Cenab-ı Allah, anlaşılması imkansız şeyler üzerinde tefekkür etmeyi emreder mi?

Tarih: 24.01.2014 - 09:33 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Kur'an-ı Kerim'de muhtelif ayetlerde geçen "Siz anlayamazsınız." ifadeleri ile "Düşünmez misiniz?", "Akıl etmez misiniz?" şeklindeki ilim ve tefekküre teşvik eden ifadeler birlikte nasıl değerlendirilmelidir?

- "Siz anlayamazsınız." ifadeleri kafirlere mi tüm insanlara mı bakmaktadır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur’an’da, düşünme konusu genellikle, “tefekküh, tefekkür, teakkul, tedebbür” kavramları çerçevesinde ifade edilir.

-  Kur’an’da -göre bildiğimiz kadarıyla“Siz anlayamazsınız” manasına gelen ifadeler yoktur. Bir yerde böyle bu anlama gelebilecek bir ifade vardır ki, bu da özel bir konumda kullanılmıştır:

“Hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile tesbih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini anlamıyorsunuz.” (İsra, 17/44)

Öncelikle şunu ifade edelim ki, bazı alimler, "Ne var ki siz onların tespihlerini anlamıyorsunuz." cümlesin­deki hitabın kâfir ve müşriklere yönelik olduğunu, tüm insanlara hitap etmediğini kabul ederler. Çünkü bu ayet, kendinden önce gelen âyetler gibi, şirki reddetmekte ve kâinattaki her bir şey ve her bir olayın Cenab-ı Allah’ın ortakları olamayacağını açıkça ortaya koyduğunu beyan buyurmaktadır.

Ayrıca böyle bir makamda âyetin Azîz, Azîm, Mecîd, Aliyy gibi Cenab-ı Allah’ın celâl ve azamet ifade eden isimleriyle değil de, Halîm ve Ğafûr gibi cemal ve mağfiret ifade eden isimleriyle bitmesi, çok önemlidir. Zira bu isimler, ortada çok büyük bir günahın olduğuna delâlet eder. Bu günah da kâinat, ondaki her bir şey Allah’ı tesbih ve O’na hamdederken, bunu anlamama ve O’na şirk koşma günahıdır. Demek ki, “lâ tefkahûn”deki manâ, “anlayamazsınız” değil, “anlamıyorsunuz (ve şirk koşuyorsunuz)” demektir.

Eğer muhatabın bütün insanlar olduğu dikkate alınırsa durum şöyle olur:

Kur'ân’da bütün varlıkların Yüce Allah’ı tesbîh ettiği ifade edilmektedir. Akıllı varlıkların Allah’ı tesbîh etmesi anlaşılır bir şeydir; fakat akıl sahibi olmayan varlıkların tesbîhinin ne anlama geldiği konusu, müfessirler arasında tartışmalı bir konudur.

Bir kısım müfessir bunun, akıl sahibi olmayan varlıkların hakîkî anlamda, sözlü olarak, insanlar tarafından anlaşılmayan bir şekilde gerçekleştiğini ifade etmektedir.

Bir kısım müfessir ise bunun, söz konusu varlıkların Allah’ın yüceliğine delâlet etmesi şeklinde gerçekleştiğini kabul etmektedir.

Buna göre, ayette geçen “La tefkahûn” ifadesini anlayamazsınız yerine bizim mealde dikkat çektiğimiz şekilde “anlamıyorsunuz” olarak söylemek daha uygun olacaktır. Bu açıdan varlıkların yaptıkları tesbihler anlaşılmaz değildir.

- Genel olarak “anlamamayı” ifade eden ayetlerde hitap tarzında değil, gaib/üçüncü şahıslar kalıbında “anlamazlar” şeklinde ifade edilmiştir.

