Fıkıh konusunda en çok merak edilenler

1 Midye, kalamar yemek haram mıdır?

Midye yemek Hanefi mezhebine göre caiz değildir. Zaruri bir hal yoksa yememek evladır. Mezhepleri ihtiyaç olmadan taklit etmek doğru değildir.

“Taze et yemeniz için denizi sizin hizmetinize veren Allah’tır.”1

mealindeki âyet-i kerime ile,

“Denizde avlanmak ve onları yemek size helâl kılındı ki; hem size hem de yolcu olanlarınıza faydalı olsun.”2

mealindeki âyet, denizlerin birer ilâhî nimet deposu olduğunu ve onlardan insanların faydalanabileceğini ifade etmektedir.

Âyet-i kerimelerde, Cenab-ı Hak belirli bir kısmını haramlaştırmadan ve başka hayvanlar gibi boğazlanma şartını koşmadan, bütün deniz hayvanlarının helâl olduğunu bildirmekte, kullarına kolaylığı ve genişliği temin etmektedir. Hattâ mümkün mertebe hayvana eziyet vermekten kaçınılması kaydıyla, onları yakalamak için insana her şeyi kullanabilme müsaadesini vermektedir.

Bilindiği gibi, yaşadıkları yerler bakımından hayvanlar kara ve deniz hayvanları olmak üzere ikiye ayrılır. Karada yaşayan hayvanların hangilerinin yenip yenmeyeceği fıkıh kitaplarında belirtilmiş, ayrılmıştır. Denizde yaşayan hayvanların hangilerinin yenilmesinin helâl, hangilerinin haram olduğu hususunda ise mezhepler arasında farklı görüşler mevcuttur.

Yukarıda meallerini verdiğimiz âyet-i kerimeden hareket eden Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi âlemlerine göre, deniz hayvanlarının, yani suyun içinden başka bir yerde yaşayamayan hayvanların hepsi, nerede bulunursa bulunsun, ister balık şeklinde olsun, isterse başka cins ve şekide bulunsun, helâldir, yenebilir. Yine aynı mezheplere göre, bu hayvanların isimlerinin farklı olması, diri veya ölü olması; yakalayanların Müslüman veya gayri müslim olması hükmü değiştirmez.

Mâlikî mezhebi hiçbir deniz hayvanını istisna kılmazken, Hanbelî mezhebi yılan balığını habis saydığı için; Şâfiî mezhebi de kurbağa, yengeç ve timsah gibi hem denizde, hem de karada yaşayabilen hayvanların etinin yenilmesini haram olarak vasıflandırmaktadır.

Hanefî mezhebine göre ise, balık sûretinde olmayan deniz hayvanlarının etlerini yemek haramdır. Buna göre, daima suda yaşayan, suda barınan hayvanlardan her çeşit balık eti yenebilir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu kabildendir. Fakat, diğer su hayvanları caiz değildir. Midye, istiridye, istakoz ve yengeç gibi hayvanların yenilmesi helâl olarak kabul edilmemektedir, haram sayılmaktadır.3

Bu esaslara göre, midye, istiridye gibi deniz hayvanları Şâfiî, Mâlikî ve Hanbeli mezheplerine göre yenebilirken, Hanefî mezhebine göre yenilmemektedir. Hanefî mezhebinin haram saymasının sebebi, bu çeşit hayvanları gerek görünüş, gerekse yenen kısımları itibariyle hoş olmaması, çirkin ve pis sayılmasıdır.

Dipnotlar:

1. Nahl Sûresi, 14.
2. Mâide Sûresi, 96.
3. el-Mezâhibu’l-Erbaa, II/5.


(bk. Mehmed PAKSU, Helal – Haram)

2 Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir?

Kadın-erkek birlikteliği olayının birkaç boyutu vardır:

1. Müslüman kadının giyim şekli ve bakılması haram olan yerleri

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açık kalmamasıdır. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için, altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir:

Hz. Âişe (ra)'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma birgün Peygamberimiz (asm)'in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (asm) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Ya Esma, bir kadın büluğ çağına erince -yüzünü ve ellerini göstererek- bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz." (Ebû Dâvud, Libas 31)

Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a) tarafından bir rivayette Peygamberimiz (asm), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların cehennemlik olduklarını, cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas,125)

Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe (ra)'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe (ra) başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı." (Muvatta', Libas:4)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhaki, Sünen, II/235)

İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der:

"Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz." (el-Mebsût, X/155)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu mesele Halebî-i Sağir'de şöyle belirtilir:

"Elbise altını, tenin rengini belli edecek şekilde ince olursa, bununla avret yeri örtülmüş olmaz. Fakat kalın olsa da uzva yapışsa ve uzvun şeklini alsa (uzvun şekli görünür hale gelse), bu durumda örtünme hasıl olduğu için men edilmemesi gerekir, namaz caiz olur." (Halebî-i Sağır, s.141)

Mesele diğer mezheplerde de aynı şekilde ifade edilir. Mâliki mezhebinin görüşü şöyledir:

Elbise şeffaf olur, cildin rengini hemen belli ederse, bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan namazın mutlaka iade edilmesi gerekir. İnce ve dar olduğu için azanın şeklini belli eden elbiseyi giymek de mekruhtur. Çünkü bu bir şahsiyetsizlik sayılır ve selef ulemasının giyim tarzına muhalif hareket edilmiş olunur. (Menânü'l-Celü, 1/156)

Hanbelî mezhebinin görüşü ise şu şekildedir:

Vacip olan örtünme, cildin rengini belli etmeyecek şekildeki örtünmedir. Eğer giyilen elbise cildin rengini belli edecek tarzda ince olur da bedenin beyazlık ve kırmızılığı görünürse namaz caiz olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmiş olmaz. Şayet rengini örter de, hacmini belli ederse namaz caiz olur. Çünkü örtü kalın da olsa bundan kaçınmak mümkün değildir. (İbni Kudâme, el-Muğnî, 1/337)

Şafiî mezhebinin görüşü ise şöyledir:

Vacip olan, cildin rengini belli etmeyecek elbiseleri giyinmektir. İnceliğinden dolayı cildin rengini belli eden bir elbiseyi giymek caiz olmaz. Çünkü böyle bir elbise ile tesettür gerçekleşmiş olmaz. Yani, inceliğinden dolayı cildin beyazlığını veya siyahlığını gösteren elbise tesettür için kâfi gelmez. Yine, elbise kalın olsa da, dokunuşu itibariyle altından avret yerlerinin bir kısmını gösterse, yine yeterli şekilde örtünme sağlanmamış olur. Diz kapakları ve uyluklar gibi bedenin incelik ve kalınlığını belli eden bir elbise ile kılınan namaz sahihtir, çünkü tesettür sağlanmış demektir. Fakat azaları belli etmeyecek şekilde bir örtü kullanmak müstehaptır. (el-Mecmû, III/170-172)

Bütün bu nakillerden şöyle bir neticeye varmak mümkündür:

Kadının kendine nikah düşen erkeklerin yanında giymiş olduğu elbise, tenin rengini belli edecek ve gösterecek şekilde ince ise, bununla örtünme gerçekleşmiş olmayacağından giyilmesi caiz olmaz. Bu giyecek, bir elbise, gömlek ve etek olduğu gibi, başörtüsü ve çorap da olabilir.

Buna göre tesettürün dinen makbul olabilmesi için bazı şartları vardır, onlara dikkat etmek gerekir:

- Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince olmaması,
- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli olmaması,
- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.

Vücudun azalarını iyice belli edecek şekilde giyilen dar pantolon ve dar gömlekle namaz sahih olsa da, bakanların dikkatini çekip tahrik edeceğinden dinen helal olmaz. Merhum İbn-i Âbidin de eserinde bu hususa işaret etmektedir. (Reddü'l-Muhtar, V/238)

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)

İşte hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır.

Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile de ilgili olarak, bunlar da Allah'ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün Müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:

"Ve ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler, imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tövbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir. (Elmalılı, Tefsir)

2. Kadının sesi hangi hallerde haram olur?

İslâmiyet kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslâmda insanın safiyet ve vakarının muhfazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için eşit seviyede düşünülür.

Diğer yandan insana verilmiş olan özellik, kabiliyet ve farklılıklar bir başkasının vebal altına girmesine sebep olmamalı, yanlış duygulara kapılmasına meydan vermemeli, nefsini azdırmamalıdır.

Yaratıcı tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle başta insan olmak üzere hiçbir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Çünkü yaratılışında bir haramlık mevcut değildir. Bunun içindir ki, hiçbir âyet ve hadis kadının sesini haram kılıcı bir hüküm bildirmez.

Başta Hanefi ve Şâfiî imamları olmak üzere mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu merkezdedir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz: "Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani bütün müçtehidlere göre kadının sesi haram değildir."

Şâfiî mezhebi âlimleri ve diğer müçtehidler şöyle derler: “Kadının sesi avret değildir. Çünkü kadın alışveriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükselterek konuşmak zorunda kalır." (Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, II/167)

Kadının sesinin avret olmadığının gerekçesi, İslâmın ilk uygulamalı devri olan Saadet Asrıdır. Yani Peygamber Efendimiz (asm)'in ve sahabilerin uygulayış biçimidir. Bu uygulanış biçimi üç şekilde görülüyor:

Birincisi: Peygamber Efendimiz (asm)'in sahabi hanımlarla konuşması, onların sorularına cevap vermesi, şikâyetlerini dinlemesi, ihtiyaç ve taleplerini karşılamasıdır.

Bir örnek olması bakımından şu hadis-i şerifi nakledelim:

Amr bin Şuayb rivayet ediyor:

Bir kadın yanında kızı ile birlikte Resulullaha (asm) geldi. Kızın kolunda iki altın bilezik vardı. Resulullah (asm) kadına sordu:

“Bu bileziklerin zekâtını veriyor musun?”
Kadın, “Hayır, vermiyorum.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Resulullah (asm) tekrar sordu:

“Peki, kıyamette bu iki bilezik yerine Allah’ın sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi?”

Kadın iki bileziği hemen çıkarıp Resulullaha (asm) uzattı ve “Bunlar artık Allah ve Resulüne aittir.” dedi. (Tirmizî, Zekât, 12)

İkincisi: Sahabiler gerek Peygamberimiz (asm)'in hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabilere hadis ve benzeri durumlarda soru sorarlar, konuşurlar ve bazı konularda bilgi alırlardı.

Üçüncüsü: Yine sahabe döneminde kadınlar, halifelere şikâyetlerini dile getirirler veya dinî meselelerde diğer sahabilere bilmediklerini sorup öğrenirlerdi. Bu mesele için de bir örnek verelim:

Kadının biri Hazret-i Ömer (ra)’e gelerek, “Yâ Emîrelmü’minîn! Kocam geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar.” şeklinde şikâyette bulundu.

Hazret-i Ömer (ra), “Ne demek istiyorsun? Kocanı geceleri ibadet etmekten ve gündüzleri oruç tutmaktan alıkoymamı mı istiyorsun?”

Bunun üzerine kadın başka bir şey söylemeden çıkıp gitti ve biraz sonra bir daha gelip aynı şikâyetini dile getirdi. Hazret-i Ömer (ra), kadına yine aynı cevabı verdi.

Bu durumu gören Kâ’b bin Sûr söze karıştı ve “Yâ Emîrelmü’minîn, kadının hakkı var. Cenab-ı Hak erkeğe dört kadınla evlenebileceğine müsaade ettiğine göre, dördüncü gün kadının hakkıdır.” dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (ra) kadının kocasını çağırtıp dört günde bir oruç tutmamasını ve her dört gecede bir kadının yanında yatmasını emretti. (Hayâtü’s-Sahâbe, III/349)

Ancak diğer bütün mübah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu bir hâl almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur.

- Kadının sesi mübah, masum ve meşru olmasına karşılık hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, nasıl olursa yasak sınıfına girer, yabancı erkeklerin dinlemesi haram olur?

Kadının sesi yaratılışı icabı dikkat çekicidir. Özellikle ses normalin dışında bir tonda çıkarsa birtakım mahzurları beraberinde getirmektedir ve dinî tabiriyle “fitneye” sebep olmaktadır. Demek ki, haram olan sesin kendisi değil de, kontrol dışı bir mahiyet taşımasıdır.

Ahzab Sûresinin 32. âyet-i kerimesi bu husustaki ölçüyü Peygamber (asm) hanımlarının şahsında şöyle veriyor:

“Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla câzibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.”

Müfessir Vehbi Efendi bu âyeti tefsir ederken, “Söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani cazibeli ve ecânibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin” şeklinde izah getirmektedir. Elmalılı’nın ifadesiyle “Yayılarak, kırıtarak, sınık, yılışık” olduğunda “kalbi çürük kötülüğe meyilli kimseler” bir ümide kapılırlar. Bundan dolayı da günaha girilmiş olur.

Vehbe Zühaylî bunu normal konuşmalardan ziyade dinî muhtevada da olsa aynı gerekçe ile mahzurlu görür:

“Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.” (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/467)

İbni Âbidîn ise meseleye şu şekilde bir açıklık getirir:

“Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir. Yalnız zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki, ‘biz kadının sesi avrettir demekle konuşmasını kasdetmiyoruz. İhtiyaç halinde ve benzeri durumlarda kadının yabancı erkeklerle konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini tahrik etmek vardır. Kadının ezan okuması da bundan dolayı caiz olmamıştır.” (Reddü’l-Muhtar, 1/272)

Bizim de katıldığımız hükmü Faruk Beşer Hoca veciz bir şekilde şöyle dile getirir:

“Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz." (Hanımlara Özel İlmihal, s. 314)

Son olarak zamanımızın müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sabûnî’nin yorumuna yer verelim:

“Açıkça görüldüğü gibi, eğer fitneden emin ise kadının sesi haram olmaz. Ancak, erkeklerin, kadınları fitne ve fesada götüren hallerden uzak tutmaları gerekir.” (Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, II/167)

Sorudaki unsurlara gelince, şiir ve ilahide ses incelip kalınlaştığı, nağmeli olduğu ve câzip bir mahiyete büründüğü için yabancı erkeklerin duyacağı şekilde söylemek beraberinde mahzurları taşımaktadır.

Hanımların sesli olarak zikretmeleri de şayet yabancı erkekler duyacaksa, yine aynı kategoriye girmekte ve birtakım yanlış duyguların uyanmasına sebebiyet vereceğinden ezanda olduğu gibi müsaade edilmemektedir. Ancak kendi aralarında sesli olarak Kur’ân okumalarında ilâhi söylemelerinde ve zikretmelerinde haliyle mahzur olmaz.

3. Yalnız kalmak ve dokunmak:

Bir erkek ve kadının nikahsız olarak ellerinin birbirine değmesi ve yalnız kalmaları da caiz değildir.

Mahrem olmayan kadına bakmak haram olduğuna göre, onlara dokunmak veya tokalaşmak mutlaka haramdır. Peygamber (asm)'e biat eden kadınlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biat ederken elimizi tutmadınız." Peygamber (asm) "Kadınların elini tutup tokalaşmam.", buyurdu (Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce).

Hazreti Aişe (ra) biat ile ilgili şöyle buyuruyor: "Allah'a yemin ederim ki Resûlüllah'ın eli bir kadının eline dokunmadı. Sadece sözle onlardan biat aldı." (bk. Buharî, Ahkâm, 49, Neseî, Bîy’a, 18; İbni Mâce, Cihad, 43).

Peygamber (asm) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

"Sizden biriniz, başına iğne ile dürtülmesi kendisi için helâl olmayan bir kadına dokunmaktan daha hayırlıdır." (Taberâni , Mucemu’l-Kebir, XX/ 212)

İslâm dini, kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor. Bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar,  II/170)

Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır. Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık söz konusu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur.

Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeble, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yâni hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebeb olur. Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması ânında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık söz konusu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebeb olabilir, bu kadının kızı bu kimseye haram hale gelebilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Hepimizin bildiği gibi, bir kızla evlenmeyi düşünmek ve nişanlanmak evlenmek mânâsında değildir. Bunun için kişinin nişanlısıyla gezip dolaşması ve onunla yalnız kalması kesinlikle haram ve büyük bir vebaldir. Peygamber (asm):

"Herhangi bir kimse, bir kadınla yalnız kaldığı takdirde mutlaka onların üçüncüsü şeytandır."

buyurmuşlardır. Bir çok nişanlılar, tenha yerde yalnız kaldıklarında istenmeyen ve meşru olmayan bir takım menfî neticeler meydana gelmekte ve sonunda herhangi bir nedenle nişan da bozulmaktadır. Geride kalan şey vebal ve iffetsizliktir. Bunun için dinini, dünyasını ve şerefini düşünen kimseler, meşru olmayan bu gibi şeylere dikkat etmeleri gerekir. (el-Fıkh'ul-İslâmî ve Edilletuha, 7/25; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/112)

3 Mekruh ne demektir, hükmü nedir, varsa kaça ayrılır?

Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.

Hanefi mezhebine göre mekruh; tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır.

Tahrimen mekruh; harama yakın olan mekruhtur. Vacip olan bir şeyi terketmek gibi. Tahrimen mekruh olan bir şeyi işlememek sevaptır, işleyenin ise azaba uğrama ihtimali vardır.

Tenzihen mekruh; helâle yakın olan mekruhtur. Namazın sünnet ve adabını terk etmek gibi. Tenzihen mekruh olan bir şeyi terkedene sevap, yapana da azab yoktur, kınama vardır.

Şafii mezhebine göre, mekruh tek çeşittir. Şer'in terkedilmesini kesin ve bağlayıcı olmadan istediği şeydir. Bunu terkeden medhedilir, sevap alır, yapan da zemmedilmez, cezalandırılmaz.

Bu kısa açıklamadan sonra mekruh ile ilgili genel bilgiler şunlardır:

Mekruh, Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimidir.

Sözlükte "çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk" gibi anlamlara gelen kerh (kûrh, kerahet, kerâhiyyet) kökünden türeyen mekruh kelimesi "içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey" demektir. "Kerh" ve "kürhün” aynı mânaya geldiğini söyleyenlerin yanı sıra, bunlar arasında farklılığın bulunduğunu belirten dilciler de vardır.

Kerh, insanın dıştan gelen baskı sonucunda katlanmak zorunda kaldığı meşakkati, kürh ise kendi iradesiyle katlandığı hoş olmayan bir durumu ifade eder. Bu da tabiatı itibariyle hoşlanmadığı ve akıl yahut dinin hükmü açısından tasvip etmediği hususlar olmak üzere iki türlüdür. Dolayısıyla bir kimsenin aynı şey için, "Bunu istiyorum, fakat kerih görüyorum" dediğinde, "Mizaç olarak onu istiyorum, ancak aklî veya şerî bakımdan hoş görmüyorum." anlamını ya da bunun aksini kastetmesi mümkündür.

Aynı kökten türeyen kerih "çirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey", ikrah da "bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak" anlamına gelir.

Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle "şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil" şeklinde tarif edilir. Ayrıca fürû-i fıkıh kitaplarında bazı haram, mekruh ve helâl fiillerin ele alındığı bölümlere "kitâbü'l-kerâhiyye ve'l-istihsân" adı verilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde kerh kökünden türemiş kelimelerin sözlük anlamlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir. Mekruh ise sadece,

"Bütün bu sayılanların kötü olanları rabbinin nezdinde çirkindir."(İsrâ 17/ 38)

mealindeki âyette geçer.  Bundan önceki âyetlerde Allah katında hoşa gitmeyen ve çirkin görülen davranışlar geçim endişesiyle çocukları öldürmek, zinaya yaklaşmak, haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın saygın kıldığı cana kıymak, yetimin malını haksız yere yemek, ölçüye ve tartıya riayet etmemek, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek şeklinde sayılmıştır. (İsrâ 17/ 31-37).

İlk dönem İslâm âlimlerinden bazılarının bir davranışın dinî hükmünü belirtirken kullandıkları, "Bu mekruhtur; bunu çirkin görürüm" şeklindeki ifadelerde, mekruh kelimesinin ve aynı kökten türeyen fiillerin yerleşik fıkıh usulü terminolojisinde kısmen haram, kısmen de mekruh terimleriyle belirtilen durumları karşıladığı görülür.

Fıkıh usulünde "teklifi hüküm" başlığı altında şâriin mükelleften bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ihtimale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vacip (farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmamasını istedikleri mekruh ve serbest bıraktıkları mubah terimiyle ifade edilir.

Şafiî mezhebine mensup usulcülerce (mütekellimîn) şâriin mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı, Hanefî usulcülerince (fukaha) bu hitabın sonucu hüküm olarak nitelendirildiğinden, birinci gruptakilere göre şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istemesi (mekruh kılması), ikinci gruptakilere göre böyle bir hitabın sonucu (o fiilin mekruh olması) hükümdür; fakat Arapça'da her iki anlamı belirtmek üzere "kerâhe" kelimesi kullanılır. Buna karşılık meselâ haramda fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyen hitap "tahrîm", bu hitabın sonucu ise "hürmet" olarak adlandırılır.

Mekruh lafzının fakihler arasında farklı mânalarda kullanıldığını belirten Gazzâlî bunları şöyle açıklar

1. "Haram kılınan (mahzur)" anlamında. İmam Şafiî çok defa, "Bunu kerih görüyorum" derken haramlığı kastetmiştir.

2. "Tenzîhen yasaklanan" anlamında. Bu mânada mekruh, yapılmasına ceza verilmese de bir fiilin terk edilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğunu belirten bir kavramdır.

3. "Yasaklanmış olmasa da en uygun olanın terk edilmesi (terkü'l-evlâ)" anlamında. Meselâ kuşluk namazının kılınmamasının mekruh sayılması, bu hususta bir yasaklama bulunmasından dolayı değil, faziletinin büyüklüğü sebebiyledir.

4. "Haram kılındığında şüphe ve tereddüt bulunan" anlamında. Meselâ yırtıcı hayvanların etini yemek böyledir. Ancak bu anlamdaki mekruhlar içtihada açıktır. Eğer bir müctehidin içtihadı kendisini söz konusu fiilin haram olduğu sonucuna götürürse, bu onun açısından haram iken içtihadı helâl olduğu sonucuna ulaştıran müctehid açısından helâl sayılır ve artık bunu mekruh addetmenin anlamı kalmaz. Fakat karşı görüş sahibinin bu kanaati müctehidin kalbinde haramlık şüphesi meydana getirdiği takdirde kendi, galip zannı helâllik yönünde olsa bile bu fiil için kerahet kelimesinin kullanılmasında sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (asm),

"Günah kalbin rahatsızlık duymasıdır.” buyurmuştur. (bk. Mustasfâ, 1/66-67)

Gazzâlî'nin mekruhun anlamıyla ilgili bu açıklamaları Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü'l-Hâcib, Zerkeşî ve Şevkânî gibi usulcüler tarafından benzer ifadelerle nakledilmiştir. Fıkıh usulünde genellikle mekruh terimiyle kastedilen, Gazzâlî'nin saydığı anlamlardan ikincisi yani tenzîhen yasaklananlardır. Bu da dinen kesin bir yasağa konu olmayıp, ilgili delillerden terkedilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğu anlaşılan durumları belirtmektedir. Zerkeşî "terkü'1-evlâ" (hilâfü'l-evlâ) adı verilen durumların usulcülerce ihmal edildiğini ve fakihlerce ele alındığını, fakat çoğunluğun kerahet ile ibâha arasında yer alan bu durumların mekruh olarak nitelenmesine karşı çıktığını belirtir.

Usul eserlerinde mekruhun mahiyetini belirlemeye yönelik incelemeler daha çok bunun yasaklanmış bir fiil sayılıp sayılmayacağı, onu işlemenin mâsiyet ve günah olup olmadığı ve bu tür fiillerin kabih/çirkin olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışmaları üzerinden yürütülmekte, bunun simetriği kabul edilen mendup teriminin incelenmesi esnasında belirtilen görüş ve gerekçelere atıf yapılmaktadır. Mu'tezile âlimleri ise mekruhu "terkedilmesinde herhangi bir maslahat bulunan fiil" şeklinde tanımlamışlardır. (Zerkeşî, 1/296-303)

Şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin olarak yasaklamaksızın istemesi değişik şekillerde olabilir; bunların başlıcaları şunlardır:

1. Kesin yasak anlamına gelmeyecek bir bağlamda "kerâhe" lafzını kullanması. Meselâ Hz. Peygamber'in, "Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilmeyen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini aktararak vakit geçirmeyi, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür (bk. Dârimî, Rikâk, 38; Buhârî, Zekât, 53; Müslim, "Akzıye", 10, 13, 14) mealindeki hadisinin son cümlesinde "kerâhe" kökünden türemiş bir fiil kullanılmıştır.

2. Yasaklayıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil, mekruhluğu ifade ettiğini gösteren başka bir delil (karine) bulunması. Meselâ,

"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın." (Cum'a 62/9)

mealindeki âyette geçen "alışverişi bırakın" emri aslında "alışveriş yapmayın" mânasına gelen, yani cuma namazı sırasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak başka deliller ve bağlam, bu yasağın bizzat alım satımın kötü görülmesi sebebine değil, mükellefi cuma namazının edasından alıkoyması gerekçesine bağlı olduğunu göstermektedir.

3. Bir fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanması. Meselâ,

"Mehrin (veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır." (Ebû Dâvûd, "Nikâh", 31)

mealindeki hadiste mehirde kolaylaştırma yolunun özendirilmesi, zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin mekruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh bir fiilin işlenmesi fakihlerin çoğunluğuna göre cezayı gerektirmez, fakat kınanan (Müslümana yakışmayan) bir davranış sayılır; bu tür fiilleri Allah rızâsı için terk eden kimse övgüye lâyık olur ve sevabı hak eder.

Hanefî fakihleri ise mekruhu "tahrimen" ve "tenzîhen" kısımlarına ayırıp hükmünü de buna göre belirlemeye çalışmışlardır. Tahrîmen mekruh şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği, ancak bu talebin haber-i vâhid gibi zannî bir delille sabit olduğu durumları ifade eder. Bu tür mekruh harama yakın ve vacibin simetriği kabul edildiğinden, işlenmesinin vacibin terkinde olduğu gibi cezayı gerektireceği belirtilir. Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Çünkü Hz. Peygamber (asm) böyle davranışlardan sakınmayı kesin ve bağlayıcı tarzda istemiştir. (bk. Buhârî, Nikâh, 4; Müslim, Nikâh, 38, 49) Ancak bu talep zannî bir delil olan haber-i vâhidle sabit olduğu için fiil haram değil tahrîmen mekruh sayılmıştır.

Tenzîhen mekruh ise, şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir; helâle yakın sayıldığından bu fiili işlemek cezayı gerektirmezse de kınanır. Allah rızâsı için onu terk eden kişi sevabı hak eder. Bu tür mekruha camiye gidecek kimsenin çiğ soğan ve sarımsak gibi ağır kokan şeyler yemesi örnek verilebilir. Zira Resûl-i Ekrem'in ilgili ikazından (Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Eteime, 41) böyle bir sonuç çıkarılmıştır. (Ta’rifât, "Mekruh" md.)

Fakihlerin çoğunluğu, konuya ilişkin şer'î delilin kat'îlik ve zannîlik durumunu değil fiili terk etme talebinin kesinlik ve bağlayıcılık özelliğini dikkate aldığından kesin ve bağlayıcı tarzda yasaklanan fiile haram, böyle olmaksızın yasaklanana ise mekruh adını vermiştir. Dolayısıyla her olaya ilişkin delillerin değerlendirilmesi neticesinde farklı somut sonuçlara ulaşılabilmesi bir yana Hanefîler'in terminolojisindeki tahrîmen mekruh cumhur tarafından haram kapsamında mütalaa edilmekte, tenzîhen mekruh ise cumhurun mekruh dediğine karşılık gelmektedir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Hanefîler'e göre vacip zannî delille sübût bulduğundan bunun terki de tahrîmen mekruh kapsamında değerlendirilmiştir. Öte yandan bu ayırım delilin kafîliği-zannîliği ölçüsüne dayalı olduğu için haramı inkâr küfrü gerektirdiği halde tahrîmen mekruhu inkâr böyle bir itikadı sonuca yol açmaz. Hanefî imamlarından Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'den, bütün mekruhların (mutlak zikredildiğinde mekruh kelimesinin) haramı belirttiği ve tahrîmen mekruhun harama yakınlığı değil zannî delille sabit haramlığı ifade ettiği nakledilir. Bu nakillerden onunla Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf arasında bu konuda köklü bir görüş ayrılığının bulunduğu izlenimi edinilirse de İbnü'l-Hümâm, Şeybânînin asıl maksadının tahrîmen mekruhu inkârın küfrü gerektirmeyeceğini vurgulamak olduğunu ve bu imamlar arasında esasa ilişkin görüş ayrılığı bulunmadığını ileri sürmektedir. (bk. İbn Âbidîn, I, 438-439)

Şâtıbî, tek tek ele alındığında mekruh sayılan fiillerin devamlı işlenmesinin âdet haline getirilmesi durumunda konuya küllî bir bakış yapılması ve bunun memnu kapsamında düşünülmesi gerektiğini savunur. Yine mekruhla haram arasında -mendupla vacip arasındaki gibi- bir hazırlama ve hatırlatma ilişkisi bulunduğunu, yani mekruhtan kaçınma gayreti gösteren kişinin öncellikle haramdan uzak durma çabası içinde olacağını vurgular. Diğer taraftan mekruhların mekruh olarak yerleşebilmesi için gerek haramlarla gerekse mubahlarla denk tutulmaması gerektiğine dikkat çeker; birinci tutumun zamanla bunların haramlığı, ikinci tutumun da mubahlığı yönünde bir inancın doğmasına yol açabileceğini belirtir. (Muuâfakât, 1, 133, 151-152; IV, 331-332)

Müctehid imamların "tahrîm" lafzından çekindikleri için zaman zaman "kerahet" (mekruh) kavramını "haram" anlamında kullandıklarını hatırlatan İbn Kayyim el-Cevziyye de bu noktayı dikkatten kaçıran bazı mezhep mensuplarının, belirtilen durumları haram değil mekruh olarak nitelemeleri sonucunda o hususlarda tenzihî bir kerahetin, hatta terk-i evlânın söz konusu olduğu kanaatinin yaygınlaştığını, böylece dine ve müctehidlere karşı büyük bir yanlışlığın yapıldığını ifade eder. (İ'lâmü'l'Muvakkıîn, I, 39-40)

Sırf dinî sebeplerin yanında dünyevî bir maslahat sebebiyle de (kerâhe irşâdiyye) Şâri’ tarafından bazı fiillerin mekruh sayıldığı (Zerkeşî, Bahr, 1, 298) göz önüne alındığında bütün ibadet ve muamelât bahislerinde mükellef tarafından işlenmesi hoş karşılanmayan birtakım davranışların söz konusu olabileceği tabiidir. Bu tür davranışlar genellikle fürû-i fıkıh kitaplarında her bir ana konu içerisinde incelenir. Namaz kılınması mekruh olan vakitler, namazın mekruhları, orucun mekruhları gibi. Ayrıca yeme içme, giyim kuşam, temizlik, kadın-erkek ve karı-koca ilişkileri, alım satım gibi konularda dünyevî herhangi bir maslahat sebebiyle mekruh sayılan bazı davranışlar fıkıh ve ilmihal kitaplarının "kerâhiye ve istihsan" bölümleriyle ahlâk ve âdâb kitaplarında müstakil olarak ele alınır. (bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, Mekruh md.)

İlave bilgi için tıklayınız:

MEKRUH...

TAHRİMEN MEKRUH

4 Sübhane rabbiye'l-a'lâ ve sübhane rabbiye'l-azîm ne demektir?

Sübhanerabbiye'l-azîm: "Büyük olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır."

Sübhanerabbiye'l-a'lâ: "En yüce olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır."

İlave bilgi için tıklayınız:

- AZÎM...

- ALİYY...

5 Evde, bahçede köpek beslemek namaza mani olur mu; köpek elbisemize sürtünürse, o elbiseyle namaz kılınabilir mi? İçinde köpek olan eve melek neden girmez?

Hanefilere göre, köpek elbiseye sürtünürse o elbiseyle namaz kılınır. Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir.

“İçinde köpek bulunan eve rahmet meleklerinin girmeyeceği, ev sahibinden her gün bazı sevapların azalacağı, ancak av, sürü ve bekçilik gibi ihtiyaçlar için köpek beslemenin caiz olduğu” gibi hadis-i şerifler vardır. Ayrıca salya ve tüyleri her tarafa bulaşacağından, ibadetlerimize ve sağlığımıza zarar verme ihtimali de vardır. Bu sebeple ihtiyaç yoksa evde köpek bulundurmak doğru değildir. İhtiyaç yokken evde köpek beslemek haram değildir, fakat hafif mekruhtur. Hukuk dilinde buna “tenzihi mekruh” denilir.

Ancak bununla beraber köpek bulunan evde yaşanır, kılınan namazlar ve yapılan ibadetler de geçerlidir. Yeter ki kıldığımız yer veya seccade temiz olsun.

Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyuruyor:

"Av, tarla, bahçe, sürü köpekleri müstesna olmak üzere, köpek besleyen kimsenin sevabından her gün bir miktar eksilir."(Buhari, Zebaih, 6; Müslim, Müsakat, 56-58)

Köpek bulunan eve melek girmediğini bildiren hadisler de göz önünde bulundurulduğunda, koruma ve avlanma gibi bir ihtiyaç bulunmadan evlerde köpek beslemek İslam'da menedilmiştir. Çünkü;

a) Köpek besleyecek kadar imkanı olanların bakım ve harcamalarına yoksul ve kimsesiz insanlar daha layıktır.

b) Tıbbın kesin açıklamalarına göre köpeklerden insanlara geçen birçok hastalık vardır.

c) Köpek yoldan gelip geçeni, misafiri korkutur, rahatsız eder. (Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar, İz Yayıncılık)

İçinde köpek bulunan eve meleklerin girmemelerinin sebebi onların pis kokmaları, pislik yemeleridir. Bundan dolayı gereksiz yere köpek edinen kimse evine melek girmekten mahrum bırakılmak suretiyle cezalandırılmıştır. (Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, XIV, 84; Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139).

Hanefilerde esah olan, köpeğin bizatihi necis olmadığıdır, zira korunma ve avlanmada ondan yararlanılmaktadır. Domuz ise bizatihi necistir. Kur'an'daki "O pistir" ayetinden kasıt domuzdur.

Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir. Vücudunun diğer yerleri buna kıyas edilmez. Ağzını kaba sokarsa, o kap yedi defa yıkanır. Resulullah (asm) buyurdu ki:

"Köpek sizden birinin kabından içerse, onu yedi defa yıkasın."

"Köpeğin ağzını soktuğu sizden birinin kabının temizliği, ilki toprakla olan yedi defa yıkamaktır." (Ahmed, Buhari, Müslim)

Malikilere göre: İster beslenmesine izin verilen bekçi ve çoban köpeği olsun, isterse başka köpek, mutlak olarak temizdir. Sadece ağzını soktuğunda meşhur olan görüşe göre taabbüden yedi defa yıkanır. Ayağını veya hareket ettirmeden dilini soksa veya salyası düşse yıkamak gerekmez.

Şafii ve Hanbelilere göre: Köpek, domuz ve onlardan türeyenler, bunların artığı, teri necistir. Bunlarla kirlenen eşya biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkanır. Önceki hadise binaen ağzının necaseti sabit olursa, geri kalan kısım da öncelikle öyledir. Zira ağzı fazla soluduğu için en temiz yeridir. (bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi)

İlave bilgi için tıklayınız:

KÖPEK...

6 Göz (sağ ve sol) seğirmesinin anlamı nedir, uğursuzluk mudur?

Bu bilginin dini bir kaynağı yoktur.

Saf ve nezih İslâm inancı, fal, kehanet, uğursuzluk gibi hertürlü hurafe ve boş âdetlerden uzaktır. Hiçbir faydası olmayan, aksine, Müslümanların sağlam itikadlarına zarar veren, kişinin hak ve hakikate olan bağlılığını zedeleyen inançlar hiçbir şekilde müsamaha ile karşılanmaz, onların yayılmasına göz yumulmaz.

İslâm nuru doğmadan önce bilhassa Araplar arasında o kadar hurafe ve mânâsız inançlar kol gezmekteydi ki, insanlar en ciddî ve hayatî meselelerini bile uydurdukları şeylere göre tanzim ederlerdi. Meselâ Cahiliye devrinde Araplar kuşları ve geyikleri ürkütürler, hayvan sağ tarafa giderse işlerine güçlerine veya yollarına devam ederler, sol tarafa giderse yapacakları şeyden dönerler, uğursuzluk yorumunda bulunurlardı. Böylece, yapacakları birçok işten geri kalırlardı.

İşte böyle şaşkın bir millet içinde çıkan Resul-i Ekrem Efendimiz, Araplar tarafından “nass” gibi kabul edilen hertürlü boş ve mânâsız alışkanlık ve inançlarla mücadele etti, insanları onlardan vazgeçirmeye çalıştı. Bir hadis-i şerifte Efendimiz (a.s.m.),

“Hastalığının bir başkasına (Allah’ın takdiri olmaksızın) geçmesi, uğursuzluk, baykuş (un ötmesi), karındaki yılan diye bir şey yoktur.”1

buyurarak, o zamanlar yaygın halde bulunan yanlış inançların asıl ve esaslarının olmadığını bildirdiler. Yine Cahiliye Arapları baykuşun, ölünün ruhundan meydana geldiğine, insanın karnında bir yılanın bulunduğuna ve acıkınca insanı öldürdüğüne inanırlardı. İşte, hadis-i şerifte bunların bir mânâ ve tesirinin bulunmadığı, bir zarar ve menfaatinin de olmadığı bildirilmektedir.

Ayrıca bu uğursuzluk görüşü ne ilimle, ne de akıl ve gerçekle bağdaşmaz. Sadece kişinin bazı zaaflarına mağlûp olmasından ve o zaafın arkasından sürüklenerek vehmini doğrulamak için bahane aramasından ibarettir. Çünkü bir şeyi uğursuz saymakta belâyı beklemek vardır. Meselâ bacasına baykuş konan adam başına bir belâ geleceği zannına kapılır ve onu bekler. Burada ilâhî rahmetten ümidi kesme olduğu gibi, kadere imanın zayıflığı da ortaya çıkmaktadır.

Bir şeyi uğursuz sayarak ondan fayda ve zarar beklemek doğru değildir. Zira her türlü fayda ve zarar ancak Allah’ın takdiriyle meydana gelmektedir. Her memlekette ve her bölgede halk tarafından farklı ve değişik şeyler uğursuzluk alâmeti sayılmaktadır. Meselâ köpeğin ulumasını, merkebin anırmasını, geceleri baykuşun ötmesini uğursuz sayan yerler olduğu gibi, bazı günler temizlik yapmayı, tırnak kesmeyi ve çamaşır yıkamayı uğursuz gören bölgeler de vardır. Bunlar da hadiste zikredilen hususlara benzemektedir. Aslı astarı olmayan inançlardır. Bu lüzümsuz inançları hoş karşılamayan Peygamberimiz (a.s.m.),

“İslâmda teşeüm yoktur, en hayırlısı tefeüldür.”2

buyurarak teşeümün, yani bazı şeyin uğursuzluğuna inanmanın mânâsızlığını ifade ederken, uygun ve müsbet olanı da bildirmektedir. Ebû Hüreyre’den (r.a.) gelen bir rivayete göre,

“Peygamber (a.s.m.) güzel tefeülden hoşlanır, bir şeyi uğursuz saymaktan hoşlanmazdı.”3

“Tefeül” bir şeyi hayra yormak mânâsına gelmektedir. Tefeülün misâlini Peygamberimiz (a.s.m.)'de görmemiz mümkündür. Nitekim Hudeybiye sulhünde müşrikler, Müslümanları zor durumda bırakmışlardı. O sırada müşrikler tarafından anlaşma için Süheyl İbni Amr’ın başkanlığında bir heyetin gelmekte olduğu duyulunca, Resul-i Ekrem kolaylık ve yumuşaklık ifade eden “Süheyl” adıyla tefeül ederek ashabına “Artık işimiz kolaylaştı.” buyurmuştur.4

Yolculuğa çıkan bir kimsenin, yolda “Salim” diye birisinin çağırıldığını duyduğunda, bunu yolculuğunun selâmetle geçeceğine yorması, hasta bir kişinin doktora giderken yolda “Salim” isminin çağrıldığını duyarak bunu hastalıktan kurtulacağına tevil etmesi birer tefeüldür.

Rusullullahın (a.s.m.) tefeülü sevmesi, netice itibarıyla Allah Teâlâ'dan bir hayır ve fayda ummayı gösterdiği içindir. Çünkü insanın kuvvetli ve zayıf bir sebepten dolayı Allah’tan bir fayda beklemesi hayırdır. Fakat Allah’tan tamamıyla ümidini keserse, bu kendisi için şer olur.

Çiçeklere güzel anlamlar yükleyerek tefeülde bulunmak caizdir. Ancak bu yakıştırmaları dinin bir gereği gibi görmek veya mutlak bir hüküm gibi kabul etmek doğru değildir ve batıl bir inanıştır. İnsanın bir işin hayır veya şer olup olmadığını, menfaat veya zararını kestiremediği, yapıp yapmamada tereddüt ettiği meselelerde, bazı şeyleri uğursuz sayarak ona göre hareket etmek yerine istişarede bulunması, ehil kimselerin görüşünü alması tavsiye edilmiştir. Ayrıca hadiste geçen istihare namaz ve duâsına başvurabileceği de söylenmiştir. Böylece müşkül durumlarda istihare ruha ferahlık veren ilâhî bir çaredir.

Dipnotlar:

1. Müslim, Selâm: 102; Buharî, Tıb: 19.
2. Buharî, Tıb: 43.
3. İbni Mâce, Tıb: 43.

4. Tecrid Tercemesi, XII/93.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Halk arasında uğursuzluk meydana getireceğine inanılan zaman, söz, hâl ve davranışların aslı var mıdır?..

7 Kürtaj yaptırmak, iki aylık çocuğu aldırmak caiz midir?

Kürtaj:

A. Tanım:

Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.

Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.

Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.

B. Tarihî Geçmişi:

Kur'ân-ı Kerim'de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.

C. Bağlayıcı Kaynaklarda Kürtaj:

Kur'ân-ı Kerim'de "ve'du'l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.

1. En'âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ'nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.

2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.

Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

D. Fıkıhta Kürtaj:

Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır:

a) câiz olup olmadığı,
b)
Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.

1. Câiz Olup Olmaması Bakımından Kürtaj:

Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm'ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.

Eksik ve Yanlış Bilgiler:

Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır:

"Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).

Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir:

a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler.

b) İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.

c) Yumurta aşılandıktan sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine alâka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alâka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.

d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.

e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.

f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.

Rûhun üflenmesi ile ilgili hadîs:

Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor:

" Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alâka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî, Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).

Buharî ile Müslim'de yer alan bu rivâyet dışında hadîsin Müslim'deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:

a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.

b) Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.

Bu hadîslerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadîsi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar..." demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadîsi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur'ân'da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ'nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir.

Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:

a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.

b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.

c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.

Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.

Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadîs) delîlleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:

Hanefî Mezhebinde:

Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadîse dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495). İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, "yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde "önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:

a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da süt anne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.

b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise, bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.

Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.

Malikî Mezhebi:

Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).

Şâfiî Mezhebi:

Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar, kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken, Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).

Hanbelî Mezhebi:

Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre, hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.

Zâhiriyye mezhebi imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).

İlave bilgi için tıklayınız:

Anne karnındaki bir bebeğe ruh ne zaman veriliyor?..

Gurre nedir, ne zaman verilir, kim verir ve kime verilir?..

8 Gazozda (gazlı içeceklerde) bulunan alkol ve alkol üreten besinler hakkında bilgi verir misiniz? İçinde alkol bulunan her içecek / meşrubat haram mıdır?

İçinde alkol tesbit edilen her içeceğe ya da yiyeceğe haram diyemeyiz.

Örneğin, etil alkol doğal olarak meyve ve sebzelerde bulunur. Zira, meyve ve sebzeler olgunlaştıkça oluşan fermantasyon sırasında yan ürün olarak belirli oranlarda Etil alkol ortaya çıkar. Gıda ve içecek sektöründe kullanılan doğal aromaların birçoğunda doğal olarak oluşmuş etil alkol mevcuttur. Bütün dünyada gıda regülasyonlarında etil alkolün belirli oranlarda yer alması doğal kabul edilmektedir.

Yiyecek ve içeceklerde bulunan etil alkol miktarı belli bir oranı geçmemelidir. Bu hüküm meyve suları tebliğinde bulunmaktadır. Nedeni de içinde karbonhidrat bulunan gıdalarda bir süre sonra doğal olarak alkolün oluşmasıdır. Bu, gıdanın kimyası gereğidir. Gıda Tebliğinde beş gram sınırının konulmasını, "bu değerin altındaki miktarların kendiliğinden oluşum nedeniyle üründe bulunabileceğini göz önünde bulundurmak" diye açıklanıyor.

Gıda ve içecek üretiminde kullanılan doğal aromaların birçoğunda meyveden ve sebzeden kaynaklanan doğal alkolün bulunduğu bilinmektedir. Bu da nihai ürün olan gazozun on binde beş oranında alkol içermesinin nedenidir. Gazozlara yaptırılan analizler, ekmek, ayran, yoğurt, meyve sebzeler, boza, kefir ve daha birçok gıdaya yapılmış olsaydı, gene aynı sonuçların ortaya çıkacağı açıkça görülecekti. Bu nedenle içinde alkol bulunan her içeceğin haram olmasını söylemek doğru değildir.

Ancak işin bilinmeyen bir yönü vardır; o da içeceklerin içine çözücü olarak katılanların ne olduğudur?..

Bütün gazozlarda tat veya koku verici esanslar kullanılır. Bu esanslar, yağ cinsinden maddeler olup suda çözünmezler. Bunları suda çözünür hale getirmek için hem su ile hem de yağlarla tam karışabilen (çözünebilen) ara çözücülere ihtiyaç olur. Bu hususta en bol, en ucuz ve en yaygın olarak kullanılan ara çözücü de etil alkoldür. Etil alkol bunun için gazozların terkibine girer. Kimya bilimi açısından bunun biraz daha açıklaması şöyledir:

Kimyada, "benzer olanlar, birbiri içinde çözünür" kaidesi vardır. En mühim ve en çok kullanılan çözücü de su olduğundan, suyun dışındaki bütün çözücülerde hidrofil (suyu seven, su ile tam karışan) ve hidrofob (suyu sevmeyen su ile tam olarak karışmayan) olarak ikiye ayrılır. Moleküllerinde hidrofil bulunduran maddeler su ile hidrofil assosiasyon yaparak berrak bir çözelti verebilir.

Etil alkolden başka, sekerat (sarhoşluk) verici olmayan, sağlığa başka zararı da olmayan ara çözücüler yok mudur?

Vardır. Fakat bunlar etil alkole nispeten daha pahalıdır ve imalatçının bunları seçip kullanmakta bir gayesi ve hassasiyeti yoksa, etil alkolden başkasını kullanmayabilir.

Tat ve koku verici yağ cinsi maddeleri suda çözünür hale getirmek için kullanılan etil alkol, gazoz içinde kimyevi bir değişime uğramaz mı?

Etil alkol, hidrofil ve hidrofob assosiasyon yaparak yağ cinsi maddelerin suda çözülmesini sağlar. Kimyada bunun adı "solvatasyon" olup fiziki bir olaydır. Fiziki olaya giren maddelerin asli mahiyeti genelde değişmez. Bir değişim olsa, bu fevkalade az oranda olabilir.

Bu açıklamalara göre:

1. Mayalama sonucu belli bir oranı aşmayan yiyecek ve içeceklerde olan alkol haram olmaz. Kefir gibi.

2. İçinde doğal olarak alkol bulunan yiyecek ve içecekleri yemek de helaldir. Meyveler gibi.

3. İçine çözelti olarak alkol katılanları ilaç ve tedavi maksadı olmaksızın kullanmak ise dinen sakıncalıdır. Çözücü olarak katılan alkol ise, bu alkol değişikliğe uğramadığı için o içeceği içmek helal olmaz. Eğer alkol dışında helal bir çözücü kullanıldıysa helal olur.

Sonuç olarak:

Yiyecek ve içeceklerde temel kural, haramlığı kesinleşinceye kadar helal kabul edilmesidir. Bu nedenle haram olduğu kesinleşince haram olur. Şüphelilerden ise her zaman kaçınmak daha hayırlıdır.

Herhangi bir meşrubatın terkibini incelemek ve içine çözücü olarak da alkol konulup konulmadığını belirlemek gerekir. Bazı gazozcular, gazozun içine konulan esansın suya karışmasını temin için, kullanılan maddenin pahalılığı veya bulunmaması sebebiyle bunu etil alkolle yapmaktadırlar. Bu husustaki hüküm, gazozdan gazoza ve hatta imal eden şahsın dindarlığına göre değişmektedir. Verilecek hükümde bahsi geçen hususların bilinmesi lâzımdır.

9 Bankada çalışan kişinin geliri haram mıdır; kazancından çocukları istifade edebilir mi?

İlk günlerinden bu yana İslâm'ın mücadele ettiği, kökünü kazımaya çalıştığı kötü alışkanlıklardan ve musibetlerden ikisi içki ve fuhuş ise, öbürü de hiç şüphesiz faizdir. Bunlar Cahiliye Arapları ile bütünleşmiş, hayatlarından birer parça olmuş, kan ve damarlarına işlemişti. İslâmiyet kısa zamanda bunu ortadan kaldırdı. Nitekim asırlar boyunca İslâm ülke ve cemiyetlerinde faizin esamesi okunmazdı. Ne zaman ki cahiliye inanç ve âdetleri yeniden hortlamaya yüz tuttu; beraberinde de bütün unsurlarını toplayıp geldi. İçki, fuhuş, kumar, müstehcenlik ve faiz bu belâlardan bazılarıdır.

Meselâ her şey Avrupa'dan ithal edilirken, iktisadî hayat da büyük ölçüde faiz sistemine göre ayarlandı. Böylece, nihayet bugün her köşe başında pıtırak gibi faiz kuruluşları bitmeye başladı. Orada çalışanlar da yurt dışından getirilemeyeceğine göre, ülkemiz insanının çalıştırılması gerekti. Sonunda müdüründen memuruna, işçisinden temizlikçisine kadar bütün kadrolar dolduruldu.

Faizle iş yapan teşekküllerde çalışanların durumunu iki şekilde mütalâa etmek mümkündür. Birincisi, o müessesenin faizle iş yaptığını, çalışmanın mes'uliyet getireceğini bildiği hâlde imkânlarının cazibesine kapılarak girenler; ikincisi ise, vaktiyle girmiş, fakat o zamanlar haramlık ve helâllik cihetine pek dikkat etmemiş, hattâ bunun bir mahzur teşkil edeceğini bile düşünmemiş olanlar.

Şu husus bilinen bir gerçektir: İslâmiyet faizi tamamıyla yasaklamış, onunla hep mücadele etmiş, faize gidecek yolları kapatacak çeşitli yardımlaşma müesseseleri kurmuş; cemiyetin rahat ve huzurunu faiz belâsının kaldırılmasında görmüştür. Böyle olduğu hâlde, yüce dinimiz en küçük tasarruflarına varıncaya kadar bütün ticarî ve sınaî muamelelere faizi bulaştırmaya çalışan, her fırsatta milleti faize teşvik eden, insanlardaki yardımlaşma duygusunu sarsan, borç alıp verme gibi iş dünyasını rahatlatan bir âdeti kaldıran faize dayalı müesseseleri tasvip eder mi? Etmeyeceği şüphe götürmez bir gerçektir.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle

«Ribanın (faizin) kap ve kapıları olan bankaların nef'i (faydası) beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir, âlem-i İslama zarar-ı mutlaktır.» (Mektubat, s. 450)

Faizle ve faizli işlemlerle meşgul olmak hem âyetlerde, hem de hadislerde yasaklanmış, haram kılınmıştır. Âyetin meali şöyledir:

«Faiz yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer mecnundan başka bir hâlde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olması da onların, 'Alım satım da ancak faiz gibidir.' demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.» ( Bakara, 2/275)

Faiz kanalıyla harama bulaşan kimseler hadis-i şerifte şöyle tasnif edilmektedir:

«Faizi yiyen, yediren, şahitlik ve kâtipliğini yapan, Allah'ın rahmetinden uzak kalmıştır.» (Müslim, Müsakat, 105)

Âyet-i kerimede mutlak olarak sadece faiz yiyenler zikredilirken, hadis-i şerifte yiyen, yediren, şahitlik ve kâtipliğini yapan peş peşe sıralanmış ve «Allah'ın rahmetinden uzak olma» cihetinde birlikte ve toptan ifade edilmiştir.

Durum böyle iken, faiz kuruluşlarında çalışanlar her ne kadar doğrudan faiz yemiyor ve yedirmiyorlarsa da; muamelesini görmekte, hesap ve yazışmalarını yapmakta, idarî işlerini yürütmektedirler. Gerek memur olsun, gerekse müdür olsun; hadiste geçen «kâtip» mefhumunun içine girmiş olmaktadır.

İşte bu hususları bilen bir insanın bilerek bu nevi müesseselere girmesi, tavsiye edilecek bir şey değildir. «Başka bir iş bulamadım», «Zaruret icabı girmem gerekiyor» gibi bahaneleri, kişiyi haklı çıkaracak, üzerindeki mes'uliyeti giderecek gerekçeler olarak görmek mümkün değildir. Çünkü helâl ve meşru daire insanın ihtiyacına kâfi gelecek kadar geniştir. Belki meşru dairede bulduğu ve çalıştığı işin ücreti diğerine nisbetle bir miktar az olabilir, ama hiç olmazsa şaibeli bir para olmaz. Üstelik böyle faiz esasına dayalı bir kuruluşta çalışmayı bir zaruret olarak kabul etmek de oldukça güçtür.

«Diğer memurluklarda ve kamu iktisadî teşekküllerinde çalışmakla bir faiz müessesinde çalışmak arasında ne fark var? Çünkü, memura verilen maaşa da büyük ölçüde faiz karışmaktadır." gibi sözlere gelince:

Evvelâ, memurların hepsi veya resmî olan diğer işyerlerinde çalışanların tamamı faizli muamelenin muhasebesini yapıyor değildir. Yani, memur veya işçi bizzat faizle uğraşmamaktadır. Halbuki faize dayalı işyerlerinde çalışanların bütün mesaisini faiz hesaplan, akitleri ve muamemeleri almaktadır.

Diğer taraftan, devletin geliri sadece faiz yoluyla birikmemektedir. Büyük ekseriyeti halktan alınan vergiler ve benzeri yollardan sağlanmaktadır. Memur da maaşını alırken oradan gelen paraları niyet ederek kabul eder. Hattâ kazancını kumar, içki alışverişi ve benzeri helâl olmayan bir yoldan temin eden bir insanın, meselâ inşaat gibi meşru sayılan bir işinde çalışıldığı zaman, işçinin almış olduğu ücret meşru ve helâldir.

Yine alacaklı bir Müslümanın, borçlu bir gayrimüslimin şaraptan elde ettiği paradan borcunu alması caizdir. (Dürer, 1/318) Her ne kadar bu paranın aslı dinen haram sayılan bir yoldan elde edilmişse de alacaklı için durum farklıdır. Çünkü o, borçludan hakkını almaktadır. Bu paranın haram yoldan kazanılmasında alacaklının bir mes'uliyeti yoktur. Mes'uliyetin tamamı borçlu olana aittir. Memurun da durumu bundan farklı olmasa gerektir. Çünkü memur meşru olan bir iş yapmakta, yaptığı işten dolayı bir miktar hak elde etmektedir. Bunu da devlet karşılamaktadır. Bunun için faizli iş yerlerinde çalışan kimseler kendilerini devlet memuru ile kıyaslayamazlar.

Faiz esasına dayalı iş yapan müesseselere girip de meselenin haramlık - helâllik cihetini daha sonraki zamanlarda araştırma yoluna girmiş olanlar, geçimlerini temin edecekleri başka bir iş buldukları takdirde, orada kalmaları ve devam etmeleri tavsiye edilmez. Helâl dairede bir iş bulma gayret ve azmi içinde bulunmaları gerekir.

Bu arada, manevî ve İslâmî hizmetlerini, vazifelerini daha iyi yaparak sevap cihetini takviye etmeye çalışmalıdır. Çünkü iyi ameller kötülük ve günahları giderir, temizler.

Şunu da belirtmek gerekir ki, haramla meşgul olan iş yerlerinin ayrıca helâl sayılan iş sahaları da varsa ve meşru işler de işletip ondan kazanıyorlarsa, bütün gelirlerinin haram olduğuna hükmedilemediği için durum biraz daha hafifleşir. Veyahut bu iş yerlerinin yol yapmak, su getirmek, elektrik ihaleleri yapıp faydalı iş sahalarında çalışmak da bizzat haramda çalışmak sayılmaz.

Anne babanın haram kazancından dolayı çocuklar sorumlu olmazlar. Bunun için tövbe etmek, bundan sonra haram kazanca girmemek ve bol bol hayırda bulunmak gerekir.

- Babanın haram kazancından hanımı ve çocukları yiyebilir mi?..

Annenin ve çocukların geçimi, nafakası babanın üzerinedir. Bu, onun tabiî bir vazifesi olduğu gibi, aynı zamanda dinî bir yükümlülük olarak Cenab-ı Hak tarafından omuzuna yüklenmiştir. Bakara Sûresinin 233. âyet-i kerimesinde şöyle buyurulur:

"Annelerin yiyecek ve giyeceği, gücünün yettiği ölçüde çocuğun babasına aittir.”

Müfessir İmam-ı Kurtubî, zayıflığından ve güçsüzlüğünden dolayı çocuğun nafakasının babanın üzerine bir vecibe olduğuna bu âyeti delil olarak gösterir.(et-Tefsirü’l-Kurtubî, I/163)

Yani, çocuk kendi geçimini temin edecek yaşa gelinceye kadar, babanın onun ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Baba olarak bu iş onun zaten fıtrî bir vazifesidir.

Bazı âyet ve hadis-i şeriflerde babanın bu vazifeyi yaparken meşru ve helâl dairede kalması emredilmektedir. Yani aile reisi olan veli, başta kendisi olmak üzere hanımının, çocuklarının ve nafakaları üzerine olan —babası ve annesi gibi— kimselerin nafakalarını helâl yoldan kazandığı para ile karşılamak durumundadır.

Helâl kazançla yetinmeyip, geçim derdini bahane ederek, iman zayıflığından dolayı harama teşebbüs eden, hattâ daha da umursamaz bir tavra girerek, kazancının tamamını haram yoldan karşılayan kimse, başta kendisi olmak üzere, aynı kazançtan yedirdiği aile fertlerinin bütün mes’uliyet ve günahını üzerine almış olur.

Çünkü bakmakla mükellef olduğu fertlerin bu meselede bir mes’uliyet ve suçu yoktur. Dolayısıyla, onlar mecbur kaldıkları için haram kazançtan yemektedirler. Bu sebepten, günaha girmiş olmazlar.

İbni Âbidin merhum bu hususta şöyle bir kayda yer verir:

“Kocasının, aslen meşru olmayan bir yoldan temin ederek geçirmiş olduğu bir yiyeceği yemesinde, bir elbiseyi giymesinde hanım için bir günah yoktur. Günah, kocanın kendisinedir. Yalnız, kocası tarafından kendisine verilen nafaka bizzat gasp edilmiş birşey ise, kadının ondan yemesi caiz olmaz.”(Reddü’l-Muhtar, V/247)

Çocukların durumu da bundan farklı değildir. Çünkü hanımın nafakası nasıl kocasının üzerine ise, çocukların geçimi de babaya âittir. Çocuklar da babalarının kendilerine haramdan getirmiş olduğu nafakadan faydalanmak mecburiyetinde kaldıkları için, o haramdan doğacak günah babalarına aittir, kendilerine ait değildir.

Ne zaman ki çocukların eli iş tutar, kendi ihtiyaçlarını kendileri temin edecek seviyeye gelir, helâl yoldan para kazanma durumuna ulaşırlarsa, artık kendi kazançlarını yemeleri gerekir.

10 Kadının mahremleri, yani kadın için mahrem sayılan ve sayılmayan erkekler kimlerdir? Amca ve dayı mahrem midir?

Mahrem: Haram olan, yani bir kadının evlenmesi dinen caiz olmayan akrabalar demektir. Nâmahrem: Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde; dinen bir mahzur olmayan erkek demektir.

Bu husus, esasen prensiplerini şu iki âyet-i kerimeden almaktadır:

"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesna, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler. Kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, mü'min kadınlardan, cariyelerinden, cinsî iktidarı olmayan hizmetçilerinden ve şehvet çağına gelmemiş çocuklardan başkasına ziynet yerlerini göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey mü'minler, tâ ki kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)

"Size şu kadınları nikâhlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emzirmiş olan süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, aranızdan zifaf geçmiş olan kadınlarınızdan doğan üvey kızlarınız. Eğer zifaf geçmemişse onların kızlarını nikâhlamakta size günah yoktur. Öz oğullarınızın hanımlarını nikahlamanız ve iki kızkardeşi birden nikâhınız altına almanız da size haram kılındı. Ancak geçmiş olan müstesnâdır. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Nisa, 4/23)

Bu erkeklerin kimler olduğu her iki âyette de bildirilmiştir. Bu âyetleri incelediğimizde; kadın için mahrem olan erkeklerin başlıcaları şunlardır:

Babası, kayınpederi, oğlu, kocasının eski hanımından olan oğlu, kardeşi, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, amcası, dayısı, süt kardeşi...

Erkek için mahrem olan kadınların başlıcaları şunlardır:

Annesi, kızı, kızkardeşi, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşlerinin kızları, süt annesi, süt kardeşi, kayınvalidesi, hanımının önceki kocasından olan kızı, oğlunun hanımı...

11 Ruh cenine kaç günlükken üflenir? Kürtaj suçunun cezası nedir? Gurre ne zaman verilir?

Gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak, gebelikten sonra, annenin hayatî tehlikesi gibi haklı, kesin ve meşru bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya aldırmak (kürtaj) yolu ile bir canlının hayatına son verilmesi dinen caiz değildir.

Gurre konusunda "Eğer gurre verilirse, çocuğu aldırmanın bir sakıncası yokmuş" gibi yanlış anlaşılan bir durum var. Gurre değil, dünya verilse asla çocuk aldırılamaz.

Ancak böyle bir cinayet işlenmişse tövbe ve istiğfarla beraber, diyet olarak gurre verilmesi de gerekmektedir.

İlave bilgiler için tıklayınız: 

Anne karnındaki bir bebeğe ruh ne zaman verilir?..

Gurre (çocuk düşürme diyeti) nedir, ne zaman verilir, kim verir ve kime verilir?..

Kürtaj yaptırmak, iki aylık çocuğu aldırmak caiz midir? Kürtaj yaptıran kişi Allah huzurunda cinayetle mi yargılanacak? Ayrıca kürtaj edilen çocuk, ahirette nerededir ve annesini Allah'a şikayet edecek mi?..

12 Bankaların verdiği faiz Kur'an'da belirtilen faizle aynı mıdır? Faiz alan birisinin yemeğini yemenin bir sakıncası var mıdır?

Cevap 1:

Evet, bugün bankaların verdiği faiz Kur'an'ın ve islamın yasakladığı faizdir.

İslam'dan önce faiz, Araplar arasında son derece yaygındı. Mekke'de, Taif'te, Medine’de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen -bugünkü ifadeyle-bankerler vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilave olarak belli bir fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli süre sonunda borcunu ödeyemezse vade uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı. Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırdı. Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmişti ki, Kur'an’ın da ifade buyurduğu gibi, “...alışveriş de faiz gibidir...” (Bakara, 2/275) deniliyor; faiz de tıpkı alışveriş gibi meşru sayılıyordu.

Bu sebepledir ki başta peygamberler olmak üzere bütün ıslahatçılar, insanları faiz gibi kökleşmiş âdet ve inançlarından vazgeçirmek için tedriç metoduna başvurmuşlardır.

Hz. Aişe validemizin şu sözleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır:

“Kur'an-ı Kerim'in mufassal surelerinden ilk nazil olanları, cennet cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu surelerdir. İnsanların kalpleri ısınıp İslam’ın emir ve yasaklarını takibe başlayınca, helal ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer 'içki içmeyiniz, zina yapmayınız.' gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka 'İçkiyi ve zinayı asla terketmeyiz.' derlerdi.”

Bu sebepledir ki İslam'da içki, kumar, faiz gibi kökleşmiş âdet ve uygulamalar birden yasaklanmamış; bunların haram kılınmasında, tedriç yolu takip edilmiştir. İçkinin yasaklanması üç safhada gerçekleştiği gibi, faizin haram kılınması da dört safhada gerçekleşmiştir.

Bu konuda ilk inen hüküm Rum suresinin 39. ayetidir. Mekke devrinde nazil olmuştur.

“İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah rızasını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır.”

Bu ayet-i kerimede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket olmayacağı beyan edilmiştir.

Medine devrinde nazil olan Nisa suresinin 160-161. ayetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasaklandığı hâlde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden dolayı, kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkâr edenlere elem verici bir azap hazırladık.”

Bu ayetlerde faizin Müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece ilahi azabı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece kötü ve uzak kalınması gereken bir iş olduğuna işaret olunmuştur.

Faizin Müslümanlara ilk haram kılınışı, Âl-i İmran suresinin 130. ayeti ile olmuştur:

“Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah'tan sakının ki başarıya ulaşasınız.”

Bu ayetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş riba, yani bileşik faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin içilmesinin haram kılınmayıp "sarhoş hâlde namaza yaklaşılmasının yasaklanması" safhasına benzemektedir. İslam önce, fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu.

Daha sonra nazil olan Bakara suresinin 275-281. ayetleriyle her türlü faiz kesinlikle haram kılınacaktır. Faizi kesinlikle yasaklayan bu ayetlerin mealleri şöyledir:

“Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların 'Alışveriş de faiz gibidir.' demelerindendir. Oysa, Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vaz geçerse, geçmişi, kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah'a aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.”

“Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük eden hiçbir günahkârı sevmez.”

“İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekat verenlerin Rabları katında ecir ve mükafatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”

“Ey inananlar, Allah'tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden arta kalan kısmı bırakın. Şayet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Rasulüne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tövbe eder de (faizden vazgeçerseniz) sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”

“Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.”

“Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz kendisine verileceği günden korkunuz.”

Faizle ilgili en son nazil olan ayetler bunlardır ve bu ayetlerle her türlü faiz kesinlikle haram kılınmıştır. Hz. Ömer (r.a.): “Faiz ayeti en son inen ayetlerdendir. Resulullah (a.s.m.) Bunu yeterince açıklamadan vefat etti. Bu sebeple faizi ve faiz şüphesi olan şeyleri bırakınız.” demiştir.

Bunun içindir ki:

“... Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur; kim de şüpheli şeylere dalarsa sonunda harama düşer...”[Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241)] 

“Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni yap.”(Buharî, Büyü 3; Tirmizî, Kıyâme 60)

 hadis-i şerifleri gereğince, şüpheli şeylerden kaçınmak mendup sayıldığı ve takva işi kabul edildiği hâlde, faiz şüphesinden kaçmak İslam alimlerince vacip sayılmıştır.

Faizcilik, bu bakımdan en büyük günahlardandır. Kur'an-ı kerim'de faizcilik Allah ve resulüne karşı savaş olarak nitelenmiş, hiç bir haram için böylesine tehditkar bir ifade kullanılmamıştır. Nitekim Resulullah efendimiz de (s.a.v.) Toplumu helakete sürükleyen ve mutlaka kaçınılması gereken günahların arasında faizi de saymıştır.

Peygamber efendimiz, faiz yiyenlerin ahiretteki acıklı halini şu şekilde anlatmıştır: “miraç gecesi, bir insan topluluğuna rastladım. Bunların mideleri, dışarıdan bakıldığında içi görülen ve yılanlarla dolu olan bir eve benziyordu. -bunlar kim? Diye sordum. Cibril: -bunlar faiz yiyenlerdir, diye cevap verdi.”

Yine hadis-i şeriflerde, “peygamber efendimizin faizi alana, verene, faiz senedi yazana ve iki tarafın şahitlerine lanet ettiği” de bildirilmektedir.

Cevap 2:

Babanın çocuklarına bakması mecburi olduğundan, haram kazancın sorumluluğu babaya aittir. Bu sebeple hanım ve çocuklara haram kazançtan gelen günah babanındır.

Çocukların, akıl baliğ olduktan sonra takip edecekleri yol şöyledir:

- Babası haram kazanan kişininn yapacağı ilk iş, babasını haramdan uzaklaştırıp helâl yolla geçinmeye zorlamaktır.

- Şayet tesiri olmuyor, babası haram kazançta ısrar ediyorsa, bu defa şahsına âit malı varsa o maldan kendi rızkını temin etmek ve haram malından yememeye gayret etmektir.

- Şahsına âit malı yoksa, babasının getirdiğinden ancak ihtiyaç kadarıyla iktifa edebilir. İhtiyaç dışındakileri kullanmamaya gayret gösterir.

- Şayet eve getirilen şeyler bizzat haramın kendisi olursa, bunu hiçbir suretle kullanamaz. Meselâ, yenecek madde, yahut giyilecek elbise bizzat çalınmış, gasbedilmişse bunları kullanamaz. Çünkü bunlar haramın bizzat kendisidir. Haramla alınarak değiştirilmiş şeyler değildir.

Meyhane, kumarhane işletmek, müstehcen neşriyat yapmak, dinin haram kıldığı kötülüklerin helâl olduğunu iddia eden kitaplar yazıp yaymak,.. gibi kazançlar bu cümledendir.

Bu açıklamalar, kazancın tamamen haram yollarla elde edilmesi durumundadır.

Ancak önemli bir husus şudur:

Babanın haram kazanç dışında ayrıca helal kazancı da varsa, bu durumda onun malından yemek ve harcamak caizdir. Biz kazancın helal olan kısmından yediğimizi ve harcadığımızı düşünürüz. O zaman herhangi bir sıkıntı da olmaz. Yemek ve harcamak helaldir. Diğer taraftan babanın çalıştığı yer başka helal işler de yapıyorsa, bu durumda kazancın içine helal mal girdiğinden, onun malından yemek içmek ve harcamak da helal olur.

Meşru ve helâl dairede rızkını temin etmek, herkesin tabiî bir hakkı ve vazifesidir. Dinimiz, kendi geçimi ve çoluk çocuğunun maişeti için geçen çalışma zamanını ibâdet saymıştır. Bu vesileyle kazanç yollarından meşru olanları belirlediği ve teşvik ettiği gibi, gayrimeşru ve haksız kazancı da yasaklamıştır.

Bilindiği gibi, sanat, ticaret, ziraat gibi geçim yolları akla gelen ilk kazanç vesileleridir. Faiz, rüşvet, karaborsacılık gibi yollar ise gayrimeşrudur ve haramdır.

Helâlle haram arasındaki mesafenin daraldığı, istikametli bir hayatın güçleştiği zamanımızda, mü’minin çok dikkatli ve titiz hareket etmesi lâzımdır. İlâhî bir emanet olan midesine haram ve şüpheli lokmanın girmemesine âzamî ölçüde dikkat gösterilmesi gerekmektedir. İnsanı harama çağıranların çok ve çeşitli olması, helâle ve kanaate davet edenlerin de o nisbette az olması zamanımızın bir fitnesidir.

Çevrenin tesirinde kalarak veya hırs aldatmacasıyla tadılan haram lokma bir sefere bağlı kalmamaktadır. Bazan düşülen hatâya bahane uydurulup, teviller yapılabilmektedir. Zamanla haramla iç içe kalınabilmektedir.

Mü’minleri dikkate sevk eden, onların imânlı hayatlarının devamını isteyen şu hadis-i şerif mânidardır:

Cennetle müjdelenen Sa’d bin Ebi Vakkas’ın,

“Ya Resulallah, dualarımın kabul olması için bana dua et.” demesine mukabil, Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz şöyle buyururlar:

“Yediklerin helâlden olsun. Helâl yiyenin duası makbuldür. Allah’a yemin ederim ki, kişinin haram lokma yediğinde kırk gün duası kabul olmaz. Eti, haksız yoldan ve faizden meydana gelen kimseye ateş daha lâyıktır.”(Muhtasar İbni Kesir, I/149)

Hal böyle olunca, dünya ve âhiret saadetimizi gölgeleyen gayrimeşru vasıtalara tevessül etmemek, dualarımızda da Allah’tan daima helâl rızık talep etmek durumundayız. İnsanın kendi şahsında gösterdiği bu dikkat, hiç şüphesiz, çevresine de tesir edecektir. İstikametli yaşayışı örnek alınacaktır. Diğer taraftan, bu dikkat neticesinde mü’min, dost ve yakınlarıyla olan münasebetlerinde zor duruma düşmeyecektir. Tutum ve davranışları yadırganmayıp, aksine takdir de edilecektir.

Kendi aile hayatımızda riayet ettiğimiz esaslara, herhangi bir şekilde meydana gelen ziyafet, davet ve dost meclislerinde de medenî münasebetler içinde uymamız bizi rahatlatacak ve huzurumuzu kaçırmayacaktır.

Harama teşvik eden, tatlı gösteren vesileler çoktur. Başta şeytan ve nefsimiz bizi o yola sürüklemeye çalışır. Bazan geçim sıkıntısı ve ailevî sebepler harama bulaşmaya sebep olabilir. Bazı durumlarda da harama kendimiz girmediğimiz ve çekindiğimiz halde, bir yakınımız vasıtasıyla harama bulaşmamız söz konusu olabilir. Bu, bir davete icabet etme şeklinde olabildiği gibi, hediye ve miras halinde de olabilir.

Bir yakınımız ve dostumuz tarafından yapılan davete icabet etmek sünnet, bazı hallerde de vaciptir. Aynı şekilde, takdim edilen hediye ve ikramları da reddetmemek dinî ve insanî bir vazifedir. Ancak bu gibi hallerde, veren kimsenin kazancının helâl ve haram olması cihetini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Hiç bir şekilde araştırmadan, incelemeden kabul edilmesi halinde, veren kadar alana da sorumlu duruma düşer.

Bu bakımdan büyük günahları apaçık işleyen ve yaptıklarından bir pişmanlık duymayan fâsık kimselerin davetine icabet etmemek lâzımdır. Kazancının çoğu haramdan meydana gelen, faiz, rüşvet gibi gayrimeşru yollardan kazanan kimsenin ikram ve davetine gitmek, hediyesini kabul etmek, haram yemek olacağından, kabul etmekten kaçınmak gerekir.

Eğer hazırlanan yemek, helâl bir mirastan ve borçtan alınarak hazırlanmışsa, bu takdirde yenilmesinde bir mahzur görülmemektedir. Bu meselede davet sahibinin kazancının helâl ve haram olması ekseriyete göredir. Yani maişetinin çoğunluğu haram yoldan temin edilmişse haram hükmündedir. Eğer helâl galipse, o zaman helâl hükmüne geçer, helâl kısmından istifade edilmiş olunur.

Fakat Hanbelî mezhebine göre, kazancında hem helâl, hem de haram bulunan kimsenin davetine icabet mekruh görülmektedir. Ravda isimli fıkıh kitabında yer verilen bir rivayete göre, “fâsıkın davetine icabet edilir” denilmektedir.

Fakat bütün bunlarla birlikte, mezhep imamlarının ve müçtehidlerin ittifakı, ekserîsi haram olan bir kazançtan istifade edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.(Fetâvâ-yı Hindiyye, V/343)

Miras hususunda da durum değişik değildir. Miras bırakan kimse, o malı haramdan kazanmış, faiz, rüşvet, gasp ve karaborsacılık gibi yollardan temin etmişse, mirasçısı o malı yiyemez. Eğer o mal gaypedilmiş, haksız yere bazılarından alınmışsa, sahiplerine iade edilmesi gerekir. Eğer bilmiyorsa, bir hayır kurumuna hibe edilir. Eğer mirasçıya düşen malın haramdan geldiği söyleniyor, fakat nereden ve ne şekilde olduğu kesin delilleriyle bilinmiyorsa, bu durumda mirasçı onu yiyebilir. Fakat takvaya en uygun olanı, o malı sahibi niyetine sadaka olarak vermektir.(Reddü’l-Muhtar, IV/130)

Haram yoldan kazanç temin eden bir kimseden gelen hediyeyi geri göndermek ve iade etmek mümkün olmuyorsa, bu gibi halde de onu kendi istifademiz dışında bir hayır kuruluşuna vermemiz gerekir.

Bu dinî hükümleri tatbik ederken veya icra safhasına koyarken medenî ve insanî münasebetleri de bütün bütün kesmemeye, muhatabı rencide etmemeye dikkat gösterilmelidir.

Gayrimeşru kazanç sahibi kimsenin davetini ve ikramını kabul etmemekte esas nokta, o kişiyi öyle bir kazançtan vazgeçirmek olmalıdır.

13 Organ bağışı, organ ve doku nakli helal midir? Müslüman olmayan bir kimseden organ almak ya da ona organ bağışlamak uygun mudur?

Hastalık ve tedavi konusunda kamuoyunun genel dinî telakkisini belki de en çok meşgul eden meselelerden birisi organ naklidir. Günümüzde organ nakli konusu, alternatifsiz bir tedavi yöntemi olması yüzünden tıp ilminin önemli bir uğraşısı olduğu gibi, organı veren ve alan iki tarafın da insan olması ve insan uzvu üzerinde tasarruf yapılmasını gerektirmesi sebebiyle konu din, hukuk ve ahlâkı da yakından ilgilendirmektedir. Burada sadece konunun dinî öğreti ve telakkiyi ilgilendiren kısmı üzerinde durulacaktır.

Kısa bir tarihçe vermek gerekirse, yaklaşık XVI. yüzyılda başlayan otoorgan nakli giderek geliştirilmiş, XIX. yüzyılda insandan insana doku ve organ nakline başlanmış, önceleri deri, damar, kas nakli şeklinde başlayan bu tedavi yöntemi giderek geliştirilerek kalp, karaciğer, böbrek, kemik iliği, kornea gibi hayatî organların nakli aşamasına gelinmiş, XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bunda da başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Artık organ nakli günümüzde, diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de binlerce ölümcül hasta için bir ışık ve yaşama ümidinin kaynağı durumundadır. Ancak, insandan insana organ nakli böylesine önemli bir tedavi yöntemi olmasının yanı sıra, bazı dinî ve hukukî sorunları da beraberinde getirmiş ve konu değişik çevrelerde farklı açılardan tartışılmaya başlanmıştır.

Organ naklinin İslâm’ın prensip ve amaçlarıyla ilişkisini kurarken konu iki ayrı açıdan ele alınabilir. Birincisi, organ naklinin itikadî (inanç esasları) ve uhrevî (âhiret hayatına ilişkin sonuçları) açıdan değerlendirilmesi. İkincisi de, organ naklinin İslâm hukukunun ilke ve gayeleri açısından incelenip câiz olup olmadığının araştırılması.

1. İTİKADÎ ve UHREVÎ AÇIDAN ORGAN NAKLİ

Organ naklinin itikadî ve uhrevî açıdan değerlendirilmesi, bunun cismanî haşir inancıyla, organların sorumluluğu ve kıyamet günü şahitliği meselesiyle ve genel olarak dinî sorumluluk esaslarıyla bağdaşıp bağdaşmayacağı gibi tartışmaların açılmasını ve bu konularda belli bir sonuca varılmasını gerekli kılmaktadır.

Cismani haşir ve o organla işlenen günah

Ehl-i sünnet bilginlerinin ve kelâmcıların çoğunluğu, âhirette haşrin cismanî olacağı, insanın ruh ve bedeniyle birlikte diriltilip böylece haşrolacağı, hesaba çekileceği, ceza veya ödüle muhatap olacağı görüşündedir. Kur’an âyetleri de bu görüşü doğrular mahiyettedir. (bk. Tâhâ 20/55; elHac 22/5, 7; enNûr 24/20; Yâsîn 36/7879; elKıyâme 75/34). Âhirette haşrın cismanî (bedenî) olacağı inancının, organ naklinin tereddütle karşılanmasında kısmen de olsa etkisi vardır. Ancak konu yakından incelendiğinde organ naklinin cismanî haşirle doğrudan ilişkisi, daha doğrusu organ naklinin cismanî haşir inancını zedeleyen bir yönü bulunmadığı, nakledilecek organın tekrar asıl sahibine döneceği ifade edilebilir. Nitekim organların toprakta çürümesi, yanıp kül olması, hayvanlar tarafından parçalanıp yenmesi de onun tekrar asıl sahibinde haşrolunmasına engel değildir. Gerçekten Kur’ân-ı Kerîm’de (Kıyâme, 75/34) âhirette insanın bütün uzuvlarının en ince ayrıntıya kadar toplanacağı ifade edilir. Bu ve benzeri delillerden yola çıkan İslâm bilginleri de herkesin aslî parçalarının kendisiyle haşrolacağı görüşündedirler.

Emanetle işlenen günahın sorumluluğu

Takma organın yeni sahibinde sevap veya günah işleyen bir kişinin cüzünü oluşturması da tamamen bu yeni sahibiyle alâkalı bir meseledir. Çünkü sorumlulukta aslolan iradedir, sorumlusu da o organları kullanan şahıstır. Nitekim emanet olarak verilen bir şeyle birisine zarar verilirse, bundan asıl mal sahibi değil, onunla zarar veren kimse sorumlu olur.

Kıyamette organların şahitliği

Kıyamet gününde organların şahitliği meselesine gelince, bu husustaki âyet ve hadisler organların âhirette lisânı hâl ile konuşacağı şeklinde anlaşılabileceği gibi, Allah’ın huzurunda insanın hiçbir mazeret ileri sürme ve yalan beyanda bulunma imkânının olmayacağı, her şeyin apaçık ortada olacağı anlamında da yorumlanabilir. Bu konudaki âyetler (Nûr, 24/24; Fussılet 41/19, 21, 22) gerçek anlamında alınsa bile, yine organ nakline engel bir delil teşkil etmez. Zira her şey Allah’ın bilgisi dahilindedir ve organlar her bir bedende bulundukları süre içinde olup bitene şahitlik edebilirler.

Dini sorumluluk açısından ve Müslim-gayri müslim olması bakımından


Konuya genel olarak dinî sorumluluk esasları açısından bakıldığında ise, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, duygu, düşünce, akıl, inanç gibi mânevî, ruhî özellikler, organların biyolojik yapısına bağlı olmadığından, organ nakliyle kişilik transferi olmamaktadır.

Diğer taraftan, dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus, İslâm dininin, cinsi, milliyeti, rengi, dini, konumu ne olursa olsun her insana insan olarak baktığı ve eşit bir yaşama hakkı tanımış olduğudur. Şu halde organ veren kimsenin veya organ verilen şahsın fâsık yahut gayri müslim olması gibi şahsî durumlarından ötürü diğer tarafın dinen sorumlu olabileceğinin ileri sürülmesi de isabetli olmaz. İslâm tedaviye önem vermiş, her insana tedavi olmada eşit haklar tanımış, bir insana hayat vermeyi bütün insanlığa hayat verme mesabesinde görmüştür (Mâide, 5/3). Buna göre, organ nakli açısından Müslüman ile gayri müslim, dindar ile fâsık ayırımı yapılması doğru olmaz. Kaldı ki doğruya hidayet eden de, eceli takdir eden de Allah’tır. Sorumlulukta herkesin kendi hür iradesi esastır. Bu sebeple, Müslüman veya dindar olmayana organ vermenin, onun günah işlemesine yardımcı olmak veya ömrünü uzatmak olarak değerlendirilmesi, İslâm’ın bu konudaki genel esasları ile bağdaşmaz.

2. İSLÂM HUKUK PRENSİPLERİ AÇISINDAN ORGAN NAKLİ

İslâm hukuku açısından organ naklinin hükmüne, câiz olup olmadığına gelince; çağımızda güncelleşen bu mesele hakkında gerek naslarda gerek klasik fıkıh kitaplarında açık bir ifadenin bulunmayacağı açıktır. Kur’an ve Sünnet gerekli gördüğü bazı konularda ayrıntılı hükümler koymakla beraber, genelde her hukukî olaya ayrıntıyla inmeyip, bütün devir ve dönemlerde ortaya çıkabilecek problemler için geçerli birtakım ilke ve ölçüler koymakla yetinmiştir. Bu, Kur’an ve Sünnet’in kıyamete kadar Müslümanlar için kaynak ve ölçü olmasının tabii sonucudur. Klasik fıkıh kitapları da, Kur’an ve Sünnet ışığında kendi devirlerinin problemlerini çözmüş, Müslümanlara günlük yaşayışları için kılavuzluk etmiş, onlara yardımcı olmuştur. Bu duruma göre, günümüzdeki organ naklinin hükmünü, nasların ve İslâm hukukçularının benzeri olaylar karşısında gösterdiği tavıra ve gözettiği gayeye bakarak kavramak mümkündür.

Zaruretler haramı helal kılar

Kur’an’da (Bakara, 2/173; Mâide, 5/3; En‘âm, 6/119, 145) ve hadislerde (Müsned, V, 96, 218; Ebû Dâvûd, “Et‘ime”, 36) insan hayatını tehdit eden bir açlık ve zaruret halinde haram fiillerin mubah hale geleceği ve günahın kalkacağı bildirilmiştir. İslâm ölüye değer vermekle birlikte, insana ve hayata daha çok değer vermiş, hayatı korumayı dinin beş temel maksadından biri saymıştır.

İslâm hukukçuları da hayatı tehdit eden açlık zarureti karşısında kalan kimsenin ölü insan eti bile yiyebileceğini, tedavi maksadıyla haram ve necis şeyleri kullanabileceğini, kemik, diş, kan gibi insan parçalarıyla tedavi olabileceğini, yavruyu kurtarmak için ölen annenin karnının yarılabileceğini, yutulmuş mücevher gibi değerli bir malı çıkarmak için ölünün karnının açılabileceğini belirtmişlerdir. İslâm hukukçularının bu ve benzeri fetvaları günümüzdeki organ nakline bir hayli ışık tutmaktadır. Ancak bu gibi durumlarda belirtilen çözümleri benimsemeyen fakihler de vardır.

Bu durum, fıkhın "Zaruretler, mahzurlu (sakıncalı) olan şeyleri helal kılar." ve "Zararın ağır olanı, daha hafif olanıyla giderilir." genel kaidelerine uyan bir davranıştır. Ayrıca, zaruret halinde "iki şerden ehven olanı tercih edilir" görüşüne de uygundur. Çünkü burada bir hayatı kurtarmak söz konusudur.

Kadavradan organ nakli

Çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kuruluşları, ölüden (kadavra) tedavi maksadıyla organ alınmasına ve hastaya nakledilmesine, çeşitli gerekçelere istinaden cevaz vermişlerdir. Bu cümleden olarak, ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu daha önceki kararlarının yanı sıra 03.03. 1980 tarih ve 396/13 sayılı kararı ile, belli şartların bulunması halinde ölüden diriye organ naklinin câiz olduğuna fetva vermiştir. Aynı şekilde Kuveyt Evkaf ve Din İşleri Başkanlığı’na bağlı Fetva Kurulu’nun 24. 12. 1979 tarih ve 132/79 sayılı, 14.09.1981 tarih ve 87/81 sayılı kararları ile, Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi’nin ve Mısır’daki Ezher Fetva Kurulu’nun kararları ve İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı kararı da bu yönde olup, bu kararda ölüden organ nakli belli şartlarla câiz görülmektedir. Çağdaş İslâm bilginlerinin büyük bir kısmı da ferdî olarak bu paralelde fetva vermiştir.

Yukarıda işaret edilen kurullar ve şahıslar, ölüden diriye organ naklinin câiz olabilmesi için şu şartların bulunması gerektiğini belirtirler:

1. Organ naklinde zaruretin bulunması,

2. Konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması,

3. Ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayının alınmış olması,

4. Tıbbî ve hukukî ölümün kesinleşmiş olması,

5. Organın bir ücret ve menfaat karşılığında verilmemiş olması,

6. Alıcının da buna razı olması.

Söz konusu kurullar ve bilginler, ölüden organ nakline fetva verirken genellikle, zaruret halinde haramı işlemeye, necis ve haramla tedavi olmaya ruhsat veren nasları ve bunlardan kaynaklanan fıkhî kuralları ve ictihadları delil olarak göstermektedirler. Ayrıca, zaruretteki kimsenin ölü insan etinden yiyebilmesi, deve idrarıyla tedavi olabilmesi, ipek ve altın kullanabilmesi, insan vücuduna ölünün kemiğinin veya dişinin takılabilmesi, cenini kurtarmak için ölü annesinin karnının yarılabilmesi, annenin hayatını kurtarabilmek için karnındaki ölmüş ceninin parçalanarak çıkarılabilmesi gibi ruhsat hükümlerini örnek göstererek bunların gerekçelerini esas almaktadırlar.

Ölüden organ naklini câiz görmeyen bazı çağdaş bilginler ise, insan ölüsünün saygınlığını ve dokunulmazlığını,

“Ölünün kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir.” (Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 60; elMuvatta’, “Cenâiz”, 45),

meâlindeki hadisi  cismanî haşir ve organların şahitliği inancını, hilkati (aslî yaratılış) bozmanın câiz olmaması ilkesini gerekçe göstermektedir. Ancak bu görüşün ve dayanaklarının, İslâm’ın yukarıda zikredilen ilke ve gayeleri karşısında daha zayıf kaldığı açıktır.

Diriden diriye nakil

Diriden diriye organ naklinin hükmüne gelince; bazı çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kurulları belli şartlarla buna da cevaz vermişlerdir. Bu cümleden olarak Kuveyt Evkaf ve Din İşleri Bakanlığı’na bağlı Kuveyt Fetva Kurulu’nun 24.12.1979 tarih ve 132/79 sayılı kararında Suudi Arabistan’daki Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi’nin 1928 Ocak 1985 tarihinde Mekke’de düzenlenen VIII. Dönem Toplantısı’nda alınan kararlarda ve İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı 20.03.1990 tarih ve 6/58 sayılı kararlarında diriden diriye organ nakli, belli şartlarla câiz görülmüştür. Bunun cevazı için ileri sürülen şartlar ise şunlardır:

1. Zaruretin bulunması.

2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması.

3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi,

4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması,

5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması,

6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

Bu fetvanın dinî dayanağı olarak yukarıda zikredilen deliller, özellikle

“Kim bir insana hayat verirse, bütün insanlara hayat vermiş gibidir.” (Mâide, 5/32)

 “İyilik ve takvâ üzere yardımlaşınız.” (Mâide, 5/2)

meâlindeki âyetler ile yardımlaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı, zararı önleyip faydalıyı hâkim kılmayı emir ve tavsiye eden hadisler gösterilmektedir.

Diriden diriye organ naklini câiz görmeyen çağdaş İslâm bilginlerinin sayısı, ölüden organ nakli konusundakine göre biraz daha fazladır. Bu görüşün sahipleri gerekçe olarak da, insanın kendi organlarına mâlik olmadığını ve onlar üzerinde tasarruf yapma hakkının bulunmadığını, insanın saygıdeğer ve dokunulmaz olduğunu, organ naklinin hilkati (aslî yaratılış) değiştirdiğini, iki taraf için de denk bir tehlike teşkil ettiğinden bunun zararın zararla giderilmesi kabilinden olduğunu ileri sürmektedirler.

Ancak, diriden alınan her organ ve dokunun aynı sonucu doğurmadığı ve aynı derecede hayati tehlike, sağlık bozukluğu veya görünüm çirkinliği meydana getirmediği açıktır. Vericiyi riske sokmadığı, sağlığını veya görünümünü bozmadığı takdirde, tıbbî verileri esas almak ve organ nakline zarureten başvurulan alternatifsiz bir tedavi yöntemi olduğu sürece olumlu bakmak, herhalde İslâmî prensiplerle ve dinî hükümlerin amaçlarıyla daha uyumlu bir tavır olacaktır.

Organ bağışlama durumuna gelince; bu, sahasında otorite olan ve itikadı sağlam bir doktorun gözetim ve denetiminde olmalıdır. Sonra da,

"Kendi nefislerinizi öldürmeyin." (Nisâ, 4/29)

"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara, 2/195)

ayet-i kerimeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Şunu da unutmamalıdır ki, bu iş organ bağışlayana zarar vermemeli, buna zorlanmamalı, bu iş için aldatılmamalıdır.

Bu ölçüler kan bağışı için de geçerlidir.

Kendi vücudundan organ nakli

Öte yandan, kişiye kendi vücudundan organ veya doku nakli meselesi önemli tereddütlere yol açmamış; İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı olan İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı kararında, sağladığı yarar, getireceği zarardan fazla olmak, biyolojik veya psikolojik açıdan kişiyi sıkıntıya sokan bir kusur veya rahatsızlığın giderilmesi amacına yönelik bulunmak şartıyla bu tür tıbbî operasyonların câiz olduğu belirtilmiştir. Buna karşılık aynı kararda, kişinin hayatiyetine son veren, yine hayatiyetine son vermese de vücudun temel fonksiyonlarından birini tamamen sona erdiren organ yahut organların alınması yoluyla, diriden diriye organ naklinin câiz olmadığı vurgulanmıştır.

İslam’ın insan hayatına verdiği önem

Hayatı, ölümü ve ölüm ötesini tabii birer hadise ve kademe olarak tanıtıp anlamlı hale getiren İslâm dininin dünyada insanların fert ve toplum olarak sağlık, huzur ve güven içinde yaşamasına önem verdiği, bunu sağlayıcı tedbirlerin bir kısmını emrettiği, bir kısmını da insanların çaba ve inisiyatiflerine bırakıp ilke olarak teşvik ettiği bilinmektedir.

Böyle olunca Müslüman toplumların, yeni bir tedavi yöntemi olan organ nakli konusunda başlangıçta mütereddit davranması, hatta toplumsal refleksle karşı bir tavır sergilemesi ve bu konuda birtakım dinî gerekçeler üretmesi mâkul karşılanabilir. Bu tarz bir direnç, geleneksel toplumların her bir yenilik karşısında dağılıp parçalanmasını önleyici ve toplumsal yapıyı koruyucu bir sigorta işlevi de görmektedir.

Ancak, organ naklinin artık alternatifsiz bir tedavi yöntemi olarak insanları hayata döndürdüğü görüldükten sonra bu tereddütlerin ve çekimser tavrın terkedilmesi, hatta bu yönde ciddi adımların atılması, kamuoyu oluşturulması ve bunu sağlayacak kurumların kurulması gerekir.

İnsan hayatına çok değer veren bir dinin mensubu olan Müslümanların bu konuda dünyaya öncülük ve örneklik etmesi bile beklenir.
 
Organ Satışı

Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,

"Andolsun, Biz Âdemoğullarına (güzel şekil, mîzac ve aklî kabiliyetler vermek suretiyle) çok ikramda bulunduk. Onları havada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık." (İsrâ,17/70)

buyurarak insanın şerefli bir varlık olduğunu bildirmektedir.

Cenab-ı Hakk'ın insanoğluna bahşettiği şeref şundan da anlaşılmaktadır ki; hür bir insanı köleleştirip satmak caiz değildir. (İbn Miftâh, Şerhul-Ezhâr, 3/30; İbn Hazm, el-Muhallâ, 9/17; el-Huliyy, Şerâiul-İslâm, 2/ 16).

İbn Kudâme, bu hükümle ilgili olarak, "Bu hükme kimsenin muhalefet ettiğini bilmiyoruz." demektedir (İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 302).

Bu hüküm hadis-i şeriflerle de sabittir. İmam Buhârî ve diğerlerinin Ebû Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Üç kişi var ki kıyamet gününde ben onların hasmıyım: 1. Benim adıma bir söz verip de sonra verdiği sözden cayan kimse, 2. Hür bir şahsı satıp da parasını yiyen kimse, 3. Ücretle birini tutup da, adam işi yaptığı halde ücretini vermeyen kimse." (İbn Hacer, Fethul-Bârî, IV, 417; el-Aynî, Umdetül-Karî, XII, IV).

İnsanın kendisinin satılması caiz olmadığı gibi, onun bir cüz'ünün, organının satılması da caiz değildir. Çünkü bu alışverişte insana ve parçaya hakaret, onun şerefini düşürme vardır. Hanefi fakihleri bu görüşü savunurlar. Yukarıda geçen Ebû Hüreyre hadisiyle amel edip "Hür insanın alınıp satılması nasıl caiz değilse, ona ait bir cüz'ün satılması da caiz değildir. Çünkü ona ait cüzlerin hükmü kendisinin hükmü gibidir." derler (Kemalü'd-Din Muhammed b. Abdül-Vahid, Şerhu Fethi'l-Kadir, VI, 63). Buna dayanarak insana ait cüzlerden başka yollarla faydalanmak da haram kabul edilmiştir. Bunlardan saç ve tırnak gibi cüzlerden istifade edilmez, bunlar gömülür (en-Nevevî, Şerhu Müslim, XIV, 103). Çünkü Resulullah (a.s.m.):

"Saça saç ekleyene ve eklettirene, dövme yapana ve yaptırana Allah lânet etsin." (Tirmizî, Libâs, 25) buyurmuştur.

Ancak, organ nakli yapılmadığı takdirde, ikinci şahıs için hayatî tehlike söz konusu ise, alıcının satın alması caizdir. Bu satıştan doğacak günah, organı satana aittir (Muhammed Vefâ, Bey'ul-A'yânil-Muharrame, s. 110-113).

Sonuç:

Zaruret halinde organ naklini caiz gören âlimlerimizin düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz.  

1. "Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanların hayatına vesile olmak manasına geleceği." (Maide Suresi, 5/32) prensibinden hareketle caizdir demişlerdir.

2. İslam'ın kolaylık dini olmasını göz önünde bulundurmuşlardır.

3. Kan nakli bugün caiz görülüyorsa, organ nakli de -insanın hürmetine uygun hareket etmek şartıyla- caizdir mantığı da yürütülmüştür.

4. Organını bağışlayan kişi, organını verdikten sonra yaşayamayacaksa, buna katiyen cevaz verilmemiştir. Çünkü bir canı kurtaralım derken diğer canı öldürmek caiz değildir.

5. Yaşayan birinin böbreklerinin ve gözlerinin biriyle, kan ve dişlerinin bağışlanması, o şahsın iznine tabidir; razıysa, verir.

6. Organ nakli yapılmadan evvel, konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması gerekir.

7. Nakli yapılacak organ bir ölüden olacaksa, ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayı alınmalıdır.

8. Diğer yandan organın alınması, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş olmalıdır.

9. Organ nakli, hemen içine girilecek bir iş olarak değil, son çare olarak düşünülmelidir. Çok mecbur kalındığında, iki zarardan biri tercih edilerek, ölmektense, bir insanın organıyla yaşamak tercih edilebilir. Buna da yine, hem dini alanda hem de tıp ve psikoloji alanında işin mütehassısları tarafından karar verilmelidir.  

Önemli bir mesele de şudur: Organ naklini son çare olarak görmemek gerekir. Zira Hz. Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) sahih hadisiyle ihtiyarlık ve ölüm hariç her hastalığın tedavisi bulunacaktır. Organ ve doku naklinin de dini prensiplere riayet çerçevesi içinde tedavisinin bulunabileceği fikri daima canlı kalmalıdır. Çünkü bütün çalışmalar, yalnız nakil üzerinde yoğunlaşırsa, naklin dışındaki çıkış yolları elbetteki tıkanacak, bir türlü başka tedavi şekli bulunamayacaktır. Bunun içindir ki, meselenin ehilleri, nakle verdikleri önem kadar en azından başka alanlarda da çalışmalarını yoğunlaştırmalıdırlar. Aksi takdirde şimdilik çare olarak görülen nakille ilgili bilgi gelişimi temin edilirken daha insanî çıkış yolları kapatılmış olacaktır.  

Bu vesile ile bu meselede sıkça sorulan bir hususa da açıklık getirelim:

Ölmeden önce göz ve böbrek gibi bir organını bağışlayan kimse, bu organlarının öldükten sonra bir hastaya takılmasıyla şüphesiz sevap kazanacaktır. Çünkü bu sayede başka bir insan sıhhate kavuşmuş, hayata dönmüştür.

Domuz kalb kapakçığı ve domuz kalbi insana nakledilebilir mi? Böyle bir nakil caiz mi?

Domuz eti ve domuzdan edinilen ürünler dinen haramdır. Ancak ortada zorunlu bir durum varsa, bu zorunluluk hayatı etkileyen bir sağlık meselesi ise ve başka bir maddeden yapılan bir kapakçık yoksa bu durumda domuz kalp kapağının kullanılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.

Domuz kalbinin insan kalbine uyumlu olmasından dolayı domuzdan kalp kapakçığı nakli yapılmaktadır.

Zaruri durumlarda haramlar mubah olur. Bu bakımdan kalp hastası olan bir hastanın tedavisi için domuz kalbinin kullanılması caizdir. Ancak zaruret yoksa caiz olmaz.

Yaşama ümidi kalmayan hastanın fişi çekilerek organları alınabilir mi?

İslam dinine göre kişinin kendi canına kıyması (intihar) yasak olduğu gibi, tıbbi verilere göre yaşama ümidi kalmamış veya şiddetli acılar hisseden bir insanın yaşamına bir başkası eliyle son verilmesi talebi olan ötenazi de yasaktır.
 
Ancak yoğun bakım cihazına bağlı olarak yaşamını sürdüren kimsenin, solunum cihazından kurtarılmasının iki şartının bulunması durumunda caiz olacağı ifade edilmiştir. Bu şartlar;

1. Kalp ve solunum tamamen durmuş ve uzman tabiplerin, bu durumdan geri dönüşün artık imkansız olduğu sonucuna varmaları.

2. Beynin bütün fonksiyonları kesin olarak durmuş ve uzman tabipler bu durumdan geri dönüş olmadığını ve beynin çözülmeye başladığına hükmetmiş olmalı.

Belirtilen bu şartların gerçekleşmesi durumunda hastanın bağlı olduğu yoğun bakım cihazı kapatılabilir.

14 Altın takı kullanmanın ve ipek elbise giymenin erkeklere haram olmasının sebep ve hikmeti nedir?

Birtakım giyim ve süs eşyaları vardır ki, bazı hikmet ve sebeplerden dolayı kullanılmaları ve giyilmeleri erkekler için caiz görülmemiştir. Fakat yaradılışları icabı ziyneti ve süsü seven kadınlar için helâldir. Bunlardan birisi ipekten yapılmış giyim eşyaları, diğeri de altındır.

Bu husustaki hadis-i şerif gayet açıktır. Hazret-i Ali’nin rivayetine göre, bir defasında Peygamberimiz (a.s.m.) ipek bir kumaşı sol eline, bir parça altını da sağ eline aldı. Sonra bunları elleriyle yukarı kaldırdı, orada bulunanlara gösterdi ve şöyle buyurdu:

“Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.”1

Peygamberimiz (asm), yasaklanan ve haram kılınan bazı şeyleri insanlara anlatmak, onları, alışageldikleri ve uzun müddet kullandıkları doğru olmayan şeylerden vazgeçirmek için farklı metodlar tatbik eder, muhatabın anlayış ve kavrayış seviyesine göre muamele ederdi. Sahabîler de Peygamberimizin kesin kararı karşısında hiç itiraz etmez, büyük bir teslimiyet içinde kabul ederlerdi. Peygamberimiz, devlet başkanları, kabile reisleri gibi yüksek seviyedeki kimselere İslâm ve iman hakikatlerini anlattığı gibi, bütün hayatı çölde geçmiş olan bedevîlerle de muhatap olur, onlarda gördüğü eksikleri düzeltmeye çalışırdı.

Abdullah bin Abbas’ın rivayetine göre Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) bir zatın elinde altından bir yüzük gördü ve onu parmağından çıkardı, attı. Daha sonra şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz ateşten bir kor alıyor da, onu eline koyuyor.”

Resulullah (a.s.m.) gittikten sonra orada bulunanlar yüzük sahibine, “Yüzüğünü yerden al da onunla faydalanırsın.” dediler. Fakat o zat, “Hayır, vallahi onu ebediyyen almam. Çünkü onu Resulullah (a.s.m.) attı.” dedi.2

Bu hâdisede iki husus dikkati çekmektedir. Birisi, Peygamberimiz (asm) yasaklamış olduğu ve dinen haram sayılan altın yüzük gibi bir şeyi sahabîsinin parmağında görmüş, “münker” sayılan bu durumu def etmek ve onun hiçbir şekilde kullanılmamasını anlatmak istemişti. Onu eliyle men etmeye gücü yettiği ve muhatabın da kırılmayacağını tahmin ettiği için, bizzat kendi eliyle yüzüğü çıkarıp atmıştır. Bu davranışıyla ayrıca erkeklerin altından yapılmış zinet eşyasını kullanmasının kesinlikle yasak olduğunu orada hazır bulunanlara anlatmış oluyordu.

O zatın yerdeki yüzüğü almamasının sebebi ise, hem Resulullaha olan hürmetinin bir ifadesiydi, hem de fakir bir Müslümanın onu alıp istifade etmesini temin düşüncesiydi. Nitekim daha sonra fakir bir sahabî onu almış ve bir ihtiyacı için kullanmıştı.

Bu mevzuda bazı hadislerin mealleri de şöyledir:

Eş’as İbn Suleym’in bir rivayetine göre,

“Resulullah bizleri altın yüzük, yahut altın halka takınmaktan nehyetti.”3

Hz. Abdullah’ın rivayeti de şöyledir:

“Resulullah evvelâ altından bir mühür yüzük yaptırdı. Bunu takındığı zaman yazılı kaşını avucunun içine alırdı. Peygamberin elinde yüzük gören herkes kuyumculara koşarak bir altın yüzük yaptırıp parmaklarına taktılar.

Kısa bir müddet sonra Resulullah minber üzerine oturdu ve elindeki yüzüğü çıkardı. Müteakiben, ‘Ben bu mühür yüzüğü takınıyorum. Yazılı kaşını da iç tarafta tutuyorum’ buyurdu ve bu yüzüğü elinden attı. Sonra da,

‘Vallahi bu altından mühür yüzüğü ebediyyen takınmam.’ buyurdu. Bunun üzerine parmaklarına altın yüzük takmış olan ahabîler de kendi yüzüklerini çıkarıp attılar.”4

Bu mesele hakkında üç hadisi verdikten sonar, değişik şekilde rivayet edilen hadisleri burada zikretmeye, aynı mealde oldukları için, ihtiyaç duymuyoruz.

İslâmiyet'in haram kıldığı meselelerde şüphesiz, birçok hikmetler vardır. Ancak haramlığın hikmet ciheti, illet yerine geçmez. Yani bir şeyin haram kılınışında asıl sebep, Allah’ın onu yasaklamış olmasıdır. Yasaklanış hikmetleri için, Allah yasakladığı için o haramdan sakınmamız gerekir. Hikmetlerin araştırılması bu temel prensibin anlaşılmasından sonra gelmelidir. Bu çerçevede, altın yüzüğün erkeklere haram oluşunun bir hikmeti şu olabilir:

Altın ticarî bir madendir. Piyasada tedavülde olan en mühim bir maldır. Eğer altın yüzük takmakta bir beis olmayıp sünnet olsaydı, bugün hemen hemen her Müslüman erkek takmaya gayret gösterecekti. Bu da iktisadî hayatın önemli bir parçası olan altının büyük bir kısmının tedavülden kalkıp faydasız olarak insanların parmağında âtıl kalmasını netice verecek ki, iktisadî hayata menfî yönde tesir edecekti. Nitekim Peygamberimiz (asm)'in bizzat altın yüzüğü parmağından çıkararak atması, iktisadî yönden müsbet gelişmeleri netice vermiştir.

Ayrıca, altın kadına ait süs eşyası olduğundan, erkeğin şahsiyeti üzerinde menfî tesiri düşünülebilir. Nasıl ki kadının erkek elbisesi giymesiyle kadınlık şahsiyetinde menfî değişmeler oluyorsa, erkeğin de kadınlara ait kıyafet ve süs eşyalarını giyip takmasıyla da erkeklik şahsiyetinde menfî tesir bıraktığı psikolojik bir gerçektir.

Altın dışındaki birtakım madenlerden yapılan yüzüğü de aynı şekilde erkek ve kadının takınması caiz değildir. Demir, bakır ve tunç gibi madenler bu kabildendir. Bu mevzuda bazı hadisler zikredilmektedir. Abdullah İbni Berid’den rivayet edildiğine göre,

“Sahabîlerden bir zat Resulullaha geldi. Elinde tunçtan bir yüzük vardı. Resulullah ona hitaben,

‘Ne oluyor, sende putların kokusunu seziyorum.’ buyurdu. Bunun üzerine o zat elindeki yüzüğü attı. Sonra parmağında demirden bir yüzük olduğu halde geldi. Peygamberimiz,

‘Ne oluyor, senin üzerinde cehennem ehlinin zinetini görüyorum.’ buyurunca, o zat parmağındaki yüzüğü fırlattı. Bunun üzerine o zat,

‘Ya Resulallah, nasıl bir yüzük takayım?’ diye sordu ve Peygamberimiz de

‘Gümüşten bir yüzük tak, bu da miskali (yaklaşık 3,5 gramı) geçmesin.’ buyurdu.5

İbni Âbidin Reddü’l-Muhtar isimli eserinde bu hadisi zikrettikten sonra şöyle der:

“Gümüşten yapılmış yüzük takmak helâl; altın, demir ve tunççan yapılmış olan yüzüğü takmak ise haramdır.”

Cevhere isimli fetva kitabından yaptığı bir nakilde ise, kadınlar için de, erkekler için de demirden, tunçtan, bakırdan ve kurşundan yapılmış yüzüklerin caiz olmayıp tahrimen mekruh olduğunu zikreder. Esas metinde ise, gümüşün haricindeki bütün madenlerden yapılan yüzükleri takmanın haram olduğu ifade edilmektedir.6

Gümüşten yapılan yüzüğü takmak mubah, aynı zamanda sünnettir. Bu hususta Enes bin Mâlik’ten gelen rivayet şöyledir:

“Resulullahın (a.s.m.) mühür yüzüğü gümüşten idi. Bu yüzüğün kaşı da Habeşî (akik taşı) idi.”7

Yukarıda mealini zikrettiğimiz hadis-i şeriflerden hüküm çıkaran bütün mezhep imamlarına göre, erkeklerin başta yüzük olmak üzere altından yapılmış süs eşyalarını takınmaları da caiz değildir.

Altın ve gümüşten yapılmış kaplardan bir şey yeyip içmek hem erkekler için, hem de kadınlar için caiz değildir. Bunun hikmeti de bir hadis-i şerifte şöyle beyan edilir:

“Altın ve gümüş kaptan su içmeyin. İbrişim ve ipeği de giymeyin. Çünkü bunlar dünyada onların (kâfirlerin), âhirette, kıyamet gününde ise sizindir.”8

Hadiste de ifade edildiği gibi, altın ve gümüş kaplar, cennet nimetlerinden sayılmakta, mü’minlerin dünyada iken onları fâni bir surette kullanmamaları istenmektedir. Fakat altın ve gümüşten yapılmış kap ve süs eşyalarını evde bulundurmanın bir mahzuru bulunmamaktadır.

Altından yapılmış bir yüzük takan kimsenin günah ve mes’uliyeti sadece kendisinedir. O günah bir başkasına sirayet etmez. Meselâ parmağında altın yüzük bulunan bir kimsenin aynı safta namaz kılması, yanında bulunan kimselerin namazına zarar vermez. Zaten altın yüzük takmak, takan kimsenin namazına da bir eksiklik getirmez. Sadece o yüzüğü takmakla bir haram işlemiş olur, ibadeti bâtıl olmaz.

Bununla beraber, parmağında altın yüzük bulunan birisine, bir haram işlediği için “yan gözle” bakmak da doğru değildir. Bize düşen, münasip bir zamanını ve yerini bulunca onu takmanın caiz olmadığını hatırlatmaktır.

Kaynaklar:

1. İbni Mâce, Libas: 19.
2. Müslim, Libas ve’z-zînet: 53.
3. Müslim, Libas ve’z-zînet: 2.
4. a.g.e.
5. Ebû Davud, Hâtem: 4.
6. Reddü’l-Muhtar, 5: 229.
7. Müslim, Libas ve’z-zînet: 15.
8. a.g.e.

(bk. Mehmed PAKSU, Helal – Haram)

15 Secde ayeti okunduğunda, tilavet secdesi nasıl yapılır? Bu secdeyi sonraya bırakmak olur mu?

Kur'an-ı Kerim'in surelerinde on dört secde ayeti vardır ki, bunlardan birini okuyan veya işiten her mükellef için bir secde gerekir. Şöyle ki:

Tilavet secdesi niyeti ile, eller kaldırılmaksızın "Allahü Ekber" denilerek secdeye varılır. Üç kere "Sübhane Rabbiye'l-ala" veya bir kere: "Sübhane Rabbena in kâne vadü Rabbina lemef'ulâ" denilir. Ondan sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır.

Tilavet secdesinin rüknü, yüce Allah'a saygı ve tevazu gösterip, secdeden kaçınanlara aykırı davranmak için alnı yere koymaktır. Fakat namaz için rükû ve hasta olan için ima da aynı maksadı yerine getirdiğinden, tilavet secdesi yerine geçer. Bunlar aşağıda açıklanacaktır.

Tilavet secdesine ayaktan yere inilmesi ve bu secdeden baş kaldırırken ayağa kadar kalkılması ve böyle kalkarken: "Gufraneke Rabbena ve ileyke'l-masîr" denilmesi müstahabdır. Bu secdeye gidilirken veya bundan kalkılırken alınan tekbirlerde müstahabdır; asıl secde ise, vacibdir. (Üç İmama göre, tilavet secdesi sünnettir.)

Tilavet secdesini yapacak kimsenin abdestsizlikten ve pisliklerden temiz, avret yerlerinin örtülü ve kıbleye yönelik bulunması şarttır.

Tilavet secdesi, secde ayetini okuyan bir mükellef için vacib olduğu gibi, bunu dinleyen bir mükellef için de vacibdir. İster dinlemeyi kasdetmiş olsun, ister olmasın, bu secdeyi yapar ve bu secdeyi yapmakla sevaba erer. Yapmayan da vacibi terk ettiğinden günaha girer.

Mümeyyiz bir çocuğun (henüz büluğ çağına ermeyen yetişkin bir çocuğun), cünübün, hayız veya nifas halinde olan kadının, bir sarhoşun veya Müslüman olmayan birinin okuyacağı bir secde ayetini işiten her mükellefe de tilavet secdesi vacib olur. Çünkü bunların bu okuyuşları, sahih bir okuyuştur.

Müslüman olan bir cünüb veya sarhoş da, okuyacağı veya işiteceği bir secde ayetinden dolayı secde ile mükellef olur. Bunlar temizlendiği ve akılları başlarına geldiği zaman bu secdeyi yapmaları gerekir. Fakat hayız ve nifas halinde bulunan bir kadının ne okuyacağı, ne de işiteceği bir secde ayetinden dolayı ona tilavet secdesi gerekmez. Çünkü bunlar bu halde namaz ile mükellef değillerdir.

Uyuyanın ve deli olanın okuyacakları secde ayetinden dolayı işitenlere, sahih olan görüşe göre tilavet secdesi gerekmez. Kendileri de bu secde ile mükellef olmazlar. Çünkü bunların okumaları ve işitmeleri bir niyete ve tayine bağlı değildir. Fakat sahih kabul edilen diğer bir görüşe göre, uyku halinde secde ayetini okuyana, sonradan secde ayeti okuduğu haber verilince, ona tilavet secdesi vacib olur. İhtiyat olan da budur.

Öğretilen kuşlardan veya ses yansımasından veya sesleri ileten fonograf ve teyp gibi cihazlardan işitilen bir secde ayetinden dolayı tilavet secdesi vacib olmaz. Fakat sahih görülen diğer bir görüşe göre, kuşlardan işitilen secde ayetinden dolayı tilavet secdesi gerekir. Çünkü işitilen Allah kelamıdır. İhtiyata uygun olan da budur.

Radyoya gelince, bu sesi yansıtmaktan ziyade nakil sayılmaktadır. Kasde bağlı olarak okunan şeylerin hemen aynını nakletmektedir. Bundan işitilen sesler, ses yansıması gibi, sade bir benzeyişten ibaret değildir. Bunun için radyo aracılığı ile işitilen bir secde ayetinden dolayı secde edilmesi vacib olsa gerektir. Vacib olmasa bile, secde edilmesinde bir sakınca olmadığından, herhalde secde edilmesi ihtiyata uygundur ve Kur'an-ı Kerim'e bir saygı ve hürmeti gösterir.

(Şafiîlere göre, tilavetin meşru ve kasde bağlı olması şarttır. Bunun için cünübün okumasından dolayı veya rükû halinde Kur'an okumak meşru olmadığı için burada tilavet secdesini gerektiren ayeti okumakla ne okuyana, ne de dinleyene tilavet secdesi sünnet olmaz. Yine yanılarak meydana gelen veya öğretilmiş kuşlardan veya bir aletten işitilen bir tilavetten dolayı da, niyete bağlı olmadığı için, secde edilmesi sünnet değildir.)

Tilavet secdesi ayetinin hecelenerek okunması ile veya yalnız yazılması ile veya telaffuz edilmeksizin yalnız yazısına bakmakla tilavet secdesi gerekmez. Çünkü bu hallerde okuyuş yoktur.

Bir secde ayetinin secdeyi gösteren ile, bunun evvelinden veya sonundan bir kelime daha eklenip beraberce okunsa veya dinlenmiş olsa, sahih olan görüşe göre secde gerekir. Diğer bir görüşe göre, secde ayetinin çoğu okunmadıkça secde vacib olmaz.

Secde ayetini işitmeyen bir mükellefe tilavet secdesi vacib olmaz. Ayet, bulunduğu mecliste okunmuş olsa bile hüküm aynıdır.

Bir secde ayeti olduğu gibi Arapça okunursa, her işiten mükellefe bunun secde ayeti olduğu bildirilince, secde etmesi ittifakla vacibdir. Fakat bir secde ayetinin Farsça, Türkçe veya başka bir dilde olan tercümesi okunacak olsa, bunu işittiği halde anlamayan kimseye sadece bildirmekle tilavet secdesi vacib olmaz. Bu hüküm iki İmama göredir. İmamı Azam'a, göre, bunun bir secde ayeti tercümesi olduğu haber verilirse, tilavet secdesi vacib olur. İmamı Azam'ın bu meselede iki İmamın görüşüne döndüğü rivayet ediliyor. İtimat da bunun üzerinedir. Fakat bu secde ayetinin tercümesini okuyana secde etmesi ittifakla ihtiyat yönünden vacib olur. Bunu anlasın, anlamasın fark etmez.

Bir secde ayeti gerçekten veya hüküm bakımından bir sayılan bir mecliste tekrarlanarak okunsa, bir defa secde edilmesi yetişir. Fakat başka başka secde ayetleri okunursa veya meclis hakikaten veya hükmen değişirse, her okunan ayet için başka bir secde gerekir.

Bir mescid gibi muayyen bir yerde iki defa okunan bir secde ayetinin meclisi gerçekten bir bulunmuş olur. Gelenek bakımından bir mekan sayılan yerlerin cüzleri arasında beraberlik de hüküm bakımından bir birliktir. Meclisin gerçekte değişmesi de, bir odadan diğer bir odaya geçmiş olmak, gibidir. Hüküm bakımından değişiklik ise, mescid veya bir oda gibi bir yerde secde ayeti okunduktan sonra orada başka bir işe başlamakla meydana gelir. Secde ayeti okunduktan sonra, üç kelime kadar konuşulması veya üç adım kadar yürünülmesi veya bir şeyden üç lokma yenilmesi veya bir sudan üç yudum içilmesi gibi...

Meclisin değişikliği, okuyucuya göre, kendisinin meclisi değiştirmesiyle, dinleyiciye göre de, onun meclisi değiştirmesiyle meydana gelir. Doğru olan budur. Bunun için bir meclis, bir şahsa göre bir sayıldığı halde, diğer bir şahsa göre değişmiş olabilir.

Tilavet secdesi hususunda gemi, bir oda gibidir. Yürümekte olan araba veya bir hayvan üzerinde bulunuluyorsa, meclis daima değişmiş sayılır. Bunun için araba veya hayvan üzerinde namaz halinde olmaksızın tekrarlanacak bir secde ayetinden dolayı tekrar sayısınca tilavet secdesi vacib olur.

Tilavet secdesi yapmak için, okuyanın öne geçirilmesi, dinleyenlerinde onun arkasında saf tutmaları ve ondan önce secdeye varmayıp secdeden de kalkmamaları müstahabdır. Buna aykırı olarak bulundukları yerlerde secdeye varmaları ve secdeden daha önce kalkmaları da mekruh değildir. Çünkü bunların hepsi tek başına secde etmekle sorumludur.

Tilavet secdesi için niyet etmek şarttır; fakat tayin şart değildir. Bu bakımdan birkaç secde ayetini okumuş veya dinlemiş olan bir kimse, bunların sayısınca tilavet secdesi niyeti ile secde eder, fakat hangi secdenin hangi secde ayetine ait olduğunu belirlemez. Bu tilavet secdesine namaz içinde yalnız kalb ile niyet edilir. Namaz dışında ise dil ile de niyet edilmesi sünnettir.

Vacib olan tilavet secdesini hemen yerine getirmek zorunluğu yoktur. Secde ayeti okunur okunmaz hemen secde edilmesi gerekmez. Bu secde uzun bir zaman sonra da yapılabilir. Yine eda olur, kaza sayılmaz. Kabul edilen hüküm budur. Bununla beraber, bir zaruret olmadıkça geciktirilmesi tenzihen mekruhtur. Namaz içinde ise, hemen yapılması vacibtir; çünkü bu, artık namazdan bir cüz olmuştur. Namaz dışında kaza edilemez. Bunu, secde ayeti okunduktan sonra üç ayetten sonraya bırakmamak gerekir. Bu mesele, aşağıdaki meselelerden açıklığa kavuşacaktır. İmam Ebû Yusuf'a göre, tilavet secdesi namazın dışında da hemen yapılması vacibdir.

Secde ayeti okununca, hemen secde edilmesi mümkün olmadığı zaman okuyan ve dinleyenlerin: "Semi'nâ ve eta'nâ ğufraneke Rabbena ve ileyke'l-masîr." demeleri müstahabdır.

Namazda kıyam halinde secde ayeti okununca, bakılır: Eğer bundan sonra üç ayetten çok okunmazsa, yapılacak rükû veya secde ile bu tilavet secdesi de yerine getirilmiş olur. Gerek buna niyet edilmiş olsun ve gerek olmasın. Fakat tercih edilen görüşe göre, rükû ile olabilmesi için tilavet secdesine niyet etmek lazımdır. Fakat üç ayetten çok okunacaksa, bu secde ayetinden dolayı hemen sadece onun için rükû veya secde edilmesi gerekir. Secde yapılması daha faziletlidir. Namazın rükû ve secdesi ile bu secde yapılmış olmaz. Yalnız üç ayet okunacağı zaman ihtilaf vardır. Tercih edilen görüşe göre, bu secdenin hemen yapılma hükmü kalkmaz, namazın rükû ve secdesi ile bu tilavet secdesi yapılmış olur.

Secde ayetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı ayetlerin sayısına bakmaksızın hemen "Allahü Ekber" diye tilavet secdesine varır. Tilavet secdesi niyeti ile yalnız rükûa varması da yeterlidir. Ondan sonra tekrar ayağa kalkar ve birkaç ayet daha okur. Ondan sonra namazın rükû ve secdelerini yapar, namazına devam eder. Eğer bir sureyi bitirmiş ise, diğer bir sureden birkaç ayet okur; çünkü tilavet secdesinden kalkar kalkmaz böyle birkaç ayet okumadan namazın rükû ve secdesine gidilmesi mekruhtur.

Namazın dışında ise, yalnız rükûda bulunarak tilavet secdesi yapılmış olmaz. Çünkü tilavet secdesi bir tazim ifadesidir, bir emri yerine getirmenin alametidir. Bunlar, namaz içinde rükû ile yerine getirilmiş olursa da, namaz dışında rükû ile yapılmış olamazlar.

Cemaatle namaz kılındığı zaman, imam olan zat, yukardaki meselede açıklandığı gibi, öyle rükû ile tilavet secdesine niyet etmemelidir. Çünkü cemaat bunun farkına varamayacaklarından, böyle bir niyette bulunmamış olurlar. Bu takdirde de tilavet secdesi onlardan düşmez. Bu durumda imamın selamından sonra cemaatın tilavet secdesi yaparak ondan sonra tekrar teşehhüdde bulunmaları gerekir ki, bunu da herkes yapamaz.

Secde ayeti bir namazda tekrarlansa, sahih olan görüşe göre, yalnız bir tilavet secdesi gerekir. Bu tekrarlanma ister bir rekatta ve ister başka başka rekatlarda olsun fark etmez. Çünkü meclis birdir. Bu mesele İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre, başka başka rekatlarda tekrarlansa, tilavet secdesi de tekrarlanır, meclis değişmiş sayılır.

İmam secde ayetini okuyup secdeye varmakla cemaat, imamın rükû ve secdeye vardığını sanarak rükû ve secdeye varsalar, bununla namazları bozulmaz; fakat bir secde daha yapsalar bozulur.

İmamın cuma ve bayram namazlarında ve emsali cemaatın kalabalık olduğu namazlarda ve gizlice kıraat yapılacak namazlarda secde ayetinin okunması mekruhtur. Çünkü cemaatın şaşırmasına sebebiyet verilebilir. Ancak secde ayeti okunan surenin sonuna raslamış olursa kerahet olmaz. O zaman namazın secdeleri ile tilavet secdesi eda edilmiş ve engel kalkmış olur. Bu durumda imama uygun düşen, bu namazın rükû ile tilavet secdesine niyet etmemektir. Ta ki, bu vecibe namazın secdeleri ile bütün cemaat tarafından da yerine getirilmiş olsun.

Mesbuk ayağa kalktıktan sonra imam tilavet secdesini hatırlayarak yapacak olsa, bakılır: Eğer mesbuk henüz secdeye varmamış ise, tilavet secdesi için imama uyar, secdeye varır. Ondan sonra ayağa kalkarak kalan namazını tamamlar. Eğer imama uymazsa, namazı bozulur. Fakat secdeye varmış ise, artık imama uymaz. Eğer uyarsa, namazı bozulur.

Misafire uyan bir mukîm, misafirin yapacağı tilavet secdesine iştirak eder. Sonra kalkıp namazını tamamlar. Eğer kendi başına kılacağı rekatlarda da bir secde ayeti okuyacak olursa, bundan dolayı da ayrıca secde etmesi gerekir.

Bir kimse namaz kılarken rükû, secde veya kade (oturuş) halinde veya imama uymuş olduğu halde onun arkasında secde ayetini okusa, ne kendisine, ne imama ve ne de bu imama uyan diğer cemaata tilavet secdesi vacib olmaz. Çünkü namaz kılanlar, bu halde Kur'an okumaktan menedilmişlerdir. Bunların okuyuşu hükümsüzdür. Fakat bu okuyuşu dışardan duyanlara tilavet secdesi gerekir. Bunlar gerek başka bir namazda tek başına veya topluca bulunmuş olsunlar ve gerek olmasınlar. Çünkü bunlar o yasaklılık ve engel dışında kalmış olurlar.

Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı, namazı bitirdikten sonra secde edilemez. Çünkü bu secde, yukarıda da işaret olunduğu üzere namazın bir cüz'ü olmuştur, artık ondan ayrılamaz. Fakat namazda bulunan kimse, namazda bulunmayan bir kimsenin okuduğu secde ayetini işitecek olsa, namazını kıldıktan sonra secde eder. Daha namazda iken secde etmesi yeterli olmaz. Bununla beraber secde etse, bununla namazı bozulmaz.

Nitekim namazda okunan bir secde ayetini, dışardan işiten bir mükellef için de, namaz dışında secde etmek gerekir. Şu kadar var ki, bu mükellef, o secde ayetini okuyan kişiye uyar, onunla beraber bu secdeyi yaparsa, bu görevi yapmış olur. Eğer o secde yapıldıktan sonra, o rekatta uyarsa bu secdeyi o imamla beraber hükmen yapmış sayılır. Artık ne namazın içinde, ne de dışında tilavet secdesi yapması gerekmez.

Hasta iken veya bir arabaya veya bir hayvana binmiş iken secde ayetini okuyan veya dinleyen bir mükellefin işaret sureti (ima) ile tilavet secdesi yapması caizdir. Fakat bir mükellefin binici olmadığı halde, okuduğu veya dinlediği bir secde ayetinden dolayı bir özrü bulunmadıkça, binici olduğu halde işaret (ima) ile secde etmesi caiz olmaz.

Secde ayetini, hazır olanlar secde için hazırlıklı iseler aşikare olarak, hazırlıklı değillerse gizli okumak müstahabdır. Bunda cemaata karşı bir şefkat vardır.

Bir süre okunup da, içindeki secde ayetinin bırakılması mekruhtur. Çünkü bu, secdeden bir nevi kaçınmak demektir. Yalnız secde ayetinin okunup da suredeki diğer ayetlerin okunmamasında ise, kerahet yoktur. Fakat müstahab olan, fazilet ve tercih kuruntusunu kaldırmak için, secde ayeti ile beraber bir veya birkaç ayetin de okunmasıdır.

* On dört secde ayetini bir mecliste okuyup her biri için okudukça ayrı bir secde yapan ve hepsini okuduktan sonra umumuna birden on dört secdede bulunan zatın, dünya ve ahiret işlerinde kendisine üzüntü ve keder verecek hususta, Yüce Allah'ın onu koruyacağı rivayet olunmuştur.

* Namazı bozan şeyler, tilavet secdesini de bozar. Daha tilavet secdesinden kalkmadan meydana gelen abdestsizlik ve konuşma veya kahkaha ile gülme gibi... Ancak bu secdedeki kahkaha ile abdest bozulmuş olmaz ve kadınların da erkeklerle aynı hizada bulunmaları bu secdeyi bozmaz.

16 Röfle boyası (saç boyama) abdest almaya mani midir?

Kadınlar, deri üzerinde bir tabaka oluşturmayan boyalarla kocalarına şirin görünmek için boyanabilirler. Bugünkü tabir ile aşırı olmamak şartıyle makyaj yapabilirler. Sokağa çıkarken bu tip süslenmeleri asgariye düşürmeleri ve mümkün olduğu nisbette tesettüre uymaları gerekir. Bunun aksini yapmak haramdır.

Günümüzde kadınların tırnaklarını uzatıp oje ve benzeri boyaları sürmelerinin iki sakıncası vardır: Biri, tırnakları uzatmak kesinlikle mekruhtur. Diğeri, tırnak üzerinde bir tabaka oluşturup abdest ve gusülde suyun deriye nüfuz etmesini engellediğinden, kadının bu durumda aldığı abdest ve yaptığı gusül sahih olmaz.

O hâlde kadınlara bu hususta tavsiye edilen şudur: Kadın annedir ve ev hanımıdır. O ancak kocasına şirin ve çekici görünmesi için süslenir. Tırnaklarını boyamaz, çünkü yemek pişirir, çamaşır yıkar, abdest alır ve gusleder. Yüzünü belirtilen amaçla yani kocası için süsler ve temizliğe azamî derecede riâyet ederse, sevap kazanır. Erkeğin de aynı temizlik ve çekicilik içinde hazırlanması da bu anlamda sünnettir. (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, IV/209-210)

Ayrıca kadınların saçlarını kendilerine nikâh düşen erkeklere göstermesi haramdır. Güzel görünmesi için boyanıp süslemesi bu günahı daha çoğaltır.

Müslüman bir hanımefendi, boy abdesti almak ve namaz için abdest alması gerektiğinden, boyanın suyu geçirmeyecek derecede olması, dolayısıyla boy abdestinin ve namaz abdestinin olmaması anlamına gelebilir. Vücut yıkanırken iğne ucu kadar bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilecek, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanacak. Su saçların, sakalların, kaşların ve bıyıkların, aralarına ve altlarındaki deriye kadar geçecektir. Bunlar sık olsa bile, suyun ulaşması sağlanacaktır. Bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamamlanmış olmaz. Ancak kadınların başlarından aşağıya sarkmış olan saçlarının yıkanması şart değildir. Önemli olan bunların diplerine suyun geçmesidir.

Ancak tabaka oluşturan boyalar deriye de etki edeceğinden, suyun saçların dibine ulaşmasına engel olacağından buna dikkat çekmek gerekir.

Erkeklerde saç konusunda bir zorunluk bulunmadığı için, böyle sarkmış olan saçlarının her tarafını yıkamak gerekir. Öyleyse, yalnız kocasına güzel görünmenin dışında süslenmeleri doğru değildir. Kocası için süslenmiş ve boyanmışsa, su geçirmeyen cinsten boyaların mutlaka temizlenip ondan sonra abdest alınması gerekir.

17 Köpek necis midir? Maliki mezhebi hariç diğer üç mezhebe göre köpeğin necis olduğunu bir yerede okudum; bu doğru mu?

Hanefilere göre köpek elbiseye sürtünürse o elbiseyle namaz kılınır. Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir. Hanefilerde esah olan, köpeğin bizatihi necis olmadığıdır, zira korunma ve avlanmada ondan yararlanılmaktadır. Domuz ise bizatihi necistir. Kur'an'daki "O pistir" ayetinden kasıt domuzdur. Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi necistir. Vücudunun diğer yerleri buna kıyas edilmez. Ağzını kaba sokarsa kab yedi defa yıkanır. Resulullah (asm) buyurdu ki:

"Köpek sizden birinin kabından içerse, onu yedi defa yıkasın."

Ahmed ve Müslim'de:

"Köpeğin ağzını soktuğu sizden birinin kabının temizliği, ilki toprakla olan yedi defa yıkamaktır." (Ahmed, Buhari, Müslim)

Malikilere göre: İster beslenmesine izin verilen bekçi ve çoban köpeği olsun, isterse başka köpek, mutlak olarak temizdir. Sadece ağzını soktuğunda meşhur olan görüşe göre taabbüden yedi defa yıkanır. Ayağını veya hareket ettirmeden dilini soksa veya salyası düşse yıkamak gerekmez.

Şafii ve Hanbelilere göre: Köpek, domuz ve onlardan türeyenler, bunların artığı, teri necistir. Bunlarla kirlenen eşya biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkanır. Önceki hadise binaen ağzının necaseti sabit olursa, geri kalan kısım da öncelikle öyledir. Zira ağzı fazla soluduğu için en temiz yeridir. (İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli)

Denilebilir ki, köpeği necis gören Şafii alimlerine göre, domuzun etini yasaklayan Allah, köpeği de necis sayar. Bunların bizce bilinmeyen bazı hikmetleri olabilir. Bu durum bir imtihan konusu olabilir. Yahudilere cumartesi günü balık avlama yasağını koyan Allah, köpekle de bizi imtihan edebilir. Bununla beraber, Şafii mezhebinde av köpeği, çoban köpeği beslenebilir. Ancak köpeğin, hiçbir faydası olmayacak şekilde, sadece bir süs olarak kullanılması uygun değildir.

Şafi mezhebine göe, köpeklerin bastığı ve oturduğu yerler necis midir? Bastığı veya oturduğu yere elbisemiz değerse necis olur mu? Üzerine bastığı kar üzerimize gelirse üzerimiz necis olur mu?

Köpeğin oturduğu yerler kuru ise ve köpek de kuru bir halde ise necis olmaz. “İki kuru arasında necis söz konusu değildir.” manasına gelen bir fıkhî kural vardır. Bu kuralı yer, elbise ve benzeri şeylerin hepsi için kullanabiliriz.

Kışta necis de olsa çamurlu yollarda -sakınması mümkün olmayan- şeylerden de ruhsat vardır. Ancak kişi kendisi yere düşerse bu takdirde necis olur.(el-Fıkhu’l-İslamî, 1/174).

Buna göre eğer, köpeğin bastığı kar –başka yol olmadığı için ve bütün çabalarımıza rağmen- bize sıçradıysa, buna ruhsat nazarıyla bakılabilir. Yok eğer, köpeğin gittiği yoldan başka bir yerden gitme imkanı olduğu halde –herhangi bir korunma tedbiri almadan- köpeğin yakınından geçtiysek bu necis olur, ruhsatın dışında kalır.

Bilgi için tıklayınız:

Evde köpek beslemek namaza mani olur mu?

18 Ağlamak abdesti bozar mı?

Göz ağrısı gibi hastalıktan meydana gelen akıntının abdesti bozacağı, böyle kimsenin özür sahibi sayıldığından her namaz için vakit girince abdest alması lâzım geleceği Bedayi’us-Sânayi’de yazılıdır.

Bir göz hastalığından dolayı gözleri sulanan kimselerin abdesti bozulur. Bir hastalığa bağlı olmayarak gelen akıntılar ise, abdesti bozmazlar. Meselâ, ağlama ve çok gülmekten dolayı akan gözyaşı veya havanın soğukluğu sebebiyle burundan gelen akıntı abdesti bozmaz. Bunlar abdestle ilgili olanlardır.

Bir de ağlamaktan dolayı namazın bozulma durumu vardır.

Dünyaya ait bir işi hatırlayarak sesli ağlamak veya ağrı veya sızıdan dolayı ve bezginlikle, ah of deyip inlemek. Ağlamak, cennet ve cehennemi hatırlamak sebebiyle meydana gelmişse, huşûdan ileri geldiği için namazı bozmaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur:

"Cenâb-ı Hakk'a, ağlıyarak itâat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak cehenneme girer."(Haşiyetü't-Tahavi, Şerhu Nuru'l-İzah, I/325)

Şafii mezhebine göre; gülmek, ağlamak, üflemek, inlemek, aksırmak, öksürmek ve esnemek gibi şeyleri kasten yapınca, iki harf çıkarsa, namaz bozulur. İrâde dışı yapınca çıkan sesin, toplamı altı kelimeyi geçmezse namaz bozulmaz.

19 At eti yemenin, at sütü (kımız) içmenin İslamiyet'deki hükmü nedir?

– Bizler Kırgızistan, Kazakistan.. gibi Orta–Asya ülkelerinde çalışan, vazife icabı buralarda dolaşan kimseleriz. Çevremizde farklı âdet ve alışkanlıklarla karşılaşıyor, hatta halkla da bazen ters düşüyoruz.

Bu ters düşmelerin başında at eti yemek, at sütü, yani kımız içmek geliyor. Bizim âdetimizde at eti yemek, kımız içmek bulunmadığından bazımız, "bunlar haramdır, yenmez, içilmez" diye diretiyorlar. Bazımız da, haram değildir, yenir de içilir de, diyor, uyum sağlıyorlar.

Biz şaşkınlığımızı gidermek için konuyu bazı hocalara da soruyoruz. Onlar da farklı şeyler söylüyorlar. “Kımız içilmez” diyen olduğu gibi, “içilir” diyen de oluyor. Bu farklı cevaplardan daha da şaşırıyoruz.. Sizin kitaplarınızı okuyanlar, zihinleri karıştırmayacak cevabı sizden alacağımızı söylediler. Bu konuyu bize açıkça anlatabilir misiniz? At eti yenir mi, at sütü kımız içilir mi?..


Efendim, soru sahipleri, aldıkları farklı cevapları eksik anlamış olacaklar ki: "Hocalarımızın farklı cevapları bizi şaşırttı..." diye şikayet ediyorlar.

Halbuki aldıkları farklı cevaplar İslam fıkhının farklı bakışını ifade eden doğru cevaplardır. Ancak anlatım eksiktir. Açıklamaya ihtiyaç vardır. Şöyle ki:

İslam belli bir coğrafyanın, belli bir âdet ve alışkanlık sahiplerinin dini değildir.

Dünyanın her yanında her türlü âdet ve alışkanlıklara sahip olan tüm insanlar, bu geniş ve müsamahalı dinde yerlerini alabilirler. İslam hepsini de tatmin edecek esneklikte hükümlere sahiptir. Çünkü (dinin temelinde değil) teferruatında içtihad vardır. Geçmişte selahiyetli müçtehitlerimiz bu içtihadı yapmış, farklı ihtiyaçları karşılayacak esnek hükümler ortaya çıkarmışlardır...

Peygamberimiz (asm) bu farklı görüşleri yasaklamamış, tam aksine: "Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!.." buyurarak, faydasına işarette de bulunmuştur.

İşte bu anlayış içinde baktığımızda görüyoruz ki, farklı içtihad sahibi İmam-ı Azam Hazretleri, "at etinin yenip sütünün içilmesine (haram) dememiş, ama (mekruh) olduğunu söylemekten de geri kalmamıştır." Böyle ictihadda bulunmuştur.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed ise (mekruh değildir) demişler, "at etinin ihtiyaç halinde yenip kımızın da içilebileceği" içtihadında bulunmuşlardır. İmam Şafii Hazretleri de bu iki imamın görüşünü doğrulamıştır.

Hal böyle olunca ortaya fevkalade özel ve güzel, esnek ve müsamahalı bir cevap çıkmaktadır. İşte bu farklı ictihadlara bakararak denebilir ki:

Senin alışkanlığında at eti yemek, sütü kımızı içmek yok mudur?.. Sana haram gibi mi geliyor?.. Tartışmaya, ters düşmeye hiç gerek yoktur.. Sen İmam-ı Azam’ın görüşüyle amel et. At eti yeme, kımız da içme. Konuyu bitir.

Ötekinin alışkanlığında da bunlar yenir mi? Bunlara alışmışlar mı? Mutlaka at eti yeyip kımız mı içmek istiyorlar? Öyle ise buyursunlar onlar da yesin, içsinler. Çünkü onlar da iki imamla, İmam-ı Şafi’nin görüşüne göre amel etmiş olurlar, böyle huzur bulurlar.. Tartışmaya, ters düşmeye gerek olmadığı da böylece ortaya çıkmış olur.

Demek ki, kimsenin kimseye bir diyeceği yok! Herkes dilediğini tercih serbestisine sahiptir...

Öyle ise, hocaefendilerin verdikleri farklı cevaplar yanlış değildir. Ancak anlatımı eksiktir. Birileri, İmam-ı Azam’ın görüşünü anlatarak "olmaz" demişler. Ötekileri de iki imamla İmam-ı Şafi’nin görüşünü esas alarak "olur" demişler. Tercihi muhataplara bırakmışlar.

İsterseniz bahsimizi büyük fıkıhçı İmam Serahsi’nin sözleriyle bağlayalım. El–Mebsut’unda konuyu şöyle özetlemiş:

“Ebu Hanife’nin içtihadı ihtiyata daha uygundur!. Diğer iki imamın içtihadında ise genişlik ve kolaylık vardır. Her iki içtihatla da amel etmek caizdir!. Şafii’nin içtihadı da iki imamın görüşüne uygun düşmektedir.” (Kaynaklarıyla İslam, Fıkhı, c. 4.)

Demek ki, kafa karıştıracak, çevre halkıyla ters düşürecek bir darlık ve zorluk yoktur. Aksine dilediğini tercih ederek bulunduğu yere uyum sağlayacak genişlik ve kolaylık vardır. Yeter ki meselenin özü anlaşılsın, içilecek kımız bekletilip de sarhoş edici hale getirilmesin. Haram olan içki durumuna sokulmadan içilsin. Bilmem olayın özünü anlatabildim mi?

20 Ertesi gün (doğum kontrol) hapı kullanmak veya hamile kalmamak içi kordon (tüpleri) bağlatmak caiz midir?

"Evleniniz, çoğalınız, çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." (Beyhakî, VII/81)

"Sevimli, doğuma müsait kadınlarla evlenin." (Ebu Davud, Nikah, 2; İbn Mace, Nikah,1)

hadis-i şeriflerinden, evlilikte esas alınan önemli bir noktayı öğreniyoruz, o da neslin devamını sağlamaktır. Bu meselede dikkat edilmesi gereken husus, neslin üremesini engelleyici tedbirleri baştan almaktır. Yani doğurabilen hanımlarla evlenmektir.

Her meselede olduğu gibi, bu meselenin de şüphesiz birtakım istisnaları vardır. Bazı şartlarda hadis-i şeriflerde de müsaade edildiği "azl"e, bugünkü tabirle doğum kontrolüne ruhsat verilmektedir.

Ceninin oluşmaması için, anaya zarar vermeden herhangi bir metoda baş vurmak caizdir. Yeter ki kökten döllenmeye son verecek bir metoda başvurulmasın.

Cenin oluşmuş ise durum değişir. Gazali ve bir çok Maliki âlimlerine göre, ciddi bir mazeret olmadan ceninin ilk günlerinde de olsa kürtaj yapmak haramdır.

Bazı İslâm hukukçularına göre de cenin üzerine kırk gün geçmeden evvel kürtaj yapılabilir. Çünkü hadis rivayetlerine göre kırk, kırk iki veya kırk beş gün sonra cenine ruhun üfleniyor. (Müslim, Kader, 1, No: 2644; Müsned, IV/7, III/397)

Buna göre, hamile kalındıktan sonra kırk gün geçerse, o artık ruh sahibi bir varlık olduğundan müdahale etmek caiz değildir. (bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, ıı/326)

Bu müddeti geçtikten sonra kürtaj yaptırmak caiz değildir. Çünkü cenin bir insan hükmündedir. Bu hâle gelmiş olan bir cenini düşürmek, canlı bir insanı öldürmekle aynıdır.

Bu hükümlere göre birleşme olduktan sonra doğum kontrolü için hap kullanıp birleşme gerçekleşmiş olan yumurtaların hayatına son vermek uygun değildir. Ruh üflenmediği için de bir insan öldürmek gibi değildir. Ancak; "Gazali ve bir çok Maliki âlimlerine göre ciddi bir mazeret olmadan ceninin ilk günlerinde de olsa kürtaj yapmak haramdır" hükmüne göre, ertesi gün hapının kullanılması uygun olmaz.

Kordonları bağlatmaya, tıbbî deyimiyle "tüplerin bağlanması" meselesine gelince;

Gerek erkeğin ve gerekse kadının tüplerinin bağlanması yolu ile bir daha çocuk yapma kabiliyetinden mahrum kalmaları hem dinen, hem tıbben sakıncalı bir metottur. Birçok yan tesiri vardır. Geçici kısırlaştırma ise kısmen benimsenebilir. Bazen anne adayının sağlığını ciddi şekilde tehlikeye sokan hâllerde kısırlaştırma yapılabilmektedir.

Meselâ, üçüncü sezaryen ameliyatlarından sonra bir yenisi anne için riskler taşıyorsa, batın yavrunun çıkarılması için hazır açılmışken tüpler bağlanarak kısırlaştırma yapılabilmektedir. (İnsan ve Cinsi Hayat, s. 100)

Görüldüğü üzere, bu uygulama hem geçici, hem de herkes için her zaman değildir. Yani ancak zaruret halinde başvurulabilecek bir çaredir. Bu çeşit meselelerde tıp müsaade etmiyorsa, din de müsaade etmez. Çünkü dinin esaslarından birisi de neslin ve canın muhafazasıdır.

Sonuç olarak, böyle bir zaruretle karşılaşınca tek doktorun kararından ziyade, tıbbî bir kurulun kararına itimat edilmelidir.

21 "Caiz değildir." demek ne anlama geliyor? Haram mı, mekruh mu yoksa farklı birşey mi? Bağlayıcılığı nedir; caiz olmayan bir şeyi yaparsam ne olur?

Helal ve mübah olmayan şeylere "caiz değildir" denilmektedir. Bu ifade ile haramlar kastedildiği gibi, zatı itibariyle helal olan ancak hükmen haram olan şeyler için de kullanılır. Mesela, alışveriş yapmak helaldir. Ancak cuma vaktinde kendisine cuma namazı farz olan birisinin alışveriş yapması helal değildir.

Caiz görmek, uygun bulmak; caiz olmak; yapılması mahzurlu olmamak, dînen yasaklanmamış olmak gibi anlamlarda kullanılır. Bunun tersi olan "caiz değildir" sözü ise, caiz olmamak, yani yapılması mahzurlu olmak, doğru olmamak veya dînen yasaklanmış olmak demektir.

Bir şeyi yemek ya da kullanmak konularında "caiz değildir" sözü, haramdır ve helal değildir demektir. Örneğin "domuz etini yemek, içki içmek caiz değildir" derken, haramdır ve helal değildir, anlamında kullanılır.

Mekruh olan bir şey için de "keraheten caiz" ifadesi kullanılır.

22 Erkeğin hayızlı eşiyle cinsi münasebeti ne ölçüde olmalıdır? Bir cevapta kocanın, hayızlı kadının dizi ile göbeği arasına dokunamayacağı belirtilmiş... Bunun dini dayanağını ve hükmünü biraz daha açar mısınız?

Muayyen halde (hayızlı) bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (asm) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü bunalabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasını örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (1)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendiği için bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin (asm), bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir. Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir.(2)

Kaynaklar:

1) Nesai, I/189.
2) İslam Fıkhı Ansiklopedisi

İlave bilgi için tıklayınız:

Adetli (hayız iken) veya lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti var mıdır, varsa ne kadardır?

23 Evlatlık, evlat edinme, yuvadan çocuk almak konusunda bilgi verir misiniz?

Evlat edinme, bir başkasının çocuğunu kendi ailesi içine katma âdeti, tarihin her devrinde tatbik edilen bir husustur. Bilhassa İslâm'dan önceki Cahiliye Devrinde bu âdet daha yaygındı. İsteyen kimse, seçtiği herhangi bir kimseyi öz çocukları arasına katarak onu evlatlık aldığını ilân ederdi. Aldığı çocuğa “Sen benim oğlumsun, ben sana vârisim, sen de bana vârissin.” diyordu. Böylece, o çocuk öz oğlu sayılıyordu. Ailenin bir ferdi olduğu gibi, aynı zamanda aile fertlerinin sahip olduğu hak ve vazifelere de ortak oluyor, ailenin ismini alıyordu. Evlatlık edinen kimse bu çocuğun babası sayılıyordu. Evlât edinenin hanımı da çocuğun annesi yerine geçiyordu. Oğlanın hanımı da bu babanın gelini kabul ediliyor, dolayısıyla, boşandıktan sonra gelini ile evlenmesi mümkün olmuyordu.

Peygamberimiz de (a.s.m.) Zeyd bin Haris'i kendisine evlâtlık olarak almıştı. Hz. Zeyd küçük yaşta köle olarak satılmış, Hz. Hatice de onu satın almıştı. Daha sonra onu Peygamberimize hediye etti. Hz. Zeyd, Peygamberimizin hizmetinde bulunuyordu. Babası ve amcası, kurtarma akçesi karşılığında onu Peygamberimiz (asm'den istemeye geldiler. Peygamberimiz Hz. Zeyd’i serbest bıraktı. Fakat Zeyd, Peygamberimizi baba ve amcasına tercih ederek, onun yanında kalmayı kabul etti. Bundan sonra Peygamberimiz onu kölelikten azad etti. Hazır bulunan cemaata hitap ederek, “Şâhit olunuz, Zeyd benim oğlumdur, ben onun vârisiyim, o da benim vârisimdir.” buyurdu. Bunun üzerine babası ve amcası memnun olarak ayrıldılar. Bundan sonra Hz. Zeyd Peygamberimizin evlâtlığı olmuştu. Artık “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağrılıyordu. (Üsdü’l-Gâbe, II/225)

Hak din gelince, Cahiliye devrinde yapılan ve uygulanan âdet ve alışkanlıklar birer birer değişiyor, insanlara meşru olan yol gösteriliyor, bâtıl ve haksızlıkların yerini hak ve adalet esasları alıyordu. Cahiliye âdetlerinden birisi de o zamanki uygulanış şekliyle evlâtlık müessesesiydi.

İnsan tabiatına aykırı düşen bu uygulamayı Cenab-ı Hak hem açık emirle, hem de Peygamberi üzerinde fiilen tatbik etmekle kaldırdı.

Bu konudaki âyetin meali şöyledir:

“Allah, evlâtlıklarınızı oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmadı. Bunlar, sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola O eriştirir. Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yoktur.” (Ahzab, 33/4-5)

İşte bu âyet-i kerime ile evlâtklık âdeti kaldırılmış oldu. Meşru olmayan bu âdet haram kılındı. Çünkü, evlâtlıkla ne hakiki bir evlat olunur ne de evlâtlık edinen kişi gerçek bir baba olur.

Bu yasaklama ve “Sen benim oğlumsun.” demekle hiçbir çocuğun gerçek bir evlât olmadığı hususunda Peygamberimize Allah’ın emirleri bildirildi. Evlâtlığın boşadığı hanımın “babalık” tarafından nikâhlanmasının meşru sayıldığı açıklandı. (Ahzab, 33/37)

Evlâtlık müessesesinde şu mahzurlar bulunduğu için dinimizde yasaklanmıştır. Önce meşru olmayan bir yolla başkasının çocuğunu kendi evlâdı yerine getirerek, haksız ve sahte bir muamele yapılmaktadır. Yabancı bir çocuğu evlât kabul etmek fıtratı değiştirmektir. Mukaddes olan nesil meselesini tahrif etmek, çocuğun asıl ana babasının unutulmasına sebep olmaktır.

İkinci olarak, bu çocuk büyüyünce aile içerisinde mahremiyet hususlarına riayet edilmeyecektir. Tesettür, bakma ve temas gibi durumlara uyulmayacaktır. Oğlansa ailenin bütün kadınlarıyla bir arada bulunacak, kızsa ailenin bütün erkekleriyle birlikte yaşayacaktır. Halbuki, ister kız olsun ister oğlan; evin hanımı annesi olmadığı gibi, o ailenin akrabası da evlâtlığın ailesi sayılmaz, bir yabancıdan farksızdır. Bunlar büyüyünce aile içinde bulundukları müddetçe devamlı haramla yüz yüze bulunacaklardır.

Başka bir mahzur da evlâtlık olarak alınan çocuk mirasa ortak olacaktır. Böylece daha yakın akrabalar kısmen veya tamamen mirastan mahrum kalacaklardır. Hakları çiğnenen mirasçılar, bu çocuğa bir düşman gözüyle bakacaklardır. Çünkü, evlâtlık hakikatta miras hakkına sahip değildir.

İşte bütün bu mahzurlardan dolayı dinimiz evlâtlık almayı tavsiye etmemiştir. Ancak, bahsi edilen bu evlâtlık meselesinden ayrı olarak, insanın bir yakınının, bir dostunun çocuğunu himayesine alması, kimsesiz ve yetim bir çocuğu alıp evlâdı gibi onu sevmesi, ona yedirmesi, içirmesi, onu terbiye edip okutması bir fazilettir. Fakat, bu durumda da onu kendisine tescil etmemesi, evlât haklarını ona devretmemesi, mahremiyet meselesine dikkat etmesi icap etmektedir. Ancak, kişi isterse, hayatta iken malının bir kısmını o çocuğa bağışlayabilir. Veya ölmeden önce malından bir miktar verilmesini vasiyet edebilir. Nitekim, Peygamberimiz (asm) bir çok hadislerinde kimsesiz çocuklara ve yetimlere bakanlara Cenneti müjdelemiştir. (Müslim, Zühd: 42)

Sonuç:

Bu konunun üç önemli özelliği vardır:

1. Evlat edindiğimiz çocuk kız olursa babalığa, erkek olursa analığa mahrem olacağı için, beraber yalnız kalma ihtimaline göre caiz değildir. Bu konu süt emzirmekle çözülebilir. Bir bayan iğne yaptırarak göğsünden süt getirtirse, bu sütü bebeğe içirerek süt anne olabilir. Ancak kocası süt baba olamaz. Bu sebeple bir bebeği evlatlık olarak almayı düşünenler, başka da çocuğu yoksa, evlat edineceği bu çocuğun erkek olması isabetli bir karar olacaktır. Kız olursa mahremiyetten doğan sıkıntılar oluşur.

2. Evlatlık alanlar, çocuğun esas anne ve babasının vereceği şefkat ve göstereceği merhameti gösteremeyebilirler. Bu açıdan çocuğun gerçek anne ve babasından mahrum bırakma sorumluluğu vardır. Bu da çocuk açısından önemli bir durumdur. Ancak kimsesiz çocuklar için bu sakınca olmayabilir.

3. Evlat edinen ailelerin kalacak mirasları bu çocuğun olacaktır. Halbuki, o miraslar akrabalara kalması gerekirdi. Bu da başkasının hakkının evlatlığa verilmesi demektir ki caiz değildir. Bu konuda bir çözüm olarak gerçek mirasçılarla helalleşilir ya da evlatlık mirastan kanunen mahrum bırakılarak çözüm aranabilir.

Bu üç sebepten dolayı evlat edinmenin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Bu üç engeli de dini açıdan çözebilirsek, evlat edinmek inşallah haram olmaz.

İslam dinine göre evlatlık mirasa hak kazanamaz. Mal, dinen mirasa hak kazanan kimselere verilir. Ancak daha hayatta iken malından istediği kadar bu kişiye hibe edebilir, fakat miras olarak bırakamaz. Ayrıca öz evlatları varsa bunlar arasında adaletli bir paylaşım yapması uygun olur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- EVLAT EDİNME...

24 Özürlünün abdest durumu hakkında bilgi verir misiniz? Sürekli gaz çıkarma problemi olan özürlü sayılır mı?

Özür Ne Demektir?

1. Sürekli devam eden abdest bozucu hâllere özür denir. Meselâ, idrarını tutamama, devamlı gaz çıkarma, sık sık burnu kanama, yarasından devamlı su akma gibi hâller, birer özür hâlidir. Kendisinde bu gibi abdest bozucu bir özür bulunan kimseye ise, sâhib-i özür (özür sâhibi) veya ma'zur (özürlü) denir.

- Özürlü Sayılmanın Şartı Nedir?

Kişinin özürlü sayılabilmesi için, abdest bozucu bir hâlin, tam bir namaz vakti boyunca devam etmesi, yani, abdest alıp namaz kılacak kadar kısa bir süre dahi olsun kesilmemesi şarttır. (Bu özrün başlamasının şartıdır.) Bundan sonra da, her namaz vaktinde, en az bir kere aynı hâl ortaya çıkmalıdır. (Bu da özrün devamının şartıdır.)

Bunu bir misalle îzah edelim: Bir kimsenin burnu, öğle vaktinin başlangıcından itibaren kanamaya başlasa ve bu hâl, öğle vakti geçinceye kadar hiç kesilmeden devam etse, bu kişi için özür hâlinin başlama şartı gerçekleşmiş olur. Artık bundan sonraki her namaz vakti içinde en az bir kere bu kanama hâli görülse, o kimse "ÖZÜRLÜ" sayılır.

Çünkü, her namaz vakti içinde özür hâli tekerrür ettiği için, özrün devam ettiği ortaya çıkmış, özürlü sayılmanın ikinci şartı da böylece gerçekleşmiştir. Özür durumunun ortadan kalkması için, özür hâlinin bir namaz vakti içinde tamamen ortadan kalkması, hiç görülmemesi gereklidir. Böyle olan kimse, artık özürlü sayılmaktan çıkmış olur.

- Özür Sâhipleri ile İlgili Hükümler Nelerdir?

Özür sâhipleri için, dînimiz büyük bir kolaylık göstermiştir. Bunların abdestleri, abdest bozucu özürleri devam ettiği hâlde bozulmaz. Bu halde iken namazlarını kılarlar. Abdest bozucu kan, irin, idrar gibi akıntıların kirlettiği yeri tekrar temizlemekle de mükellef tutulmazlar. Çünkü, bu kirler temizlendikten hemen sonra yeniden vâki olmaktadır.

Meselâ, devamlı idrarı gelen bir kimsenin, abdestini idrar akıntısı bozmadığı gibi, gelen bu idrarın kirlettiği yeri yıkamak mecburiyeti de yoktur. İdrar kirletmesi mevcut olduğu hâlde namazını kılar.

Dînimizin özür sâhiplerine sağladığı bu kolaylığa karşı, onların da dikkat edecekleri bir husus vardır. O da şudur:

Özürlü olduğunu tesbit eden kimse, her namaz vakti için, ayrı abdest alır, o vakit için aldığı bu abdestle dilediği kadar nafile veya kaza namazı kılabilir. Vitir ve cenaze namazlarını edâ edebilir. Özür sâhibinin aldığı abdest, sadece içinde bulunduğu namaz vakti süresince geçerlidir. Bir namaz vaktinin çıkıp diğer vaktin girmesiyle abdesti bozulur. Giren yeni vakit namazı için, yeniden abdest alması gerekir.

Meselâ; bir özür sâhibi sabah namazı için vaktinde abdest alsa, bu abdesti sabah namazının vaktinin çıkmasına kadar muteberdir. Vaktin çıkmasıyla, yani, güneş doğmasıyla abdest bozulur, hükmü kalmaz. Artık bu abdestle hiçbir namaz kılamaz.

2. Şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için, dübürüne üfürür, insan da "yellendim ve abdetim bozuldu" deyip, abdestini tekrar almaya çalışır. Oysa abdesti bozulmamıştır. İşte bu duruma mani olmak için hadiste,

“Abdest almak ancak hadesten veya koku ve sesi olan yellenmeden dolayıdır.”(Tirmizi, Tahare, 56)

buyurulmuştur. Fakat kesin bir şekilde yellendiğini bildiği hâlde, "sesini ve kokusunu almadım" deyip, abdest almamak da tehlikelidir.

Eğer abdestinizin bozulmadığından eminseniz bu vesvesedir. Vesveselere ise dikkat etmeme gerekir. Çünkü vesvesenin üzerine gittikçe büyür. Ehemmiyet vermediğin zaman kaybolur gider.

Ayrıca kan akmıyorsa ve sadece yaranın üzerinde kalıyorsa, bu da abdesti bozmaz. Diğer taraftan yaranın üzerindeki kan etrafa akmadan bir beze veya kağıta bulaşıyorsa bu da abdesti bozmaz. Özellikle vesveseli insanlar bu fetvalardan yararlanarak vesveseden kurtulabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Özürlü kimse nasıl abdest alır, namaz kılar; cuma namazı için ne zaman abdest alması gerekir?..

25 Geceleyin tırnak kesmek caiz mi?

Tırnak kesmek sadece, hac veya umre ihramı süresince yasaktır. Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda, meselâ "geceleyin tırnak kesilmez" şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir. Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir sakıncası yoktur.

Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı, uygun bir şekilde ortadan kaldırılmalı, yok edilmelidir. Bu nedenle tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü kesmek daha iyi olur.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, "Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir." buyuruldu. (E.Şeyh)

Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimizin (asm) cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir.

Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

"Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!." [Deylemi]

26 Kerahet vakitlerinde zikir çekmek, Kur'an-ı Kerim okumaktan daha mı faziletli?

Kerahet vakti sadece namaz kılınmaz, diğer bütün ibadetler yapılır. Bu üç vakit, güneş doğduktan sonra kırk beş dakikalık süre, öğle saatlerine yakın güneş tam tepede batıya doğru geçişe başlamadan, bir de güneş batarken...

Bu nedenle bu vakitlerde Kur'an okumak caizdir. Ancak bu vakitlerde dua etmek, tesbih çekmek, Peygamberimize (asm) salâtü selâm getirmek, Kur'an okumaktan daha faziletli görülmüştür.

Bunula beraber, bu vakitlerde Kur'an okumak daha faziletlidir, diyen alimlerimiz de vardır. (bk. Celal Yıldırım, İslam Fıkhı, 4/151)

Buna göre, günün bütün saatlerinde istediğiniz zaman ezbere veya yüzünden Kur`an okur ve dinleyebilirsiniz...

27 İddaa, at yarışı, toto, loto, piyango gibi oyunların dinimizdeki yeri nedir? Helal mı yoksa haram mıdır?

Bazı oyunlar kumara âlet edilmektedir. At yarışları, piyango, spor toto, loto ve karşılıklı bahis bunlardan bazılarıdır.

Piyango ve spor toto gibi oyunlar zaten kumar sayılmaktadır. Zira kumarın bütün özelliklerini içinde taşıyor. Piyango şeklindeki kumarın İslam öncesi Cahiliye devrinde de olduğu bilinmektedir. Onlar oklar üzerine işaretler koyar, oktaki çıkan işarete göre para alırlardı. İslâmiyet kumarın her çeşidini haram kıldığından, piyango da bunların içindedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzuk durun ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide Sûresi, 90.)

İslâmiyet böylece ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin vermemiştir. Bazıları burada toplanan paraların fakirlere gittiğini iddia etmektedir. Eğer fakirlere, zayıflara ve düşkünlere yardım edilecekse, bu tip kurumlar kanalıyla olmasına gerek yoktur. İslâmın hukuk, toplum ve ahlâk düzeni, kimsesizleri korumak, hayır müesseselerini yaşatmak için kumar tertibine ihtiyaç duymamaktadır.

Karşılıklı bahis ve iddialaşmak gibi tertip ve oyunlar da aynı şekilde kumar sayılmaktadır. Meselâ, iki kişi yarışa çıkmadan önce birisi, “Eğer beni geçersen sana şu kadar vereceğim, şayet ben seni geçersem bana şu kadar vereceksin.” derlerse böyle bir bahis kumara girer. Ancak tek taraflı olursa caiz olur. Yani taraflardan birisi,”Beni geçersen sana şu kadar vereceğim, fakat ben seni geçersem sen bana bir şey verme.” der ve anlaşırlarsa böyle bir iddia meşrudur. Bu parayı alan kimsenin onu kullanması caizdir.

Top oyunlarında da, namazın geciktirilmesine veya terkine, başkalarına gösterilmesi caiz olmayan yerlerin açılmasına meydan verilmediği, vücudun yaralanmasına ve sakatlanmasına sebep olmadığı müddetçe bir mahzurdan söz edilemez. Bu hususlardan birisi söz konusu olunca meşru olmaktan çıkar.(Mehmed Paksu, İbadet Hayatımız -1)

28 Çocuklara isim verirken nelere dikkat etmek gerekir? Tuana isminin manası nedir, İslama uygun mudur?

Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (1)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allah'ın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor:

Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında:

“Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama:

“İsmin ne?” diye sordu. Adam:

“Mürre (acı)” diyince ona “Otur!..” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar:

“Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da:

“İsmin ne?” diye sordu. Adam:

“Harb” diyince, ona da: “Otur!..” dedi. Rasulullah (sav):

"Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da

“Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona,

“Sen sağ” dedi.(2)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri kullara isim olarak verilmez. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek, söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

İslam alimlerinin bildirdiğine göre, Zat-ı Akdesin Allah  lafza-i celal gibi Rahman isimi de başkaları için kullanılmayan ism-i hastır. (Taberi, 1/130)
 
Yine Taberi’nin belirttiğine, göre, Rabbimiz;  insanlara “Allah, Rahman, Halık”gibi isimlerle isimlendirmelerini yasaklamıştır. Buna mukabil, “rahim, semi, basir, kerim” gibi isimlerle isimlenmelerine cevaz vermiştir. (Taberi, 1/132)
 
Buna göre, genel ilke olarak denilebilir ki, Allah’a mahsus bir vasfı ifade den isim ve sıfatlarla isimlenmek caiz değildir. Örneğin: “Halık, Samed, Bâki, Ebedî, Ezelî, Sermedi, Rezzak, Mütekebbir, Evvel, Âhir, Zahir, Batın, Allamu’l-ğuyub” gibi isim ve sıfatları kullanmak doğru değildir.

Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.

Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk,

'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır. İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz (sav) kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemile) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

"Tüvana" Farsça bir kelime olup "güçlü" anlamına gelmektedir. Türkçe'ye "Tuana" olarak geçmiştir.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:

- (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile... gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Çocuğun isminin güzel olması bir fazilet olsa da ahirette özel muameleye tabi tutulacağı söylenemez. Çünkü ahirette insanın göreceği muamele onun ameline göre olacaktır.

Sözün özü: Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayri müslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da.

Müddessir Sûresi'ndeki ayetin ikazı hepimiz için geçerlidir:

"Herkes kendi tercihinin sorumlusudur!.."

Dipnotlar:

1. Ebu Davud, Edeb 69
2. Muvatta, İsti’zan 24

(Sadık Akkiraz, Ahmet Şahin)

29 Hanefi mezhebine göre, namazda sesli gülmenin hem namazı hem de abdesti bozmasının delili nedir?

Hanefiler(1) namazda sesli gülme ile kahkahayı birbirinden ayırmışlardır. Hanefilere göre "gülmek" sadece kendisinin duyabileceği kadar olan harekettir. Gülmede yanındakiler sesi işitmez. Bu şekilde gülmenin hükmü sadece namazı bozmuş olmaktır. Bu türlü gülmek abdesti bozmaz.

Fakat "kahkaha" hem namaz kılanın kendisinin hem de yanındakilerin işiteceği kadar olandır. Bu hem namazı hem de abdesti bozar. Tebessüm ise, sessiz olarak ortaya çıkan hareket olup, bundan ötürü namaz bozulmaz. 

Hanefilerin yukarıdaki görüşlerinin dayandığı delil mana olarak şu hadisi şeriftir:

"Sizden her kim kahkaha ile sesli olarak gülerse, hem namazı hem de abdesti birlikte iade etisin."(2)

Şafii mezhebine göre ise, namazdayken kahkaha ile gülündüğünde iki veya daha fazla harf yahut anlaşılır bir harf açığa çıkarsa namaz bozulur. Bu durumda namazın bozulması kahkahadan değil, kahkaha ile birlikte telaffuz edilen harften dolayıdır. Gülmesi baskın gelen kişi çok gülmediği takdirde namazı bozulmaz.

Dipnotlar:

1. El-Hidaye 1, 6; El-Bedayi 1, 232
2. Bu konuda rivayet edilmiş müsned ve mürsel hadisler vardır. Müsned olan hadisler Ebu Musa el Eşari, Ebu Hureyre, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik, Cabir b. Abdullah, İmran b. Husayn ve Ebu'l-Muleyh tarafından rivayet edilmiştir. Ebu Musa hadisini Taberani rivayet etmiştir: "Bir ara Resulullah (a.s.m) insanlara namaz kıldırırken bir adam mescide girerek mescid içindeki bir çukura düşmüştü. Bu adamın gözleri kör idi. Namazdaki cemaatin çoğu buna güldüler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) gülen cemaatin namazları ile birlikte abdestlerini yenilemelerini emretmiştir." (Nasbu'r-Raye 1, 47-54)
(bk. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, II/151)

30 Dövme yaptırmak günah mıdır? Kur'an'da dövme ile ilgili bir ayet var mı?
31 Saç ektirmek caiz midir? Saç ekimi abdest ve gusle engel olur mu?

Bu meselenin, aynıyla Kur'ân-ı Kerim’de ya da sünnette bulunmayacağı açıktır. Çünkü bu, yeni bir tekniktir. Ancak sünnette, yani Allah Rasulü (asm)’nün uygulamasında hükmü varolan, "insandan insana saç naklidir." Buna bir bakıma insan saçından yapılan peruk kullanma da diyebiliriz. Hz. Peygamber (asm)’in kesinkes yasakladığı budur ve biz bunu başka bir yazımızda anlatmaya çalıştık. Orada uzunca anlattığımız gibi, peruk kullanmanın yasak oluşu, iki sebebe bağlanmıştır:

1.  İnsanın bir parçası olan saçın yedek parça gibi bir başkasına takılması ve bu sebeple insana karşı gösterilen saygısızlık.

2. Başkasının saçıyla, kendsini saçlı gibi gösterip karşısındakileri kandırma.

Görüleceği üzere, peruk kullanmakla, saç ektirmenin benzer yönleri olduğu gibi, farklı yönleri de vardır ve bu sebeple "saç ektirme de peruk kullanma gibi kesin haramdır" demek mümkün değildir.

- Çünkü, saç ektirme bir defa insanın kendi saçıyla yapılan bir ameliyedir.

- İkinci olarak, kalıcı olup bir bakıma kandırma anlamı içermeyebilir.

- Üçüncü olarak, yine bir bakıma tedavi sayılabilir. İşte bu sebeple saç ektirmenin kesin haram olduğu söylenemez.

Ancak bir ölçüde farklı görünme, bir bakıma da estetik bir ameliye sayılabileceği için, tamamen masum ve helal da olmamalıdır. Bu sebeple biz bu konunun son hükmünü verme durumunda değiliz, ama, haram olmasa da bir kerahet/mekruhluk içerdiğini, kendinden emin olan ve olduğundan başka türlü görünme gereği duymayan insanların buna ihtiyaç duymayacağını, yapılmaması halinde hiçbir gayrimeşruluk yapılmış olmayacağını, ama yapılması durumunda en azından bir şüphe taşıdığını söyleyebiliriz.

Bununla beraber, bunlardan mahrum olan ve bundan dolayı da psikolojik sıkıntı çeken kimseler saç, sakal, bıyık, kaş, kirpik ektirebilirler.

Gusül ve abdeste gelince, ektirilmiş saçın bunlara mani olduğunu söylemek mümkün diğildir. Çünkü deriye işlenen saç kökleri olsa dahi, temizleme görevi onların üzerine intikal eder ve üzerinin yıkanmasıyla abdest ya da gusül tamam olmuş olur...

32 Mahrem olan bayanlarla, yabancı bir kızla / kadınla tokalaşmak; yani karşı cinslerin tokalaşması caiz midir?

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında, diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir. Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim için şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz (asv), kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.”1

Hz. Âişe Validemiz (r.anha) ise Resulullah'da (a.s.m.) gördüğünü şöyle nakletmektedir:

“Resulullahın (a.s.m.) mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.”2

Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde, erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır. Ayrıca bu bir zaruret de değildir.

Yani, “Bu zaruri bir haldir” diye, insan gönül rahatlığı içinde bu yasağı işleme yolunu zorlayamaz. “Zaruret”, ancak insanın “muztar” halde kaldığı, haram olan o şeyi yapmadığı zaman canına, malına ve namusuna bir zarar gelebilecekse ve bu durum da kuvvetli bir ihtimalle tahmin ediliyorsa, ancak o zaman yapılır.

Yoksa her akla gelen sıkıntılı bir hal, her karşılaşılan âcil ve ânî bir durumda “Bu zarurettir” diyerek haram olan bir şeyi yapmak ve tatbik etmek gerekir ki, bu, suistimali netice verir. O zaman her önüne gelen kendi ölçülerine göre bir “zaruret” bahanesi ileri sürer, böylece bütün mahzurlu şeyler mübahlaşıverir.

Halbuki mesele böyle değildir. Zaruret, ancak meşru çerçeve içinde kalmanın imkânsız olduğu hallerde söz konusu olabilir. Bir Müslüman, sosyal münasebetlerine zarar vermeden meşru daire içinde kalabilir, yaşayabilir. Öyle ise, “zaruret, mecburiyet” prensibini hatıra getirerek erkeklerin nâmahrem olan kadınlarla, kadınların da yabancı erkeklerle tokalaşmasının, bugün artık zaruret gerekçesiyle tatbik edilmesinin haklı bir dayanağını bulmak, pek o kadar kolay değildir.

Çünkü, böyle bir zaruret yoktur. İnsan yapmadığı zaman ne canına, ne malına, ne de namusuna bir eksiklik ve zarar gelmez. Çevrenin garip karşılayacağı ihtimalinin, kişinin yabancı kadınla tokalaşmadığı an medenî münasebetlerde bir eksiklik olacağı telâkkilerinin, dikkatleri üzerine çekerek “gerici, yobaz” olarak karşılanmanın haklı sebeplerini bulmak mümkün olmasa gerektir.

Bunlarla birlikte Batıdan gelen bu yanlış âdet ve “görgü kuralı” yaygın bir şekilde yerleşmiş durumda. Bunun için nasıl hareket etmeli? Hem inancımıza bir halel getirmeyip mesuliyetli bir duruma düşmeden; hem de bunun dinen bir mahzur teşkil ettiğini tam olarak bilmeyen muhatabımızı kırmadan, incitmeden nasıl davranmalıyız?

Bir kere siz bu hali bir haram olarak biliyor ve inanıyorsanız, -ki öyledir- o zaman bu mahzurlu duruma düşmemek için bir gayret sarf edecek, onu işlemeye meydan vermeyecek, yerine göre hareket etmeye çalışacaksınız.

Başka bir husus; bir fırsatını bularak muhataba bu durumun dinen haram olduğunu söylersiniz. Zaten onun sizi anlayışla karşılaması, fikir ve inancınıza saygılı olması medenî olmanın bir gereğidir. Siz bu hususta tavrınızı belli ederseniz, ileriki karşılaşmalarda meselenin hallolduğunu veya belli bir mecraya girmiş olduğunu göreceksiniz.

Bununla beraber, şayet kişi kendisini mecbur hissediyorsa, tokalaşmayı bir günah olarak bilir de yaparsa, mesuliyetini peşin olarak kabul etmiş olduğundan yine haram işlemiş sayılır. Fakat “Bunda bir mahzur yoktur” diye düşünürse, haramı helâl olarak görmüş olacağından ağır bir vebal altına girmiş demektir.

Bu arada şunu da hatırlatalım: Kadın şehevânî histen kesilmiş yaşta ihtiyar olursa, onunla musafaha yapmada, elini öpmede bir mahzur yoktur. Çünkü, arada hissî bir mahzur kalmamış bulunmaktadır. Ancak erkek kaç yaşında olursa olsun, isterse seksen-doksan yaşında bulunsun, haramlık devam etmektedir.

Kadınlarla tokalaşmaktan dolayı Hanefi mezhebine göre abdest bozulmaz.

Dipnotlar:

1. Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.
2. Buharî, Ahkâm, 49; İbni Mâce, Cihad: 43.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

33 Sigorta ve kasko yaptırmak caiz midir?

Herhangi bir malı sigorta ettirip bir kazaya uğraması hâlinde sigortaya ödettirme işi, son iki asırdır İslâm âlemine de girmiş bulunmaktadır.

Buna göre dükkânını, yahut arabasını, ya da bir başka kıymetini sigorta ettiren kimse, her sene belli miktar para ödüyor, sene içinde bir kaza, bir imha vaki olmazsa ödediği paralar gidiyor, kaza olursa şirket ziyanı ödüyor.

İslâm âlimleri bu şekildeki sigorta anlaşmasını incelerken bâzı hususları dikkate veriyorlar. Nazara verdikleri hususlardan birkaçı şöyledir:

1. Sigorta anlaşması ticarî anlaşma şartına uymamaktadır. Şartına uysa, para yatıran, sigortanın kârına da, ziyanına da ortak olacaktır. Bu olmamaktadır.

2. Para yatıran kimsenin malı kazaya uğrarsa ziyan ödenmekte, uğramazsa ödenmemektedir. Demek ki bu işte bir bakıma rastgelelik vardır. Kumarda da şans yaver giderse kazanır, gitmezse kazanılmaz.

3. Sigorta bir ziyanın ödemesini yaparken kendi parasından ödeme yapmamakta, diğer ortaklardan alarak biriktirdiği paradan ödeme yapmaktadır. Hâlbuki diğer ortaklar kendi paralarından "falan kimsenin ziyanı ödensin" diye para yatırmamaktadır.

4. Sigorta şirketleri faizli işlerle iştigal etmekte, sigortalılardan aldıkları sigorta paralarıyla faizli servetler toplamaktalar. Demek ki sigorta şirketi bir yardım şirketi değil, bir kazanç şirketidir. Evhamı tahrik edilen nice kimselerden alınan paraları toplayıp, büyük yekûn teşkil eden sermayeyi kendilerinde toplamaktalar.

Sigortayı arzettiğimiz cihetleriyle inceleyen İslâm âlimleri, zikredilen şartlarından dolayı meşrû bir kuruluş olarak görmemekteler. Nitekim Dünya İslâm Birliği’nin ittifaka yakın şekilde aldığı kararda da bu mevzuda kısaca şu görüşlere yer verilmektedir:

1. Sigorta şirketine ödeme yapılması hâlinde fâhiş aldanma vardır. Çünkü bir kazaya uğramazsa ödenen paralar gider. Piyangoda olduğu gibi. Piyangoda da çıkmazsa ödenen para gider, hak istenemez.

2. Sigortada faiz meselesi de vardır. Ödenen para sonra aynen geri verilse zaman içinde kullanma fâizi vardır. Fazla verilse fazlası fâizdir.

3. "Meşrû sebep olmaksızın birbirinizin malını almayınız.", meâlindeki âyete de zıddır. Kazaya uğrama ihtimali bir meşrû sebep olmaz. Vehimle bir kişi bir başkasının parasını alma hakkına sahip olamaz.

Sigorta nasıl olsa İslâmî ölçülere aykırı düşmez?

1. Sigortaya para yatıran kimse, sigortanın kârına, zararına ortak olmalıdır.

2. Kazaya uğrayanların ziyanını ödemeye, ortaklar kendi rızalarıyla karar vermelidir.

3. Sigorta fâiz işleriyle iştigal etmemelidir.

Demek, yangın, kazaya uğrama, sel basma,.. gibi ziyan meydana getiren felâketlere karşı Müslümanlar birleşerek bir fon meydana getirmeli, bu fonda, meydana gelecek para yardım niyetiyle ödenmeli, ziyan zuhur etmediği takdirde de hâsıl olan kârı para verenler taksim etmelidir. Böylece sigortaya para yatıranların evhamlarının tahrikiyle meydana gelen büyük sermayeyi şirket sahibi durumunda olan birkaç kişi kendilerine tahsis ederek, büyük kitleyi fakirleştirip küçük bir azınlığı zengin etme neticesine gitmiş olmamalıdır.

Çıkarabileceğimiz neticeyi şöyle ifade edebiliriz:

İslâmî ölçülere uygun bir sigorta nizamı kurmak mümkündür. Bu hususta çalışma yapılmalı, dindarlar bir araya gelerek fon meydana getirmelidir. 

Cevabın sonunda bahsedilen durum şu anda ülkemizde de uygulanmaktadır. Bize verilen bilgiler, bazı sigorta şirketlerinin yardımlaşma amacına yönelik kurulduğudur. Hangi sisteme göre çalıştıklarını sormak lazım. Bu durumda böyle bir sigorta acenteliği açmak ve işletmek veya sigortalı olmak caizdir ve helaldir.

34 İpekli giyinmek neden erkeklere haram; bunun hikmeti nedir?

Dinimiz, giyim kuşamda sadelik ve temizliği esas kabul ederken, israfa, gurura ve gösterişe kaçmamayı da tavsiye etmiştir. Başkalarının iştah ve sefahat arzusunu kamçılayan, haset ve ihtiraslarını celbeden bir giyim tarzını asla benimsememiştir. Kâinatın Efendisi Yüce Peygamberimiz (asm) de

“Hayatta sadelik imandandır.”1

buyurarak, imkânı olduğu halde tevazuundan dolayı lüks elbise giymeyenleri methetmiş, böyle davrananların âhirette istedikleri elbiseyi giyeceklerini haber vermiştir.2

İnsanların bir zaafı da iyi ve lüks giyinmedir. Tarihin her devrinde olduğu gibi, günümüzde de gösterişe düşkün kimseler, sırtlarına geçirdikleri pahalı ve lüks elbiselerle herkesin dikkatlerini üzerlerine çekmeye çalışmakta, varlık ve kudretlerini göstererek gurur ve kibre düşmekte ve neticede fert ve toplumdaki sefahat alevini körüklemektedirler.

İşte dinimiz bu hususta da ortaya koyduğu şaşmaz ölçüler ve kaidelerle ahlâkî ve içtimaî bünyeyi muhafazaya çalışmış, insanlara orta halli, aklî ve insanî bir giyim ve geçim yolunu göstermiştir. Erkek ve kadının fıtratına uygun olan giyim tarzını tesbit etmiş, her iki cinsin de yaratılışlarına uymayan kıyafetleri yasaklamıştır.

Giyilecek kumaşlar için pamuklu, yünlü ve keteni tavsiye ederken, mü’min erkeklere ipekli elbiseleri yasaklamıştır. Hz. Ali (ra)’nin rivayetine göre, Resulullah (a.s.m.) bir ipek kumaşı sol eline ve bir parça altını da sağ eline aldı, sonra bunları elleriyle yukarı kaldırarak, buyurdu:

“Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.”3

Bu hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) kadın ve erkeğin bünye ve yaratılışına dikkati çekerek, mühim bir hususu göstermiştir. Kadın devamlı zinete ve süse meyilli, kendisini beğendirme ve kabullendirme arzusunda olduğundan süslenmeye muhtaçtır. İpek ve altın da süs eşyalarının en kıymetlilerindendir. Bu iki maddeyi kadın kullanabilirken, mü’min erkeklere yasaklanmaktadır. Çünkü erkekte aranılan vasıf şahsiyet ve olgunluktur, süslenmek değildir.

Ayrıca erkek, ipekli elbiseyi giydiği ve altını takındığı takdirde kadına benzemektedir. Halbuki erkeğin, kadına mahsus bir şeyi giyip takınması da caiz değildir.

İpekli elbise pahalı, parlak ve gösterişli olması dolayısıyla, giyen kimsede gurur ve böbürlenme de görülebilir. Bu da kâmil bir insanın ruhî hayatını zedelemekte ve mânevî terakkisinin hızını kesmektedir. Giyimde esas olan başkalarının gıpta damarını tahrik etmemektir. Maddî imkânı dar olan kimsenin israf ve sefahate sürüklenmesine meydan vermemektir. Aynı zamanda, varlıklı kimselerin de israfa taşmayacak şekilde giyinmeleri gerekir. Bu hususta sevgili Peygamberimiz (asm) bizlere şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Yeyiniz, içiniz, tasadduk ediniz; fakat israf etmeyerek, kibirlenmeyerek.”4

Peygamberimiz (asm), dünyada ipekli elbise giyen erkeklerin âhirette cennete girseler de ipekli elbiseden mahrum kalacaklarını haber vermektedir.5

Fıkıh kitaplarımızın izahına göre, malzemesinin çoğu ipek olan giyecekleri kullanmak erkeğe haramdır. Dört parmak miktarı kadarının kullanılmasına ve bu miktardaki ipeğin elbisede nakış ve süs olarak bulunmasında bir beis görülmemektedir. Erişi (kumaşı işlemede boyuna atılan iplik) ipek, argaçı (enine atılan iplik) keten, pamuk ve yün olan kumaşın giyilmesi Hanefî mezhebine göre caizdir. Şafiîye göre bu miktar tartıya göredir. Bir kumuşta tartıda ipek daha az kullanılmışsa giymek caizdir.

İmam-ı Âzam’a göre, ipekten yastık ve yatak yüzü yapmak ve kullanmak caizdir. Kapı ve pencerede ipekten perde kullanmakta, ipekli cibinlik üzerinde uyumakta ve çocuğun karyolası üzerine ipekten cibinlik geçirmekte bir mahzur yoktur. İpekli seccade üzerinde namaz kılmak da caizdir.

Bir gurur ve kibire vesile olmamak şartıyla, abdestten sonra kurulanmak için ipek mendil kullanmakta da bir beis yoktur.

Bülûğa ermemiş erkek çocuklar da ipekli elbiseden istifade edemezler. Buradaki mesuliyet, ipekli elbiseyi çocuğa giydiren yakınlarına aittir.6

Dipnotlar: 

1. İbni Mâce, Zühd: 4.
2. Tirmizî, Kıyâme: 39.
3. İbni Mâce, Libas: 19.
4. Buharî, Libas: 1; Neseî, Zekât: 66.
5. İbni Mâce, Libas: 16.
6. İbni Âbidin, Reddü’l-Muhtar, V/224-5-6; El-İhtiyar, IV/158.

(bk. Mehmed PAKSU, Helal – Haram)

35 Yıpranmış Kur'an-ı Kerimleri yakmak; üzerinde ayet ve hadisler bulunan imsakiye, ajanda ve takvim yapraklarını çöpe atmak veya yakmak caiz midir?

Üzerinde ayet ve hadis meali bulunan takvim yapraklarını çöpe atmak mekruhtur. Ancak takvim yaprakları küçük parçalar şeklinde yırtarak çöpe atılabilr.

Okunamayacak derecede yıpranmış Kur’ân-ı Kerîmlerle, âyet yazılı sayfaları hürmetli şekilde temiz şeylere sarıp ayak altına gelmeyen boş toprağa gömmelidir. Kur’ân sayfalarını ateşe atıp yakmayı fukaha pek münasip görmemektedir.

Kur’ân dışındaki dinî kitapları, tefsir, hadîs gibi eserleri ise yakmakta mahzur yoktur. Hürmetsizliğe mâruz kalmamaları için boş bir yere gömmekte zorluk varsa ateşte yakmakta beis görülmemiştir.

Kur’ân yazılı kâğıtlar, yahut tefsir, hadîs, fıkıh gibi dinî mânâların işlendiği yazıları kese kâğıdı yapmak, hürmetsizliğe mâruz şekilde kullanmak mekruhtur. Bunlar hürmete uygun yerlerde istimal edilmeli, aksi halde yakılıp hürmetsizlikten kurtarılmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’i okunamayacak derecede küçük yazılarla yazmak mekruhtur. Zira Kur’ân’dan kasıt okunmaktır. Okunmayan Kur’an, sadece levha olarak asılır, mânevî değeri bakımından muhafaza edilmiş olunur. Yâni Kur’ân’ın asıl hedefi okunup amel edilmek iken, sadece cüz’i bir cihetiyle iktifa edilmiş olunur. Kur’ân’ı böyle külliyetten cüz’iyete indirmek ise mekruh sayılır.

Kütüphanelerde Kur’ân’ın yeri en üst kattır. Altında hadîs, onun altında ya da yanında fıkıh kitapları bulunurlar. Bunlar göğüs hizasından aşağı yerlere terkedilmezler. Zira aşağılara koymakta hürmetsizlik vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’i yedi bohça içine sarıp sarmalayarak saklamak da mekruhtur. Zira Kur’ân’ın hedefi, okunmak, mânâsıyla amel edilmektir. Böylesine okunması zorlaştırılan Kur’ân, bulunduğu evde gariptir. Onu garib bırakan da, sarıp sarmalayarak okunmaz hale terkedendir.

36 Saçlardaki akları boyamak caiz mi? Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yahudiler ve Hristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin." ...

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Yahudîler ve Hristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin." [Buhârî, Libâs 67, Enbiya 50; Müslim, Libâs 80, (2103); Ebû Dâvud, Tereccül 18, (4203); Nesâî, Zînet 14, (8, 137); Tirmizî, Libâs 20, (1752).]

Bu hadis Tirmizî'de "(Saçınızdaki) aklıkların rengini değiştirin, Yahudîlere benzemeyin!" şeklinde gelmiştir.

AÇIKLAMA:

Hadis muhtelif tarîklerden gelmiştir. Ahmed ibnu Hanbel'in bir rivâyetinde, Ensâr'dan yaşlanmış, sakalları aklaşmış bir ihtiyarlar grubuna rastladığı vakit: يَا مَعْشَرَ اَنْصَارِ حَمِّرُوا وَصَفِّرُوا وَخَالِفُوا اَهْلَ الْكِتَابِ "Ey Ensar topluluğu (saçlarınızı) kızıla boyayın, sarıya boyayın ve Ehl-i Kitâb'a muhâlefet edin!" tavsiyesinde bulunur.

Taberânî'nin bir rivâyetinde: "Saçların renginin değiştirilerek yabancılara (eâcim) muhâlefet edilmesi" emredilir. Bu rivâyette "beyaz rengin değiştirilerek muhâlefet edilmesi" emredildiği ve boyanacak renk tahsisi yapılmadığı için bu rivâyete dayanarak siyah rengi de câiz görenler olmuştur.

Ancak İbnu Abbâs ve Câbir (radıyallâhu anhümâ)'den rivayet edilen iki hadis saçların siyaha boyanmasını yasaklamaktadır. Hz. Câbir'in Müslim'de gelen hadisi şöyle:

غَيِّرُوا هَذَا بِشَىءٍ وَاجْتَنِبُوا السَّوَادُ "Bunun sakalının rengini değiştirin, siyahtan sakının." İbnu Abbâs'ın Ebû Dâvud'daki rivayeti şöyle:

يكُونُ قَوْمٌ يَحْضِبُونَ في آخِرِ الزَّمَانِ بِالسَّوَادِ كَحَواصِلِ الْحَمَامِ َ يَرِيحُونَ رَائِحَةَ الْجنَّةِ "Ahir zamanda, güvercin havsalası (1) gibi siyah renkle saçını boyayacak insanlar zuhur edecek. Onlar var ya cennetin kokusunu bile koklayamazlar."

Bu iki rivâyeti esas alan Nevevî, saçı siyaha boyamanın tahrîmen mekruh olduğuna hükmetmiştir. Taberânî'nin Ebû'd-Derdâ'dan yaptığı bir hadiste de: "Kim siyahla (saçlarını) boyarsa, Allah onun yüzünü kıyamet günü siyah kılsın." buyurulmuştur.

El Halîmî, saçı siyaha boyamanın erkekler hakkında mekruh olduğuna, kocası sebebiyle kadının siyaha boyamasının mekruh olmadığına hükmetmiştir.

İmâm Mâlik: "Kına ve ketem ile boyamak câizdir, ancak siyahtan başka bir şeyle boyamak bence daha iyidir." demiştir. Ketem, bir bitki olup, saçlara siyah renk vermede boya maddesi olarak kullanılır. düşmanla cihad eden kimsenin saçlarını siyaha boyamasında kerâhet yoktur, ulemâ bu hususta ittifak eder.

Şunu da belirtelim ki, sadedinde olduğumuz hadiste mevzu bahis edilen "boyama", ne elbise ile ne de el ve ayaklarla ilgilidir. Çünkü, Yahudîler bunların boyanmasını terketmiş değiller. El ve ayakların boyanması, erkekler hakkında tedavî maksadı dışında câiz görülmemiştir. Sahâbe, saç boyaması hususunda ihtilaf etmiş, kimisi boyamış, kimisi boyamamıştır. Resûlullah'ın boyayıp boyamadığı da ihtilâflıdır.

Görüldüğü üzere, saç boyama meselesinde, hem hadislerde hem de ulemâ arasında farklı durumlar gözükmektedir. Bu mevzuyu Nevevî, Müslim Şerhi'nde şöyle açıklar: "Kadı İyâz der ki: "Sahâbe ve Tâbiîn'den selef büyükleri, boyama ve kullanılacak boyanın cinsi husûsunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı: "Boyamayı terketmek efdaldir." demişler ve Resûlullah'ın saçlardaki akların rengini değiştirmeyi yasaklayan hadisini delil olarak göstermişlerdir. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aklarının rengini değiştirmemiştir. Bu husus Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Übey ve diğer bazılarından (radıyallâhu anhüm) rivâyet edilmiştir. Bir kısmı da: "Boyamak efdaldir." demiştir. Nitekim sahabe, tâbiîn ve arkadan gelenlerden bir kısım büyükler saçlarını boyamışlar, kendilerine delil olarak da Müslim ve diğer hadis imamlarının kaydettiği hadisleri göstermişlerdir.

İşte bu sonuncu grup aralarında, boyanın cinsi husûsunda ihtilâf etmişlerdir. Bunların çoğu sarıya boyamayı uygun bulmuşlardır. Hz. Ali, İbnu Ömer, Ebû Hüreyre vs. bunlardandır. Bir kısmı kına ve ketem ile, bir kısmı za'feran ile bir kısmı siyah boya ile boyamışlardır. Siyahı tercih edenler arasında Hz. Osman Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (yani Hz. Ali'nin iki oğlu), Ukbe İbnu Âmir, İbnu Sîrîn, Ebû Bürde vs. zikredilir."

Kadı İyâz (bu ihtilafları kaydettikten sonra) Taberânî'nin şu açıklamasına yer verir:

"Doğrusu şudur: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın saçtaki akları boyamayı emreden ve yasaklayan rivâyetlerin hepsi sahîhtir. Aralarında tenâkuz da mevzubahis değildir. Hadislerdeki boyama emri Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe kadar yaşlanıp saçı sakalı ziyadesiyle ağarmış olanlar içindir. Yasak da henüz yeni ağarmaya başlayanlar içindir."

Kadı İyâz devamla der ki: "Seleften bazılarının saç boyamasına yer verip, bazılarının yer vermemesi meselesine gelince, bu da onların belirtildiği gibi ahvallerinin farklılığına bağlıdır. (Yani iyice ağaranlar boyamış, yeni ağarmaya başlayanlar boyamamıştır). Şurası muhakkak ki, boyama hususunda vârid olan emir ve nehiy bi'l-icma, vücûb ifâde etmez. Bundandır ki, bu konuda farklı görüşleri iltizam edenler birbirlerini tenkîd etmemişlerdir. Emir -nehiy ifade eden hadislerden birinin nâsih, diğerinin mensûh olduğunu söylemek de câiz değildir.

Gerek Kadı İyâz ve gerekse diğer ulemâ, meseleyi iki duruma irca ederek özetlemişlerdir:

1. Bir yerde saç boyama adeti varsa, buna uymamak dikkatleri çekeceğinden, şöhrete sebep olur, bu ise mekruhtur. Aksi de böyledir, yani boyama adetinin olmadığı bir yerde boyamak dikkat çekeceğinden mekruhtur.

2. Hüküm, ağaran saçın manzarasına bağlıdır. Yani, bir kimsenin ağaran saçı güzel bir manzara arzediyor, boyanma halinden daha nazif ve nezih görünüyorsa, boyamamak evladır, aksine akları çirkin ve iğrenç bir manzara arzediyorsa boyanması evlâdır.

Şâfiî mezhebinden olan Nevevî, Kadı İyâz'dan bu nakli yaptıktan sonra: "Doğru ve sünnete uygun olanı, mezhebimizin görüşü olarak kaydettiğim hükümdür." der. (Yani: "Kadın olsun, erkek olsun saçlarını kızıla veya sarıya boyamaları müstahabtır, siyaha boyamaları haramdır."

İlave bilgi için tıklayınız:

Röfle boyası abdest almaya mani midir?

37 Abdestli iken, çıplak elle avret mahalline dokunmak abdesti bozar mı? Çocuğun altını temizleyen annenin abdesti bozulur mu?

Hanefi Mezhebi'ne göre çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozmaz.

Ancak Şafii Mezhebi'ne göre tenasül uzvuna ve İmam Şafii'nin cedid (yeni) görüşlerine göre dübür halkasına elin iç kısmıyla dokunmak abdesti bozar.

Ümmü Habibe'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asv):

"Her kim tenasül uzvuna veya fercine dokunsa, abdest alsın.'' (Nesai, Gusl 30) buyu­rur. Hadisteki "ferc" kelimesi hem erkeğin hem de kadının cinsel organıdır.

Buna göre, kişinin kendi cinsel organına veya dübür halkasına elinin iç tarafıyla dokunması abdesti bozduğu gibi, küçük yaşta da olsalar başkalarınınkine dokunmak da aynı şekilde abdesti bozar. Bunda herhangi bir yaş sınırı olmaksızın abdesti bozar. Ancak bu durumda dokunulan kişinin değil, dokunanın abdesti bozulur. 

Kişinin, testislerini (husyelerini) ellemesi ile abdesti bozulmaz.

Şu halde, Şafii Mezhebi'ne mensup bir anne, bebeğinin altını temizlerken, çıplak elinin içi ile bebeğinin ön veya arkasına değerse ab­desti bozulur. (bk. Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi, Ravza Yayınları: 99-100)

38 Had cezalarının uygulanma şartları nelerdir? İslam'da hırsızlık yapanın ceza olarak eli kesiliyor. 1) Mesela bir mağazaya girip bilgisayar çalan bir hırsıza verilen ceza nedir? 2) Bir bankanın milyonlarca dolar parasını çalan kişinin cezası nedir?

İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezalar" dır. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek, kazf (namuslu kadına zina iftirası) ve yol kesme (hırâbe).

İslâm ceza hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezayı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecavüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tayin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezalara ta'zir cezaları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.).

İçki içme cezası dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezası ise Sünnetle sabittir.

1. Zina cezası (hadd-i zina): Evli erkek ve kadın için recm (taşlayarak öldürme), bekâr erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır:

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan) lar iseniz Allah'ın dini (ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut (up engelle) mesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezaya şahid olsun." (Nûr. 24/2).

Recm cezası Hz. Peygamber (asm)'in uygulamasıyla sabittir:

"Cüheyne'den bir kadın zinadan gebe olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)'e gelerek:

"Ey Allah'ın Rasûlü! Haddi icap eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer'îyi) icra et."dedi. Peygamber (s.a.s) kadının velisini çağırdı:

"Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir." buyurdu. (Velisi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s) emretti. Kadının elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra (cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer;

"Ey Allah'ın Rasûlü, onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zina etmişti." dedi. Rasûlullah (s.a.s):

"O öyle bir tövbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermesinden daha faziletli bir şey biliyor musun?' " buyurdu (Müslim Hudûd 28; İbn Mâce, Diyet, 36' Malik, Müslim, Muvatta" Hudûd, 11).

Zina cezasının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şahidin hakim huzurunda açıkça şahitlikte bulunması ve zina eden kişinin zinanın haram olduğunu bilmesi gerekir.

2. Hırsızlık cezası (hadd-i sirkat):

"Akıllı ve ergin (baliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık denir. Cezası Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir:

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (Mâide, 5/38).

El kesme cezasının tatbik edilebilmesi için iki âdil şahidin şahitlik yapması ve hakimin de sorgulaması (muhakemesi) neticesinde suçun sabit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hakim şahitlere sırasıyla:

Hırsızlığın mahiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.

Hırsızlığın nisabı (el kesme cezasını gerektirecek en az miktarı) Hanefi mezhebine göre on dirhemdir. Cezanın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360).

El kesme cezası tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezada herhangi bir şefaatçının kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz:

" Mahzum kabilesine mensub bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar:

Kim Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak' dediler. Bir kısmı da:

"Bu işe Rasûlullah'ın sevgili (sahabî)si Üsâme b. Zeyd'den başkası cesaret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Resûl-i Ekrem'le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki:

"Yüce Allah'ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat mı ediyorsun?" Sonra kalkıp bize bir hutbe irad etti. Daha sonra buyurdu:

"Sizden evvelkilerden (şerefli bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibariyle) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki, Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim " (Eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,' 131, 136).

             Hırsızlık cezasının şartları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız: HIRSIZLIK

3. İçki İçme Cezası (hadd-i şürb): İçki içmek Mâide suresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamber (asm)'in sünneti ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber (asm) ve Hz. Ebû Bekir (ra), içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer (ra) zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar. (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).

İçki içme cezası uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır.

"Rasûlullah (s.a.s)'a şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz." buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: 'Allah seni rüsvay etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): 'Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz' buyurdu" (Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud, 35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15).

4. Zina iftirası cezası (hadd-i kazf): Namuslu (muhsan) kadınlara zina iftirasında bulunmanın cezası Nûr suresinde açıklanmıştır:

"Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir." (Nûr, 24/4).

Namuslu bir erkeğe yapılan zina iftirası da 80 değnekle cezalandırılır. Namuslu olmanın şartları şunlardır.
Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, Müslüman olmak, iffetli olmak.

5. Yol kesme cezası: Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suç, tek kişi veya topluluk, silah veya silahsız, meskun alanda veya kırda yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen ceza uygulanabilir:

"Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları, yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler olursa, bilin ki, Allah, "Gafûr'dur, Rahîmdir" çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (Mâide, 5/33, 34).

Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezası şu şekilde belirlenmiştir.

a) Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.

b) Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.

c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.

d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere "sürgün cezası" uygulanır. Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçimlik hakka sahiptir. Yolda öldürme soygun yapmaksızın yalnız korku ve terör olursa, Devlet başkanı, öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgün için seçimlik hakka sahip olur. (İbn Teymiyye es-Siyâsetü'ş-Şer'iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228).

İslâm'ın koyduğu bu cezaları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle taviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir.

Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler:

"Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın. "

"Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hududu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: "Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!.." derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, mani olursa hepsi kurtulur." (et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27).

Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm devletinde ve devletin hakiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebeb olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir.

Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle geçmişte had cezaları nadir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezaları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.

Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)" (Ebû Dâvud, Salât,14; Tirmizî, Hudûd, 2) buyurulmuştur. İslâm ceza hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer (ra)'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:

- Dört kişi bir şahsın zina ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şahitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez.

- Suçluya celde (dayak cezası) uygulanırken, şahitlerden birisi şehadetinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz.

- İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehadette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.

- Bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez (Geniş bilgi iç in bk. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, İst. 1987.).

(Halit ÜNAL, Ş. İslam Ansiklopedisi, III/103)

39 Banyoda örtünmek, çıplak olarak yıkanmak ve banyo adabı hakkında bilgi verir misiniz?

Kapalı bir yerde, tek başına üstünde bir şey yokken yıkanmak caizdir; yani haram değildir. Ancak edeb olarak ön ve arka avret yerleri örtmek daha güzeldir. Çıplak olarak alınan abdest geçerlidir.
 

BANYO ADABI

Banyo adabına uymak güzel olmakla beraber, bunlara uyulmazsa günah olmaz.

1. Banyo yapmadan önce misvakla dişimizi temizlemeliyiz.

2. Banyoya, Allah’ın huzuruna temiz çıkmak gibi, güzel düşüncelerle girmelidir.

3. Sol ayağımızla banyoya girmelidir.

4. Girerken “Bismillahirrahmanirrahim, pisliklerin her cinsinden ve kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” demeliyiz.

5. Banyoyu kimsenin göremeyeceği şekilde kapatmalıyız.

6. Hamamda setr-i avrete riayet etmeli ve peştamal giymelidir.

7. İlk girişimizde sağ ve sol omuzlarımızı yıkamalıyız.

8. Suyu lüzumundan fazla israf etmemeliyiz.

9. Banyoda suyun sıcaklığı gibi ürperten hallerde cehennemi düşünmeli, bununla cehennem arasında mukayesede bulunmalıdır.

10. Banyoda konuşmamalı, aşikare Kur'an ve ilahi gibi şevler söylememelidir.

11. Akşama yakın, akşam ile yatsı arasındaki vakitlerde banyoya girilmemelidir.

12. Banyoda su dökünürken ayakta su dökünmelidir. Oturarak su dökünmemelidir. Eğer yere dökülen sular üzerimize sıçramıyorsa oturarak da yıkanılabilir.

13. Banyoda küçük büyük abdest bozulmaz. Peygamberimiz bu hususta da önemle durur.

"Sizden biriniz banyo yaptığı yere idrar etmesin. Sonra bu idrar ettiği yerden abdest almasın. Vesvesenin çoğu bundan ileri gelir."(Tirmizî, tahâre 17; Nesâî, tahâre 6)

14. Banyo, yıkanan tarafından güzelce temizlenir. Nahoş görüntülere meydan verilmez. Sabun, saç ve pis su artıkları giderilir. Kirli çamaşır asılmaz. Kirli olarak bırakılmaz.

15. Herkesin özel banyo peştamalı olur ve kendi peştamalını kullanır.

16. Banyodan evvel saç, bıyık gibi yerleri uzamışsa düzeltmeli ve kısaltmalıdır.

17. Koltuk altlarında biten tüyleri azami kırk günde bir yolmak ve tıraş etmek müstehaptır.

18. Kasıkları azami kırk günde bir temizlemek sünnettir.

19. Sağ gözümüze üç, sol gözümüze iki sürme çekmek ve sürme çekerken sağdan başlamak Peygamberimizin (asm) bir sünnetidir.

20. Kestiğimiz tırnakları, tüyleri bir parçaya sararak toprağa gömmeli ya da yakmalıyız.

40 Dârülharp nedir; şartları nelerdir? Çeçenistan darulharp mıdır?

Dârülharp; İslâm'ın siyasî otoritesinin dışında kalmış olup, yönetim tarzı ve yürürlükteki hukuku İslâmî olmayan bölgeler. Genel olarak İslâm hukukunda kâfir ve İslâm düşmanı yöneticilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada kullanılır.

Ö. Nasuhî Bil­men Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamûsu'nda Darü'l-İslâm ve Da­rü'l-Harb'i şöyle tarif eder:

«Darü'l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti al­tında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha ve muvadecı bulunmayan gayr-i müslimlerin hâki­miyeti altında bulunan yerler de Darü'l-Harb'tir» (1).

İslâm hukukçuları, ülkeleri, İslâmî hükümlerin uygulanıp uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Dârülharpte ikamet edenlere genel olarak harbî denir. Harbîler, dârülislâm yönetimi ile bir emân anlaşması yapmadıkları müddetçe, kanları ve malları mübah sayılır. Kâfir bir insanın malının ve canının masun olabilmesi için Müslüman olması veya İslâm devleti ile anlaşma yapmış olması gerekir. Bir harbî gizlice ve emân dilemeden darülislâma girip de yakalandığında kanı ve malı mübah sayılır. Darülharpte Müslüman olan bir kimsenin ise hicret etmeden evvel, bulunduğu bölge fethedildiğinde, elindeki mallar kendisine kalır, ancak gayr-i menkul malları ganimet hükmündedir. (2).

Darülharpte ikamet edip İslâm ülkesine gelmemiş olan Müslümanlar İslâm ülkesinde yaşayan bir fert gibi görülürdü; dârülislâma hicret etmek istediğinde engellenmezdi. İmam-ı Azam'a göre sadece Müslüman olmakla masun sayılmıyor; İslâm devletinin otoritesine girmekle can ve malını emniyete alabiliyordu.

Bu kısa açıklamadan sonra Şafiî ve ve Hanefî mezheblerinin «Darülharb» ve «Darülislâm» hakkındaki hükümlerini izah edelim:

Şafiî mezhebine göre, bir diyar ya­hut bir memleket bir defa dahi olsun Müslümanlar tarafından zaptedilmis ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar «DarüIislâm»dır. Böyle bir memle­ket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslüman­larla barış halinde bulunan gayri müslimlerin ülkeleri de «Darülharb» değildir. (3).

İmam-ı Şafiî'nin içtihadı açık ve te'vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye; Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Buhara, Semerkant, Kırım bile «Darülharb» değil, «Darülislâm»dır. İmam-ı Şafiî'ye göre, bir diyarın «Darülharp» olması için, Müslümanla­rın idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.

Hanefî mezhebinde, bir «Darülharp», «ahkâm-ı İslâm'ın bazısının icrası ile «Darülislâm»a inkılâp eder (3). Bu hususta ittifak vardır. Bir «Darülis­lamın, «Darülharb»e inkılâp etmesi hususunda ise, iki ayrı görüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi İmamı A'zam Hazretlerine, diğeri ise İmameyn'e (İmam Muhammed ve İmam Yûsuf) ait­tir.

İmam-ı A'zam'a göre «Darülislâm»ın «Darülharp»e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, «Darülislâm»dır, «Darülharb» değildir.

1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edil­mediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara «darülharb» denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:

«Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olma­sına itibar eder'» (4).

Yani, bu şartın ta­hakkuku için bir İslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şe­kilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimi­yetinde bir noksanlık olursa orası «darülharb» olamaz. Nitekim sadece cuma ve bay­ram namazlarının ifa edilmesiyle orası «Darülislâm» olur. Ve yine fukahâdan İsticabî'nin içtihadına göre, «Bir diyar­da İslâm'ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa o diyar «Darülis­lâm »dır.»

İbn-i Âbidin'e göre «Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse, orası yine «Darülislâm»dır (5). Bezzaziye'de, «Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimizin (S.A.V.) İslâm icraatına başlamasıyla o beldenin «Darülislâm»a inkılâb ettiği» kaydedilir (6).

2. O diyar «Darülharb»e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hu­dutlarından herhangi bir tarafı «Darülislâm»la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar «Darülharb» olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre «Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağ­lûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam et­tirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.»

Bu noktada bir hususun açıklanma­sında fayda vardır. Gayri müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayri müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini mü­dafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya ve Bulgaris­tan'daki Müslüman köyler gibi.) Nite­kim, fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında «devlet» değil, «belde», «dar» ifa­deleri kullanılmıştır. Yoksa kendini mü­dafaaya muktedir ve müstakil bir İlâm devleti, her taraftan gayri muslim dev­letlerle kuşatılmış olsa da, yine «Darülharb» olmaz.

3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal gü­venlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayri muslim azınlık­ların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak.

Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm bel­desinin kâfirlerin istilâsına uğraması ha­linde geçerlidir.

Serahsî bu hususu şöyle beyan eder:

«Bir beldede emin bir müslim veya zımnimin kalmış olması müşriklerin hâ­kimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Bu­rada asıl olan ise, oranın «Darülislâm» olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin ora­da kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar «Darülislâm» hükmünde devam eder." (7).

Şimdi İmam-ı A'zam'ın öne sürdü­ğü bu üç şartı bir misal ile izah edelim.

Daha önce bir îslâm memleketi olan Endülüs sonraları Hristiyanlar tarafın­dan işgal edilmiştir. Müslümanların hiç­bir cihetle mal ve can güvenliği kalma­mış, küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edil­miştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesi ile de sınırı yoktur, İmam-ı A'zam'ın ile­ri sürdüğü üç şart Endülüs'te birlikte ta­hakkuk ettiği için orası «Darülharb»dir.

İmameyn ise, «Darülislâm»ın «Darülharb»e inkılâp etmesini «Orada şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayri müslimlerin Müslümanlar üze­rinde mutlak galebesine» bağlamışlardır. Bu ise bir İslâm beldesinin gayri müs-limlerce tamamen istilâ edilmesine bağ­lıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâ­kimiyeti altında bulunduğu ve içerisin­de küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edil­diği için, îmameyne göre «Darülharb»dir. Şayet Batum'da herhangi bir İslâm ahkâmına müsaade edilirse, (Bayram ve Cuma namazlarının kılınması gibi) ora­sı yine îmameyne göre, «Darülharb» olmaktan çıkar.

Müslüman, ister darülislâmda ol­sun, ister darülharbte, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasakların­dan da kaçmakla mükelleftir. İbadet, in­sanın yaratılış gayesi, varoluş hikmeti­dir. Hiçbir hal, onu, bu ulvî vazifeyi ifa­dan alıkoyamaz.

Bu açıklamalar ışığında Çeçenistan'da İslami hükümler yaşanabildiği için İslam Diyarı sayılır.

Kaynaklar:

(1) Bilmen, Ö. Nasuhî; Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, c. m, s. 394.
(2) Maverdî, el-Ahkamu's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul 1976, 57 vd; W.W.Hunder, İA, Dârü'l-Harb md.
(3) Bilmen, Ö. N. a.g.e., III / 335.
(4) Kuhistanî, II/311.
(5) Serahsî, Mebsût, X / 114.
(6) İbn-i Âbidin, Dürrü'l-Muhtar Şerhi, IV / 175.
(7) Serahsî, a.g.e., X /114.

41 Bıyık uzatma veya kesme konusunda dinimizin hükümleri nelerdir?

Hadislerde kullanılan "bizden değildir" ifadesi, daha çok bizim, yani "Müslümanların uygulamasına uymaz" manasını ifade etmektedir. İçtihad derecesinde olmayanların, âyet ve hadislerden bu şekilde hüküm çıkarmaya çalışması yanlıştır. Bu derecedeki bir insan ancak kendi mezhebinin görüşünü ifade edebilir.

Peygamber Efendimiz (asm)

"On şey fıtrattandır (yaratılıştan olması gereken âdetlerdendir): bıyığı kısaltmak, sakalı bırakmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak aralarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, etek tıraşı olmak, istinca ve istibra." (Müslim, Tahare 56; Neseî, Zinet 1)

 buyurmuş, bunlardan birinin de "bıyığı kısaltmak" olduğunu bildirmiştir. Bıyık bırakmak fıtratı (yaratılışı) korumak olduğu için faziletlidir. Nitekim bazı müçtehidlere göre bıyığı tamamen kesmek mekruhtur. Bıyıkla ilgili hadisler bıyığın kısaltılmasıyla ilgilidir. Peygamber Efendimiz (asm) Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte:

"Bıyığını kısaltmayan bizden değildir." (Tirmizî, Edeb, 6)

buyurmuştur. Bıyıklar üst dudağın kırmızılığı görülecek şekilde kısaltılmalıdır.

İşte âlimlerimiz bu konudaki bütün hadis-i şerifleri gözönünde bulundurarak, sakalı bırakmanın sünnet olduğu, zaruret olmadıkça bırakılan sakalı kesmenin tahrimen mekruh olduğunu söylemektedirler.

Bıyık konusuna gelince, öncelikle şunu ifade edelim ki, bıyık, sakal ile beraber değerlendirilmiştir. Bu açıdan sakalı olan bir Müslümanın bıyığını traş etmesinin bir sakıncası olmaz. Ancak hiç sakal bırakmayanların ise bıyık bırakması, ancak bunun da bakımlı ve kısa olması güzeldir.

Uzun bıyığı tasvip etmeyen İslâm âlimleri bıyığın kısaltılmasının mı (taksîr), yoksa traş edilmesinin mi (halk) daha iyi olacağı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bıyığı kısaltmayı tasvip etmekle birlikte onu traş etmenin daha güzel olacağını söyleyen Tahâvî, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in de aynı görüşü benimsediklerini nakleder. Bazı Hanefî fıkıh kitapları ise bir ihtilâftan söz etmeksizin bıyığı kısaltmanın sünnet olduğunu söylemekte ve uzunluğu için de kaşı ölçü olarak vermektedir.

İmam Mâlik bıyığın kısaltılmasına taraftar olup tamamen kesilmesini bir nevi işkence (müsle) olarak değerlendirmekte ve böyle yapanların te'dib edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Şafiî âlimlerinden Nevevî de bıyıkların traş edilmeyip kısaltılmasının uygun olacağını ifade eder. 

Ahmed b. Hanbel'e göre ise bıyığın kısaltılması ile traş edilmesi arasında fark yoktur.

Bıyığın kısaltılması veya traş edilmesi hususunda ileri sürülen farklı görüşler, konu ile ilgili hadislerden ve bunların yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü kısaltmayı tavsiye eden hadisler olduğu gibi traş etmeyi öğütleyen hadisler de vardır. Bu hadislerde yer alan "halk" kelimesini kısaltma veya üst dudağın kenarını aşan fazla kısmı kesme şeklinde yorumlayan çok sayıda âlim, kısaltmayı emreden hadîsleri esas alarak bıyığın tamamen traş edilmesini doğru bulmamışlardır.

Hanefiler, uzun bıyığın sahibini daha heybetli gösterdiğini düşünerek savaşa katılan kişilerin bıyıklarını uzatmalarını hoş karşılamışlar, hatta bunun müstehap olduğunu söylemişlerdir. (bk. el-Bahru’r-raik-şamile-7/163; TDV İslam Ansiklopedisi, Bıyık md.)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz; şayet sakal bırakılmış ise bıyığın olup olmamasının dinen bir sakıncası yoktur. Eğer sakal yok ise, bıyığın bırakılması daha uygun olanıdır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Sakal tıraşı olmak veya sakal bırakmanın hükmü nedir? Delilleri ile beraber sakal ve bıyık hakkındaki hükümler nelerdir? Sakalın sünnete uygun şekli nasıl olmalıdır?

42 Hint kınasından geçici dövme yapmak caiz mi?

İnsanlar, çok eski zamanlardan beri vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yaptırmışlardır. Bugün bu adet, yer yer sürdürülüyor. Avrupa ve Amerika'da bazı gençler bunu bir "süs" şeklinde yaparken, yurdumuzda da birtakım havai gençler onları taklit ediyorlar. Cahiliye Arapları dövmeyi süslenmek için yaparlarken; dövme ile bedenlerine çeşitli şekil ve suretler yaparak bununla mafsallarının güç kazandığına inanırlardı. Bugün ise bu tamamen bir özentiden öteye geçmemektedir.

Dövme,
bilinen şekliyle şöyle yapılıyor: vücut, iğne ve benzeri aletlerle kan akacak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yara iyileşmeye terk ediliyor. Sonunda deri altında koyu yeşil bir şekil meydana geliyor.

Buhari ve Müslim'de rivayet edilen hadislerde, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) dövme yapmayı ve yaptırmayı yasaklamış, bunları yaptıranın Allah'ın rahmetinden mahrum kalacağını bildirmiştir.

Bilmeden dövmeyi yaptıran insan nasıl hareket edecektir?

Bundaki hüküm, dövmeyi yaparken kullanılan maddeye göre değişir. Şayet bu maddeler dinen necis sayılanların arasında bulunuyorsa, dövme de o hükme girer. Bunda yapılacak şey, şayet ufak bir müdahale veya ameliyatla hallediliyorsa gidermeye çalışmaktır. Şayet giderilemiyor, buna da imkan bulunamıyorsa, o şekilde bırakılır. Çünkü Cenab-ı Hak kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez, onun üstesinden gelemeyeceği, yapamayacağı şeyleri istemez.

Abdeste ve gusle mani olup olmadığına gelince; bir defa dövme derinin altındadır. Yani dış derinin altında yer alıyor. Abdest ve gusülde ise derinin altını değil, üstünü yıkamak farzdır. Dövme de derinin altında kaldığına göre, onun bedenin herhangi bir yerinde bulunması abdeste ve gusle mani olmaz. Üzerinin yıkanmasıyla abdest ve gusül sahih olur.

Bilerek veya bilmeyerek böyle bir günahı işlemiş olan kimse de Allah'tan mağfiret diler, tövbe istiğfar eder. Ve inşallah da kabul edilir.

Vücut üzerinde kına veya boyalarla yapılan geçici dövme de caiz değildir.

43 Hafızlıkta okuyan bir bayan, hayız (âdet /regl) ve lohusa günlerinde Kur'an-ı Kerim eğitim ve ezberine, Kur'an'a el sürmeden devam edebilir mi?

Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadına Kur'an okumak haramdır. Peygamber Efendimiz (asm) hayızlı, loğusa ve cünübün Kur’an okuması ile ilgili şöyle buyurmuştur;

“Hayızlı kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan bir şey okuyamaz.”( Tirmizi, Taharet, 98; İbni Mace, Taharet, ,105; Darakutni, Sünen, 1/117)

Ayrıca Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir:

“Allah Resülünü cünüplüğün dışında Kur’an okumadan bir şey alıkoymazdı.” (Ebu Davud, Taharet, 90; Neseî, Taharet, 170; İbn Mace, Taharet, 105)

Dolayısıyla bu hadisler cünüp ile hayızlı Kur’an okuyamadığı hususunda önemli bir delildir.(Aynî, el-Binaye, 1/644)

Bu hadislerden hareketle İslam âlimlerinin çoğunluğu hayızlı kadının Kur’an’dan, Kur’an okuma maksadıyla bir âyet bile okuyamacağını söylemişlerdir. Aynı zamanda bunlar bu hâlde iken Kur’an âyetlerini de yazamazlar. Bu konuda Tevrat, İncil ve Zebur da Kur’an gibidir.(İbn-i Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar, 1/293)

Fatiha, dua niyetiyle okunabilir. Ayrıca Kur’an'daki duaya benzeyen âyetler de Kur’an okuma niyetiyle değil de dua maksadıyla okunabilir. Mesela; "Rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten ve gına azabennar." gibi.

Aynı şekilde sevinçli bir haber duyan bir kimse “Elhamdülillah” diyebilir. Üzücü bir haber duyan da “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyebilir. (İbrahim Halebi, Halebi, Sağir, s.37-39; İbn-i Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar, 1/293)

İmam Malik’e göre hayızlı kadın mazeretli olduğundan ve Kur’an okumaya da muhtac olmasından dolayı cevaz vermiştir. Ancak hayız kanı kesildikten sonra gusl etmeden önce okuyamaz. (Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/471)

Diğer yandan zikir çekebilir, dua edebilir. Bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi, dua etmesi isabetli bir davranış olur. Böylelikle âdet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere (asm) salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

Kur'an kursu öğretmenliği veya hafızlık yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî'ye göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhî: Öğretmen veya öğrenci hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında 'beis yoktur' demişlerdir.

Netice itibariyle İslam âlimlerinin çoğunluğu Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre hayızlı ve cünüp olan Kur’an âyetlerinden okuyamaz. (Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/471)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hafızlık yapan bayanlar, hayızlı günlerinde Kuran okuyabilirler mi ...

44 Kadın ve erkeğin internet üzerinden tanışıp konuşmaları caiz mi? Beraber gezip eğlenebilirler mi?

Bir Müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle, ister karşılıklı isterse sanal ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekar olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa, elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

İleride evlenecek iki çiftin, sadece yanlarında akrabalarından birer kişi bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram saydığı gibi zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.

Aynı şekilde de internetten tanışılan birisi ile istediğiniz gibi havadan sudan konuşmak ve chatleşmek caiz değildir. Şayet ona İslamiyeti anlatıp sevdirmeye çalışsanız o başka meseledir. Yoksa başka tarzda konuşup sohbet etmek insanı yanlış neticelere götüreceğinden caiz görülmemektedir.

Ayrıca sağlam ailelerin ve aile bağlarının kurulabilmesi ve tesis edilebilmesi için, evliliğin sağlam temellere dayandırılması gerekir. Bu nedenle, İslamiyet görücü usulü teşvik etmekle beraber, adayların birbirleriyle görüşmesini de esas kabul etmiştir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, birbirlerini hiç tanımayan ve ailece de tanışmayan iki kişinin, internette birbirlerine verdikleri ifadelere güvenip de evlilik gibi ciddi bir işe yeltenmemeleri gerekir. Çünkü, bu şekildeki bir tanışma hüsran ile sonuçlanabilir. Bizim kanaatimiz sizin veya herhangi bir insanın böyle bir yöntemle evliliği seçmemesidir.

Sünnette bu hususta iki yol görüyoruz. Birisi, kişinin güvendiği bir kadını evlenmek istediği bir kıza bakması için göndermesidir. Enes bin Mâlik’in bu konuda şöyle bir rivayeti vardır:

“Resulullah (a.s.m.) Ümmü Süleym’i bakması için bir kadına göndermiş, ‘ayak üstlerine bak, ağzını kokla’ buyurmuşlardır.”

Bu isteklerden gaye, bacaklarının düzgün olup olmaması, diğeri de ağız kokusunun olup olmadığıdır.1

Bu mesele iki taraflıdır, yani aynı husus kadın için söz konusudur. Evlenecek kız da, evlenme niyetinde olduğu erkeğe birisini göndererek, aradığı özellikler neyse onu öğrenebilir.

Evlenecek tarafların birbirini araştırmasının sünnetteki diğer bir şekli de doğrudan birbirlerini görmeleridir. Bunda erkek evleneceği kızın yüz ve beden güzelliğini öğrenir. Burada ancak yüzüne, ellerine ve boyuna bakabilir. Yüz güzelliğe, eller zerafete ve hayra delalet eder. Boy da uzunluk ve kısalığı hakkında kanaat verir.

Bu meselede Peygamberimizin (a.s.m) bizzat verdiği ruhsat vardır. Ebû Humeyd’in rivayetine göre Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden biriniz bir kadınla evlenmek istediğinde ona bakmasında bir sakınca yoktur. Ancak evlenme niyetiyle bakması caizdir. Bunu baktığı kadın bilmese de hüküm değişmez.”2

Hattâ bu hususu Sevgili Peygamberimizin (a.s.m.) teşvik ettiğini de görüyoruz. Şöyle ki:

Muğîre bin Şûbe bir kadınla evlenmek istiyordu. Peygamberimiz (a.s.m.), ona, “Git, onu gör. Zira görmek, aranızda âhenk olması bakımından daha iyidir.”3 buyurdu.

Bir başka hadis-i şerifte de Peygamberimizin (a.s.m.) nasıl yol gösterdiğini öğreniyoruz:

“Sizden biriniz bir kadınla evlenmek istediği zaman onunla evlenmesini teşvik edici özelliklerine bakabilirse baksın.”4

Bu hadis-i şerifler bakmanın lüzumunu, faydasını ve hikmetlerini anlatıyor. Bakma ve görüşme esnasında bazı sınırlamalar da vardır. Birincisi görüşme yeri ile alakalıdır. Bu meseleye şu hadis-i şerif ışık tutuyor:

“Sizden kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla başbaşa kalmasın. Zira bunu yaparsa üçüncüleri şeytan olacaktır.”5

Bunun için evlenmek düşüncesiyle görüşecek olan tarafların yanında mutlaka üçüncü bir şahıs hazır olmalıdır. Aksi halde “halvet” olarak tabir edilen “başbaşa yalnız kalma” söz konusu olur ki, bu caiz değildir. Bu görüşmenin içine konuşma, sohbet etme, tarafların birbirlerinden talep ve isteklerini dile getirmeleri de mümkündür. Çünkü gerek konuşmadaki tutukluk veya kekemelik, gerekse ses tonu; tarafların düşünce ve kültür seviyeleri daha çok konuşunca açığa çıkar.

Bu görüşme ve konuşmalardan bir müddet sonra tarafların birbirleri hakkındaki kanaat ve intibaları belli olur. Çok geçmeden kararlarını bildirirler. Dinî müsaade bir defalık görüşme için vardır. Üç-beş defa görüşme hem ciddiyetten uzaktır, hem de kurulacak ailenin sağlığı açısından bir faydası yoktur.

Bu meseleye Şâfiî mezhebinin bakışı aile müessesesinin vakar ve ciddiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Evlenmek isteyen kişinin, talip olmadan önce kıza bakması gerekir. Bundan kızın ve ailesinin haberinin olmaması lâzımdır. Bu şekilde davranmak kızın ve ailesinin şerefi açısından daha münasiptir. Eğer kızı beğenirse talip olur, böylece kız da, ailesi de incinmemiş olur. Makul ve tecrübeye şayan olan görüş de budur. Kızın izni olsun olmasın, bakmanın caiz olduğunu gösteren hadis-i şerifler de bu görüşü teyid etmektedir.6

Nikâha kadar bundan sonraki görüşmelerde, herhangi yabancı bir kadına bakmada olduğu gibi, şehevî bir duygu taşımamak kaydıyla bakmakta bir mahzurun olmadığı açıktır.

Kaynaklar:

1 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 166.
2 Neylü’l-Evtâr, 6: 110.
3 Neseî, Nikâh: 17.
4 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 165.
5 Buharî, Nikâh: 111.
6 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 9: 24.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır? Bu konuşma teke tek değil de bir toplumun içinde, sokakta veya birkaç kişinin yanında olursa bir mahzuru var mıdır?

45 Buluntu (bulunan) parayı ne yapmak gerekir?

Yolda veya herhangi bir yerde bulunan para ve diğer kıymetli şeyler ya alınmaz geçilir ya alınıp muhafaza edilerek sahibi aranır. Alınmadan gidilirse hiçbir şey lâzım gelmez. O takdirde hiçbir mesuliyet ve korku yoktur. Ama alınıp da sahibine verilecekse yapılacak işler vardır. Şöyle sıralamak mümkün olur:

- Bulunan şey, bulunduğu yerden uzaklaştırılmadan şahidlendirilir: “Ben şu kadar parayı, yahut şu değerde bir şeyi buldum. Sahibini aramak niyetiyle de aldım. İsmim, evim, adresim şudur, gelsin alsın, sizler şahid olun.” denir ve bir sene kadar bu para ve mal ilân edilir. Bu müddet zarfında sahibi çıkarsa verilir. Çıkmazsa sahibi adına bir hayır yerine yahut da müstehak bir fakire şahit tutularak hibe edilir.

- Şayet muhafaza esnasında bu mal zayi olur, çaldırılırsa bakılır, zayi oluş, alâkasızlıktan mı? Yoksa kendi malı gibi muhafaza ettiği hâlde vaki olan bir kazadan mı? Kendi malı gibi muhafaza titizliği gösterdiği hâlde uğradığı ziyandansa ödetilmez. Eğer buluntu mal diye ilgisizliktense ödetilir. Ödemezse sahibine borçlu kalır.

Bu sorumluluğu bakımından bulunulan mal kolay kolay alınmamalı, alınacaksa sonundaki bu mesuliyet ve mükellefiyetler iyi düşünülerek alınıp, gerekleri yerine getirilmelidir.

Basit buluntular bekletmeyi icabettirmezse de bir değer sayılan buluntular bir sene kadar bekletilir, ilân yapılır, sonra bir fakire veya hayır kurumuna hibe edilir.

Not: Günümüzde, buluntu mallarla ilgili yapılacak şey, bunları polis veya zabıta gibi devletin ilgili kurumlarına teslim etmektir.

46 Bir Müslümana, gayri müslime veya kafire, "kafir" diye hitap etmenin hükmü nedir?

Ehl-i sünnete göre; kıble ehlinden hiç kimseye kafir denilemeyeceğinden, kastedilen küfür alametlerinden herhangi bir emare bulunmadıkça, kıble ehline kafir denilemez.

Kıble ehli olan mü'minlerin de küfre götürecek herhangi bir söz veya fiilden azami sakınması gerekir. Hatta bir mü'min erkek ve kadın için dinin icrası, Allah için amellerin ihlası, insanlar için meşru olan veya meşru olmayan haramları bütün menhiyatı öğrenmesi farzdır. Küfre götüren sözleri öğrenmek de farzdır. Namaz, oruç, hac, zekat, meşru ticaretin kaidelerini öğrenmek bir mü'min için farzdır.

Her şeye rağmen kişi imanını bozacak bir hal ile karşı karşıya gelirse acilen imanını tazelemesi gerekir.

Müslümana sövmenin hükmü nedir?

Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyuruyor:

"Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür." (Müslim, 1/325)

Bir Müslümana haksız yere sövüp saymak bilicma haramdır. Bu işi yapan fasıktır, cezası tedip olunmaktır. Çünkü Allah, Müslümanları kardeş yapmış, dargınların arasını bulmayı emretmiştir.

Haksız yere Müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise ehli hak Müslümanlara göre dinden çıkmak manasına küfretmiş olmaz. Ancak Müslümanla harbetmenin helal olduğuna inanırsa o zaman dinden çıkar. Fakat konu yine de ihtilaflıdır.

Müslüman Müslümana kafir derse hükmü nedir?

Rasulullah (asm) buyurdular:

"Herhangi bir kimse, din kardeşine "Ey kafir!" derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner." (Müslim, 1/319)

Tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner, ifadesinin manası tekfirin günahı kendine döner demektir, kendisi kafir olur demek değildir. Kendisi kafir olur sözü, dinden çıkar anlamında değil, o sözün günahı kendine döner anlamındadır.(bkz. Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi, 2/51)

Din kardeşine kafir demek akibet kendini küfre götürebilir. Çünkü "Günahlar küfrün postasıdır." derler. Bu sözü diline dolayanın akıbeti küfür olacağından korkulur. Bu nedenle hiç bir mümine kafir dememek gerekir.

Kafirlere kafir demenin hükmü?

Sulh halinde olduğumuz ya da Müslümanların içinde yaşayan gayri müslimlere kafir denilmez ve denilmemelidir. Nitekim kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. (bk. Nursi, Münazarat) Peygamber Efendimiz (asm) Müslümanların içinde yaşayan gayri müslimlere eziyet etmeyi yasaklamıştır:

"Kim zimmî olan birine eziyet ederse ben onun hasmı olurum."(El-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270)

diyerek İslamiyetin tahkir ve eziyet dini olmadığını vurgulamıştır.

Kafir kelimesi iki anlama gelir:

1) Allah'ı inkar eden dinsiz kafir: Bu anlam ile Ateistler kast edilmektedir.

2) Peygamberimiz (asm) ve İslamiyeti inkar eden kafir: Bu anlam ile Ehl-i kitap kast edilmektedir.

Kör bir adama kör demek bir nevi hakarettir, bir eziyettir ve bu üslub ile şayet İslamı tebliğ etme gibi bir niyet varsa, bunu hakaret ederek değil, seviyeli bir üslub ile yapmak Kur'an ve sünnetin gereğidir. Çünkü:

- Allah Hz. Musa (as) ve Hz Harun (as) 'mı, Firavun'a gönderirken:

"Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar." (Taha, 20/44)

- Yine Efendimiz (asm) için:

"(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!.." (Nahl, 16/125) vaz etmektedir.

- Allah'ın Ayetlerini inkar eden ve Efendimiz (asm)'i yalanlayanlar için:

"Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et." (Hicr, 15/85) demektedir.

- Efendimiz (asm)'e Uhud Savaşı ve sonrasında hitab ederken, Efendimiz (asm)'in yanında yer almayan, onun emir ve tavsiyelerini yerine getirmeyen hem münafık hem de imanları tahkiki seviyede olmayanlar için:

"Sen yalnızca Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli biri olsaydın kesinlikle etrafından dağılıp gitmişlerdi." (Ali İmran, 3/159) demektedir.

Kur'an'ın Kafirun suresinde "Ey Kafirler" denilmesine gelince: Elmalı Hamdi Yazır ilgili ayetin tefrisinde, bu hitab şeklinin, bütün kafirler için kullanılmadığını, ayetin nazil gerekçesinde Kureyş kafirlerinin, Peygamberimiz (asm)'den ibadetlerde, bir sene kendi tanrılarına, bir sene de Peygamberimizin Tanrısına (Allah'a) tapılmasını istemesi üzerine, Kureyşin ileri gelenlerine bir hitab şekli olduğunu, bundan dolayı bir kâfire "ey kâfir" yahut "ey kâfirler" demenin hakaret ve buğz anlamı taşıyacağından caiz olmadığına hükmeder.

47 Torpil yaparak işe girenin kazancı haram mıdır?

Kişinin, gerekli şartları taşımadığı, yahut dikkate alınan kriterler itibarıyla daha layık olan birileri bulunduğu hâlde, bazı kimseleri aracı kılarak hak etmediği bir yere gelmesi dinen caiz değildir.

Torpil yapma konusunun bazı yönleri şöyledir:

1. Hakkı olmadığı hâlde bir şeyi elde etmek. Bu durum, elde edilen şeyin gerçek hak edenine karşı bir zulümdür. Dolayısıyla bir kul hakkıdır.

2. Hakkı olan bir şeyi, ancak araya adam koymak suretiyle elde etmeye çalışmak. Bu durum caizdir. Çünkü, hak ettiğine inandığı bir şeyi normal yolla elde etmek zor olduğu için, kendi hakkını gücü yeten birilerinin eliyle elde etmeye çalışmaktır. Burada kul hakkı diye bir şey yoktur. Çünkü, liyakat sahibi olduğu hâlde hak ettiği görevi alamayan kimselere yardımcı olmak ise iltimas / torpil niteliği taşımaz.

3. Kişi hakkı olmadığı bir işe torpil yaparak girerse, kul hakkına girmiş olsa da kazancı haram olmaz. Çünkü bu parayı çalıştığının karşılığı olarak almaktadır. Fakat hak etmediği bir göreve iltimas yoluyla gelip hem de bulunduğu görevin gereklerini yerine getirmeyen veya getiremeyen, kişinin alacağı maaş helal olmaz.

4. Torpilin caiz olması için, torpil olmaksızın hiçbir şekilde hakkını alamaması ve kendisinin de bunu hak etmiş olması şarttır. Bu şekildeki bir muamelenin adı "torpil" değil "hakkını koruma" olur. Örneğin, atanacak kadar puanı yüksek olduğu hâlde ve diğer şartları da daha iyi olduğu hâlde, kendisinden daha aşağıdaki birisi torpille önüne geçecekse, o zaman (kendi hakkını korumak için) torpil yapması caiz olur. Aksi hâlde caiz olmaz.

48 Ergenlik / mükellefiyet (sevabın ve günahın yazılma) yaşı ne zamandır, belirtileri nedir?

Bir işin günah olması için o işi, yapan kimsenin bazı şartları taşıması gerekir. Kişinin mükellefiyet altına girmesi ve dinî hükümlerden sorumlu tutulabilmesi için,

a. Müslüman,
b. Akıllı,
c. Bâliğ olması (büluğ çağına ermesi) şarttır.

Buna göre mükellefiyetin birinci şartı olarak kişinin Müslüman olması gerekmektedir. Müslüman olmayan kimseler, Allah'a ve Peygambere îman edip İslâm dînine girmedikçe, Allah'ın ibâdetle ilgili emir ve yasaklarına muhatap değildirler.

Mükellefiyetin ikinci şartı da, âkıl olmaktır. Âkıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek temyiz kabiliyetine sâhip olan kimse demektir.

Mükellefiyetin son şartı da, kişinin bâliğ olması, yani, bülûğa ermiş bulunmasıdır. Kız olsun, erkek olsun aklı başında bulunan bir Müslümana namazın farz olması için buluğ dediğimiz erginlik çağına ermiş olması gerekir. Genellikle erkek çocukları 12-15, kız çocukları ise 9-15 yaşlan arasında erginlik çağına girerler.

Erkek çocuğu büluğa erdiğini, ihtilam denilen rüyada iken cinsî boşalma ile; kız çocuğu ise aybaşı veya âdet denilen halin ortaya çıkmasıyla yani, rahimden kan gelmesiyle erginlik devresine girmiş olurlar. İnsanın bu devreden sonra namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirmesi farzdır.

Ancak namaz ve oruç gibi ibadetlerin daha önceki yaşlarda çocuğa öğretilip, alıştırılması tavsiye edilmiştir. Hayrı şerden, iyiyi kötüden ayırma yaşı olarak bilinen bu temyiz devresi hususunda çeşitli rivayetler yardır.

Meselâ bir hadis-i şerifte, kız-erkek ayırımı yapılmadan yedi yaşına gelen çocuğa namazın emredilmesi ifade edilir.(Ebû Dâvud, Salat: 25)

"Çocuk sağını solunu tefrik edince namazı emredin."

mealindeki haber de çocuğun belli bir anlayış seviyesine gelmesini esas almıştır. Çocuğun süt dişlerini dökmeye başlaması devresi veya yirmiye kadar sayabilmesi şartını namazı öğretme yaşı olarak ifâde edilmesi de birbirini destekleyen hususlardır.(İbni Ebî Şeybe, Musannaf, I/347)

Yani, bu devre ve yaşa gelen çocuğa namazla ilgili bilgiler verilir, namazın nasıl kılınacağı, farzları, vacipleri, sünnetleri, namazda okunacak sûre ve dualar öğretilir. Yavaş yavaş namaz kılmaya alıştırılır. On yaşını geçtikten sonra da artık namaz kılmasını temin edici tedbirler alınır, çocuğa namazın önemi anlatılır, bir yaratılış ve kulluk vazifesi olduğu açıklanır. İkna ederek, makul bir şekilde namaz kılması sağlanır. Çünkü, artık çocuk bu yaştan sonra her vakit büluğ çağına erebilir. Bu bir hazırlık devresi sayılır. Büluğ alametleri görülünce de farz olan vazifesini yapmaya devam eder.

Esas itibariyle namazın farz olması büluğ çağıyla başladığına göre, ancak ondan sonra kazaya kalan namazların kılınması farz olur. Çünkü, farz olan bir namazın edası gibi kazası da farzdır.

Kızların ilk âdeti görmeden, erkeklerin de ilk ihtilam olmadan önceki kılamadıkları namazları kaza etmesi farz olmamakla birlikte, kaza etmelerinde de bir mahzur yoktur; kılınmasında sevap vardır.

Demek ki, bir insanın kaza borcu ancak büluğ devresinden itibaren başlar. Daha önce başlanacağına dâir söylenen sözlerin bir yeri yoktur.

Netice olarak büluğ çağına girmiş akıllı her Müslümanın, İslam’ın emrettiği farzları yapması ve yasakladığı haramları terk etmesi gerekir. Bu şartları taşıyan biri, iyi veya kötü yaptığı her şeyin karşılığını görecektir.

49 Sabah kalktığımızda taharet almadan abdest alıp namaz kılarsak olur mu?

Her abdestten önce taharet alamak şart değildir. Tuvalet ihtiyacı görüldükten sonra taharet alınır.

Namazın farzlarından birisi de necasetten taharettir. Yani bedenimizde veya elbisemizde bulunan necasetin giderilip o şekilde namaza durulması gerekir.

Hanefi mezhebine göre az bir necaset namaza mani teşkil etmez. Bu bakımdan namaza mani olmayacak kadar bir necaset bulaşmışsa, taharet alınmadan da abdest alınıp namaz kılınabilir. Bu necasetin ölçüsü aşağıda verilecektir. Ancak takvaya uygun olanı hiç necaset olmadan namaza durmaktır.

Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitaplarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:

1. Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),
2. Hafif Necaset (Necaset-i Hafife)

Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır. Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.

• Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?

Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki: Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır. Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.

(bk. Mehmed Dikmen, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, s. 162-163).

50 Mendup ne demektir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

MENDÛB...

51 Farz ile vacib arasındaki fark nedir?

Farz, sübûtu ve ifade ettiği anlamı (delâleti) kesin olan delillerle Allah veya Rasûlünün emrettiği fiillerdir. Farzlar, başka anlama gelme ihtimali bulunmayan, âyet, mütevâtir veya meşhur hadis, ya da icmâ gibi kesin delillerle sabit olur. Beş vakit namaz, zekât, hac ve namazda Kur'ân-ı Kerîm'den bir parça okumak gibi. Bunlarla ilgili hem âyetler vardır, hem de Hz. Peygamber (asm)'in mütevâtir veya meşhur hadis kuvvetinde söz veya uygulamaları bulunmaktadır.

Farzın yerine getirilmesi kesin olarak gereklidir. Terkeden ağır cezayı hak etmiş olur; farz olduğunu inkâr edenin dinden çıktığına hükmedilir.

Farzın hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden ağır cezayı hak etmiş olur. Farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Namaz, oruç veya haccı inkâr gibi.

Vacip: Sözlükte "sabit, lâzım, var ve gerekli olan şey" anlamına gelen vâcip, fıkıh ilminde fakihlerin çoğunluğuna göre farz ile eş anlamlı olup şâriin mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiil demektir. Hanefîler ise kat`î delille sabit olan hükme farz, zannî delille sabit olan hükme vâcip diyerek ikili bir ayırım yapmışlardır. Ancak Hanefîler, vâcibin de farz gibi kesin olarak yapılması gerektiği görüşündedir. Onların bu ayırımı daha çok delilin kuvvetini ve inkârın dinî sonuçlarını göstermeyi hedefler. Bu sebeple Hanefîler vâcibi çoğu yerde "amelî farz" olarak da adlandırırlar. Meselâ fıtır sadakası, namazda Fâtiha'nın okunması, vitir ve bayram namazları, kurban kesme zannî delille sabit olduğundan Hanefîler'e göre farz değil vâciptirler.

Hanefîler'e göre vâcip iki kısma ayrılır:

a) Kat`î bir delile yakın derecede kuvvetli görünen zannî bir delille sabit olan vâcipler. Bu kısma giren vâcipler amelî farz veya zannî farz adını alır. Vitir namazı, abdestte başın dörtte bir miktarını meshetme böyledir.

b) Zannî delil olan haber-i vâhid ile sabit olan vâcipler ise, önem derecesi itibariyle amelî farzın altında ve sünnetin üstündedirler. Meselâ, namazda Fâtiha okuma, vitir namazında kunut tekbiri, bayram tekbirleri, namazın sehiv secdesi ile ikmal edilen vâcipleri böyledir.

Vâcibin hükmü:  Vâcibin inkârı küfrü gerektirmez. Ancak sapıklıkla itham sebebi görülür. Vâcibin terki farzın terki ölçüsünde olmasa bile yine de günah ve sorumluluğu gerektirir. Meselâ, namazın vaciplerinden birinin yanılarak terk edilmesi, sehiv secdesini gerektirir. Bir vacibi kasten terk etmek ise, tahrimen mekruhtur ve namazın iadesini gerektirir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- VÂCİB 

- FARZ

52 Küpe için bir veya birden fazla kulak deldirmek caiz midir?

Kadın, yaratılışı icabı süsten ve zînetten vaz geçemez. İmkânı ölçüsünde bazı zînet eşyalarını takar ve kullanır. Kolye, bilezik ve yüzük gibi zinet eşyalarının çoğu herhangi bir muameleye tâbi tutulmadan vücuda takılır. Fakat küpe öyle değildir. Bugün bazı küpeler doğrudan kulağa takılıyorsa da, çok kere küpenin takılması için kulağın delinmesi gerekir.

İşte böyle bir küpenin takılabilmesi için kulağı delmek caiz midir? Bu işlem için vücut üzerinde böyle tasarruf uygun mudur?

Reddû'l-Muhtar ve el-Feteva'l-Hindiyye gibi Hanefi mezhebinin, İânetü't-Tâlibîn gibi Şafiî mezhebinin fıkıh kitaplarında kaydedildiğine göre, kız çocuğunun veya kadının küpe takmak maksadıyla kulağının delinmesinde bir mahzur yoktur.1 Çünkü bu çeşit bir işlem Peygamber Efendimiz (asm)'in zamanında da yapılıyordu, ancak bu yasaklanmıyordu.2

Fakat Şafiî ulemasından bazıları, sebepsiz yere eziyet olacağı için, kız çocuklarının kulaklarının delinmesini caiz görmezler. Bugün artık bu mahzurlar da söz konusu değildir. Çünkü hiç acı ve eziyet vermeden ağrısız bir metodla kulak delinebilmektedir.

Bu meselede dikkat edilmesi gereken mühim bir husus şudur: Şayet kız çocuğu büluğ çağına gelmişse kulağını ya bir kadın veya kardeşi, amcası gibi kendisine nikâhı düşmeyen bir yakının delmesi gerekir. Kıza yabancı olan bir erkeğin bu işlemi yapması caiz olmaz. Çünkü ergenlik yaşına gelmiş bir kız çocuğunun bedenine bir yabancı erkek el süremez, el ve yüzünün dışında bedenine bakamaz. Ancak dinî bakımdan zarurî bir durum varsa başka meseledir. Bu meselede, yani kulağı deldirmekte bir zaruretten bahsetmek mümkün değildir.

Muhtemel olan bu halin dışında, kulak deldirmekte bir mahzur bulunmamaktadır. Birden fazla delik deldirmek de caizdir.

Dipnotlar:

1. Reddû'l-Muhtar, V/270; el-Feteva'l-Hindiyye, V/358.

2. İânetüt-Tâlibin, IV/175.

(bk. Mehmed PAKSU, Kadın, Evlilik ve Aile)

53 Özel emeklilik, bireyesel emeklilik sitemleri caiz midir?

Bireysel emeklilik sistemleri, kar payı özelliğini taşıyor ve faiz olarak değil de ortaklık olarak veya kardan pay olarak kabul ediliyorsa, bunda bir sakınca yoktur. Bu açıdan ilgili kurumun nasıl çalıştığı ve gelirlerin içinde haram kazanç olup olmadığı araştırılmalı ve ona göre karar verilmelidir. Örneğin faiz geliri de olan bir sistemse asla caiz değildir.

Birikimli hayat sigortası ve bireysel emeklilik sisteminde (BES); katılımcı fertlerin, en az on yıl olmak üzere, umumiyetle otuz beş-kırk yıllık periyotlarla ödedikleri primler çeşitli fonlarda değerlendirilir. Buna karşılık, belli süreyi dolduran (en az yirmi beş yıl) üyelere maaş bağlanır.

Bu sistemlerde kamu sosyal güvenlik kuruluşlarında olduğu gibi, sağlık hizmeti vs gibi sosyal yardımlar söz konusu değildir. İştirakçilerden alınan primlerle sermayeleşen fonlar, bu parayı çoğunlukla yerli-yabancı faizli enstrümanlarda değerlendirir. Üyelerden giriş aidatı, yönetim gideri adı altında oldukça yüksek meblağlar tahsil edilir. Bu şirketlerin muazzam kârlara ve cesâmete ulaşması, en az üyelerini düşündükleri kadar kendilerini de kolladıklarının kanıtı olsa gerektir. Uluslararası finans kapital deyimiyle anılan dev fonların önemli bölümü emeklilik fonlarından meydana gelir.

Bu açıklamalarımız ışığında, faiz konusunda hassas bir Müslümanın özel emeklilik şirketlerinden uzak durması, bizce normal bir davranıştır.

* * *

Not: Bireysel Emeklilikle ilgili olarak, Katılım Bankalarının uygulamaları konusunda Prof. Dr. Hayrettin Karaman'a sorulan bir soru ve o soruya verdiği cevap şöyledir:

Şimdiye kadar ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yaplıyordu veya içinde İslam'a göre meşru/caiz/helal olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu ve bu sebeple biz de "bireysel emeklilik caiz değildir" demiştik.

Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.

Tarafıma gönderilen bilgi notu şudur:

"Bireysel Emeklilik Sistemi ile aslında düzenli gelire sahip olan insanların sağlıklarının ve gençliklerinin yerinde olduğu dönemlerde daha iyi gelir elde edebiliyor olmasına dayalı olarak, emeklilik yıllarında, emeklilik maaşında yaşanan kesintilere dayalı olarak hayat standardında bir değişiklik gündeme gelmeden, emeklilik öncesindeki gelir ve yaşam standartını devam ettirebilmesine imkan tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkanıdır."

"Örnek, sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı olup, müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını "varsa" kârıyla birklikte tahsil eder. Ortada sigortadan bahsedebileceğimiz herhangi bir şey söz konusu değildir, özü itibariyle uzun vadeli tasarruf ve yatırım amacı vardır. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa varislerine) fonda biriken anaparası ve "varsa" kârının ödenmesi (zarar varsa anaparadan mahsup edilir) garanti edilmektedir."

"Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda eskiden hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı. Yeni mevzuat bu zorunluluğu kaldırmış olup, fonun tamamı kıymetli maden ile (Katılım bankalarının altın hesabı gibi), İMKB'deki hisse senetleri ile (İslami endekse uygun ürünlerle), Gelire Endeksli Senetlerle veya bu üç ürünün karmasından oluşabileceği gibi fonun % 10'unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkan tanımaktadır.

Kısaca, hazine bonusu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için, katılım bankaları olarak faize duyarlı müşterilerimize bu ürünü faizsiz bankacılık ilkeleri dahilinde sunma arzusundayız."

"Bu üründen yararlanacak müşterilerimize anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup, yukarıdaki ürünlerden gelire endeksli senetler hariç, tamamı risk içerebiliğinden zarar da söz konusu olabilir. Bankamızın hizmet alacağı yatırım firması da yukarıda ifade ettiğimiz ürünlere yatırım yaparak fonun varlığını devam ettirecektir. Bunun karşılığında fonun kârı ve zararı fon içindeki müşterilere ait olup, gerek bankamız gerekse yatırım firması fon yönetimi, takibi, raporlanması ve diğer oprasyonel işlemler ve giderleri karşılamak için müşteriden hizmet ücreti alacaktır."

Yukarıda verilen bilgiye göre faizden uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarında başlatılan bu "helal kazanç fonlarına" yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve ana para yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım "meşru bir bireysel emeklilik" işini görmektedir.

Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:

1. Yukarıda söylendiği gibi hizmet ücreti alabilirler.

2. Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilşkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.

Soru: %25 primini devletin karşıladığı, insanları tasarrufa yöneltmek amacıyla bireysel emeklilik diye bir sistem başlatıldı. Finans kurumlarının, gerek kredi kartlarından gerekse mal karşılığı verdikleri kredileri ödeyemeyen insanlardan tahsil ettikleri, kar payı adı altındaki paralar, katılım hesaplarına veya bireysel emeklilik fonlarının değerlendirildiği hesaplara girerse, bu fonlardan veya katılım hesaplarından alınan paralar caiz olur mu olmaz mı?

Devlet kamu yararını gözeterek ve adaletten ayrılmaksızın insanlarına reel faizsiz kredi (teşvik kredisi) verebilir, bağışlarda bulunabilir. Lüzumsuz veya ikinci derecede önemli olan harcamaları kısmak ve tasarrufu teşvik amacıyla bireysel emekliliği de teşvik ediyor, teşvik için belli bir meblağı hibe ederek prim şeklinde ödüyor; böylece önemli ölçüde bir sermaye birikecek, bu sermaye meşru yatırımlara, üretimlere yönlendirilecek, istihdam alanları genişleyecek ve ülkenin serveti, halkının refahı artacak…

Katılım bankalarının İslâmî konuları danıştığı (tek kişi değil) heyetleri var. Bireysel emeklilik fonlarının da hangi alanlarda nemalandırılabileceğini bu heyetlerden soruyorlar ve aldıkları cevaba göre uygulama yapıyorlar.

"Finans kurumlarının, gerek kredi kartlarından gerekse mal karşılığı verdikleri kredileri ödeyemeyen insanlardan tahsil ettikleri, kar payı adı altındaki paralar" ifadenizi düzeltmek gerekiyor.

Katılım bankalarının yaptıkları meşru işler arasında bir de "murabaha" vardır ki, manası: "Bir malı satın alıp üzerine makul bir kâr koyarak vadeli satmak"tır. Bu bankaların kredi kartları da aslında "murabaha vekalet ve kefalet kartı"dır. Bankadan bu kartı alan müşteri, aldığı malı banka adına alır ve tüketmeden önce de kendine satın alır. Banka, hemen işlemin ardından ona bir mesaj gönderir, banka adına aldığı malı peşin mi, taksitle mi almak istediğini sorar ve aldığı cevaba göre işlem yapar.

Murabaha işleminden kazanılan para ticârî kârdır ve meşrudur. Bu paralar vadesinde ödenmezse ve ödemeyen, imkanı bulunduğu halde ödemeyi yapmamış ise enflasyon farkı tahsil edilir ve bu, hak edilmiş alacaktır. Enflasyon farkını aşan miktar bir çeşit ceza olarak tahsil edilirse bankanın ve yatırımcının hesabına geçmez, hayır yolunda sarf edilir.

Bu bankalarda, bireysel emeklilik sepetine helal olmayan bir kazancın girmemesi kuraldır.

54 İnsan cünüp iken besmele, kelime-i şehadet, zikir gibi seyler yapabilir mi?

Cünüp olan birinin, ezberden veya Mushaf'a bakarak bir âyet dahi olsa Kur'an okuması (tilâvet) haramdır.

Ancak Kur'an'daki dua ve sena âyetlerini tilâvet kasdı olmaksızın, dua ve sena niyyetiyle ezberden okumak caiz görülmüştür. Meselâ, cünüp bir kimsenin dua ve sena âyetlerini ihtiva eden Fatiha sûresini tilâvet yani Kur'an okumak kasdıyla okuması haramdır. Ancak dua ve sena niyyetiyle okuması ise caiz olur.

Fatiha, Âyetü'l-kürsi, Nas ve Felak sureleri ile dua, niyaz, tesbih ve övgü ifade eden âyetler ve sureler dua ve tesbih niyetine okunabilir.

Kelime-i şehadet getirmek, tesbih ve tekbir kelimelerini söylemek de caizdir.

55 "Dinini değiştireni öldürün." hadisine göre, mürted olan öldürülür mü?

Tebliğ insanı ızdıraplıdır; insanların doğru yoldan sapması, Allah'ın emirlerini çiğneyip O'na baş kaldırması, tebliğ insanını tâ can evinden vurur. İrtidatlar, onu iki büklüm eder ve tebliğ adına çaresiz kalıp eli kolu bağlandığı anlar, onu çileden çıkarır ve ona hafakanlar yaşatır.

Kur’ân, Efendimiz (s.a.s)'e hitaben:

"Onlar îman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın." (Şuara, 26/3)

derken, Allah Resûlü'nün tebliğ adına çektiği ızdırabı ve bu ızdıraptan doğan ruh hâlini resmeder. Esasen ızdırabının keyfiyet ve durumuna göre bu ruh hâli, her tebliğ insanında vardır ve olması da gerekir.

İrtidat dinden dönme demektir. Buna göre mürted ise, daha önce inandığı bütün mukaddesâtı inkâr eden insandır. Ve bu insan bir bakıma Müslümanlara ihanet etmiştir. Bir kere ihanet eden, her zaman ihanet edebilir. Onun için de bazılarına göre "mürtedin hayat hakkı yoktur." Ancak fıkıh âlimlerinin sistematize ettiği şekle göre, mürted hangi meseleden dolayı irtidat ettiyse, evvelâ ona o mesele en ince teferruatına kadar anlatılıp izah edilecektir. Belli bir süre takibe alınarak, takıldığı hususlarda iknaya çalışılacaktır. Bütün bunların fayda vermediği zaman da artık o insan İslâm bünyesinde bir ur ve çıban başı olduğu tebeyyün edince de ona göre muamele yapılacaktır. (1)

Ne var ki, hiçbir mü'min, bir başkasının irtidadı karşısında alâkasız kalamaz. Zira İslâm'ın mürüvvet anlayışı buna manidir. Belki hâdiseyi duyan her mü'min, şuurundaki seviyeye göre böyle bir irtidat hâdisesi karşısında üzülür ve ızdırap duyar. Ama tebliğ adamının ızdırabı herkesten daha derindir. Çünkü insanların hidayeti, onun varlık gayesidir.

İşte Halid b. Velid (r.a)'in başından geçen bir hâdise karşısında Allah Resûlü (asm)'nün hâlet-i ruhiyesi. Hz. Halid, dinin irtidat mevzuundaki prensiplerini değerlendirmede acele davranıp bir infazda bulunur. Bu haber Allah Resûlü (asm)'ne ulaşınca çok üzülür ve ellerini kaldırarak:

"Allah'ım Halid'in yaptığından sana sığınırım."

diyerek Cenâb-ı Hakk'a ilticada bulunur. (2)

Allah Resûlü (asm)'nün bu hassasiyeti, etrafındakilerde de aynı şekilde ma'kes bulmuştur. Mesela Yemame'den dönen birisine, Hz. Ömer (r.a) ciddî bir şeyin olup olmadığını sorar. Gelen zât, ciddî ve önemli bir şeyin olmadığını, sadece içlerinden birinin irtidat ettiğini söyler. Hz. Ömer (r.a) heyecanla yerinden doğrulur ve, "Ona ne yaptınız?" diye sorar. Adam, "Öldürdük." deyince, Hz. Ömer (r.a) aynen Allah Resûlü (asm) gibi bir iç geçirir ve adama hitaben, "Onu bir yere hapsedip bir müddet bekletmeli değil miydiniz?" der. Sonra da ellerini kaldırır ve Rabbine karşı şu niyazda bulunur: "Allah'ım, kasem ederim bunlar bu işi yaparken ben yanlarında yoktum. Ve yine kasem ederim, duyduğum zaman da yaptıklarından hoşnut olmadım." (3)

İlave bilgi için tıklayınız: 

MÜRTED..

Dipnotlar:

1. Buhari, Diyat, 6; Müslim, Kasâme, 25; Serahsî, Mebsut, 10/98; Kâsânî, Bedaîü's-Sanaî, 7/134.
2. Buhari, Mağazi, 58; İbn-i Hişam, Sîre, 4/72.
3.  Muvatta, Akdiye, 58.

56 Baba kız çocuğunun avret yerine bakabilir mi, altını temizleyebilir mi? Annenin, erkek bebeğin altını temizlemesi doğru mudur?

"Çok küçük çocukların avret yeri yoktur. Bunun sınırı dört yaşa kadardır. Bu yaştan küçüklerin bedenine dokunmak veya bakmak mübahtır. Sonra kendilerine cinsel istek duyulabilecek çağa kadar, yalnız haya yerleri avret yeri sayılır. Daha sonra on yaşına kadar sadece ön ve arka uzuvları ve bunların çevresi ile uyluklar avret kabul edilir. Çocukların on yaşından sonra erkek olsun kız olsun, avret yerleri, namazda ve namaz dışında, erginlik çağına ulaşmış kimselerin avret yeri gibi sayılır." [İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, (t.y), I/378].

Şafiîlere göre, küçük kız çocuğunun avret yerleri namazda ve namaz dışında büyük kadınlar gibidir.

Mâlikîlere göre, yedi yaşındaki erkek çocuğun namazda avret yeri ön ve arka uzuvları ile uyluk kasık ve kaba etleridir. Böyle bir çocuğun bu yerlerini ergin erkekte olduğu gibi örtmesi menduptur. Namazla emrolunan küçük kız çocuğunun avret yerleri ise göbek ile diz kapağı arasıdır. Ancak bu kız çocuğunun ergin kadın gibi örtünmesi menduptur. Namaz dışında ise, sekiz yaştan küçük çocuklarda avret yeri yoktur. (ez-Zühaylî, İslam Fıkhı, 1/596).

Erkeklerin kız çocukların cinsel organlarına, kadınların da erkek çocukların cinsel organlarına bakması haram değildir. Ancak bu konularda hassas olmaları ve mecbur kalmadıkça bakmamaları tavsiye edilmiştir.

Babanın kız çocukların cinsel organına bakması ise diğerleri gibidir. Fakat baba, şehevi duyguları gelişmiş bir kızının cinsel organına bakması dinen asla caiz değildir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslamiye, II/93) Bu yaşa gelinceye kadar bakması ise haram değildir.

Bu yönüyle bir babanın kız çocuğunun bezini değiştirmesi ve onu üzerinde hiçbir şey yokken yıkaması caizdir, haram değildir. Fakat bakmasının caiz olması dikkatli olmayacağı anlamına gelmez. İmkanlar ölçüsünde bakmaması ve hassas davranması daha iyidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kardeşler arasında (kız ve erkek) mahremiyet sınırları nelerdir? Kadın ve erkeklerin mahremiyet sınırları nelerdir?

57 Kardeşler arasında (kız ve erkek) mahremiyet sınırları nelerdir? Kadın ve erkeklerin mahremiyet sınırları nelerdir?

"Çok küçük çocukların avret yeri yoktur. Bunun sınırı dört yaşa kadardır. Bu yaştan küçüklerin bedenine dokunmak veya bakmak mübahtır. Sonra kendilerine cinsel istek duyulabilecek çağa kadar, yalnız haya yerleri avret yeri sayılır. Daha sonra on yaşına kadar sadece ön ve arka uzuvları ve bunların çevresi ile uyluklar avret kabul edilir. Çocukların on yaşından sonra erkek olsun kız olsun, avret yerleri, namazda ve namaz dışında, erginlik çağına ulaşmış kimselerin avret yeri gibi sayılır." [İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, (t.y), I/378].

Şafiîlere göre, küçük kız çocuğunun avret yerleri namazda ve namaz dışında büyük kadınlar gibidir.

Mâlikîlere göre, yedi yaşındaki erkek çocuğun namazda avret yeri ön ve arka uzuvları ile uyluk kasık ve kaba etleridir. Böyle bir çocuğun bu yerlerini ergin erkekte olduğu gibi örtmesi mentuptur. Namazla emrolunan küçük kız çocuğunun avret yerleri ise göbek ile diz kapağı arasıdır. Ancak bu kız çocuğunun ergin kadın gibi örtünmesi menduptur. Namaz dışında ise, sekiz yaştan küçük çocuklarda avret yeri yoktur. (ez-Zühaylî, İslam Fıkhı, 1/596).

Kız ve erkek kardeşlerin odalarının ayırımı ise bazı şartlara göre mümkündür. Kız çoçukları on yaşını geçtikten sonra ağabeyleri ile aynı odada yatmaları bazı mahzurları getirir. Kız çocuğu yedi yaşından küçük ise aynı yatakta yatabilir.

“Kız ve erkek çocuklar on yaşına basınca onların yataklarını anne, baba, kız ve erkek kardeşlerinin yataklarından ayırmak vaciptir. Erkeğin erkekle, kadının kadınla aynı yatakta yatmaları aslâ caiz değildir; her biri yatağın birer kenarında olsa bile...”(Feteva’n-Nevevî, s. 215; İbranim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s. 309.)

Günümüz eğitimcileri bu konuda biraz daha sıkı hareket ederek çocukların yataklarının ayrılması yaşını bir yaşına kadar indirmektedirler. Ancak sünnetin ölçüsü hiçbir zaman şaşmaz ve en isabetli olanıdır.

BULUĞ ÇAĞINDAN SONRA KARDEŞLERİN MAHREMİYETİ:

Erkeğin erkek kardeşine nisbetle avret yeri: Diz ile göbeğin arasıdır. Diz ile göbeğin arasındaki yerlere bakmak haramdır. Cumhuru ulemaya göre böyledir. Malikîlerin bazılarına göre baldır avret değildir.

Bayanların kız kardeşlerine nisbetle avreti, diz ile göbeğin arasıdır. Ne hamamda ne başka yerde diz ile göbeğin arasındaki kısma bakmak caiz değildir.

Kızların erkek kardeşine nisbetle avreti, bilinen zinet yerlerinden yüz, el ve ayaklarla, iş ve hizmet anında açılan başını, saçını, kulaklarını, boynunu, kollarını ve inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir; çünkü yakınlıklarından dolayı birarada bulunmaları gerekir ve fitne düşünülemez. Fakat karnını ve sırtını göstermek caiz değil, arsızlıktır.

Erkeğin kız kardeşine nisbetle avreti ise; diz ile göbeğin arasıdır. Na mahrem, yani yabancı bayanlara nisbeti ise, kimi diz ile göbeğin arası, kimi bütün vücudu avrettir, diyor. Şafiî mezhebi bu görüştedir. Yani nasıl erkeğin kadına bakması haram ise kadının da erkeğe bakması haramdır.

* * *
Mahrem: Haram olan, yani bir kadının evlenmesi dinen caiz olmayan akrabalar demektir. Nâmah rem: Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde; dinen bir mahzur olmayan erkek demektir.

Bu husus, esasen prensiplerini şu iki ayet-i kerimeden almaktadır:

"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesna, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler. Kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü'min kadınlardan, cariyelerinden, cinsî iktidarı olmayan hizmetçilerinden ve şehvet çağına gelmemiş çocuklardan başkasına ziynet yerlerini göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tövbe edin ey mü'minler, tâ ki kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)

"Size şu kadınları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emzirmiş olan süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, aranızdan zifaf geçmiş olan kadınlarınızdan doğan üvey kızlarınız. Eğer zifaf geçmemişse onların kızlarını nikâhlamakta size günah yoktur. Öz oğullarınızın hanımlarını nikahlamanız ve iki kız kardeşi birden nikâhınız altına almanız da size haram kılındı. Ancak geçmiş olan müstesnâdır. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Nisa, 4/23)

Bu erkeklerin kimler olduğu her iki âyette de bildirilmiştir. Bu âyetleri incelediğimizde kadın için mahrem olan erkeklerin başlıcaları şunlardır:

Babası, kayınpederi, oğlu, kocasının eski hanımından olan oğlu, kardeşi, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, amcası, dayısı, süt kardeşi...

Erkek için mahrem olan kadınların başlıcaları şunlardır:

Annesi, kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşlerinin kızları, süt annesi, süt kardeşi, kayınvalidesi, hanımının önceki kocasından olan kızı, oğlunun hanımı, baldızı...
...
Erkeklerin örtülmesi gereken uzuvları göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber (asm)'in şu hadisidir:

"Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır." (Ahmed b. Hanbel, II/187).

"Diz kapağı avret yerindendir." (Zeylai, Nasbu'r-Raye, I/297).

Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise bir fitne korkusu bulunmadıkça namazda da namaz dışında da avret değildir. Sağlam görüşe göre, ayaklar da avret sayılmaz. Çünkü ayaklarla yolda yürünür ve yoksullar için bunları örtme zorluğu vardır. Yine sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da örtülmelidir.

"Kadınlar kendiliğinden görünen yerler dışında, zînetlerini göstermesinler." (Nûr, 24/31)

ayetinde kastedilen, zinetlerin takıldığı yerler olup, eller ve yüz bundan müstesnadır. Hadiste şöyle buyurulur:

"Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker." (Tirmizî, Radâ, 18).

Hz. Âişe (R.anhâ)'dan nakledilen;

"Allah Teâlâ erginlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mace, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160)

hadisi saçları da kapsamına alır.

Kadınların mahrem olan hısımları yanında el, ayak, kol, saç ve benzeri zinet yerlerini açmaları caizdir (Nûr, 24/31-32).
...
Kadının kadınlara karşı avret yeri göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler (el-Mavsılî, el-İhtiyâr, I/45).

Kadının Açık Olarak Yanına Çıkabileceği Kimseler

Müslüman bir kadın, diz kapağı ile göbeği arasını, karnını ve sırtını eşi dışında kimseye gösteremez. Ancak bunların dışında diğer yerlerini; ziynet yeri sayılan saçını, başını, boynunu, gerdanını, dirsekten aşağı kollarını, ayaklarını ve bacaklarının diz kapağından aşağı kısmını yanlarında örtmek zorunda bulunmadığı hısımları ya da birlikte yaşanacak durumunda olduğu kimseler Nûr sûresi 31. ayette sayılmıştır:

1. Kocası: Kadın kocasının yanında dilediği gibi giyinebilir. Eşler arasında örtünme bakımından bir sınır söz konusu değildir.

2. Babası

3. Kayınpederi

4. Oğlu

5. Kocasının oğlu

6. Erkek kardeşi

7. Erkek kardeşinin oğlu

8. Kız kardeşinin oğlu.

9. Müslüman kadın. Çünkü mümin bir kadın, gayri müslim kadınların yanında diğer yakın hısımlarının yanında açıldığı gibi açık oturamaz. Burada, gayri müslim kadının kendi erkeklerinin yanında Müslüman kadını tasvir etmesi ve onu anlatması engellenmek istenmiştir. Hz. Ömer, Ebû Ubeyde (r.a)'ye yazdığı bir mektupta şöyle demiştir:

"Bana, Müslüman kadınların hamamlara müşrik kadınlarla birlikte girdikleri haberi ulaştı. Bu, daha önceden kalma bir âdettir. Allah'a ve ahiret gününe inanan hiç bir kadının kendi dininden olmayanın avret yerine bakması helal olmaz." (İbn Kesîr, Muhtasaru't-Tefsîr, II/600, 601).

10. Kölesi ve câriyesi: Bir kadın, köle veya câriyesinin yanında örtüsüz kalabilir, çünkü Hz. Peygamber (asm), Fâtıma (r.an)'ya bir köle bağışlamıştı. Bu sırada Hz. Fâtıma'nın üzerinde başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başını açık bırakan bir elbise vardı. Hz. Peygamber (asm) bu durumu görünce şöyle buyurdu:

"Senin için bir sakınca yoktur. Çünkü bu köle senin baban ve oğlun yerindedir." (Ebû Dâvud, Libâs, 32).

11. Erkekliği kalmamış hizmetçiler: Denk olmama, yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle kadınlara karşı istek duymama veya hadım olma gibi nedenlerle evin sahibi kadına cinsel bakımdan zararı dokunmayacak hizmetçiler, bahçıvan ve aşçı gibi kimseler, kadın için diğer hısımlar gibidir.

12. Kadınların gizli yerlerine bakmaktan anlamayan küçük çocuklar: Kadınların yanında bulununca onların konuşma, yürüme ve giyimlerinden cinsel bakımdan etkilenmeyecek derecede küçük yaştaki çocukların yanında örtünme zorunluluğu bulunmaz. Ancak çocuk erginlik çağına yaklaşmış olursa, artık yabancı kadınların yanına girmemelidir, çünkü, Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Kadınların yanına girmekten sakının."

"Ey Allah'ın Resulu! Kocanın erkek kardeşi için ne buyurursunuz?" diye sorulunca,

"Kayın birader ölümdür." buyurmuştur. (Tirmizî, Radâ, 16; Ahmed b. Hanbel, IV / 149, 153).

Bunlardan başka dede, amca, dayı, süt kardeş gibi kendileriyle sürekli olarak evlenmek yasaklanan hısımların yanına da kadın süs yerleri açık olarak çıkabilir. Ancak bir fitne korkusu olunca kadının örtünmeyi tercih etmesi daha temiz ve daha uygundur.

58 Allah, bileklerini keserek intihar eden bir kişi için, kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım, buyurmuş. Buna göre intihar eden kimseye cennet haram mıdır?

Soruda geçen konuyu bize haber veren Hadis meali şöyledir:


"Geçmiş kavimlere mensup bir adamın bir yarası vardı. Adam ızdırabına dayanamayıp bileklerini bıçakla kesmiş ve kan kaybından ölmüştü, bunun üzerine Allah (c.c.); 'Kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım.' buyurdu."
(Buhari, Enbiya 50).


Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşılan o ki, bu kişiler intihar ediyorlar. İntihar ise en büyük günahlardan biridir. Daha sonra tövbe imkânı da olmadığı için diğer günahlardan daha risklidir. Bu gibi rivayetlerde yer alan ifadeler insanları uyarmaya yönelik caydırıcı bir irşat üslubu kullanılmıştır. Terhip denilen bu gibi uyarı üsluplarında ifade edilenler, herkes ve her zaman için değildir.

Hadiste geçen ifadelerin açıklaması şöyledir: İntihar edenler eğer o anda imansız gitmiş ise, diğer imansız gidenler gibi asla cennete giremez, çünkü cennet kâfirlere haramdır. Yok eğer, imanla gitmişse ve cezalandırılmışsa cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gidecektir. Şayet, o intihar esnasında kişi Allah tarafından mazur görülmüş ve affına mazhar olmuş ise, o kişi doğrudan cennete gidebilir. Hüküm Allah’ındır ve Allah’ın hükmü mutlak âdildir.

İşte hadiste insanları bu çok tehlikeli ve de büyük bir günahtan sakındırmak için “intihar edenlerden bazıları imansız ölecekler ve cennet onlara haram olur” manasını o tarz bir ifadeyle vurgulanmıştır.

Ayrıca “cennet ona haramdır” ifadesini, “ceza çekmeden doğrudan cennete girmek ona haramdır” şeklinde de anlamakta bir sakınca yoktur. Zira imanla kabre giren kimse -suçu ne olursa olsun- sonunda cennete gireceği hususu, İslam alimlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnetin temel inançları arasındadır.

Şu bir gerçektir ki can ve beden insana emanet olarak verilmiştir. İnsan bu emanetleri korumakla görevlidir. Aksi halde emanete hıyanetlik etmiş ve büyük bir vebal altına girmiş olur. Allah, her hangi bir cana kıymayı bütün insanlığın canına kıymak olarak ifade buyurduğu gibi (bk. Maide, 5/32), “Kendinizi öldürmeyin” (Nisa, 4/29) ayetiyle insanın kendi canına kıymasını da kesinlikle yasaklamıştır:

İntihar hakkında Peygamber Efendimiz (sav) de pek çok ikazlarda bulunmuş ve Müslümanları buna tevessül etmekten şiddetle men etmiştir:

İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir." (Buhâri, Cenâiz, 84).

"(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)." (Buhârî, Cenâiz 84).

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse, cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker."
(Müslim, Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber (asv) tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5; Müslim, Iman, 179). Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu (asv)'e iletilince şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir." (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).

Bir Müslüman bilir ki bütün bu hayat geçici bir imtihan yeridir. Allah Teala Mülk suresinin ikinci Ayeti Kerimesinde "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır." buyurarak bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu belirtmiştir. Buna göre hareket eden ve bir gün mutlaka vadesinin biteceğine inanan herkes, güzel işler yapmak suretiyle ebedi ve sonsuz olan Ahiret yurduna hazırlık yapar. İşte bu, büyük bir inanç, azim ve kararlılığı gerektirir. Böyle bir düşünce sahibi olan hiç bir kimse fani olan bir dünya için kavga etmez. Geçici olana kanıp ve aldanıp da hiç bitmeyecek olan bir dünyayı göz ardı etmez. Bu inanç, sıkıntı ve kederde olan insanlara da büyük bir rahatlama ve moral desteği sağlar. Çünkü sıkıntıda olan insan bilir ki bunların hepsi geçici ve bunlarla biz imtihan oluyoruz:


“Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler."
(Bakara, 2/155-156)


Sabrederek kazanmak varken, bir anlık öfkemize yenilip intihar gibi olaylara teşebbüs ederek hem bu dünyamızı, hem de ahiretimizi kaybetmeyelim...

59 Çiğ köfte, çiğ et, salam, sosis, sucuk yemek caiz midir?

Et veya yumurta gibi bazı gıda maddelerini çiğ olarak yemenin, dinen sakıncası yoktur. Bu şekilde etin zararlarından dolayı yenmemesi daha güzeldir. Hatta "Tıbbi bazı zararları olduğu için caiz değildir." diyen âlimlerimiz de vardır.

Ancak çiğ köfte, pastırma veya sucuk yemekte mahzur yoktur. Çünkü, etin içerisinde mevcut olan bazı zararlı maddelerin baharat veya sair ameliyeler vasıtasıyla öldüğü bilinmektedir. Bu şekildeki etin hükmü, pişmiş olduğu yolunda katiyyet kazanır.

60 İçinde alkol bulunan krem, parfüm gibi kozmetik ürünleri namaza mani midir?

Kur’ân’da “hamr” olarak geçen alkol türleri hem necistir hem de haramdır. Ancak Hanefi mezhebinin bazı imamlarına göre, bunun dışındaki alkollerin içilmesi haram ise de necis sayılmamaktadır.

Bakara sûresinin “hamr” ile ilgili âyetlerinin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır bu konuda şu hususlara temas etmekte ve şöyle demektedir:

“Üzüm şarabından yapılmayan ispirto, bira vs. müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mâni olur, diye iddia edilemez.”(Hak Dini Kur’ân Dili, II/763.)

Bu nakilden de anlaşılacağı gibi, deodorant, parfümleri ve kolonyadaki alkol Hanefi mezhebinin bazı imamlarına göre necis kabul edilen alkol cinsine girmediğinden, elbiseye veya bedene sürülmesiyle namaza mâni olmaz. Ancak içilmesi haramdır.

Şafi mezhebine göre ise, üzümden imal edilen şarap ile diğer maddelerden elde edilen ve sarhoş edici nitelikte olan alkollü içkilerle kolonya arasında fark yoktur. Bunlar da şarap gibi hem necistir ve hem de içilmesi haram kılınmıştır. Bulaştıkları yerin yıkanması gerekir.

Esas hüküm bu olmakla beraber, esans, parfüm ve benzeri şeyleri kullanıma elverişli hale getirebilmek amacıyla, bunlara katılan az miktardaki katkı maddeleri, necis olsalar bile görmezden gelinebilecek ve affedilecek necasetlerden sayılmıştır. (Ceziri, 1/19; Mehmed Keskin, Büyük Şafi İlmihali, s. 504)

Makyaj sürüldükten sonra namaz kılınıp kılınmayacağına gelince, bu meselede iki noktaya dikkat etmek gerekiyor.

Birisi, makyajda kullanılan malzemede ve kozmetikte pis ve zararlı bir madde bulunmamalı, abdest alırken suyu altına geçirmelidir. Şayet içinde pis madde var ve altına suyu geçirmiyorsa, bu halde iken namaz kılınmaz, bir an önce giderilmelidir.

İkinci nokta ise, kadın makyaj yapıyorsa, bunu kocasından ve emin olduğu mahremlerinden (oğlu, babası ve kardeşi gibi) başkasına göstermemelidir. Yabancı erkeklere o şekilde görünmesi ve dışarı çıkması insanı günaha iter.

Oje ise, namazdan önce abdestle alakalıdır. Bilindiği üzere, abdestin sahih olabilmesi için suyun abdest azalarının dış kısmına temas etmesi gerekir. Eğer abdest azalarına sürülen madde suyun temasına engel oluyorsa abdest sahih olmaz. Oje tırnağa bütünüyle sürüldüğünden suyun alta geçmesine engel olmaktadır. Meselâ mumun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça belirtilmektedir. Mumu gidermeden nasıl abdest olmazsa, ojeyi gidermeden de abdest olmuyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kolonya, krem, deodorant, parfüm gibi alkol içeren ürünlerin kullanılması abdesti bozar mı namaza zararı var mıdır?

61 Zina eden kadın ve erkeğe uygulanacak cezalar nelerdir?

Zinanın cezası, zina eden erkek veya kadının bekar ya da evli olmasına göre değişiklik gösterir. Dayak, taşlâ öldürme, sürgün ve İslâm Devletinin koyacağı bir ta'zir cezası bunlar arasındadır.

1. Yüz Değnek Cezası

Bekâr erkek veya kadının zina cezası yüz değnek olup, Kur'ân-ı Kerîm'le belirlenen bir had cezasıdır.

"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun." (Nûr, 24/2)

Dayak cezası uygulanan zina suçlusunun, suçun işlendiği yöreden bir yıl süreyle sürgün edilmesi İslâm'ın ilk dönemlerinde uygulanan bir ceza türü idi. Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Bekâr'ın bekârla zinası için yüz değnek ve bir yıl sürgün. Dulun dulla zinası için ise yüz değnek ve taşla recm vardır." (İbn Mâce, Hudûd, 7).

Ancak bu uygulama Nûr sûresi inmezden önceye aittir. Bu sûre inince bekârlar için yalnız değnek (celde), evli (muhsan) olanlar için sünnetle recm cezası belirlenmiştir. (es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrût 1398/1978, IX, 36 vd).

2. Recm Cezası:

Muhsan olan erkek veya kadının zinası için recm cezası konusunda İslâm bilginleri görüş birliği içindedirler. Delil; Sünnet ve İcmâ'dır.

Hz. Peygamber (asm)'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı tevâtüre ulaşan hadislerle sabittir.

Bir hadiste şöyle buyurulur:

"Müslüman bir kimsenin kanı şu üç durumda helal olur. Zina eden evli kimse, nefse karşılık nefsi ve İslâm toplumundan ayrılarak dinini terkedeni öldürmek." (Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26; Ebu Dâvud Hudûd, 1; Tirmizî, Hudûd, 15, Diyât, 10; Nesâî, Tahrîm, 5, Kasâme, 6; İbn Mâce, Hudûd, Dârimî, Hudûd 2, Siyer, II).

Hz. Peygamber (asm)'in recm uyguladığı olaylar şunlardır.

a. Evli bir kadınla zina eden bekâr için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası uygulanmıştır. Allah elçisi bir sahabeyi kadına göndererek şöyle buyurmuştur: "O kadına git, eğer suçunu itiraf ederse, onu recmet." (Buhârî, Hudûd, 3, 38, 46, Vekâlet,13; Tirmizî, Hudûd, 5, 8).

b. Çeşitli yönlerden sabit olan Mâiz olayı. Mâiz, zinasını itiraf etmiş ve Rasûlüllah (asm) onun recmedilmesini emir buyurmuştur. (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII/95, 109; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III/314 vd).

c. Gâmidiyeli kadın zinasını ikrar etmiş ve doğumdan sonra recm uygulannıştır (İbn Mâce, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta ; Hudûd II; eş -Şevkânî, Neylü'I-Evtâr, VII/109).

İslâm ümmeti recmin meşrûluğu üzerinde icmada bulunmuştur. Ancak hâricîler ekolü recmi inkâr etmiştir. Çünkü onlar tevatür sınırına ulaşmayan haberleri delil olarak kabul etmezler. (es-Serahsî, a.g.e., IX, 36).

62 Likit fon helal midir? Değilse, dinen en makul para koruma sistemi nedir?

Düşük de olsa faizli bir muameleye girmek caiz değildir. Şimdilik muamele faiz sayıldığına ve istikbaldeki durumu meçhul olup her an enflasyonun değişmesi mümkün olduğuna göre, hüküm değişmez.

Enflasyon miktarını önceden tahmin etmek mümkün olmadığından, geçen yıllardaki enflasyon miktarlarını baz alıp da parayı bankaya yatırmak caiz değildir.

Yalnız borcu kapatmak hususunda Ebu Yusuf’a göre durum değişir. Mesela, bir kimse bir milyon liralık parayı bir seneliğine faizle bir buçuk milyona verirse, faizli olduğundan haramdır. Yalnız bir sene sonra daha önce verilen bir milyon para enflasyon sebebiyle ödeme anında bir buçuk milyona tekabül ederse onu, yani başlangıçta verdiği bir milyon mukabilinde bir buçuk milyon alması caizdir. Çünkü bu para altın ve gümüş olmadığı ve değeri itibari olduğu için, kendisine itibar edilen değere göre muamele görür.

İmam Ebu Yusufun bu fetvasına göre, başta banka ile bir anlaşma yapılmasa ve sene sonunda enflasyon miktarında veya bunun altında bir değer alınsa, bu caiz olur.

- Fıkıhçılar, enflasyon altındaki farkın caiz olduğunu söylüyorlar. Örneğin "10 altın 100 milyon lira karşılığı iken, bir arkadaşınıza 100 milyon lira borç verdiniz. Bir sene sonra 100 milyon liranız geri geldi, ancak değer kaybından dolayı 100 milyonunuz sadece 8 altın alabiliyor. Siz iki altın farkını alsanız faiz olur mu?" sorusuna İmamı Azam “Bilmiyorum!..” demiş. Bazı fıkıhçılar ise "caizdir" demiş. Çünkü zarara uğramak söz konusudur.

Şimdiki / günümüzdeki uygulamalarda özellikle iki problem göze çarpıyor:

a. Enflasyon miktarının belirlenmesi için yapılan hesaplamalar ne derece güvenilir. Var sayalım ki enflasyon hesabı doğru yapıldı. Problem yok.

b. Şimdi bankayla anlaştık. Şu kadar paraya karşılık şu kadar faiz verilecek. İmzaladık. Öncelikle böyle bir anlaşmanın hiçbir sorumluluğunun olmadığını söyleyemeyiz. Çünkü bizzat faiz anlaşması yapılmaktadır.

Diğer taraftan, bugünkü enflasyon rakamları; örneğin % 50 olsun. Biz de bu rakamın altında taşıt ve konut kredisi veya para yatırıp faiz anlaşması yapmış olalım. Diyelim ki kredilerimizi ödedik veya paralarımızı aldık. Bizi ilgilendiren önceki enflasyon rakamları değildir. Daha sonraki, parayı ödediğimiz veya aldığımız zamanki enflasyon rakamıdır. Baktık ki enflasyon bizim anlaştığımız rakamın üstünde çıktı. Bu durumda faiz anlaşması haram olmakla beraber, alınan paraya haram denilmesi zor görünüyor.

Ancak enflasyon miktarı anlaşmamızın altın da kalırsa, bunun hesabını kim verecek?!.. Allah’a “hesap edemedik, tahminimiz yanlış çıktı, piyasalar karıştı” diye bir bahanemiz ne derece makul ve makbul olur.

Neticede zararsız yolları, zararlı yollara tercih etmemiz daha isabetli ve hesabının da daha kolay olduğu kanaatindeyiz.

Bu durumda, size faizli bankalara alternatif olarak özel finans kurumlarını (katılım bankalarını) tavsiye ediyoruz.

63 Gusül abdesti almayan birinin yaptığı yemek yenir mi?

Gusül abdesti olmadan yapılan yemeğin yenmesi de caizdir.

 

Cünüp olanların yaptığı bazı şeyler vardır ki, bunlar kendileri için mubahtır. Ancak en kısa zamanda gusül almak iyidir. Özellikle bir namaz vakti geçirmeden yıkanmak ise farzdır. Bununla beraber cünüp olarak yemek içmek, uyumak haram değildir. Konuyu haram ve helal noktasından değerlendirmek böyledir.

 

Cünübün uyuması:

 

Gudayf ibnu'l- Haris şöyle anlatıyor: "Hz. Âişe'ye: "Rasulullah (s.a.v.) cenabetten gecenin başında mı yıkanırdı, sonunda mı?" diye sordum. Hz. Âişe (r.a.) şöyle cevapladı: "Bazen başında, bazen de sonunda yıkanırdı." Ben: "Allahuekber! Bu konuda genişlik veren Allah'a hamd olsun." dedim."(1)

 

Hz. Aişe (r.a.)'nin bir rivayeti de şöyledir:"Rasulullah, cünüpken uyur ve suya hiç dokunmazdı."(2)

 

Hz. Ömer, geceleyin cünüp olduğunu (ne yapacağını) sordu. Rasulullah (s.a.v.): "Abdest al, uzvunu yıka, sonra uyu"dedi.(3)

 

Bu delillere göre, cünüp olan kimsenin uyumadan önce abdest alması daha uygundur. Bu arada şunu da unutmadan söylemek gerekir. Bu uyuma işi namaz vaktinin geçirilmemesi şartına bağlıdır.

 

Cünübün yemesi ve içmesi:

 

Cünüpken insanların yeme ve içmesinin nasıl olacağını yine Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden öğrenelim. Rasulullah (s.a.v.), cünüpken yemek ve içmek istediğinde ellerini yıkar ve sonra yer içerdi.(4) "Peygamber (s.a.v.), cünüpken yemek yemek veya uyumak istediği zaman abdest alırdı."(5)

 

Cünüp olan kimsenin yemek içmek için sadece ellerini yıkaması yeterlidir, ancak abdest alması daha iyi olur.

 

Cünüp olan kimseyle oturmak:

 

Cünüp olan kimse diğer insanlarla oturabilir. Ancak dinimizce uygun olan hemen yıkanmasıdır. Ebu Hureyre (r.a.)'nin anlattığına göre, Rasulullah (s.a.v.), Medine sokaklarından birinde kendisine rastlamıştı. Ebu Hureyre bu sırada cünüp olduğu için, Rasulullah (s.a.v.)'in yanından sıvışıp gitti ve yıkandıktan sonra da geldi. Rasulullah (s.a.v.) onun geldiğini görünce sordu: "Ey Ebu Hureyre, neredeydin?" O da cevab verdi: "Ben cünüp idim, pis pis yanınızda oturmak istemedim." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Sübhanallah! Müslüman pis olmaz."(6)

 

Cünüp olana dokunmak:

 

Cünüp olan kimseye dokunmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bu konuyla ilgili olarak şu hadisi delil olarak gösterebiliriz:

Huzeyfe bin el- Yemân, bir gün Rasulullah (s.a.v.) ile karşılaştı. Peygamberimiz onunla musafaha etmek için ona doğru elini uzattı. Huzeyfe cünüp olduğunu söyledi. Rasulullah (s.a.v.) de bunun üzerine şöyle dedi: "Mü'min necis olmaz."(7)

 

Cünüp olan kimselerin yukarıda zikrettiğimiz şeyleri belli ölçüler içinde yapmasında bir sakınca yoktur. Yani cünüp olanın yemesi, içmesi, uyuması, toplum içinde bulunması mubahtır. Ancak mü'minin hem maddî hem de manevî olarak her zaman temiz olması gerekir.

 

Üzerindeki yükleri, ağırlıkları kaldırıp atması lazımdır. Bunun için ilk fırsatta, geciktirmeden gusül abdestini almak en iyisidir. Su bulunamadığı takdirde teyemmüm alarak bu yükten kurtulmak mümkündür. Teyemmümle ilgili bilgi almak için ilmihallere bakmanız yeterlidir.

 

Sonuç olarak, gusüle ihtiyacı olan erkek veya kadın her Müslümanın, zaman geçirmeden bu işi yapması en doğru harekettir.

Yine çocuklara bu konuda (guslün alınışı) bilgi vermek, gusül gerektiren hallerle ilgili bilgilenmelerini sağlamak için yeterli kitab ve kaynak eserin temin edilmesi, çocukların eğitimi açısından yararlı olacaktır.

Dipnotlar:

 

1. Buhârî, Gusl 25, 27; Müslim, Hayz 21; Ebu Dâvud, Tah3aret 88, 90, Salât 343; Tirmizî, Taharet 87; Nesâî, Taharet 163, 164,165, Gusl 4, 5; Muvatta, Taharet 77
2. Ebu Dâvud, Taharet 88,90
3. Buhârî, Gusl 25,27; Müslim, Hayz 25; Ebu Dâvud, Taharet 87; Nesâî, Tah3aret 167; Tirmizî, Taharet 88; Muvatta, Tah3aret 76
4. Nesâî, Taharet 163-166
5. Nesâî, Taharet 163
6. Buhârî, Gusl 23, 24; Müslim, Hayz 115; Ebu Dâvud, TahSaret 97; Timüzî, Taharet 89; Nesâî, Taharet 172
7. Nesâî, Taharet 172

64 "Kısasa kısas"ı nasıl anlamalıyız? Nerelerde kısas uygulanabilir; sınırları nedir?

Kısasın farz olduğu Kur'an-ı Kerimde şu şekilde açıklanır.

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır."

"Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız."(Bakara, 2/178-179)

Gerçi kısasın kendisi cezayı hakketmiş bir hayatı yok etmedir, ama aynı zamanda haksız yere hayatı yok etmeye karşı, hayatın en büyük müeyyidesidir. Kısas gibi caydırıcı bir hüküm, toplum ve kişi hayatının garantisidir. Böylece dünya hayatınızı olduğu gibi ahiret hayatınızı da korursunuz.

Bu âyetler göre kısas farzdır. Günümüzde uygulanmasına gelince, Allah’ın hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bu nedenle kısas bu zamanda uygulanmaz diye bir şey yoktur.

Bu hüküm insanları yöneten kimseleri ilgilendirdiği için onların görevidir; halkın bundan dolayı bir sorumluluğu yoktur.

Âyetin açıklaması:

Kısasın güzelliklerini açıklama hususunda buyuruluyor ki: Size kısas yazıldı ve sizin için kısasta büyük bir hayat vardır, ey akıl sahipleri!.. Bu bakımdan kısası, Allah'ın adaletine ve merhametine yaraşmayan kötü bir şey zannetmeyiniz de "Kısasta büyük bir hayat vardır." beliğ vecizesini aslî kanun tanıyınız.

Bunu böyle tanıdıktan sonra af ile muamele ederseniz çok büyük bir fazilet olur. Aksi halde Arapların yaptığı gibi, kısas hududunu aşarak öldürmekle karşılık vermek ve diğer işkence ve azaba başvurmak, nasıl bir zulüm ve cinâyet ise, adam öldürmeye karşı, Allah'ın hükmü yalnız aftır, demek de insanlıktan hayat hakkını çekip alacak büyük bir cinâyet olur.

Kısas, hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısasın meşru oluşunda akıl sahibi olan insanlar için büyük bir hayat vardır. Affın kıymeti de buna bağlıdır. Gerçi kısasın kendisi, bir hayatı yok etmektir ama, aynı zamanda haksız yere bir hayatı yok etmeye karşı, hayatın zıddı olan kısasın meşru oluşu da hayatın ve yaşama hakkının en büyük müeyyidesidir. Şöyle ki:

1. Önce bu, hem katil olmak isteyecek kimse, hem de öldürülmesi istenen kimse hakkında kuvvetle hayatı korumaya sevketmektedir. Çünkü katil olmak isteyen kimse, öldürürse ve öldürdüğünde kendisinin de öldürülmeyi hak edeceğini bilirse akıl gereği olarak, öldürmekten vazgeçer. Böylece hem kendisi hayatta kalır, hem de karşısındaki.

2. Bunda, ikisinden başka genel toplumun yaşama hakkını da güvenceye alma vardır. Çünkü bu şekilde öldürmenin önüne geçilmesi, bu ikisinden başka, bunlarla uzaktan yakından ilgili olması düşünülen insanların da hayatlarının devamına ve güvenliğine bir garantidir. Zira bir öldürme olayı, öldürenle öldürülenin yakınları arasında düşmanlık ve fitneye, bu da büyük çarpışmalara (kan davalarına) sebep olabilir.

Akıl sahipleri için, bu öldürmeye engel olacak olan haklı kısasın meşruluğu, bütün bu fitnelerin ve heyecanların önüne geçeceği için, toplumun yaşamasına sebep ve yaşama hakkına garanti olur. Bu faydalar ise, haklı bir kısas şeklinde olmayan saldırgan öldürmelerde ve affın mecburiyeti takdirinde mevcud değildir.

İşte kısasın meşruluğu, bu kadar önemli bir yaşama sebebi olduğu gibi, bu "Kısasta büyük bir hayat vardır." vecizesi de belağatın en yüksek derecesine ulaşmış, özlü bir îcâz ve îcâz kanunudur. Bunun, büyük bir mânâ topluluğunu, son derece özlü bir şekilde ifade edivermiş olduğunda Arab edebiyatçıları ve beyan ilmi âlimleri ittifak etmişlerdir. Çünkü bundan önce Arapların bu konuda bazı vecizeleri vardı. Bunlardan bazıları şunlardır:

a) "Bir kısım insanları öldürmek, toplumu diriltmektir." 

b) "Öldürmeyi çok yapınız ki, öldürme azalsın." derlerdi.

Bu gibi vecizeler arasında en güzel saydıkları da şu idi:

c) "Öldürme, öldürmeyi yok eder. Yani öldürmeyi en çok ortadan kaldıran şey, yine öldürmedir."

Halbuki "Kısasta büyük bir hayat vardır." prensibinin bundan da birçok yönlerden daha fasih (fesâhatli) ve daha beliğ (belağatlı) olduğu açık ve üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. Şöyle ki:

1. Önce, hepsinden daha kısa ve özlüdür.

2. Tekrardan uzaktır.

3. Bunda bedî' ilminde "tıbak" denen tezat sanatı, "kısas" ve "hayat" kelimeleriyle en güzel ve makul bir tarzda tatbik edilmiş olduğu hâlde, diğerleri görünürde makul olmayan, imkânsız bir çelişki suretindedir.

Öldürmenin yokluğu, öldürmeye; öldürmenin çokluğunun, öldürmenin azlığına sebep gösterilmesi, görünüş itibariyle, bir şeyi kendi yokluğuna sebep göstermek demektir. Bunda ise bazı zevklere göre bir şiir havası olsa bile hiçbir hikmet yoktur.

4. Kısas, öldürmeden bir yönüyle daha genel, diğer yönüyle daha özeldir. Geneldir; çünkü yaralamaları da içine almaktadır. Özeldir; çünkü her öldürmede kısas yapılmaz ve öldürmelerin her çeşidi, öldürmeye engel olmaz. Bilakis saldırı şeklindeki öldürmeler, fitneyi şiddetlendirerek karışıklığa sebep olur.

O hâlde "öldürme" kelimesi, ahd lâmı ile öldürmenin bir çeşidine, yani kısasa tahsis edilmedikçe vecize sahih olmaz. Böyle olunca da kısasın yaralar kısmı haric kalır. Bu bakımdan "Kısasta büyük bir hayat vardır." ifadesi, bu açıdan üç yönden daha beliğdir. Çünkü her yönüyle sahihtir, açıktır, daha kapsamlıdır.

5. Yokluk, menfi bir gayedir. Hayat ise istenen müsbet bir gayedir. Öldürme işinin yokluğu, hayatın varlığını içine aldığından, tabii ki arzu edilir. Bundan dolayı âyet, asıl maksat olan müsbet gayeye delalet ettiği ve dikkati ona çevirdiği için pek yüksektir.

6. "Hayat" kelimesi nekire (belirsiz isim) olarak ifade edilmiş bulunduğu için, "tenvin-i tazim" ile hayatın bir nevi büyüğüne, yani kamu hayatına, ahiret hayatına ve hayat hakkının büyüklüğüne işareti kapsamaktadır. Diğerleri ise pek ilmî olan bu hukukî ve dinî sırdan mahrumdur.

İşte bunlar gibi daha birçok yönden bu Kur'ân vecizesinin, diğerlerine üstünlüğü, bu kadar geniş mânâsıyla i'câz haddindeki özlü ifadesiyle, Arap edebiyatçılarını büyüleyen sebeplerden biri olmuştur. Kısasın meşru oluşunun güzellikleri de Allah tarafından bu prensiple beyan buyurulmuştur.

İşte böyle içine almış olduğu hayatî güzellikler ve maksatlar itibariyle çok önemli olan kısas, size farz kılınmıştır ki, korunabilesiniz, öldürmeden, kısası ihmal veya kötüye kullanmadan sakınıp, hayatınızı ve yaşama hakkınızı muhafaza edebilesiniz. Bu hayatta kötülükten sakınmakla ahiret hayatında kurtuluşa kavuşasınız.(bk. Elmalılı H. YAZIR, İlgili Âyetin Tefsiri)

65 Cuma namazından sonra zuhr-i ahir namazı kılınması gerekli midir, nasıl kılınır?

Cuma namazının hikmetlerinden birisi de Müslümanların birlik ve beraberliklerini temin etmek, birbirleriyle olan bağlarını daha da kuvvetlendirmektir. Bu hikmetten dolayıdır ki, İslâmın ilk devirlerindeki ulemâ, Müslümanların ayrı ayrı câmilerde cuma namazı kılmalarına razı olmamış; bulundukları yerleşim merkezinde birden fazla cami bulunsa da cuma namazını bütün Müslümanların tek câmide kılmalarını istemişlerdir.

Ancak zamanla Müslümanların sayısı arttı. Yerleşim merkezlerinin nüfusu kalabalıklaştı. Neticede bir köyde veya şehirde bulunan Müslümanların bir câmide cuma namazı kılmaları imkânsız hâle geldi. Müslümanlar ayrı yerleşim merkezinde de yaşasalar, farklı câmilerde kılmak zorunda kaldılar.

Bu durum âlimler arasında farklı içtihadlara sebep oldu. Bazı âlimler, aynı şehirde farklı yerlerde cuma namazının kılınamayacağını, “Bir şehirde iki veya daha fazla yerde cuma namazı kılınmış ise, iftitah tekbirini önce getiren cemaatin cuması geçerlidir.” ifadeleriyle belirtmişlerdir.(1)

Fakat, İmam Muhammed, bir rivâyete göre İmam-ı Âzam’ın görüşlerinden hareket eden daha sonraki ulemâdan İmam Serahsî başta olmak üzere birçok âlim, Cuma namazının bir şehirde bulunan her câmide kılınabileceğine dâir fetva vermişlerdir.(2)

Meselâ İmam Serahsî şöyle der:

“Ebû Hanife’nin mezhebinden sahih rivâyete göre, bir şehrin bir veya daha fazla mescidinde cuma namazını kılmak câizdir. Biz bununla amel ederiz.”

İbni Âbidin’in bu husustaki görüşü de şöyledir:

“Cuma namazının muhakkak surette, sadece bir yerde kılınması lâzımdır denilirse, bunda açık güçlük vardır. Çünkü bu durumda cumaya gelenlerin pek çoğunun uzun yol yürümesini gerektirir. Halbuki, çeşitli yerlerde cuma namazının kılınamayacağına dâir delil yoktur. Bilâkis zaruret meselesi böyle bir şartın bulunmamasını gerektirir. Hususan şehir büyük olursa, böyle bir şart bahis mevzuu olamaz.” (3)

Diğer taraftan, bu içtihadî bir mesele olduğundan, İmam Şâfiî Hazretleri Bağdat’da birden fazla câmide cuma namazının kılındığını gördüğü hâlde buna itiraz etmemiştir.

Evet, tek bir câmide cuma namazı kılmanın mümkün olmadığını, farklı câmilerde de cuma namazı kılmanın câiz olduğunu söyleyen âlimlerin görüşü daha ağırlıktadır. Zâten fetvâ da bu görüşe göredir. Bugün bizler bu fetvaya göre âmel etmekteyiz.

Buna göre, esas itibariyle cuma namazından ayrı olarak zuhr-i âhir adında bir namazın kılınması gerekli değildir. Fakat bu husustaki içtihad farklılığını da göz önüne alarak, cuma namazının dört rekât son sünnetinden sonra zuhr-i âhir adıyla dört rekât daha namaz kılınmaktadır. Buna da şöyle niyet edilmektedir:

“Niyet ettim zuhr-i âhir namazını kılmaya” veya “Vaktinde yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya niyet ettim.”

Bu namaz öğle namazının farzı gibi kılınabileceği gibi, dört rekâtlık bir sünnet gibi de kılınabilir. Böyle bir namazın kılınmasına da şu husus gerekçe olarak gösterilmektedir:

“Şayet cuma namazı sahih olmamış ise, bu dört rekât ile o günün öğle namazı kılınmış olur.”

Sonuç olarak, cuma namazından başka ayrıca dört rekat daha namaz kılanlara bir şey denilmesi doğru olmadığı gibi, kılmayanlara da diyecek bir şey yoktur.

Dipnotlar:

1. Şurunbillali ve Ebu’l-Zeyd eş-Şiblî. el-Miftâh Şerhu Nûru’l-İzah. s. 98.
2. el-Feteva’l-Hindiyye, 1:145.
3. İbni Âbidin, 1:541.

66 Cenazenin yüzünü açmak günah mıdır?

Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre,

“Allah’ın Elçisi (asm), vefat etmiş olan Osman b. Mazun’un yanına girer, yüzünü açar, sonra onu öper ve ağlar. Hatta gözünden akan yaşlar yanağından akar.” (Ebû Davud, Cenaiz36; İbn Mace, Cenaiz 7; Tirmizi, Cenaiz 13)

Ayrıca, Peygamber Efendimiz (asm) vefat ettiğinde, Hz. Ebu Bekir (ra) onun örtüsünü açarak mübarek yüzüne baktığı, üzerine kapanarak, “Ölümün de hayatın kadar güzel Ya Resulallah.” diyerek iki kaşının ortasından hürmetle öptüğü ve ağladığı rivayet edilmektedir. (bk. İbn Sa’d, et-Tabakat, 2/265-266)

Buna göre, ister yıkanmadan önce, isterse yıkanıp kefenlendikten sonra cenazenin yüzünü açmak günah değildir.

Ancak, kadın cenazenin yüzüne mahremi olmayan erkeklerin bakmaları mekruhtur. (bk. Kasani, Bedaiu’s-sanai’, 1/304-305; Şirbini, Muğni’l-muhtac, 1/357)

Cenazenin mahremiyeti hayatta olan insanın mahremiyeti gibidir; ancak karı koca arasında fark vardır.

Fıkıh kitaplarımızda şöyle bir hüküm vardır:

Bir kadın vefat eden kocasının cenazesini yıkayabilir. Çünkü kocasının ölümünden sonra dört ay on gün iddet bekleyecektir. Bu iddet müddeti tamamlanıncaya kadar kadın bir başkası ile evlenemez.

Fakat bir erkek ölen hanımının cenazesini yıkayamaz. Çünkü erkeğin iddet bekleme gibi bir durumu yoktur; hanımı ölür ölmez aralarındaki karı koca münasebeti bitmiş sayılır. Artık o kadın kendisi için bir yabancıdan farksızdır. Bu Hanefi mezhebine göredir. Diğer üç mezhebe göre ise karı, kocasının cenazesini yıkayabildiği gibi, koca da karısının cenazesini yıkayabilir. (Mehmed Paksu, Meseleler ve Çözümleri 2, Nesil Yayınları, İstanbul, 2000, s. 149-150)

Genel olarak erkeği erkek, kadını da kadın yı­kar. Karı ve kocanın birbirini yıkamaları hususuna ge­lince: Kadının, ölü kocasını yıkaması ittifakla caizdir. Nitekim Hz. Âişe (ra)'nin:

"Geçmişi geri getirmek mümkün olsaydı Hz. Peygamber (asm)'i ancak hanımları yıkarlardı." (S. Sabık F. Sûnne, I / 517)

dediği rivayet edilmiştir.

Ashab-i Kiram'dan Hz. Ebu Bekir (v. 13/634) ve Ebu Mûse'l-Eş'ari (v. 44/664), cenazelerini kendi hanımla­rının yıkamalarını vasiyyet etmişler ve hanımları kendilerini yıkamışlardır.

Talâk-ı Ric'î ile boşanmış olan kadın da iddeti içerisinde vefat eden kocasını yıkayabilir. Fakat talâk-ı ba'in (1) ile boşanmış olanın, kocasını yıkaması caiz ol­maz. Bu hususta muteber olan, yıkama anındaki durum­dur. Binaenaleyh mutlak câriye, ümmü'l-veled, müdebbere ve mükâtebe edilmiş olanların, efendilerinin ölüsü­nü yıkamaları caiz olmaz. Çünkü ölümle mülkiyet sona erdiğinden mutlak cariye vereseye intikal etmiş; diğer­leri de hürriyetlerine kavuşmuşlardır. Başkasına intikal etmiş ya da hür olmuş kadınların eski efendilerini yıkamalan ise caiz olmaz.

Erkeğin karısının cenazesini yıkayıp yıkayamayacağı hususu ise müctehidler arasında ihtilaflıdır. Hanefiler, kadın vefat edince kocanın iddeti olmadığı için evliliğin sona erdiğini ve kadının, arada nikâh bağı kal­madığından kocasına yabancı olduğunu düşünerek, erke­ğin ölen karısını yıkamasının caiz olmayacağını söyle­mişlerdir. Yalnız yüzüne bakmasına ve el değdirmeden ölüsünü görmesine cevaz vermişlerdir.(2)

İmam Şafi ve diğer fakihlerin çoğu, kocanın da ölmüş olan karısını yıkayabileceği hükmünü benimsemişlerdir. Delilleri, Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'yı yıkamış olması ve Hz. Peygamber (asm)'in de Hz. Âişe validemize:

"Benden önce ölürsen, seni ben yıkar ve kefenlerim." (S. Sabık F. Sûnne, I / 576)

buyurmasıdır. Hanefiler bu haberdeki durumun hususi olduğunu belirterek, yıka­yacak başka kimse bulunmasa bile kadını kocası yıkayamaz, ancak teyemmüm verir demişlerdir.

Teyemmüm, aynen abdest almak için yapılan te­yemmüm gibidir ki, ölüyü yıkamak kabil olmadığı za­man teyemmüm kâfi gelir.(3) Bu da erkekler arasında bir kadın vefat edip de yıkayacak -velev gayri müslim de olsa- kadın bulunmadığı, yahut kadınlar arasında bir er­kek vefat edip de yıkayacak erkek bulunmadığı ya da su bulunmadığı veya bulunup da ancak sağ olanların hayatî ihtiyaçlarına yetecek kadar olduğu zaman bahis mevzuu­dur. Böyle hallerde ölüye teyemmüm verilir ki, zaruret sebebiyle, erkeğe kadın, ya da kadına erkek teyemmüm verirken eğer mahremi değilse, yabancı ise çıplak elini dokundurmadan teyemmüm ettirecektir. İmam Şafi'î ve İmam Mâlik'e göre ise erkekler arasında vefat eden kadının mahremi varsa kendisini yıkar.

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz (asm): "Ölüyü yıkayan yıkansın." buyurmuştur. Buradaki yıkanma emri bir tavsiyedir ve ölüyü yıkayanın yıkan­ması menduptur. Zira eğer emir farziyyet için olsaydı, öncelikle ashap buna uyarlardı. Halbuki ashaptan İbn Ömer, Sa'id b. Zeyd'in (v. 51)671) bir oğlunu yıkamış, taşımış ve tekrar abdest almadan namazını kılmıştır.(4) Üstelik ortada yıkanmayı gerekli kılacak bir durum da yoktur. Çünkü yıkanan Müslüman ölüşüdür ve Peygam­berimiz (asm):

"Müslüman sağ iken de öldükten sonra da necis olmaz."(5) buyurmuştur.

Dipnotlar:

1) Talak-ı Ric'i: Hanımıyla evlilik münâsebeti yaptıktan sonra aralarını ayırmayı gerektiren, yani nikâhlarını geçersiz kılacak bir durum olmaksızın, erkeğin karısını bir talakla boşamasıdır. Talak-ı Bain: Evlilikten sonra ya evliliklerinin devamına şer'an imkân olmayacak bir durumun meydana gel­mesi sebebiyle birbirinden ayrılan, ya da erkeğin üç talakla boşaması sebebiyle meydana gelen boşanmadır. (Bilmen, Ö.N. Hukuku Islâmiyye ve Isülahâü F. Kamusu, II/175, İst. 1968)
2) el-Ceziri, Abdurrahman, el-Fıkh Ale'l-Mezâhibi'l, Erba'a, I/504, Beyrut, 1972.
3) Muhammed Hamidullah, Tere. Kemal Kuşçu, İslama Giriş, s. 290 İst. 1973.
4-5) Buhari, Sahih, Cenâiz, 8, II / 73.

(Prof. Dr. Süleyman Toprak, Kabir Hayatı)

67 Mütedeyyin / dindar bir doktor, anne karnındaki çocuğun sakat olarak doğacağını söylerse, kürtaj ile çocuğu aldırmak caiz midir?

Bu konu gerçekten çok ciddi ve karar verilmesi de o kadar zordur. Ama insan hayatı her şeyden daha önemli. Düşünün yeni doğan bir bebeğiniz var ve dediler ki çocuk zihinsel özürlü. Ne yapardınız? Hemen öldürelim, diyebilir miydiniz; herhalde diyemezdiniz.

- Dinimize göre, bir cenin anne rahminde canlandıktan sonra, annenin hayatı söz konusu olmadığı sürece, hiçbir mazeretle aldırılmaz ve aldırılması bir cinayettir.(bk. Gazalî, İhya, 2/47;  V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, III/556-558).

- Ezher Üniversitesi alimlerinin konu ile ilgili fetvaları şöyledir:

“Anne rahminde canlı hale gelen bir ceninin, annenin hayatı söz konusu olduğu durumun dışında aldırılmasının haram olduğuna dair alimlerin ittifakı vardır. Çünkü, kendisine ruh üfürüldükten sonra, normal bir insanın sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Normal bir insanın öldürülmesini yasaklayan ayetlerin hükmü onun hakkında da geçerlidir. Anne hayatının tehlikede olduğu husus ise,  uzmanlar tarafından, ceninin anne rahminde kalmaya devam etmesi durumunda hayatının tehlikeye gireceğine dair vereceği raporla anlaşılır. ‘Daha fazla zararı daha az zararla bertaraf etme.’ kaidesi gereğince, annenin hayatı, ceninin hayatına tercih edilir.”(bk. Fetava’l-Ezher, 2/317-318-Şamile).

- Yoksulluk/fakirlik korkusuyla, dünyaya gelmiş bir çocuğun hayatına son vermek ne kadar çirkin ise, sakat doğacak, hayatta sıkıntı çekecek veya çektirecek diye bir çocuğu rahim dünyasında öldürmek de öyle çirkin bir zulümdür. Kur’an’da -mealen- “

"Fakirliğe düşme endişesiyle evlatlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren Biziz. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.”(İsra, 17/31)

diye ifade edilen öldürme işi, genel bir kapsama sahiptir, rahimdeki cinayetleri de içine alabilir. Çünkü, evlat dünyada olduğu gibi rahimde de evlattır.

Çocuğun sahibi de bizim sahibimiz de Allah’tır. Bizim görevimiz onun emanetine sahip olmaktır. Hangisini iyi olacağını bilemeyiz. Bu gibi hayati konularda son sözü söyleyecek olanlar, sakat doğuma teşhis koyan doktorlarla anne baba olmalıdır elbette. Bununla beraber soruyla ilgili tespitlerimizi şöyle özetleyebiliriz:

1. Doğum kontrolü konusunu inceleyen fıkıhçılar, sakat doğma ihtimaliyle çocuğun aldırılmasına caiz görmüyorlar. Özürlü doğmuş bir çocuk, o özür gerekçesiyle nasıl öldürülemezse, ana rahminde yaşamaya başlayan cenin de özürlü doğma ihtimaliyle aldırılamaz, yani öldürülemez. Kaldı ki diyorlar, bazen "sakat doğacak" zannedilen cenin nur topu gibi sağlam bir yavru olarak da dünyaya gelebiliyor. Yahut da sakatlık derecesi yaşamasını zorlaştıracak boyutta olmuyor, kolay yaşayacak bir arıza ile çocuk hayatını sürdürebiliyor. Anlaşılan, verilecek aldırma kararında bu hususların iyi düşünülmesi gerekiyor...

2. Çocuğun aldırılması; ancak annenin hayatının tehlikeye girmesi durumunda caiz olabiliyor. Bu konuda deniyor ki: Rahimdeki ceninin hayatı henüz tam değildir. Ama annenin hayatı tamdır. Tam olan bir hayat, tam olmayan hayata feda edilmez. Öyle ise ölüm tehlikesi beliren bir annenin hayatını kurtarmak için nakıs hayatlı cenin aldırılabilir. Bu, meşru bir mazerettir. Bunda görüş birliği de vardır!..

Diğer taraftan tıp bazen yanılabiliyor. Bunun örneklerini görüyoruz. Nitekim, bir hocamızın başına gelen şu olay bunun en güzel örneğidir:

Telefonun öbür ucundan gelen ses sanki imdat diye sızlanıyor gibiydi. Belli ki ciddi bir sıkıntı içindeydi.

– Hocam şükürler olsun ki size ulaşabildim, ömür boyu bana vicdan azabı çektirecek bir imzayı atmak üzereyim. Yardım edin lütfen, dedi...

Önce şaşırdım böyle bir imza işine. Ne imzasıydı bu?

– Atacağın imza çek, senet imzası ise bizim bu konuda pek bilgimiz olmaz, dedim. Bir ah çekti:

– Keşke, dedi, çek senet imzası olsaydı. Çekten, senetten çok daha büyük olay bu. Bir insanın öldürülmesi için atacağım imza. Daha doğrusu kendi yavrumun ölümüne izin vermem için istenen imza!.. İyice şaşırdım:

– Açıklayın da şaşkınlıktan kurtarın bizi. Çocuğunuzu mu öldürtmek istiyorlar size?

– Aynen öyle, dedi. Sonra da şöyle açıkladı durumunu:

– Bir müddetten beri hamilelik kontrolleri yaptırıyorum. Son kontrolümde çocuğun sakat olacağı görüşünü benimsediler doktorlar. Bu çocuğun sağlam doğma şansı yok denecek kadar azdır, geç kalmadan aldır, dediler. Günlerdir buhranlar içindeyim. Uzatılan kağıdı imzalayıp sakat doğacak çocuğumu aldırayım mı? Yoksa sakat ta olsa doğsun mu?

Yanlış bir karar verir de ömür boyu vicdan azabı çekerim diye deprasyona girdim. Çek, senet imzasıyla kıyaslanamayacak kadar büyük bir olay değil mi bu? Bana bir çıkış yolu gösterin. Aldırayım mı sakat doğma ihtimali olan çocuğumu? Yoksa sakat ta olsa doğmalı mı?..

– Bu sizinle doktorlarınızın arasında bir mesele. Durumun ciddiyetini doktorlarınız bilir. Biz ancak ilgili kitaplardaki bilgiyi aktarmakla iktifa ederiz. Başka bir etkimiz, tepkimiz olamaz!..

– Ben de onu istiyorum zaten. İlgili kitaplarımızda ne hüküm veriliyor sakat doğacak çocuk konusunda? Sakat doğma ihtimali varsa aldırılabilir, diyor mu?

– Hayreddin Karaman Hocaefendi "Hayatımızdaki İslam" kitabında, ”Sakat, geri zekalı, hasta doğma ihtimallerinden dolayı çocuk aldırılamaz.” diyor. Anlaşılan, sakat da olsa hiçbir çocuğun yaşama hakkı elinden alınamaz. Ama ölü doğarsa veya doğduktan sonra ölürse, ondan da kimse sorumlu tutulamaz.

– Açıkça aldırma mı diyorsunuz bana?..

– Ben bir şey demiyorum. Kararı siz verin. İmzayı siz atacaksınız. Ben sadece bildiğimi arz etmeye çalıştım...

Teşekkür ederek ayrıldı telefondan.. Aradan epeyce bir zaman geçti. Bir gün yine bir telefon. Ama nefes nefese:

– Hocam iki gündür durmadan size dua ediyorum. Beni ömür boyu vicdan azabı çekeceğim bir yanlıştan kurtardınız.

– Tanıyamadım kusura bakmayın!..

– Hani sakat doğum yapma ihtimali olan biri vardı ya?.. İşte ben O’yum. Siz, sakat da olsa çocuğun yaşama hakkı elinden alınamaz, demiştiniz. Ben de sizden aldığım cesaretle, dua ederek sonucu beklemeye başladım. Şu anda Ok Meydanı hastanesindeyim. Mutluluğumu sizinle paylaşmak istiyorum. Şükürler olsun Rabbime. Sakat filan değil nur topu gibi bir oğlan çocuğu ihsan etti bana. Sağlam doğma ihtimali çok az demişlerdi. İşte o çok az gerçekleşti. Bana cesaret verdiğiniz için, size özel dualar ediyorum.

– Dileriz bütün sakat ihtimali olan doğumlar da sizin gibi mutlu şekilde sonuçlansın...

– Bu duanıza da âmin diyorum. Rabbim benzerlerine de aynı mutluluğu nasip eylesin!

Sakat doğum konusuna ait bir telefon sohbetimizi takdim etmiş olduk. Bilmem iştirak ettiniz, bilmem itiraz.. Artık takdir ve tercih sizindir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kürtaj yaptırmak, iki aylık çocuğu aldırmak caiz midir? Kürtaj yaptıran kişi Allah (c.c) huzurunda cinayetle mi yargılanacak?..

68 Köpeğe dokunmak abdesti bozar mı? Köpek elbiseye temas ederse bu elbiseyi yıkamak gerekir mi?

Köpeğe dokunmaktan dolayı abdest bozulmaz. Ayrıca köpeğin üzerinde necis bir şey yoksa değdiği elbise ile namaz kılınabilir. Bu hüküm Hanefi mezhebine göredir.

Şafii mezhebine göre köpek necis kabul edildiği için, köpeğin değdiği yerleri yıkamak gerekir.

69 Islık çalmak caiz mi?

Cahiliye döneminde müşriklerin, Kabe-i Muazzama'ya hürmet ettikleri, örtülerini her yıl değiştirdikleri ve oraya ibadet niyetiyle gelenlere ikramda bulundukları malumdur.(1) İbadeti teşvik niyetiyle, birbirlerini alkışladıkları ve ıslık çaldıkları da bilinmektedir... Kur'an-ı Kerim'de,

"Onların (müşriklerin) Beytulullahdaki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan (alkışlamaktan) başka bir şey değildir. (Ey müşrikler) Devam edegeldiğiniz o küfrünüzden dolayı, artık tadın azabı!.." (Enfal, 8/35)

hükmü beyan buyurulmuştur.

İmam Fahrüddin-i Razi; bu ayet-i kerime'nin tefsirinde:

"Allah Teala (cc) kafirler hakkında; "Onlar Beyt-i haram'ın sahipleri değildirler." buyurmuş, daha sonra da müşriklerin dualarının ancak el çırpmak ve ıslık çalmak olduğunu haber vermiştir. (...) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Ayette geçen "muka" kelimesi; fual vezninde bir kelime olup ıslık çaldı manasına gelir. (...) Tasdiye kelimesine gelince, bu el çırpmak demektir."(2)

diyerek, meseleyi izah etmiştir.

Hz. Abdullah ibn-i Abbas'dan (ra) gelen rivayette de Mekke müşriklerinin bu dua şekli üzerinde durulmuştur. Dolayısıyle hiçbir ihtiyaç yokken ıslık çalmak doğru değildir.
Resul-i Ekrem (sav)'in:

"Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennemin etrafı da şehevi arzularla (hoşa giden şeylerle) çevrilmiştir."(3)

buyurduğu malumdur. Geleneklerini bahane ederek hevalarına (nefs-i emmarelerine) uygun bir hayat yaşayanlar, tövbe etmelidirler. Hesap gününe hazırlanan mü'minler; müşriklere muhalefet niyetiyle, alkıştan ve ıslık çalmaktan uzak durmalıdırlar. İnşallah bu niyetleri sebebiyle, sevaba nail olurlar. Ancak hayvan otlatmak, deveyi yolda yürütmek gibi durumlar için ıslık çalınabileceği ifade edilmiştir.

Sonuç olarak ıslık çalmanın iyi bir şey omadığını, bazı zor durumlarda söylemenin ise caiz olduğunu söyleyebiliriz.

Dipnotlar:

(1) bk. M.Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri-İst.:1984, II/16.
(2) bk. İmam Fahrüddin-i Razi- Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l Gayb) Ank: 1991, XI/309.
(3) bk. Sahih-i Müslim, K. Cennet: 1; Ayrıca Sünen-i Tirmizi, K.Cennet: 21.

70 İçkili yerlerde çalışan adamlar (iş imkanı bir tek orada bulduysa) çalışsa doğru olur mu?

Geliri tamamen içkiden olan meyhane gibi yerlerde çalışmak caiz değildir. Ancak restaurant ve market gibi helal mal satan ve bunun yanında da içki satan müesseselerin durumu farklıdır.

İçkinin alınması, satılması, taşınması ve servisinde bulunması haramdır. Bu bakımdan market ve restaurantta, bu gibi işlerde çalışmak caiz değildir. Ancak restaurantın diğer bölümlerinde, mesela mutfak bölümünde çalışılabilir. Eğer kazancı tamamen helal olan yerler varsa buralarda çalışmanız daha iyidir.

İslâm dini, cemiyette yaygın halde bulunan birtakım kötü haslet ve alışkanlıkların bir anda kaldırılması yolunu tercih etmemiş, bunun yerine asgarî seviyeden başlayıp muhatabı belli bir istikamette tekâmüle sevk eden bir metodla hareket etmiştir. Meselâ faiz yasağı, İslâm'ın en son hükümlerinden birisidir. İnsanlar Kur'ân'ın metoduyla belli bir merhaleye ulaştıktan sonra ticarî hayattaki bu yara tedavi edilmiştir. Tedricîlik esas alınmıştır.

İşte, yasaklanırken tedrice riayet edilen hususlardan birisi de içkidir. İçki birden bire yasaklanmamış; belirli aralıklarla peş peşe inen üç âyetin akabinde mü'minler o yasağa iyice hazırlandıktan sonra men edilmiştir. Öyle ki, Müslümanlar içkinin haram kılındığını duyar duymaz, yanlarında bulunan bütün şarap küplerini ters çevirmiş, sokağa dökmüşlerdir.1

İçkinin sadece içilmesi yasaklanmakla kalınmamış, alınıp satılması, yani ticareti de haram kılınmıştır. Resul-i Ekrem (a.s.m.) bir hadislerinde içkiye on yönden lanet edildiğini belirtmiş ve şöyle buyurmuştur :

«İçkiye on yönden lanet edilmiştir: İçkinin kendisine, onu imâl edene, imâl etmek isteyene, satıcısına, müşterisine, taşıyanına, taşıttıranına, kazancını yiyene, içene ve içirene.»2

İçkili lokanta, kulüp ve benzeri yerleri işleten kimse, lanete müstehak olan sınıfların bazısına girmektedir. Çünkü içkiyi satan ve kazancını yiyen durumundadır. Bu itibarla, böyle bir kazanç yolunu tasvip etmek mümkün değildir.

Bu hususta Müslüman bir ülke ile Müslüman olmayan bir ülke arasında fark yoktur. İmâm-ı Âzam Hazretlerinin gayri müslim bir beldede gayri müslimlere içki satışı yapılabileceğine dair bir fetvası varsa da, talebesi İmam Ebu Yusuf, bir Müslümanın gayri müslim bir beldede de olsa içki satamayacağını açıklıyor ve şöyle diyor:

«Bir Müslüman nerede olursa olsun, İslâmiyetin hükümlerini kabul etmiş demektir. Ona aykırı bir şey yapamaz.»3

Fetva da buna göredir. Bir Müslüman nerede olursa olsun, Allah'ın haram kıldığı bir şeyi alıp satamaz. Nitekim bu hüküm Şafiî mezhebine göre de böyledir. Haram olan bir şey dünyanın her yerinde haramdır.

Dipnotlar:

1. Müslim, Musâkat: 67.
2. İbni Mâce, Eşribe: 6.
3. İbni Âbidin, Beddü'l-Muhtar, III/247.

(bk. Mehmed PAKSU, Helal-Haram)

71 İslam'da sürme çekmek caiz midir? Kadınlar için bir sakıncası olur mu?

Allah Rasulü (asm)'in gözlerine sürme çektiği hadis rivayetlerinde yer aldığı gibi, gözlere sürme çekmenin faydalı olacağına dair beyanları da vardır. Bu açıdan erkek veya kadının gözlerine sürme çekmesinin hiçbir mahzuru yoktur. Sürmenin göze olan faydasının, ilmi gelişmelere paralel olarak gün yüzüne çıkacağından hiç şüphemiz yoktur.

Ancak kadınların sürme çekip yabancı erkeklere göstermesi uygun değildir. Çünkü sürme kadının süsüdür. Yabancılara karşı makyajlı görünmek doğru olmaz. Kadın sadece kocasına karşı süslenir...

Sürme hakkında

"Sürmenizin iyisi Ismid`den olandır. O gözü cilalar, tüyü bitirir." (Ebu Davud, libas 13, Tip 14; Tirmizi, libas 22,23; Ibn Mâce, tip 25)

buyurulmuştur. Isnadı zayıf bir hadise göre Paygamber Efendimiz yatmadan önce gözlerini üçer defa sürmelerdi. (Bağavî, Şerhu`s-Sünne, XII/117-119).

Anlaşılacağı gibi, her ikisi de tibbî birer tavsiye niteliğindedirler. Yani zevâid sünnetten sayılırlar. Bu yüzden terkeden, eğer hafife alarak terkediyor değilse, günah işlemiş sayılmaz. Sadece tibbî faydalarını düşünerek kullanan, tibbî faydasından yararlanmış olur. Nitekim modern tıp, hem "ismid" denen taştan yapılan sürmenin göze faydalarını, hem de zeytinyağının saç dibi hücrelerini ve cildi besleyici özelliğini tesbit etmiş durumdadır. Bunları bir sünnet olarak düşünüp tatbik edenler ise, hem tıbbî faydalarından istifade ederler, hem de sünnet sevabı alırlar.

Bugün bir kozmetik aksesuarı olarak eczanelerde satılan sürmeler "ismid" olmadığı ve göze ve cilde faydadan çok zarar verdiği için, ona aynı şeyi söyleyemeyiz. O safi bir süs aracıdır. Sağlığa zararlı ise mekruhtur. Değilse niçin kullanıldığına bakılır: Eşi için kullanmışsa müstehap olur.

Esasen sürme eski çağlara kadar giden bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları "mikhale" denilen şişeler içerisinde korunan sürme maddesini kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi.

Dul kalan Arap kadınları yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini göstermek için ise süslenirlerdi. Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma gelmenin bir göstergesiydi. Müslim`in rivayet ettiği bir hadis de Ümmü Atıyye şöyle demektedir:

"Biz ölüye üç günden fazla yas tutmaktan nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün müstesna idi: O esnada sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise giymezdiler." (Müslim, Talak, 66, 67).

Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların gündüz değil gece sürme çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında bizzat kendisi bunda bir beis görmediğini ifade etmiştir.

Ihramlı iken ise sürme yerine "sabır" denilen acı bir ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye etmekle beraber (Müslim, Hac, 90; Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan sürmenin çekilmesinde ulemâ bir sakınca görmemiştir. (Müslim, A. Davudoğlu Ter. Şerhi, VI/369)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) kişisel bakımını nasıl yapardı? Sürme kullanır mıydı?

72 İslam'da müziğin yeri nedir? Müzik, çalgılı ilahi dinlemek haram mıdır?

Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazıları haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”(1) 

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir.

Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakk'ın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye.” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un,

“Aşkın aldı benden beni / Bana Seni gerek Seni.
Ben yanarım dünü günü / Bana Seni gerek Seni."

Aşkın şarâbından içem / Mecnûn olup dağa düşem.
Sensin dünü gün endîşem / Bana Seni gerek Seni.”

şiiri, bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise (2) musikîyi, haram, mekruh ve mubah olmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:

"Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir."

"Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır."

Dipnotlar:

1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-281.

(bk. Mehmed PAKSU, Helal – Haram)

73 Mesaj göndererek çekilişlere katılmak ve bilgi yarışmasından hediye / para kazanmak caiz midir?

Verilen hediyeleri alan kişiler bunun için ayrıca bir para ödemiyorsa, verilenler hediye hükmünde olur. Çekilen bu mesajların mahiyeti de önemlidir. Sadece katılım için mi mesaj çekilmekte? Yoksa çeklilen bu mesajlardan ayrıca bir gelir mi elde edilmektedir? Gelir amaçlı mesaj çekilmişse bu da bir nevi piyango olmuş olur. Şüpheli olan şeyleri terk etmek takva sahibi insanların özelliğidir.

Bir şeyin kumar olması için karşılıklı şart olması gerekir. Mesela, bir kişi, “Bilirsen sana şunu veririm, bilemezsen senden şunu alırım.” şeklinde ikili şart koşması halinde kumar olur. Burada, “Bilirsen sana şunu veririm, bilmezsen senden şunu alırım.” şartı yoktur. Böyle olunca tek taraflı bilene verilen ödül oluyor. Böyle tek taraflı verilen değerler alınabilir, kumara girmez. Çünkü veren bir şey talep etmiyor. “Bilirsen şu miktarı alırsın, bilmezsen bir şey vermek zorunda değilsin.” diyorsa, konu kumar olmaktan çıkar..

Bir de, üçüncü bir şahıs çıkıp da:

"Bir yarış tertipliyorum, başaranlara şu kadar ödül vereceğim, başaramayanlardan ise bir şey istemiyorum." derse; yarışı kazananlar verileni alabilirler. Bu da meşru bir yarış olur, faydalı bir teşvik manasına gelen bir hizmet sayılabilir. Çünkü yarışı kazananlara veriyor, kazanamayanlardan ise bir şey almıyor. Üçüncü sahsın ikramı oluyor.

Buraya şöyle bir misal daha ilave edebiliriz. Bir kahvehanede oyuna başlarken:

"Yemekler, çaylar oyunu kaybedenden..." derlerse, kazananların kaybedenden yiyecekleri yemek, içecekleri çay kumar olur. Çünkü karşılıklı şart vardır. Oyunu sen kazanırsan yemek, çay benden.. Ben kazanırsam yemek, çay senden.. şartını koymuşlardır.. Ama böyle iki taraflı şart olmaz da biri:

"Kazansanız da kaybetseniz de çaylar, kahveler benden arkadaşlar." diyebilirse, bunda bir mahzur söz konusu değildir. Bu bir tarafın ikramı sayılır.

Bir alışveriş merkezinde mal alanların rakamı belli miktara çıkınca, mağazanın kendiliğinden verdiği hediye de alınabilir, kumara girmez. Ama Spor toto, loto, piyango gibi şans oyunları kumar cinsinden sayılmaktan kurtulamazlar. Onlarda kazanırsan alırsın, kazanamazsan verirsin, şartı geçerlidir. Buna göre bir ticaret veya zenaat ile meşgul olan kimse müşterilerini arttırmak için onlar arasında kura çekerek veya belli bir miktarda alım yapanlar, iş verenleri tespit ve tercih ederek hediyeler verebilir, bir şeyler bağışlayabilir; bunda sakınca yoktur.

Piyango ve benzerleri böyle değildir. Piyango idaresi başka bir iş yaparak ve o işten kazandığının bir kısmını ayırarak müşterilerine dağıtmıyor (hibe etmiyor, bağışlamıyor); bilet alanların paralarını topluyor, çekiliş yaparak (bir nevi kura çekerek) onların bir kısmına veriyor, kendisi de büyük bir pay alıyor. Bilet alanlar verdikleri para karşılığında bir mal veya hizmet almıyorlar, parayı idareye veya bileti kazananlara da bağışlamıyorlar; bilet alanın amacı az verip çok kazanmaktır. Kazanma yolu da kumardır; yani birçok kişinin parasını bir araya getirip, her biri büyük pay kendinin olsun diye beklerken içlerinden birkaçına (kurayı, çekilişi kazananlara) vermekten ibarettir. Üç beş kişinin ortaya birer milyon lira koyup zar atarak, kâğıt çekerek, atlar koşturarak...hangisininki kazanırsa parayı alması ile piyango vb. arasında bir fark yoktur.

Dükkandan, marketten alışveriş yapan verdiği paranın karşılığı olan malı veya hizmeti almaktadır, market sahibinin verdiği armağan ise onun kendi kazancından ayırıp verdiği bir bağıştır.

Kumar oynayan (bilet alan, totoya, lotoya para yatıran) bu para karşılığında idareden bir mal almaz, toplanan paradan -verdiğine nisbetle daha fazla olan miktarı- kazanmak ister; kazandığı da diğer bilet alanların, kazanmak isteyenlerin, oyuna/çekilişe katılanların paralarıdır. 

İdarenin / yönetimin, dince kumar sayılan bu işlemden kazandığı paranın bir kısmını veya tamamını kamu yararına, hayır ve hasenâta harcaması yapılan şeyi meşrulaştırmaz, helal hale getirmez.

Haram sayılan yoldan kazanılan diğer paralar da böyledir; onları iyi yerlerde harcamak yapılan işi meşrulaştırmaz; mesela elde etme yolu hırsızlık ise bunu hırsızlık olmaktan çıkarmaz, hükmünü değiştirmez.

74 Eş cinsellik nedir? Cinsiyeti değiştirmek helal midir? Hünsa hakkında dinimizin hükümleri nelerdir?

Fıkıh kitaplarımızda "hunsâ" diye bilinen ve kendisinde erkeklik ile dişilik organlarının birlikte bulunduğu veya ikisinin de belirli olarak bulunmadığı kimseler ile cinsiyetlerini değiştirenlerin dini durumları son zamanlarda sıklıkla sorulmaya başlandı. Bu neviden bir soru listesini maddeler halinde ve vaktimin el verdiği ölçüde cevaplandıracağım:

1. Benim bilgime ve soruşturmalardan aldığım sonuca göre yaratılıştan (biyolojik ve fizyolojik özellikleri itibariyle) kadın olan bir kimse ameliyatla erkek, erkek olan bir kimse de ameliyatla kadın olamıyor; yani bazı organların kestirip aldırsa ve bazı organlarında değişiklik yaptırsa da bütün fonksiyonlar ve özellikleri ile cinsiyet değiştiremiyor ve hele hele erkek iken kadına dönüştürülüp de çocuk sahibi asla olamıyor, keza kadın iken erkeğe dönüştürülüp de bir kadın hamile bırakamıyor.

2. Allah Teala Kitabı'nda insanoğlunu, ya erkek veya dişi olarak yarattığını bildiriyor, bu iki özelliği birden taşıyan bir üçüncü insan nev'i yarattığını bildirmiyor. Şu halde fıtraten (yaratılıştan) insan ya erkektir, yahut da dişidir. Bu iki cinsiyetin belirleyici organ ve işaretlerini birlikte taşıyanlar, ikisine birden sahip olanlar, bir manada fıtrata aykırı, sakat, fazlalıklı veya eksiklikli doğanlar gibidir. İnsanın iki kulağı, bir burnu, iki ayağı, on parmağı...vardır; bir çocuk bu organlarında bir fazlalık veya eksiklik ile doğarsa bunu "Allah böyle yaratmıştır, demek ki O'nun yaratışına göre bir insan çeşidi de budur" diye karşılamak yerine, sebeplerini keşfederek -veya keşfetmeyi bekleyerek- anormal kabul etmek gerekecektir.

3. Yaratılış itibariyle kadın olan kendini kadın gibi, erkek olan da erkek gibi hisseder. Eğer bu hissediş ve karşı cinse yönelik alakada bir değişiklik, bir terslik varsa yine bunu yaratılışa değil, hastalığa, sakatlığa, irsiyet veya eğitimden gelen bir bozukluğa bağlamak ve tedavisi için çareler aramak gerekir. Çünkü normale uymayan anormaldir, düzeltilmesi gereken bir durumdur.

4. İslam, canlı varlıkların yaratılıştan var ve normal olan özelliklerinin, organlarının, şekillerinin değiştirilmesine izin vermemekte, bunu "Allah'ın yaratışını değiştirmeye kalkışma" olarak değerlendirmekte ve lanetlemektedir. Şayet normal dışı bir eksiklik, fazlalık, çirkinlik, arıza var ise bunun düzeltilmesi (bu manada estetik ameliyat) caizdir, tedavi olarak kabul edilmektedir. Bu genel hükme ve kurala göre biyolojik ve fizyolojik olarak erkek veya kadın olan bir insanın, sırf kendisini karşı cinsten gördüğü, böyle hissettiği, bu yüzden bunalıma girdiği için ameliyat edilerek karşı cinsin bazı özelliklerine ve organlarına kavuşturulması asla caiz değildir, bu tedavi değil, bozma ve dejenere etmedir. Bu yüzden bunalıma girenler, başka sebeplerle bunalıma girenler gibi erbabı tarafından tedavi edilmelidirler. Bir kimse ruh hastalığına tutulduğu için burnunu kurbağa, parmağını akrep zannetse, böyle görüp, böyle hissetse, bu kimseyi tedavi etmek için burnunu veya parmağını kesen bir tabibi ne duydum, ne gördüm, ne de bir yerde okudum!

5. Doğuştan iki cinsin de bazı organlarını taşıyan kimselere bakılır; bunlardan hangisi fonksiyonlar itibariyle güçlü ve etkili ise kişi o cinsiyette ve o sıfatta kabul edilir, bu durumda diğer fazlalıklar anormal sayılarak ameliyat yoluyla giderilir ve bu, altıncı parmak, üçüncü ayak gibi anormal bir fazlalık olduğundan giderilmesinde dini bir sakınca bulunmaz.

Gerçekte var olup olmadığını bilmemekle beraber her iki organ ve özelliği eşit olarak taşıyan (hunsâ-yi müşkil) bir insan bulunursa onun psikolojisi, kendini hangi cinsten gördüğü, saydığı, hissettiği esas alınır ve buna göre işlem yapılır; yani dini bakımdan kendisine böyle davranıldığı gibi tedavi ve ameliyat bakımından da buna göre hareket edilir.

Eğer doğuştan her iki cinsin de belirleyici organ ve alametlerini taşımayan (bu çeşit hunsâ-yi müşkil) bir insana rastlanırsa, ona da bir önceki maddede olduğu gibi davranılır; hissi ve eğilimi göz önüne alınır.

Günlük hayat, kılık kıyafet, tesettür, haklar ve borçlar ...bakımından da hunsâlara yapılacak muamele, yukarıdaki maddelerde açıklanan sonuçlara, işlemlere ve kabullenişlere göre olacaktır.

Allah Teala'nın bu gibi kullarına muamelesi, şüphesiz adalet, rahmet ve mahabbete çerçevesinde olacaktır; yeter ki, onlar da diğer kullar gibi iradeleri dahilinde bulunan alanda Allah'a itaat ve kulluktan ayrılmasınlar. Ayrılmaları halinde ise yine muamele, "normal olup da günah işleyen kullar"ınkine eşit olacaktır. (Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN)

* * *
Geniş bilgi için şu açıklamaları da okumanızı tavsiye ederiz:

İslâm Dini, bununla ilgili bir takım hükümler koymuş, böylece toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini açıklamıştır.

Fukahanın çoğuna göre, h u n s â : Erkeklik ve dişilik âleti bulunan kimsedir. Hangi aletinden idrar yapıyorsa, daha çok ona yakın bir hüküm taşır. Yani erkeklik aletinden idrar yapıyorsa, erkek; dişilik aletinden idrar yapıyorsa, dişi sayılır. (El-Hidâye - Merğinânî)

Her iki aletinden eşit biçimde idrar geliyorsa, o takdirde hem erkek, hem dişidir, yani ona hunsâ denilir., Bu, îmam Ebû Hanîfeye göredir. (El-Kâfî - El-Mervezî)

İmam Ebû Hanîfe'ye göre, taşıdığı her iki aletten de idrar gelirse, o, «hunsâ müşkil» kabul edilir. Bir aletten az, birinden çok gelmesi buna tesir etmez.

Fukahanın çoğuna göre, bu durum, onun ergen olmasına kadar geçerlidir. Ergen olunca, erkeklik aleti harekete geçip evlenecek güçte bulunuyorsa, o takdirde erkek kabul edilir. Sakal ve bıyıklarının da çıkması böyledir. Bunun gibi ergenlik çağına girince göğüsleri büyür, ayhali olursa o takdirde dişi kabul edilir.

Ergenlik çağına girdiği halde ne erkek olduğuna, ne de dişi olduğuna dair belirtilen alâmetler ortaya çıkmazsa, o takdirde «Hunsâ Müşkil = Eşelcins» sayılır.

Sadece meni, belsuyunun çıkması yeterli değildir. Çünkü bu her iki cinsten de çıkabilir. (El-Hidâye - Merğinânî - Fetâvâryi Hindiyye)

Hunsâ Hakkındaki Hükümler:

Hunsâ müşkil (eşcinsel durumunda olan) hakkında genel hüküm, dini hususlarda ihtiyatla âmel etmektir. Sübutunda şüphe sabit olan hususlarda ise hükmün sübutuyla hükmetmemektir.

Bu genel kaideyi açıklayalım:

Hunsâ müşkil, imamın arkasında durduğu zaman, erkeklerle kadınların safları arasında durur, yani ne erkeklerin saffında ne de kadınların saffında yer alır, bu iki ayrı saffın arasında durur.

Erkeklerin saffına katılacak olursa, kadın olma ihtimâli dikkate alınarak onların namazını bozmuş olur. Kadınların saffında duracak olursa, erkek olma ihtimali mevcut olduğundan, kadınların namazını bozmuş olur.

Hunsâ müşkil, kadınların saffında durup namaz kılacak olursa, ihtiyaten namazını iade eder. Çünkü erkek olma ihtimali vardır. Erkeklerin saffında dahil olup namaz kılarsa, namazı tamam sayılır. Ancak o safta onun sağında ve solunda bulunan ve tam arkasında bulunan kimseler namazı iade ederler. Bunda ihtiyat vardır.

Hunsâ müşkil, namazda kadınlar gibi oturur. (El-Kâfî - El-Mervezî)

İmam Muhammed'e göre, hunsâ müşkil, henüz ergen olmadan namaz kılarken başörtüsü örtmesi uygun olur. Ergen olduktan sonra kendisinde ne erkeklik, ne de kadınlık alâmeti açık biçimde ortaya çıkmazsa, o takdirde başörtüsüz namaz kılması caiz olmaz.

Hunsâ ergen olduktan sonra mücevherat takınmaz. Bu onun için mekruhtur. Bunun gibi ipek elbise de giyinmesi mekruh kabul edilmiştir. (Tatarhaniyye - Fetâvâ-yi Hindiye)

Hunsâ müşkilin hem erkeklerin yanında, hem kadınların yanında soyunup açılması mekruhtur. Yanında mahremi bulunmadığı halde bir kadının ya da erkeğin yanında tenha kalması da mekruhtur.

Hunsâ müşkil, hacca gidecek olursa, yanında erkeklerden bir mahremi bulunursa -Hanefî mezhebine göre- üç günlük ve daha fazla uzak mesafelere seyahat edebilir. Şafî ve Mâliki mezheplerine göre, yanında güvenilir erkek ve kadın bulunursa gidebilir.

- Hunsâ Müşkilin İhramı Nasıl Olmalıdır?

İmam Ebû Yusuf, «bu mesele hakkında bir bilgim yok» demiştir. İmam Muhammed'e göre, kadınlar gibi giyinip hac farizasını yerine getirir. (El-Kâfî - Mervezî)

- Hunsâ müşkili sünnet etmek gerektiğinde onu erkek sünnetçi mi, yoksa kadın sünnetçi mi sünnet eder?

Bu mesele hakkında iki görüş vardır: Ergen olmamışsa, erkek veya kadın sünnetçiden biri onu sünnet edebilir, bunda bir sakınca yoktur. İştiha çağına gelmiş fakat ergen olmamışsa, utanç yerine bakmadan, herhangi biri sünnet edebilir. Ergen olmuşsa, ne erkek ne de kadın sünnetçi onu sünnet eder.

Çünkü kadın sünnetçi onu sünnet edecek olursa, erkek olma ihtimali mevcut olduğundan kadının bir erkeğin utanç yerine bakması haramdır. Erkek sünnetçi onu sünnet edecek olursa, kadın olma ihtimali bulunduğundan erkeğin bir kadının utanç yerine bakması haramdır.

- Hunsâ Müşkil Öldüğünde Onu Kim Yıkayabilir?

Bu da üzerinde önemle durulan meselelerden biridir. Fukahanın çoğuna göre, ne kadın, ne de erkek onu yıkayabilir. Sadece birisi eline bir bez parçası sarıp ona teyemmüm verir ve böylece yıkanmış kabul edilir. Eğer yıkayan onun çok yakını ise, eline bez parçası sarmasına gerek yoktur, o vaziyette teyemmüm verir.

Hunsâ müşkil, henüz ergen olmadan ölürse, onu kadın da erkek de yıkayabilir, bunda bir sakınca görülmemiştir. (El-Cevheretü'n-Neyyire)

Hunsâ Müşkil Hakkında Nikâh Meselesi:

Hunsâ müşkilin babası, o henüz ergen olmadan birine nikâh ettirirse, bu nikâh askıda bekler, ergen oluncaya kadar bu askı devam eder. Nikâhlı çiftlerden biri ölürse, diğeri ona vâris olamaz. Ergenlik çağına girince, kadın veya erkek olduğu açık şekilde belirirse, ona göre nikâh geçerlik kazanır.

Şöyle ki: Hunsâ müşkil kız kabul edilip bir erkeğe nikâhlanmışsa, ergen olunca kız olduğu açıkça ortaya çıkarsa, yapılan nikâh sahih kabul edilir ve geçerlik kazanır. Erkek diye kendisine bir kız nikâhlanmış ve ergen olunca erkek değil kız olduğu belirgin hale gelmişse, o takdirde yapılan nikâh hükümsüz kalır.

- Hunsâ Müşkil Hakkında Hadler ve Kısas:

Bir kimse ergen olmuş hunsâ müşkile zina isnâd ederse, bundan dolayı hadd-i kazıf (seksen değnek vurulma cezası) gerekmez. Çünkü hunsâ müşkil tenasül aleti kesik erkek ve tenasül cihazı bitişik kapalı, cinsel temasa elverişli olmayan kadın hükmündedir. Bu durumda olan kadın veya erkeğe zina isnâd edene nasıl ceza gerekmiyorsa, hunsâ müşkile de zina isnâd edene öylece ceza gerekmiyor.

Ama ergenlik çağına girmiş bir hunsâ müşkil başka birine zina iftirasında bulunursa, o takdirde kendisine şer'î ceza (seksen değnek vurulması) gerekir.

- Hunsâ Müşkil Hırsızlık Ettiğinde Ceza Uygulanır mı?

. Hırsızlık konusunda, hunsâ müşkil, hunsâ olmayan kişiler gibidir. Ergenlik çağına girmişse, çaldığı mal hakkında şer'in belirttiği şartlar gerçekleşmişse, o takdirde eli kesilir. (El-Muhit - Radiyüddin Serahsî)

. Kısas konusunda da bir ayrım yapılmaz. Yani Hunsâ müşkil ergen olduğu halde kasden vurup bir adamı öldürürse kısas gerekir. Hatâen öldürürse diyet gerekir.

. Hunsâ müşkil dinden dönerse, hakkında murtedd hükmü uygulanmaz. Yani tövbe etmediği takdirde öldürülmez. 

. Hunsâ müşkilin şahitliği de önemli meselelerden biridir; fukahanın çoğuna göre, onun şahitliği muteber değildir.

Hunsâ müşkil hakkında daha bir çok hükümler var. Ancak günümüzde uygulama alanı olmadığı için buraya nakletmeye lüzum görmedik. Sadece bazı önemli meselelerde sırf meraklılara bilgi olsun diye kısa bilgiler vermeye çalıştık. (bk. Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, 2. Baskı, Uysal Kitabevi, IV/407-410)

* * *

HÜNSANIN NİKÂHI:

Fakihlerin bu konudaki görüşleri şöyledir: 

Hanefilere göre; bir hünsâ, büluğa ermeden önce babası tarafından bir erkekle veya bir kadınla evlendirilirse, nikâhları mevkuftur. Büluğa erene kadar beklenir. Böyle bir evlilik durumunda birisi ölürse diğeri ona vâris olamaz.1

Hünsâ büluğa erince kadın veya erkek olduğu ortaya çıkarsa, ona göre nikâh geçerli olur. Şöyle ki hünsâ, kız kabul edilip erkekle evlendirilmişse, bâliğ olunca kız olduğu açığa çıkarsa yapılan nikâh geçerli olur. Erkek olduğu ortaya çıkarsa nikâh geçersiz sayılır.

Eğer iki hünsâ müşkil biri erkek, biri kız diye evlendirilirse, ikisinin de durumu belli oluncaya kadar beklenir. Durumları belli olur da ikisi de kadın veya ikisi de erkek olursa nikâhları bâtıl olur. Biri erkek, biri kadın olursa nikâhları geçerli olur.2 Durumları belli olmazsa, yani müşkil olarak kalırlarsa yine nikâhları geçersiz olur.

Hünsâ şahıslar birbirilerini tanımazlar ve ikisini de babaları evlendirirse nikâhları geçerlidir. Onlardan birisinin babası, onun erkek olduğunu, diğerinin babası da kız olduğunu söylemiştir. Aksi bilinmedikçe bunların sözleri şer’an makbuldür.3

Maliki ve Şafilerin bir görüşüne göre; hünsâ hakkında iki yönden de nikâh yasaktır. Yani hünsâ, bir kadın gibi bir erkekle nikâhlanamayacağı gibi, bir erkek gibi bir kadını da nikâhlayamaz.4

Hanbeliler, nikâh konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hirâki’ye göre; hünsânın kendi sözüne başvurulur. Eğer o, erkek olduğunu ve kadınlara meylettiğini söylerse, kadınlarla evlenebilir. Kadın olduğunu ve erkeklere meylettiğini söylerse, erkeklerle evlenebilir. Ebu Bekir’e göre; hünsânın durumu ortaya çıkıncaya kadar evlenmesi caiz değildir.5

Günümüzde hünsâ birisi evlenmek istediğinde, evlenmeden önce mümkünse tıp, karine ve ikrar kriterlerine ve o ana kadar yetiştirildiği cinsiyete göre durumu tespit edildikten sonra evlenebileceğine kanaat getirildikten sonra evlenebilmelidir.

Dipnotlar: 

1. Serahsi, XXX/106; Kâsâni, X/466; Mevsıli, II/54; Hindiyye, VI/439, 440; Yıldırım, IV/409.
2. Adı geçen eserler.
3. Hindiyye, VI/440.
4. Derdir, II/373.
5. İbn Kudâme, VII/158, 620, 621; Mevsua, XX/27.

[bk. Hilal Duman, İSLÂM HUKUKUNDA HÜNSÂ (ÇİFT CİNSİYETLİLER) Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Temel İslâm Bilimleri Yüksek Lisans Tezi.]

75 İnsan öldürmenin caiz olduğu durumlar nelerdir?

Kur'an-ı Kerim'de adam öldürmenin haram olduğunu bildiren birçok âyet vardır. Bu âyetlerin birinde şöyle buyurulur:

"Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine (mirasçısına hakkını isteme konusunda) bir yetki vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar kılınmıştır." (İsrâ, 17/33)

Âdem (a.s.)'ın oğlu Kâbil*in Hâbil'i öldürme suçu, öldürmenin insanlığa tecavüz anlamına gelen bir suç olduğunu gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

"Bu yüzden İsrâiloğulları'na şu gerçeği hükmettik: Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaktan dolayı olmaksızın, öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur." (Mâide, 5/32)

Katil için kısas cezası şu âyetle sabittir:

"Ey iman edenler, öldürenler hakkında size kısas (misilleme) yazıldı. Hür hür ile; köle köle ile; dişi dişi ile kısas edilir. Fakat öldürenin lehinde, öldürülenin kardeşi (velisi) tarafından cüz'î bir şey af  olunursa kısas düşer. Artık örfe uyarak, maktulün velisine güzellikle ödemede bulunmak gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve esirgemedir. O halde kim bu aftan ve diyetin edâsından sonra, katile veya yakınlarına karşı tecavüzde bulunursa, onun için pek acıklı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri kısasta sizin için bir hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız." (Bakara, 2/178-179)

Kısas hükmü, geçmiş semâvî dinlerde de yer almıştır:

"Biz onda (Tevrat*ta) onların üzerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır. Sonuç olarak yaralar birbirine kısastır. Fakat kim bu hakkını bağışlarsa, o kendisine kefârettir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir." (Mâide, 5/45)

Kur'an-ı Kerim, başkasını kasden öldüren katil için bir ceza daha bildirir:

"Kim bir mümini kasden öldürürse, cezası içinde ebedî kalıcı olmak üzere cehennemdir. Allah ona gazabetmiş ve lânet etmiştir. Ve ona büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ, 4/93)

Hadiste, kişinin ancak üç durumda ve hâkim kararıyla öldürülebileceği bildirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

"Müslümanın kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur. Zina eden evli, cana karşılık can, dinini terkeden ve İslâm toplumundan ayrılan kimse." (Buhârî, Diyet, 6; Müslim, Kasâme 25; Ebû Davud, Hudud, I; Tirmîzî, Hudud, 15)

Bu hadisi İbn Mes'ud (r.a.) rivâyet etmiştir.

Başka bir rivâyet şöyledir:

"Kişinin kanı üç durumda helâl olur: İmandan sonra kâfir olan yahut evlilikten sonra zina eden yahut da haksız yere bir cana kıyan kimse."

Katlin ve intiharın haramlığı konusunda çeşitli hadisler nakledilmiştir: 

"Bir müminin öldürülmesi, Allah katında, dünyanın sona ermesinden daha büyük bir olaydır."

"Şüphesiz, sizin kanlarınız ve mallarınız; bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin haram olduğu gibi birbirinize haramdır." (Buhâri ilim, 37; Hacc, 132; Hudûd, 9; Müslim, Hacc, 147; Tirmîzî, Fiten, 6)

"Yedi helâk edici şeyden sakınınız. Bir tanesi de haklı durumlar müstesna Allah'ın haram kıldığı cana kıymaktır. " (Buhârî, Müslim, Ebû Davud ve Nesâi)

Kasden öldürmenin cezasını hadis tesbit etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Kasden öldürmede kısas vardır. Ancak, maktulün velisinin affetmesi halinde durum değişmektedir."

Yani başkasını kasden öldüren, maktulün akrabaları tarafından affedilmedikçe ona kısas uygulanması gerekir.

Kasden adam öldüren kimse asî ve fâsık olur. Onun işi Allah'a kalmıştır. Dilerse ona azap eder, dilerse bağışlar. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre katilin tövbesi makbûldür. Böyle diyenlerin delilleri şu âyetlerdir:

"Şüphesiz Allah, kendisine şirk (ortak) koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar." (Nisâ, 4/48-116)

"Şüphesiz Allah bütün günahları mağfiret eder." (Zümer, 39/53)

İbn Abbâs (r.a.) katilin bağışlanabileceği konusunda aksi görüştedir. Çünkü birisini kasten öldürenin cehenneme gireceği, Nisâ sûresi 93. âyetle sabittir.

Diğer yandan yüz kişi öldüren kimsenin tevbesinin bile kabule şayan olduğunu bildiren hadis-i şerif malûm ve meşhurdur. (Buhâri, Enbiya, 54; Müslim, Tevbe, 46-47). Kâtilin, sürekli cehennem ateşine gireceğini bildiren âyetin, tövbe etmeden ölmesi haliyle ilgili olduğu yahut durumunun Cenâb-ı Hakk'ın dilemesine bağlı bulunduğu öne sürülmüştür.

Adam öldürme fiiline bağlı olan maslahatlar ve zararlar sebebiyle bu fiil vacip/farz, caiz/mubah, mendup, haram ve mekruh gibi kısımlara ayrılır.

Farz: Düşman savaşçının bütün teklifleri kabul etmeyip, savaşmaya devam ettiği zaman öldürülmesi farzdır.

Haram: Kanının dökülmesi caiz olmayan masum kimsenin öldürülmesi haramdır.

Mekruh: Bir kimsenin, kâfir olan hasmını Allah'a ve Resulüne sövdüğü zaman onu öldürmesi mekruhtur.

Mübah: Kısas tatbik edilecek kimseyi veya devlet başkanının savaş esirini öldürmesi mubahtır. Çünkü o maslahata göre öldürüp öldürmemekte serbesttir. Nefis müdafaası için saldırganı öldürmek de mubahtır. Mallara saldıran kişilerin öldürülmesi de caizdir.

Canlara saldıran kişilerin öldürülmesine gelince saldıran bir hayvan veya kâfir ise öldürülmesi vaciptir, Müslüman ise bunun vacip olup olmadığı konusunda iki görüş vardır.

Mendup olan öldürmeye gelince; saldırgan kişinin öldürülmesinin vacip olmadığını söylediğimiz durumlarda öldürmek menduptur.

Dört büyük mezheb imamı, öldürmenin mübah olduğu halleri şu şekilde sıralarlar:

Bir kimse yabancı birisinin evine girdiğini; yabancı bir erkeği karısı veya yakın akrabası ile zina ederken görse onu öldürmesi helâldir. Katile kısas gerekmez. Zina, erkekle kadının rızası sonucu oluşmuşsa Hanefi ve Hanbelîlere göre kadının kocası onları suçüstü yakalaması halinde her ikisini de öldürebilir. Eğer erkek, kadını zinaya zorlamışsa kadının bu erkeği öldürmesi mübah görülmüştür. Ancak sonradan zina ettiğini öğrenirse o takdirde öldüremez. Buna devlet yetkilileri ceza verir. Bu durumda erkek karısını boşayabilir.

76 Samimi tövbe nasıl yapılır ve tövbenin kabul edildiği nasıl anlaşılır?
77 Islık çalmak, alkışlamak, sarı ve kırmızı renkli elbiseler giymek günah mıdır?

Cevap 1:

Cahiliye döneminde müşriklerin, Kâbe-i Muazzama'ya hürmet ettikleri, örtülerini her yıl değiştirdikleri ve oraya ibadet niyetiyle gelenlere ikramda bulundukları malumdur.(1)

İbadeti teşvik niyetiyle, birbirlerini alkışladıkları ve ıslık çaldıkları da bilinmektedir.. Kur'an-ı Kerim'de:

"Onların (müşriklerin) Beytulullahdaki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan (alkışlamaktan) başka bir şey değildir. (Ey müşrikler) Devam edegeldiğiniz o küfrünüzden dolayı, artık tadın azabı!.." (Enfal, 8/35)

hükmü beyan buyurulmuştur.

İmam Fahrüddin-i Razi; bu ayet-i kerime'nin tefsirinde:

"Allahu Teala (cc) kafirler hakkında; 'Onlar Beyt-i haram'ın sahipleri değildirler.' buyurmuş, daha sonra da müşriklerin dualarının ancak el çırpmak ve ıslık çalmak olduğunu haber vermiştir. (...) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Ayette geçen Muka kelimesi; fual vezninde bir kelime olup ıslık çaldı manasına gelir. (...) Tasdiye kelimesine gelince, bu el çırpmak demektir" (2) diyerek, meseleyi izah etmiştir.

Hz. Abdullah ibn-i Abbas'dan (ra) gelen rivayette de Mekke müşriklerinin bu dua şekli üzerinde durulmuştur. Dolayısıyle hiçbir ihtiyaç yokken ıslık çalmak doğru değildir.

Resul-i Ekrem (sav)'in:

"Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennemin etrafı da şehevi arzularla (hoşa giden şeylerle) çevrilmiştir."(3)

buyurduğu malumdur.

Geleneklerini bahane ederek hevalarına (nefs-i emmarelerine) uygun bir hayat yaşayanlar, tevbe etmelidirler. Hesap gününe hazırlanan mü'minler; müşriklere muhalefet niyetiyle, alkıştan ve ıslık çalmaktan uzak durmalıdırlar. İnşallah bu niyetleri sebebiyle, sevaba nail olurlar.

Ancak hayvan otlatmak, deveyi yolda yürütmek gibi durumlar için ıslık çalınabileceği ifade edilmiştir.

Sonuç olarak ıslık çalmanın iyi bir şey omadığını, bazı zor durumlarda söylemenin ise caiz olduğunu söyleyebiliriz.

Cevap 2:

Alkışlamak, o şeyi tasvip etmek mânasına gelen bir harekettir. Her devirde bunun ifadesi ayrı ayrı olmuştur. Nitekim günümüzde de eli ele vurmak suretiyle tasvip ifadesini bulmaktadır.

Denebilir ki, alkışlanan, yâni, tasvip edilen şey, İslâm'ın tasvip ettiği bir mesele ise câizdir, değilse câiz değildir. Alkışlanan kimse, alkışı, konuştuğu hakikatı tasvip mânasına almıyor da, kendini gurura sevkeden bir şımartma olarak görüyorsa, alkışlanmasını istememelidir. Böylece riyâya sevkeden şeyden de kendini kurtarmış olur.

Cevap 3:

Peygamberimiz (a.s.m)'in beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı renklerden yapılmış elbiseleri çeşitli zamanlar da giydiği bilinmektedir. Ancak çoğu zaman beyaz rengi tercih ettikleri gibi, ashabına da tavsiye etmişlerdir. Kırmızı renk cübbe, hırka ve sarık giydiklerine dair rivayetler vardır.(4)

Ancak çok dikkat çekici ve itici renklerin giyilmemesi tavsiye edilmiştir.(5)

Dipnotlar:

(1) Geniş bilgi için M. Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri İst.:1984 2/16 vd.
(2) Geniş bilgi için/ İmam Fahrüddin-i Razi- Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l Gayb) Ank: 1991 C: 11 Sh: 309.
(3) Sahih-i Müslim-K. Cennet: 1, Ayrıca Sünen-i Tirmizi-K.Cennet: 21.
(4) İbn-i Sa’d, Tabakat I. 451; Buhari, el-Ebed 127 no: 348.
(5) bk. YARDIM, Ali Peygamberimizin Şemaili, Damla İst.1998 s.117-122.