Azerbaycan'dan on iki soru: Sünni imama uymak, Şii imama uymak, Şiilere kafir demek, Şiilere Rafızi demek, alimlerin içtihadında hata etmesi, mezhep taraftarlarına karşı düşmanca tavır koymak, Sünnilerle Şiilerin bir araya gelmesine engel,..

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. Sünni biri, namazda Şii imamına uya(iktida ede)bilir mi, bu caiz mi? Buna cevaz veren (caizdir söyleyen) alimlerin isimlerini söyleyebilir misiniz?

Sünnî âlimlere göre, Kendi mezhebinden olmayan, farklı bir mezhebe bağlı olan bir imama uyan kimsenin durumu hakkında  farklı iki görüş beyan etmişler.

Hanefî ve Şafii âlimlerine  göre; namazda cemaatin itikadı esastır. Yani; cemaate uyan kimsenin kendi itikadına göre, arkasında namaz kıldığı imamın namazının sahih olması gerekir. Bu görüş sahiplerine göre;  elini kadına değdirmiş bir imamın arkasında, bir Şafinin namazı sahih olmaz. Veya bedeninden kan gelmiş  bir Şafii’nin arkasında bir Hanefi’nin namazı sahih olmaz.(el-Fıkhu’l-İslamî, II/180-181, 207; İbn Abidîn,I/563).

Malikî ve Hanbelî alimlerinin görüşüne göre ise, İmamın itikadı esastır: Buna göre, imamlık yapana kişinin kendi mezhebinde namazına zarar verecek bir şey yoksa, cemaatin kendi mezheplerine göre yanlış da olsa namazları sahihtir. Bu görüşe göre; elini kadına değdirmiş bir imamın arkasında, bir Şafinin namazı sahihtir. Veya bedeninden kan gelen bir Şafii’nin arkasında bir Hanefi’nin namazı sahihtir. (el-Fıkhu’l-İslamî, II/180-181).

Kanaatimizce, -ve özellikle da İslam vahdeti namına- bu hususta Malikî ve Hanbelî alimlerinin görüşü tercih edilmelidir. Çünkü, imamın kendi itikadına göre -söz gelimi- abdesti varsa, artık o abdestlidir.
Nitekim, Hanefi alimlerinden İbn Abidîn’in tercih ettiği görüşe göre, namazın farzlarına riayet edildiği takdirde, söz gelimi; Hanefi’nin Şafii’ye, Şafii’nin Hanefi’ye tabi olmasında bir sakınca yoktur. Nitekim, Sahabî ve tabiinden bir çok kimse müçtehit olup farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, aynı imamın arkasında namaz kılıyorlardı. (İbn Abidîn, I/564).

Bu mantıkla hareket ettiğimizde, Sünnî olan bir kimsenin, mümin bir kardeşi olan Şiî/Caferî İmamın arkasında namaz kılmasında bir sakıncanın olmadığını söyleyebiliriz. Ancak kendi mezhebine göre imamın abdestini ya da namazını bozacak bir şeyi görmüşse, namazını kaza etmesi iyi olur.

2. Şiilerin cemaat namazında onlarla birlikte namaz kılmak caiz mi?

Yukarıda belirtilen kurallar Şiiler için de geçerlidir. Yani; onlar da Sünni bir imamın arkasında namazlarını kılabilirler.

3. Şiilerin tekfir edilmesi (onlara kafir denimesi) caiz mi?

Bilindiği üzere, Şiilerin değişik grupları vardır. Onlara gulat-ı Şia denilir. O gibi gruplar bizim konumuzun dışındadır. Diğerleri, mümindir ve asla tekfir edilemezler.

Hakikat şudur ki; mümin veya kâfir olmak, mezheplere göre değil, Kur’an ve Sünnette belirtilen prensiplere göredir. İster Sünni olsun, ister Şii olsun, Allah’a, peygamberlere, özellikle Hz. Muhammed (a.s.m)'in peygamberliğine, Semavî kitaplara, özellikle Kur’an’a, ahiret hayatına, meleklere, kadere iman eden mümindir, etmeyen kâfirdir.

Tarihteki kargaşalarda aklın yerine duyguların hâkim olduğu bir ortamda, mezhepler arasında meydana gelen taassupları bırakmanın zamanı gelmiş ve geçmiştir.

Ehl-i sünnet ve cemaat perdesi altında vahhabilik ve haricilik fikriyle hareket edenlerin, ayrıca bir kısım siyaset meftunları ile bir kısım mülhitlerin Hz. Ali (ra) hakkındaki yanlış kanaatlerini bütün Sünnilere mal etmek büyük bir haksızlıktır. Çünkü bu yanlışlıklara bizzat Sünniler karşı çıkmaktadır. Onlara göre, Hz. Ali (ra)’nin Ehl-i beytin reisi olması haysiyetiyle, Hz. Peygamber (a.s.m)’in manevî şahsiyetinin varisi olarak temsil ettiği konumu itibariyle hiç kimse ile kıyaslanmayacak kadar büyüktür. (Geniş bilgi için bk. Nursi, Lemalar, Dördüncü Lema)

Yine, gulat-ı Şia'nın Hz. Ali (ra)’ye bir nevi üluhiyet isnat etmelerini vs. yanlışlıklarını veya Kur’an’ın –haşa- eksik olduğunu söyleyenlerin yanlışlıklarını bahane ederek bütün Şiaları töhmet altında bırakmak da aynı şekilde büyük bir haksızlıktır. Çünkü, bu yanlışlara bizzat Şia alimleri de karşı çıkmaktadır.

Hülasa; bu manasız, hakikatsiz ve zararlı münakaşaları derhal ortadan kaldırmak ve teferruatla ilgili ihtilaflı meseleleri seslendirmemek gerekir. Hz. Ali (ra)’nin bağlı olduğu dine, Kur’an’a, Peygambere (asm), hatta Allah’a karşı hücumların yapıldığı bir çağda, bu değerleri paylaşan Sünnilerle Şiilerin bunları bırakıp birbiriyle uğraşmaları, Hz. Ali (ra)’nin de hayatı boyunca savunduğu bu değerlere karşı ciddi bir saygısızlıktır.

Üstelik, bu ihtilaflardan istifade eden zındıklar, bu iki Müslüman taifeyi birbirlerinin aleyhinde alet olarak kullanacak, birini diğerinin ezmekte istimal edecek ve onu mağlup ettikten sonra aleti de kıracaktır. Bunlara fırsat vermemek gerekir. (bk. a.g.e.).

4. Şiilere Rafızi demek caiz mi?

Rafiziler, bizzat Hz. İmam Cafer-i Sadık tarafından reddedilen insanlardır. Dolayısıyla bunların Şiayla bir alakaları yoktur. Bunlar, Hz. Ali (ra)’yi sevme perdesi altında İslam dinini hayattan kaldıran ve bizzat Şii  alimleri tarafından kabul edilmeyen sapık bir gruptur.

Hz. Ali (ra)’yi, Ehl-i beyti gerçekte sevenler, Hz. Peygamber (asm)’in getirdiği emirlere ciddi bağlı olanlardır. Oysa Rafiziler tamamen dinin dışına çıkmışlardır.

İmam Şafii ne güzel söylemiş: “Eğer Ehl-i beyti sevmek Rafızilik ise, bütün insanlar ve cinler şahit olsun ki, ben de rafiziyim.”

5. “Alim doğru içtihat yaparsa iki sevap, yanlış içtihat yaparsa bir sevabı vardır.” Bu hadis sahih mi, sahihse, o zaman bu hadisin mezhepler arası vahdetin sağlanmasındaki rolü nelerdir?

“Bir hâkim, verdiği hükümle ilgili yaptığı içtihadında isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır.”

mealindeki hadis, bir çok sahih hadis kaynağında yer almış ve sahih olarak kabul edilmiştir. (Misal olarak bk. Buharî, İtisam 21; Müslim, Akdıye 6; Nesaî, Adabu’l-Kudat 3; Tirmizî, Ahkam 2; Ebu Davud, Akdıye 2;  İbn Mace, Ahkam 3).

İmam Nevevî’nin ifade ettiği gibi, bütün mesele, içtihat yapmaya ehil olan kimselerin içtihatlarına kulak vermektir. İşin ehli olanlar arasında var olan farklılıklar,  münakaşa etme, birinin ötekini dışlama nedeni olarak değil, İslam’da önemli bir yere sahip olan insanın özgür iradesinin ve kollektif şuurun bir yansıması -deyim yerindeyse- yorumda çoğulculuk olarak görmek gerekir.

6.Vahdet etmek istemeyen bir Müslümanın (vahdet etmeyerek başka mezhep taraftarlarına karşı düşmanca tavır koymanın) hükmü nedir?

Bu konuda insaf düsturu şudur: Her hak mezhep ve meşrep sahibi, kendi mezhep ve meşrebi için “Benim mezhebim veya meşrebim, daha haktır, daha güzeldir.” deme hakkına sahiptir. Fakat hiç kimsenin: “Hak yalnız benim mezhebim veya meşrebimdir.” demeye hakkı yoktur.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Kur’an’ın tesis ettiği  iman kardeşliğini zedeleyen tavır ve tutumlar sergilemeye çalışanlar -özellikle bu asırda- haklı da olsalar, haksızdırlar. "Yaşasın İslam kardeşliği, ölsün taassup, yok olsun ayrılıklar!"

7. Sizin fikrinizce bazen Sunnilerle Şiilerin bir araya gelmesine engel nelerdir?

Bu konuda bir çok sebep sayılabilir. Bizim önemli gördüklerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Tarih içerisinde cereyan eden –siyasi anlamda- bazı menfi olayların zihinlerde yer etmeye devam etmesi.

b. Siyasilerin ön gördüğü politikaların din kardeşliğini göz önünde bulundurmaması ve pragmatist bir çizgi takip etmesinin sonucu olarak farklı takımlarda yer almaları. Bu husus, tüm Müslüman ülkeler için geçerlidir.

c. Diyalog eksikliği.

d. Eski kaynaklarda mezhep taassubunun bir ürünü olarak ortaya konan aşırı fikirlerin zihinlerde meydana getirdiği olumsuzluklar.

e. Günümüzde de aynı taassubu sürdürmek isteyen insanların varlığı. Ve karşı tarafı rencide eden sözler sarf etmekten kaçınma ferasetini göstermemeleri gibi...

f. Bir kısım Sünnilerin Şia'yı Rafızi gibi, bir kısım Şiilerin de Sünnileri Harici ve Yezidi gibi görme basiretsizliğinde bulunmaları..

8. Sunni ile Şii aile kurabilir mi? (Yani biribirilerine kız verip, oğlan alabilirler mi?)

Tabii ki, kurulabilir. Bildiğimiz kadarıyla  her iki taraftan da bu konuda bazı çekinceler söz konusudur. Fakat bunlar, dinî kaygılardan çok geleneklerden kaynaklanmaktadır. Ehl-i Kitap kadınlarla evlenmeyi helal gören İslam dininin, sırf farklı mezheplerden dolayı Müslüman gruplara bir sınır koyması düşünülemez.

9. Vahdetin yaranmasında alimlerin vazifesi nelerdir?

Vahdetin yaranmasında alimlerin görevi, önce her tarafın kendi çevrelerindeki insanlara, kardeşliğin temel esası olan iman bağlarını nazara vermeleri gerekir. İhtilaflı konularının abartılmamasının gereğine dikkat çekmeli, mümkün oldukça teferruatla ilgili farklılıklarından çok, her iki tarafın ortak paydası olan müştereklerimizi seslendirmelidirler. Ayrıca, iman kardeşliğinin pekiştirilmesine çalışmanın özellikle bu asırda zorunlu bir vecibe olduğuna kendileri inanmalıdır. Bu inancın bir sonucu olarak, yapacakları diyaloglarda, yazacakları eserlerinde -yapmacık yaklaşımlardan uzak olarak- samimi bir şekilde bu kardeşliğin zaruretine dikkat çekmelidirler.

Her iki tarafta duygusal hareketlerden kaçınmalı, tarihte olmuş olayları -İslam dininin ve İslam aleminin zararına olarak- bu günkü insanlara karşı düşmanlık vesilesi yapmanın büyük vebal getireceğine inanmalı ve inandırmaya çalışmalıdırlar. Alimlerimiz taassuptan kurtulmalı, İslam dininin en önemli bir tavsiyesi olan hoşgörü ve toleransı kendi din kardeşlerinden esirgememelidir. Halkın geleneksel kör taassubuna yönelmemeli, bilakis, geniş ilmî ufuklarıyla halkı sırat-ı mustakime / doğru yola/orta yola yönlendirmelidirler.

10. Mezhepten İslama açılmak için ne yapmak gerekir?

Mezheplerin kalkması mümkün görünmemektedir. Özellikle halk kesiminin zaten ilmî bir araştırma mahsulü olan mezhepleri yoktur. Onların mezhebi, müftünün fetvasıdır.  Fakat, toplumları yönlendirecek durumda olanların mezhepten değil de, mezhep taassubundan kurtulup İslam’ın geniş dairesinde yelken açabilmek için, Şii ve Sünnî kaynakları iyi okumalı, ön yargılardan uzak durmalı, takım tutar gibi değil, Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya çıkmalı, hakkın hatırını âli tutmalı, Kur’an’dan açıkça bilinebilen hususları bu geniş perspektifte yorumlamalı, teferruat kısmı için müçtehitlerin sözlerini kıyaslamalı, ayet ve hadise da uygun olanları almakta bir sakınca görmemelidir. Sık, sık seminerler, konferanslar düzenleyerek, diyalog yollarını açık tutmalıdırlar. Karşılıklı fikir alışverişinden hakikatin ortaya çıkacağını göz ardı etmemelidirler.

11. Mezheb taassubu caiz mi?

Yukarıdan beri anlattığımız hususların nirengi noktası, mezhep taassubunun bir istibdat çeşidi olduğudur.

12. Vahdetçi gençlere tavsiyeniz nelerdir?

İslam ittihadının önemi iyi kavranmalı, her taraftan Kur’an ve iman esaslarına hücum edildiği bir devirde, tevhit inancının asıl maksat olmasının gereğine inanılmalı, aynı kıbleye yönelerek namaz kılanların kalplerinin de aynı noktada çarpması, imanın bir yansıması olduğu bilinmelidir. Çünkü, kıblenin vahdeti, kalplerin vahdetini iktiza eder. Tevhit akidesi, fikirlerin tevhidini gerektirir.

"Evet biz tevhit inancının gençleri olarak muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. En büyük düşmanımız; cehalet, yoksulluk ve ihtilaftır. Bu üç düşmanımıza karşı, ilim, teknoloji ve ittifak silahlarıyla mücadele edeceğiz."

Not: Bu sorular ve bunlara benzer diğer sorular için sitemizde verilmiş başka cevaplar da vardır. Arama motorundan yararlanarak ulaşabilirsiniz.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.