Hitap tarzı bütün insanlara baktığı halde, gaib tarzı yalnız inkârcılara veya belli bazı inkârcılara bakar. Bu konuda -misal olarak- şu ayetlere bakılabilir:

“Çünkü onlar (münafıklar) önce inandıklarını iddia ettiler, sonra inkâra gittiler.  Bu sebeple kalpleri mühürlendi. Artık onlar hakkı anlamazlar.” 

“Onlar: 'Resulullahın etrafındaki fakirlere infak etmeyin, destek olmayın ki dağılsınlar!' diyen bedbahtlardır.  Halbuki göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah’ındır, lâkin münafıklar anlamazlar (bunu bilmezler)” (Münafikun, 63/3, 7)

Ayrıca, A'raf, 7/179; Enfal, 8/65; Tövbe, 9/87,127; Haşir, 59/13, 14 ayetlerine de bakılabilir.

Bütün bu ayetlerdeki ifadelerde inkârcılar/veya belli bazı inkârcılara hitap söz konusudur.

- “Düşünmez misiniz?", "Akıl etmez misiniz?" ifadeleri ise hem gaib hem de hitap tarzında gelmiştir. Bir misal olarak şu ayetlere bakılabilir:

“Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Halbuki siz Tevratı okuyup duruyorsunuz. Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara, 2/44)

“Bunlar hiç düşünmediler mi/düşünmezler mi ki kendilerine tebliğde bulunan arkadaşları Muhammed’de delilikten hiçbir eser yoktur. O sadece ilerideki tehlikelerden kurtarmak için görevli bir uyarıcıdır”(A'raf,7/184).

“De ki: 'Ben, size "Allah’ın hazîneleri benim yanımdadır." demiyorum. Yok, "Ben gaybı bilirim."  Yok, "Ben meleğim." de demiyorum. Bana ne vahyediliyorsa, ben ancak ona tabi olurum.' De ki: 'Kör, görenle bir olur mu?' Hiç düşünmez misiniz?” (Enam, 6/50)

“Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi / düşünmüyorlar mı? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa, 4/82)

Bu ayetlerdeki hitaplar özellikle o günkü inkârcılaradır. Fakat kıyamete kadar herkes kendisine düşen dersi çıkarabilir. Çünkü Kur’an’ın hitapları evrenseldir, kıyamete kadar gelen herkesedir.

- Tefekkür, genel bir kavram olup yerine göre bazı konularla ilgilidir. Kur’an’da çok geniş bir alanda insanların tefekkür etmelerini isteyen  iki ayetin meali şöyledir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda,  ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgârların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda,  Elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.” (Bakara, 2/164)

“Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.  Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak,  gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder,  göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: “Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.  Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/190-191)

- Burada şunu söyleyebiliriz ki, Kur’an’ın tefekkürü emreden ayetlerinin muhatapları bütün insanlardır. Ancak herkesten istenen tefekkür aynı seviyede değildir. En âmi bir adamdan en âlim bir adama kadar herkesin muhatap olduğu bir tefekkürün, hepsi için aynı seviyede olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Kur’an’ın inişinden yaklaşık bin üç yüz yıl sonra meydana gelen birtakım bilimsel keşiflerle ancak anlaşılan bazı gerçeklerin tefekkür edilmesi, o günkü insanlara emredilmesi âdil değildir.

Önemli olan Allah’a, ahirete, Kur’ana, Hz. Peygambere (asm) iman etmeye yardımcı olan hususların tefekkür edilmesidir.

Örneğin; Astro-fizik, Quantum-fizik uzmanı bir kimsenin kendi çapında gördüğü deliller olduğu gibi, normal bir vatandaşın da kendi çapında tefekkür edip bulduğu binlerce delil vardır. Herkes, her asır, kendi bilgi gücü nispetinde Allah’ın ve diğer iman esaslarının doğruluğu için delilleri tefekkür etmekle yükümlüdür.

Bu gerçeğin detaylarını ve misallerini görmek için Risale-i Nur Külliyatı büyük bir kaynaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun