Kötülük “şer” problemi nasıl çözülebilir?

İnsanlık tarihi boyunca “şer problemi” hep var olmuş ve sorgulanmıştır. 

Kötülük nedir? Kötülüğün ölçüsü nedir? Hakiki manada kötülük var mıdır? Varsa kaynağı nedir? Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün varlığı nasıl bağdaştırılır?

1. Kötülük nedir?

“Eşya zıddı ile bilinir” kaidesinden hareketle şerri de hayır kavramıyla birlikte ele alırsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Zira naslarda da bu ikili beraber zikredilmektedir. Hayır-şer, iyi-kötü...

Hayır, sözlükte “iyilik, iyi, faydalı iş ve fayda” anlamlarına gelir. Allah’ın emrettiği, murat ettiği, hoşnut olduğu; salim aklın da onayladığı olay ve davranışlar demektir. Şer ise sözlükte “kötülük, fenalık ve kötü iş” demektir. Allah’ın hoşnut olmadığı, sevmediği, yasakladığı yapılması durumunda yapanın ceza ve kınamaya müstahak olacağı; salim aklın ve fıtratın da reddettiği olay ve davranışlar demektir.

Kötülüğün, insanın iradesi dışında meydana gelen kısmına (depremler, hastalıklar, semavî ve arzî afetler gibi) tabii veya metafizik kötülük; insanın hür iradesi ve kisbiyle oluşan kısmını da (hırsızlık, yaralama, öldürme, tecavüz ve zulüm gibi) ahlaki kötülük denilmektedir. Tabii kötülük dedikleri şeylerin çoğunun aslında insanın bulaşık elini karıştırıp her şeyi karıştırması ve aleyhine çevirdiği şeyler olduğu, hem Kuran’ın hem de bilim adamlarının tespitidir.

“O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 2/205) 

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Bakara, 2/41)

Rahman olan Rabbimiz sure-i Rahman’da âlemdeki mizana ve intizama dikkat çektikten sonra nimetlerini sıralamaktadır. Surenin başında “Sakın ha düzeni bozmayın!” şeklinde dikkatimizi çekmektedir.

2. Kötülüğün ölçüsü nedir?

Eşyayı bize güzel gösteren basiretimiz değil basarımızdır. Kafa gözü olan “basar”  konuyu estetik açıdan değerlendirirken; kalp gözü olan “basiret” konuyu dini ve ahlaki açılardan değerlendirir. Problemimiz de estetik değil etik olduğundan basiretten ve gönül gözünden mahrum kalan gözümüz bir mihenk olamaz. Ayet-i kerime de buna işaret eder:

“Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

O halde bu noktada ölçü insan değil vahiydir. İnsan fıtratı, tabiatı bu ölçüyü yakaladığı yani ilahi vahye uygun kararlar verdiği nispette “insan-ı kâmil” olur. Kâmil insanlar da kahrı-lütfu bir bilirler, Yaratandan ötürü yaratılmışı hoş görürler, saadet-i dareyne ulaşırlar.

Basar ve basiretin istimali nispetinde şerrin izafi yani göreceli değeri ortaya çıkar. Basiretin olmadığı alanlarda basar his ve duyguların esiri olabilir. O takdirde birisi için acı veren, şer olan bir şey; bir diğeri için zevk veren faydalı bir şey zannedilebilir. İntikam almak, tecavüz etmek gibi. “Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi...” (Fâtır, 35/8) ayeti de sanki buna işaret ediyor.

Bunun yanında “Peygamber gönderilmeyen kimselere azap edilmemesi” (İsra, 17/15) mealindeki ayet, ölçünün insan değil vahiy olduğunu gösterir. İnsan hikmet sahibi bir varlık olması hasebiyle bazı şeylerin hayır ya da şer olduğunu anlayabilir. Fakat bu genel geçer bir ilke değildir. Fiillerin hayır ve şer olması hükmü Allah’ındır. Akıl sınırlı bilgi kaynağıdır, hüküm kaynağı değildir.

3. Âlemde hakiki manada kötülük var mıdır? 

İnsanlık tarihinde inançsız felsefeler ve pesimist düşüncelerle kainata bakanlar, her şeyi kötü, şer ve kaos şeklinde görmüşlerdir. Bunu da inançsızlıklarına bir gerekçe olarak sunmuşlardır. Ancak imanın nuru ile bakanlar şerleri kabul etmekle birlikte hayırların yanında çok az kaldıklarını belirtmişlerdir. Yine inananlardan bir kısmı hayırların asıl, şerlerin ise arızî olduğunu; yani hayırların yapılmamasının veya az yapılmasının şerre sebebiyet verdiğini belirtmişlerdir.

Âleme insaf nazarıyla bakıldığında görülür ki,  asıl ve hâkim olan hayırlardır, şer olarak nitelediğimiz şeyler arızidir; belki hayırların kemaline katkı sağlayan unsurlardır. Bunu yemeğe katılan tuz ve baharatlara benzetebiliriz. Burada asıl olan yemeğin ana bileşenleridir. Tuz ve baharatlar çok azdır ve arızidir, hatta katılmayabilir de. Ancak onlarla yemeğin tadı kemalini bulduğu gibi; hastalık ve musibetlerle de hayat tasaffi edip kemal bulur

Gül ağacındaki dikene odaklanan, gülün güzelliğini inkâr eder, ağacı dikenden ibaret zanneder; güle odaklanana ise diken sevimli gelir. İmam Busayri’nin dediği gibi “Göz hastalıktan dolayı bazen güneşin ışığını inkâr edip görmez ve ağız da hastalıktan dolayı suyun tadını inkâr edip anlamaz.”

Demek ki kâinata rengini veren insanın bakış açısıdır. Üzüntülü, ağlayan bir insan her şeyi ağlar gördüğü gibi; mutlu bir insan da her şeyi bayram havasında görür.  Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”

Ateist, deist ve pesimistlerin şer olarak gördüğü şeyler olabilir. Örneğin, Hz. Âdem’in cennetten çıkarılması, şeytanın yaratılıp insanlara musallat edilmesi, Allah’ın Peygamberler gönderip insanları imtihana tabi tutması, hastalıklar, bela ve musibetler, insanların birbirlerine yaptığı zulümler, ölüm ve sonrasında diriltilip hesaba çekilmek, ebedi cehennem...

Bu sorulara İslam âlimleri gereken cevabı vermişler. Bunların içinde naslara dayanarak en makul ve mantıki cevaplar veren Bediüzzaman Hazretleri, ahlaki şerlerin bir realite olduğunu Yirmi Dördüncü Söz'de şöyle ifade ediyor:      

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir.”

Bu tespitten sonra konu ile ilgili soru ve izahları özetlemeyi yeterli görüyoruz.

Hazret-i Âdem’in (as) Cennet'ten ihracı bir görevlendirmedir. Öyle bir görev ki insanların bütün istidat ve kabiliyetlerinin inkişafını, maddi manevi terakkiyatlarını netice veren bir görevdir. Bu sayede insan, bütün Esma-i İlahiyeye ayine olmuştur. Bu görev eşref-i mahlûkat ve arza halife olma görevidir. Hiç bir varlığa verilmeyen bu kabiliyetlerle insan Allah’a muhatap olmuştur.

Eğer Hz. Âdem cennette kalsaydı, melekler gibi makamı sabit olur, kabiliyetleri inkişaf etmezdi. Hâlbuki Allah’ın böyle olan hadsiz melaike ve ruhaniyatı vardır, insanın yaratılmasına gerek yoktur. Aslında bu mühim netice için yasak ağaçtan yemek bir bahane olmuştur. Hem cennet, üreme yeri olmadığından bir Âdem ve Havva olarak kalacaklardı. Şimdi milyarları aşan çocukları ile asli vatanına dönmesi elbette ki şer değil hayırdır.

“Demek, Hazret-i Âdem’in Cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmettir.”

Bediüzzaman Hazretleri “Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenâb-ı Hak şeytanı ve şerleri halk etmiş; hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabîhin halkı kabîhtir.” sorusuna şu mealde cevap veriyor:

Şerrin yaratılması şer değil belki şerri işlemek şerdir. Çünkü yaratmak ve var etmek, bütün sonuçlara bakar, kulların işleri ise hususi yani kast edilen sonuca bakar. O kişnin yaptığı şeyi kendine şer yapması, o yaratılan şeyin bütün sonuçlarını ve hayırlarını şer yapmaz. Çünkü Allah hayırları isteyerek yaratır ve kulun istemesinden de memnun olur. Şerleri de kul istediği için razı olmayarak yaratır.

“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur.” (Zümer, 39/7)

“Kul istese de Allah şerri yaratmasa olmaz mı?” sorusu imtihan sırrına aykırıdır. Bir imtihan düşünün ki, kalem doğruları yazarken yazıyor, yanlışlara sıra geldiğinde yazmıyor. Buna imtihan denir mi?

“Mesela, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse ‘Yağmurun icadı rahmet değildir.’ diyemez, ‘Yağmurun halkı şerdir.’ diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faydalar var, bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse ‘Ateşin halkı şerdir.’ diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.”

“Elhasıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için hayr-ı kesîri intac eden bir şer terk edilse o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Mesela, cihada asker sevk etmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem mesela, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; hâlbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesîr olur.” (Mektubat, On İkinci Mektub)

Demek ki kâinatta zararlıların, şeytanların ve belaların yaratılması sonuç itibariyle ya tamamen hayırdır veya hayırları şerlerinden çok olduğu ve hayırlı neticeler verdiği için hayırlıdır. Mesela meleklere ve hayvanlara şeytanlar musallat olmadığı için makamları sabittir.

Hâlbuki insanlar müsabaka ve terakki için yaratılmışlardır. -Çekirdekten koca bir çınar ağacına ne kadar dereceler ve mertebeler varsa-  insanlarda da o kadar mertebeler vardır. Ebu Bekir-i Sıddık ile Ebu Cehil arasındaki mesafe gibi. Şerler ve şeytanlar olmasaydı bu mesafe de olmazdı. Toprağın içindeki altınla diğer madenler aynı seviyededirler. O madenleri şeytan gibi bir potada, Peygamber gibi usta eller bir işleme tabi tutunca, belki çoğunluğu teşkil eden kıymetsiz metaller, taş ve toprak ayrılır, fakat altın da saflaşır kıymet kazanır. Maden işletmecisi bir ton madenden ancak on gram altın aldım, bu işletme zarar etti demez ve denilmez. Yüz hurma çekirdeği ekilse, sekseni çürüse yirmisi ağaç olsa bu işlem zararlı oldu denilir mi?

İşte şeytanların yaratılması ve peygamberlerin gönderilmesi de bunun gibidir.  

Bediüzzaman Hazretleri Secde Suresi 7. ayeti konu ettiği On Sekizinci Söz eserinde, âlemde Allah’a bakan cihetiyle hakiki manada şerrin olmadığını, şer olarak değerlendirilen şeylerin hakikatte güzel olduğunu şöyle izah eder:

“Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey her hâdise ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.” 

Ve bahar mevsimindeki kar, yağmur ve çamurun arkasındaki yazın güzel çiçeklerine işaret eder. Fırtına, zelzele ve hastalıkların arkasında da cennet ve saadeti ebediye çiçekleri olduğunu ihtar eder. Fakat insanların hem zahirperest hem de peşin bir dirhem lezzeti ilerideki batmanlarla daimi lezzete tercih etmeleri sebebiyle görememelerine, şer telakki etmelerine dikkat çeker.   

Yine Bediüzzaman kendisi sürgünde, kimsesiz, akraba ve dostlarından tecrit edildiği halde, kendisi için değil, acı çeken ümmet için, insanlık için, dünya ve ahretteki elemleri için ağlamış. Sonra imanın nuruyla baktığında rahmet-i ilahiyenin izini ve tecellisini görüp hissederek zikrettiği elemin bin katı da olsa, imanın kâfi geleceğini belirtmiş; bunlara ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın, ya da imana gelerek bu ızdıraptan kurtulsunlar demiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bu can sıkıcı ve üzüntü veren olayları çokça zikretmesinin sebebini ise, “Kur’an-ı Hakîm’in kudsî tiryakı ne derece hârikulâde bir ilaç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.” şeklinde açıklamıştır.

En büyük şer kabul edilen ölümün gerçek mahiyetini mukayeseli olarak Lem’alar isimli eserinde şöyle ifade ediyor:

“Herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’an ile gördüm ki ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de fakat mü’min için asıl siması nuranidir, güzeldir gördüm.

Ölüm: Ehl-i iman için hayat vazifesinden bir terhistir, tebdili mekândır,  sevdiklerin toplandığı yere bir sevkiyattır. Dünya zindanından cennet bahçelerine bir davettir. Buradaki amellerimizin karşılığının belki daha fazlasının verildiği bir merasimdir, müminlerin bayramıdır.

Ölüme böyle bakanlar ölümü Mevlana misali düğün gecesi olarak görmüşlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli eserinde “Ve yumît” kelimesinin insanlara şöyle seslendiğini ifade eder:

“Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.

Yine Mektubat’ta; “Ölüm de hayat gibi bir mahluktur ve bir nimettir” der, izahını yapar. Ölümün nimet olma yönünü ise şöyle izah eder:   

“Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.”

“Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.”

“İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir.”

“Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.”

“Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.”

“Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.”

“Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat’î ispat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azap içinde azaptır.”  

Yine büyük şerlerden sayılan hastalıklar hususunda Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar isimli eserinin İkinci Lem’asında sabır kahramanı Hz. Eyüp (as)’ı ve bu vesileyle hastalıkları konu edinir ve şöyle der:

“Evet, ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle musibetzede zaafını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîm’ine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.”

Aynı eserin 25. Lem’ası olan Hastalar Risalesi “Hastalara bir merhem, bir teselli, manevî bir reçete, bir iyadetü’l-mariz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.” Hastalıkların ömür sermayesinin kıymetini bildiren, çabuk ve faydasız geçmesini engelleyen bir nasihatçi olduğunu vurgular; devamında da hastalığın hikmetini ve insan hayatına kazandırdığı mühim neticeleri sıralar.

Ayrıca Bediüzzaman, Hastalar Risalesi’nde hadise dayanarak hastalıkları ve musibetleri “keffaretü’z-zünub” yani günahlara kefaret olarak değerlendirir:

“Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffaretü’z-zünub olduğu hadîs-i sahih ile sabittir. Hem hadîste vardır ki: ‘Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer, imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.’” dedikten sonra asıl hastalıkların dini ve manevi olduğunu, ebedi hayatımızı tehdit ettiğini ifade eder.

“Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: ‘Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.’

4. Kötülüğün kaynağı nedir?

Mecusilik ve Maniheizm’de biri hayır diğeri şer tanrısı olarak ikili bir anlayışa düşmüşler. Şerrin yaratılmasını şer telakki eden Mutezile, Allah’ı tenzih etme gayretine düşmüş, şerri insana izafe edip “İnsan kendi fiilinin halıkıdır” diyerek başka bir vartaya yuvarlanmışlar.

Bir önceki sualin cevabında şerrin yaratılmasının şer olmadığının izahı yapılmıştı, tekrar bakılabilir. Ancak burada Bediüzzaman Hazretlerinin 13. Lem’a isimli eserinde yer alan farklı bir izahına yer verelim:

Ehli hakikat varlık mertebelerini hastalıklı, sıkıntılı da olsa sırf hayır kabul etmişlerdir. Yokluğu yani varlığın, iyiliklerin ve hayırların olmamasını ise sırf şer kabul etmişlerdir.

Bir şeyin var olması hakiki bir sebebe dayanırken; olmaması ya da varken yok olması hakiki bir sebebe ihtiyaç duymaz. Mesela namaz kılmak, kulun bir kast ve çaba göstermesiyle meydana gelirken; kılmamaya, kulun yerinde oturması, hiç bir şey yapmaması sebep olabilir.

Bir insanın hayatı, bütün organları tam ve yerinde olmasını gerektirirken; ölümü, bir uzvunu kesmesiyle meydana gelebilir. Ya da bir bahçenin varlığı yüz adamın çalışmasına bağlı iken yokluğu -mesela su kanalını kontrol eden- bir adamın işini aksatmasıyla olabilir. 

Bu sebepten Kur’an’da “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” (Nisâ, 4/79) buyruluyor. Efendimiz de “Allah’ım hayrın tamamı senin elindedir, şer sana isnad edilemez.” (Müslim, Müsâfirîn, 201; Nesâî, İftitâh, 17) ifadesiyle bütün iyiliklerin Allah’tan olduğunu, insanın iman, talep, niyet, şuur ve az bir amelle bunlara sahip olabileceğini; şerlerin de nefisten olduğunu, yine az bir amel ya da kötü bir niyetle tahakkuk edeceğini haber veriyor.

İşte bundan dolayı şeytanlar ve şeytan gibi insanlar çok şerlere ve yıkımlara sebep oldukları halde, hayırlı işlerin meydana gelmesinde ciddi bir rolleri yoktur. Bu sebeple Kur’an, onların şerrinden korunmak için takva zırhını giyinip, istiaze ve istiğfar silahını kuşanıp, sünneti seniyye siperine girmeyi telkin ediyor.

5. Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün varlığı nasıl bağdaştırılır?

Bu meseleyi Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar isimli eserinde soru-cevap şeklinde açıklıyoır:

“Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemil-i Ale’l-ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bi’l-Hakk’ın rahmet ve cemali, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor?”

a) Şeytanın yaratılmasının cüzî şerler ile beraber birçok külli hayırlara sebep olduğunu delilleriyle yukarıda zikrettik.

b) Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.

Biz kendimize ait varlıklarda dilediğimizi yaparız, başkalarının karışmasına da şiddetli tepki gösteririz. Öte yandan, mülk sahibi olan Allah’ın tasarrufuna itiraz eder tenkide cüret ederiz.

Bediüzzaman Hazretleri Kader Risalesinde musibet ve hastalıklarda insanların şikâyet etmeye haklarının olmadığını şöyle açıklıyor:

“Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını sanatına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza…”

“Mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba sanatkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp gayet sanatkârane yaptığı murassa bir libası sana giydiriyor, hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor; seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin.”

“Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa gayet sanatkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, müptela eder, aç eder, tok eder, susuz eder; bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: ‘Beni ne için bu mesaibe müptela ediyorsun?’ Temsilde işaret edildiği gibi yüz hikmet seni susturacak.”

Aslında Allah, bu modellik ücretini fazlasıyla vermiş, vazifemizi iyi yaptığımız takdirde daha büyüğünü vereceğini de Kur’an’da bildirmiştir.

“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen, mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin. Her türlü iyilik senin elindedir. Şüphe yok ki; Sen, her şeye kâdirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız bir surette rızık verirsin.” (Al-i İmran, 3/26-27)

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.”

c) “Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir.”

Hastalıklar dini olmamak ve sabretmek şartıyla bu imtihanın kazanmasına vesile olur. Hastalıklar ebedi saadeti kazanmaya vesiledir, şikâyet etmek o hazineyi kaybettirebilir. Ağır geldiğinde Allah’a sığınmalı ve afiyet istenmelidir.

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltmakla (fakirlikle) deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)

Bir diğer ayette ise:

“Her nefis, ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da, şerle de deneriz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35) buyrulmaktadır.

Mülk Suresi’nin başında Allah (cc), doğumumuzdan ölümümüze imtihan için yaratıldığımızı, verilen her şeyin de imtihan vesilesi kılındığını beyan ediyor. Bu imtihandan kaçmak gibi bir lüksümüz yoktur. Üstelik bu imtihan bizim düzenlediğimiz imtihanlara da benzemiyor. Semavi kitapların, peygamberlerin ve mürşitlerin bunca ikazlarına rağmen, yanlışta ısrar edenin merhamete liyakatini kaybettiğini her insaf sahibi tasdik eder. Yani bu imtihanı kazanmamız sırf Allah’ın lütfudur; kaybedip sınıfta kalıp cehenneme gitmemiz ise Allah’ın adaletinin bir tecellisidir, asla zulüm değildir. Çünkü “zarara rızasıyla girene merhamet edilmez” umumun kabul ettiği bir düsturdur.   

d) Bediüzzaman, hastalıkların ve musibetlerin varlığını “İlâhî ikaz ve ihtar-ı Rahmanî” olarak değerlendirir, bu meseleyi çoban ve sürü misaliyle açıklar:

“Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.’ diye kendisi döner, sürü de döner.”

“Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ (‘Biz Allahtan geldik Allah’a döneceğiz.’ Bakara, 2/156) söyle ve Merci-i Hakiki’ye dön, imana gel, mükedder olma. O, seni senden daha ziyade düşünür.”

Her kim kendi hayatını tetkik etse görecektir ki, Rabbimizi en çok hatırladığımız, kulluğumuzu ve dualarımızı en içten sunduğumuz zamanlar sıkıntılı zamanlarımızdır. Bolluk ve rahat vakitleri ise kulluktan uzak, gaflet ve rehavet anlarımızdır. Hâlbuki biz bu âleme rahatça yaşamak ve keyif sürmek için gönderilmemişiz. Gençlerin ihtiyar olması, gelenlerin gitmesi ve gidenlerin geri gelmemesi; her lezzetin üstündeki zeval ve firak elemi buna delildir.

O halde mühim vazifelerle bu imtihan yurduna gönderilen insan, ebedi hayatı kazanmak için çok çalışmalı, Tevbe Suresinde beyan edildiği gibi nefis ve malını Allah’a satıp karlı bir kazançla huzuruna dönmenin yollarını aramalıdır. Hayatımızdaki sıkıntılar da sanki bunun işaret taşları ve muallimi hükmündedir.

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyame, 75/36)  

İnsanların eli ile gelen zulümlere ve ahlaki kötülüklere Allah’ın müdahale etmemesi ise her dem vaki olmamıştır. “Küfür devam eder, fakat zulüm devam etmez” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 2/107) hadisinin de işaretiyle zulüm ve kötülük er-geç karşılığını bulur. Önceki milletlerin başlarına gelen felaketler, daha sonrakilerin uğradığı toplu belalar, savaşlar, afetler doğru okunduğunda, Allah’ın ihmal etmediğini gösterir. İmtihan devam ederken yanlış yapanları uyarmak, hele tokat atmak imtihan sırrına muhaliftir. Dünyanın imtihan salonu olması cihetiyle mühlet verdiğini, kesinlikle ihmal etmediğini gösterir.

“O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/178) 

“(Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 14/42)

“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.  Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzal, 99/7-8)

“Her birini günahı sebebiyle yakaladık; kimine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Onlara, Allah zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Ankebut, 29/40) 

Aslında mülhidler, mazlumlara merhametinden değil de ifsat ve ilhadlarını perdelemek için diyorlar ki; “Haydi büyükler imtihan ediliyor diyelim ama şu masum çocukların, zaiflerin ve hayvanların maruz kaldıkları zulümlere ne diyelim, hangi imtihandan bahsediyorsunuz?”

Bunlar ahirete inanmadıkları için orada verilecek mükâfat karşısında bu sıkıntılarının çok hafif düştüğünü hesap edemezler. Ancak o mazlumların inlemelerine kulak tıkayanların imtihanı olduğunu da herhalde düşünemiyorlar. Suriye, Filistin, Irak, Arakan... insanların, özellikle de Müslümanların büyük bir imtihanıdır.

İstiklal Şairimizin ifadesiyle:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Bu ifadeler sanki ümmetin lügatinden silinmiş gibi görünüyor. Bir hayvanın sıradan ölümünü manşet yapanlar, Müslümanların felaketi karşısında istiflerini bile bozmuyorlar. Hatta bazen zevk alıyorlar.

Demek ki Allah ve ahirete imandan uzak bir nazarla bakıldığında olaylar yanlış yorumlanabiliyor. Zalimlere verilecek cezanın, mazlumlara da verilecek mükâfatın büyüklüğü mazlumun acısını dindirdiği gibi, adalet sahiplerinin yüreğine de su serper. Bu olaylar gösteriyor ki, “Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.” “Zalimler için yaşasın cehennem!”

İnkârcılar, kâinattaki umumi rahmeti, düzeni yardımlaşma ve dayanışmayı görmeyerek birkaç canavarın hayvanları parçalamasını veya canavarlaşmış bazı insanların zulümlerini adeta bayraklaştırarak demagoji yapıyorlar. Bu umumi rahmete karşı kendi zulümlerini örtbas ediyorlar. İlahi adaletin o kadar çok tecelliyatı var ki, ecdadımız “Zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur” hakikatini bizzat müşahede ederek tarihe nakşetmişler.

6. Az bir ömürde işlenen hatalara karşı ebedi cehennem nasıl adalet olur?

Bediüzzaman Hazretleri bir kıyas yaparak bu müşkül meselenin de izahını yapıyor. İnsanların adaletinde bir dakikada işlenen bir cinayete yirmi beş sene ya da müebbet hapis nasıl adalet oluyorsa, -hele bize karşı işlenen suçlarda bunu da yeterli bulmuyoruz- bütün ömrünü inkârla geçiren birisi; hem Allah’ı ve Allah’ın sonsuz isimlerini inkâr ve tezyif; hem Allah’ın yarattığı bütün mahlûkatın hukuklarını ve şahadetlerini inkâr ettiğinden ebedi cehennem yani müebbet hapis hem adalettir hem de rahmettir.

Allah hiçbir canlıya vermediği akıl, irade, kudret gibi duygularla insanı teçhiz etse; onu kendisine muhatap, eşref-i mahlûkat ve arza halife yapsa; semavi kitaplar gönderip, peygamberlerle elinden tutsa; bütün bunlara rağmen o insan O’nu tanımasa, emirlerine asi olsa, hayvanları bile tiksindirecek davranışlar sergilese, ona merhamet etmek merhametsizlik olmaz mı? Cezalandırmamak adaletsizlik olmaz mı? Bundan dolayı cennet sırf rahmettir, cehennem ise adaletin tecellisidir.

“...  Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Nahl, 16/33, Al-i İmran, 3/117)

Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun