizimdir. Bütün köşkler saraylar bizimdir. Nisbeten latif bir beden ile bir anda pek çok yere ulaşmak, pek çok yerde olabilmek mümkün olabileceğinden pek çok köşkü ve sarayı kullanabileceğiz.

Örneğin bizim için pek değeri olmayan gömleğimizi dünyada kimse ile paylaşmazken, bizim için belki -teşbihte hata olmasın- çok şey ifade eden Güneşi bütün insanlarla paylaşıyoruz da kimse Güneşi kıskanmıyor.

İşte bu misal, Rabbimizin inşallah bizim için bahşedeceği saraylar, köşkler muhteliftir ve hepsi de bizim içindir. İstediğimiz an istediğimize gidebileceğiz, istediğimizi yapabileceğiz.

Hem tabii ki cennetten Rabbimizin esmasını perdesiz görebileceğiz. Muhtemelen her bir köşk bunları bize en güzel surette gösteren yapılar olacaktır.

Gayba taalluk eden bu konularda Rabbimizin Kitabı ve Resulü (asm) ile bize bildirdikleriyle iktifa etmek, anlamamızda bizi zorlayan konularda, "Rabbimiz en doğrusunu ve en güzelini bizim için yapmıştır.", demek daha doğru olacaktır. 

Konuyla ilgili bir hadis rivayeti şöyledir:

"Bazı ehl-i cennete dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor." (bk. Tirmizi, Cennet: 17, Tefsîru Sureti'l-Kıyâmeti: 2.)

Bu hadiste bildirilen nimetler mecaz değil, hakikattir. Çünkü bu kadar nimetlerin verilmesini makul kılan iki ana sebep vardır.

Birincisi; insan fıtratına konulan duygu ve cihazlara bir sınır konulmamasıdır.

Bu yönü ile insan öyle cami bir mucize-i kudrettir ki, hatta şu fani dünyada, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı latifelerinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezzetleri verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Hâlbuki ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada malik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette hadislerde beyan olunan ilahi ihsanlara mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattir.

İkincisi; cennetin ve cennetteki insan hayatının sonsuz olmasıdır. Sonsuz hayat açısından bakıldığında, bu verilen nimetler gayet normal ve makuldür. Çünkü rakam ne kadar çok olursa olsun, sonsuzun yanında bir hiçtir. Yani insan sonsuz hayata mazhar olacağından, o kadar saray ve hurilerin verilmesi hikmet ve rahmetin gereğidir.

Ayrıca birçok ayet ve hadislerde hurilerin kesretli olduğuna dair işaretler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını numune olarak arz edelim:

"Müttakiler emin bir yerde; bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek karşılıklı otururlar. Böylece biz onları, siyah iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir." (Duhan, 44/54)

"Müttakilere kurtuluş, başarıya ulaşma, bahçeler, bağlar ve turunç sineli yaşıtlar var ve dolu dolu kadehler vardır." (Nebe, 78/31-34)

"Onlar koltuklara yaslanıp kurularak, birçok meyveler ve içecekler isterler. Ve yanlarında da bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş (utangaç bakışlı) yaşıt dilberler vardır." (Sâd, 38/51, 52).

"Biz ceylan gözlüleri defterleri sağdan verilenler için inşa etmişiz (yeniden yaratmışız)dır. Onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır." (Vâkıa, 56/35-38).

İnsanın birçok duygu ve düşüncesi, dünyaya geldiğinde çekirdek seviyesindedir. İnsan bu çekirdek mesabesindeki kuvvelerini zaman içinde geliştirir ve kuvveden fiiliyata çıkarır, yani inkişaf ettirir. Mesela, resim yapma kabiliyeti olan bir çocuğun resme olan iştiyakı ile ressam seviyesinde olan bir adamın resme olan iştiyakı arasında fark bulunmuyor. Hırs ve şiddet olarak duygular hangi seviyede olurlarsa olsunlar, bu dünya ile tatmin olamıyorlar.

Yani insanda bulunan bu duygular çekirdek ve kuvve seviyesinde bile çok hırslı ve arzuları her şeyi kuşatacak bir şekildedir. Duyguların bu şiddeti, aslında ahiret hayatına bir işaret ve bir emare mahiyetindedir. Dünya ve içindekiler bu duygulara dar geliyor, o halde bu duyguların asıl hedefi ve tatmin olacağı yer ahiret hayatıdır. Bu yüzden makamı en düşük adama dünya büyüklüğünde hususi bir cennetin verileceği hadislerde beyan edilmiş. (bk. Tirmizi, Cennet: 17, Tefsîru Sureti’l-Kıyamet: 2)

İnsanın sahip olduğu sınırsız duygu ve cihazlar ile cennetin sonsuz ve sınırsız nimetleri arasında simetrik bir uyum, ahenk ve ölçü bulunuyor.

İnsanın fıtratı basit ve sınırlı; ama cennet sonsuz ve kayıtsız olsa, bu uyumsuz olur. Yine cennet basit ve sınırlı; ama insanın fıtratı ise kayıtsız ve sınırsız olsa, bu da uyumsuz olur. Uyumlu olabilmesi için; insanın fıtratı kayıtsız ve sınırsız, cennet de sonsuz ve nihayetsiz olmak gerekir.

İnsanın fıtratı kayıtsız ve sınırsız, dünya da kayıtlı ve sınırlı olduğu için, insan bu dünya hayatında tatmine ve mutluluğa ulaşamıyor. Bu da hem sınırsız ve sonsuz bir âlemin varlığını ortaya koyuyor.

Yolda levhaların olup, levhanın işaret ettiği şehrin olmaması; hikmetsizliktir. Mesela, yol boyunca İstanbul’u işaret eden yüzlerce levha var; ama yolun bitiminde İstanbul yok.

Aynı şekilde dünya yolunda ahiretin varlığına işaret eden binlerce levhalar var, ama ahiretin kendisi yok. Allah böyle bir hikmetsizlikten mukaddes ve münezzehtir.

İnsandaki aşk-ı beka duygusu, sonsuz alem olan cennete işaret eden bir levhadır.

Bütün bu hakikatleri, Bediüzzaman Hazretleri veciz bir şekilde soru cevap şeklinde şöyle açıklar:

"Sual: Ehâdis-i şerifede denilmiştir ki: 'Bazı ehl-i cennete dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor.' Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?"

"Elcevap: Eğer insan yalnız câmid bir vücut olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahluk olsaydı veyahut yalnız mukayyet, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı, öyle çok kasırlara, çok hurilere layık ve mâlik olmazdı."

"Fakat insan öyle câmi’ bir mu’cize-i kudrettir ki, hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki, ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdiste beyan olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsil dürbünüyle rasat edeceğiz. Şöyle ki:

"Bu dere bahçesi gibi, şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde, Barla’da gıdası itibarıyla ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı, 'Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.' diyebilir. Barla’yı zaptedip daire-i mülküne dahil eder. Başkalarının iştiraki onun bu hükmünü bozmaz."

"Hem insan olan bir insan diyebilir ki: 'Benim Hâlıkım, bu dünyayı bana hane yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.' der, Allah’a şükreder. Sair mahlûkatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilâkis, mahlukat onun hanesini tezyin eder, hanenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar."

"Acaba, bu daracık dünyada, insan, insaniyet itibarıyla, hatta bir kuş dahi, böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dâvâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek nasıl istib’âd edilebilir?"

"Hem nasıl ki, şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de nuranî bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunması (On Altıncı Söz'de ispat edildiği gibi); meselâ Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arş'ta, hem huzur-u nebevîde, hem huzur-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haşirde bir anda ekser etkıya-i ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan abdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avâmın rüyada, bazan bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarâne bulunması, malûm ve meşhud olduğundan, elbette nuranî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî cennete, o nihayetsiz rahmete layıktır ve Muhbir-i Sâdıkın (a.s.m.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir."

Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.

İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez, zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez. (bk. Ziya Paşa, Terkîb-i Bend.; bk. Nursi, Sözler, Yirmi Sekizinci Söz)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennette bir kişiye beş yüz (500) senelik mesafe kadar derece ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun